Ahlaki Hastalıklarımız ve Çareleri

– A

Ahlaklı olma derdimiz hemen hemen yok. Dün için pişman değiliz. Yarın için endişelenmi-yoruz. Bugünü yaşamaya çalışıyoruz. Geçer akçe ahlak değil, ahlaksızlık gibi. Ele geleni yiyoruz, dile geleni söylüyoruz, ahlaksızlık ola-rak vasıflandırılan birçok şeyi yapıyoruz, ahlak-sızlıklardan ve ahlaksızlardan uzak durmuyoruz. Ama bize ahlaksız dense kızıyoruz.

Utanması gerekenler utanmıyor. Ne kendi-sinden ne halktan ne de Hakk’ tan haya ediyor. Her şey müstehcen ve her yerde müstehcenlik. Nereye varacak bunun sonu? Ne zaman kutru-lacağız bu hastalıklardan?..

*                      *                      *

*                      *

*

Ahlak ve ahlaksızlık, insanın en belirgin vasfı. İnsan iyiye güzele ve faydalı olana sahip olama-yınca kötü ve çirkin sermayesi oluyor. İnsan kendini kontrol edemezse hayvandan da aşağı olabiliyor. Yapılmayacak şeyler yapıyor. Kendisi utanmayınca başkalarını utandırıyor.

Bugün terbiye edilmemiş, insanlıktan nasibini alamamış olanlar ahlaksızlığı meziyet zannediyor. Tilkinin hırsızlığı ile övündüğü gibi ahlaksızlıkları ile övünüyor. Uygarlık adına rezillikler sergiliyor.

Neden oluyor bunlar? Bunlar inançla bütünleşen ahlakı benimsememekten ve yaygınlaştımamaktan oluyor. Bugün nerde bir ahlaksızlık varsa, ahlaki çöküntü varsa, inançsızlık temeline dayandığı muhakkaktır. Bugünkü vahşetin ve diğer sorunların sebebinin inançsızlık olduğu artık anlaşılmamalıdır.

Güzel ahlak en büyük fazilettir. Temelide İslam’ dır. Peygamber efendimiz: “Kötü ahlaktan sana sığınırım Allah’ ım!” diye dua etmiştir. Bugün Allah’ ı olmayanın ahlakının olması mümkün değildir. “Kork Allah’ tan korkmayandan” sözünün asırlar aksini isbat edememiştir.

Akif’ in ifade ettiği gibi:

–         “Ne irfandır ahlaka veren yükseklik ne vic-dandır.

Fazilet hissi insanlarda Allah korkusundan-dır.”

J.J.Roussea’ nunda güzel bir tesbiti var:

– “İnanmadanda bir insanın faziletli olabileceğini zannederdim, ne kadar yanılmışım!” diyor.

Allah insanı canlıların en üstünü ve en şereflisi olarak yaratmıştır. İnsana diğer canlılara vermediği akıl ve haya gibi iki nimet vermiştir.

Haya akıl ile birlikte olmadan aklın bir önemi yoktur. Hayasızlık ve edepsizlik nerede bulunursa orayı çirkinleştirir.

Şairin dediği gibi:

–         “İlim meclisine girdim, kıldım talep,

İlim tâ gerilerde kaldı, illâ edep illâ edep!”

Bu konuda peygamber (as) şöyle buyuruyor:

–         “Bir kimsede haya olmazsa, din olmaz. Dünyada utanması olmayan cennete giremez.” (Ramuz e’l-Ehadis: 443/5)

–         “Utanmıyorsan dilediğini yap!” (Buhari, Enbiya: 54)

–         “Haya hayır getirir. Haya bir ahlaktır ki, fena işleri, kötü sözleri terk etmeye sevk eder. Hak sahibinin hakkını vermede kusur etmekten men eder.” (R. Salihın: 2/97)

Bu hadislerden anlaşıldığına göre hayasız dinde insanlıkda olmaz.

Kur’an’ da Allah iyi bir müslümanın vasıflarını sıralarken “Onlar, iffetlerini korurlar” (Mü’minun: 5) buyuruyor.

Bir ayette de müslümanları “Irzlarını koruyan erkekler ve ırzlarını koruyan kadınlar” olarak vasıflandırıyor. (Ahzab: 35)

Nur suresinde de: “Mü’min erkeklere ve mü’min kadınlara söyle gözlerini harama dikmesinler, ırzlarını korusunlar, örtülerini örtsünler…” buytuluyor. (Ayet: 30-31)

Demek ki iffet ve namus, insan olmanın, müslüman olmanın en belirgin özelliğidir. Ahlak, namus olmadan insanın ne değeri var? İnsanın eti yenmiyor, derisi giyilmiyor. İlla edep, illa edep… Edep iledir Kemal-i adem, edep iledir nizam-ı alem… Alemin nizamı düzeni edepsiz olmuyor.

Bir bakıyorsun utanma, sıkılma kalkmış, her şey müstehcen ekranın, yayınların, sokağın hatta evin müstehcenliğine, kirliliğine aldırış eden yok. Birazcık hayası olan böyle yapmaz. Hayvanlarda bile, bazılarında olmayan çekinme duygusu var.

Teşhirden, teşhircilikten hoşlanılıyor. Herkes kendine bakılsın istiyor. Baksınlar diye her şey yapılıyor. Bunun vebali hiç düşünülmüyor.

Utanmayan, iffetini korumayan, günaha girip başkalarını da günaha sokan kimseden melekler bile rahatsız olur.

Baldızı Esma küçükken ince ve dar bir elbise giymiş ve peygamber (as) ın yanına gelmişti. Peygamberimiz ondan yüzünü çevirdi. “Buluğ çağına gelen bir kızın böyle giyinmemesi gerekmez mi?” buyurdu.

Bir defasında da: “Çıplaklıktan sakının yoksa yanınızdaki melekler sizden utanarak ayrılır” (Tirmizi, Edep: 42) buyurmuştur.

Kur’an’ da Allah şöyle uyarıyor:

–         “Ey insanlar! Size ayıp yerlerinizi örtecek elbise vermedik mi? Elbise Allah’ ın rahmetinin alametlerindendir. Ey insanlar! Ayıp yerlerini kendilerine açmak için elbiselerini soyararak Adem ile Havva’ yı cennetten çıkardı gibi, şeytan sizide aldatıp sapıtmasın” (A’raf: 26-27) Devamındaki ayette de Allah’ ın çirkin işlerden hoşlanmayacağı bildirilmiştir.

Haya, hayır getirdiği ve hayra sebep olduğu gibi hayasızlıkta şer getirir, kötülüğe sebep olur.

Hayasızlık ve müstehcenliğin sonuna şöyle bir bakalım:

–         Utanma duygusu yok olur,

–         Huzur, bereket kalkar,

–         Koruyucu melekler ayrıldığı için manevi koru-ma olmaz,

–         Yapılan işte hayır kalmaz,

–         Karşı tarafı tahrik eder, tacize tecavüze ne-den olur,

–         İffet namus korunamaz,

–         İnsanın akli dengesini bozar ve ahlaktan, ma-neviyattan uzaklaştırır. Cinselliği önplana çıkarır.

Bu hale müstehcen yayın ve basına tepkisizliğimiz sebep olmaktadır. Müstehcen kanallar sürekli açık. Müstehcen gazeteler ve dergiler evlere, işyerlerine rahatlıkla sokulabiliyor. Ev halkının olumsuz etkilenmesi hiç düşünülmüyor. Bereketin, manevi havanın kaybolması pahasına bu yayınlar destek görüyor. Böylece ahlak, maneviyat düşmanı tepegözü kendi elimizle besleyip, büyütüyoruz. Sonra da hakkından gelemiyoruz.

Unutmayalım her fırsat verdiğimiz, her destekle-diğimiz yayın – basının hesabından payımız ora-nında sorumlu tutulacağız.

 

 

– B

İyi insan, iyi müslüman olamıyoruz. Gösteriş meraklısıyız. Her şey özde değil sözde olsun istiyoruz. Riyayı çok seviyoruz. Kötü işler ve çirkin örnekler sergiliyoruz. Müslümanız diyo-ruz, Müslüman olmak neyi gerektirir düşünmü-yoruz. Müslüman gibi yaşamıyoruz. İyi olduğu-muzu söylüyoruz, doğru dürüst iş yapmıyoruz. Hasta ruhlu kimseler söz sahibi oluyor. Sonra da sızım sızım sızlanıyoruz. Düşünmüyoruz ki şikayetin, cayır cayır kaşınmanın ne bite ne de pireye çaresi var.

*                      *                      *

*                      *

*

Peygamber (as): “Siz öyle bir zamanda yaşıyorsunuz ki, sizden biriniz emrolunduğu şeylerin onda birini terk ederse helak olur. Sonra öyle bir zaman gelecek ki, sizden kim emrolunduğu şeyin onda birini yaparsa kurtulur.” (Tirmizi, Fiten: 79) buyurarak insanların bozulduğu bir zamanda iyi olmaya çalışmanın mükafatını müjdelemiştir.

Bir Pazar sabahı adam gazetesini alıp bütün gün evde istirahat edeceğini düşünüyordu.

Oğlu: “Baba söz vermiştin parka ne zaman gideceğiz?” dedi.

Baba irkildi. Bir bahane uydurmalıydı. Okuduğu gazetede dünya haritasına gözü ilişti. Tamam bulmuştu. Haritayı parça parça etti. Oğluna:

– “Oğlum! Bu haritayı düzeltirsen seni parka götüreceğim” dedi. İçinden “Nasıl olsa düzeltemez” derken çocuk: “Baba düzelttim, ne zaman gidiyo-ruz?” diye sordu.

Adam şaşırmıştı. Kontrol etti, doğru. Oğluna nasıl düzelttiğini sordu. Çocuk şu ibretlik cevabı verdi:

– “Bana verdiğin haritanın arka sayfasında kocaman bir insan vardı. İnsanı düzelttiğimde dünya kendiliğinden düzelmişti.”

Demek ki insan düzelirse, düzeltilirse her şey düzelecektir. Dünyayı bozan insandır.

Süleyman peygamberin başındaki taç yerinde durmamış, sağa yatmış. Düzeltmiş sola yatmış ve sormuş: “Ey taç! Niye doğru durmuyorsun?” Taç cevap vermiş: “Sen doğru oturmuyorsun ki ben doğru durayım!”

Yamukluk yapan insan, insan düzelirse her şey düzelecektir.

İnsan, yaratılış gayesinin dışına çıkan tek varlık. O kadar boş ve manasız şeylerle uğraşıyor ki, fıtrattan uzaklaşıyor. Hani avcı nişan almış ceylana ateş edecek. Ceylan: “Allah seni beni vurman için mi yarattı?” demiş. Avcı donmuş kalmış ateş edememiş.

Adam adama sormuş: “Nasıl cennetlik olunur?” O da: “Boş ve manasız işleri terk ederek” cevabını vermiş.

Timur Nasrettin hocaya sormuş:

–         “Kaç akçe ederim?”

–         “60 akçe edersin.”

–         “Üzerimdeki peştalın değeri o. Sen ne diyorsun?”

–         “Bende ona fiyat biçmiştim.” demiş.

Mevlana: “Nice insanlar gördüm üzerlerinde elbiseler yok. Nice elbiseler gördüm içlerinde insan yok” derken üzerindeki elbisenin değeri kadar değeri olmayanları ifade etmiştir.

Şair bazıları için:

–         “Yılan mısın kimi görsen sokuyorsun?

Baykuş musun nereye konsan yıkıyorsun?” demiş. Bunların ardından da bir şey daha demiş:

–         “Ne kendisi eyledi rahat, ne halka verdi huzur.

Göçtü gitti cihandan dayansın ehl-i kubur.”

Bazıları müslümanlığı elden bırakmıyor. Ondan başka müslüman yok. Bazende “müslüman” deyiverirler endişesini taşıyor dindarlığından utanıyor. Ne derler telaşı ile münafıklığa razı oluyor.

Çoğunun adı müslüman.

Kimse kendini aldatmasın. Müslüman nasıl olur, Allah nasıl bir müslüman portresi çizmiş, peygamber (as) müslümanı nasıl tarif etmiş biz ona bakalım.

Müslüman ne yapar, ne yapmaz. Kalp temiz mi, itikat düzgün mü, ahlak güzel mi, hayırda hizmette payı var mı, faydalı mı, zararlı mı, İslam’ ı ciddiye alıyor mu, ciddi işler yapıyor mu önemli olan bu…

“Müslümanım” demek güzel, ama iyi müslüman olmak gerek, güzel ameller işlemek gerek, inandığı gibi yaşamak gerek, İslam bizden ne istiyor, öyle olmak gerek. Müslüman nasıl olur? Kafa yormak gerek. İbadetten muafmış gibi yaşanıyor. Sanki dinde ibadet yok. Böyle nasıl müslüman olunur? Sünnete uygun bir yaşayışımız yok. Böyle nasıl ümmet olunur?

Sorsan herkes müslüman. Niyet iyi değil, davranışlar iyi değil, aile hayatı, iş hayatı berbat. Doğruluk dürüstlük yok. Hakk’ ı söylemiyor, Hakk’ a çağırmıyoruz. Günahtan haramdan kaçınmıyoruz. Nasıl Müslümanlık bu?

Müslüman, ahde vefa gösteren insandır. Özü doğru sözü doğru kimsedir. Dosdoğru olur. Doğru-larla beraber olur ve doğru iş yapar.

Müslüman güvenilir kimsedir. Güvenilir olmaya-nın müslümanlığından söz edilemez. Peygambe-rimiz müslümanı “Herkesin kendisinden emin ol-duğu, insanların kendisine güvendiği” kimse olarak tanımlamıştır ve “Doğru sözlü güvenilir tüccar ahirette peygamberlerle ve şehitlerle beraber olacaktır” buyurmuştur. (Tirmizi, Büyû: 4) Dürüst ve güvenilir olmak, müslüman olmanın gereğidir.

Cenab-ı Allah: “Bana kulluk et” (Taha: 14)

–         “Ölünceye kadar ibadet et” diyor. (Hıcır: 99) Biz kime kulluk ediyoruz?

Allah: “Müslümanlar olarak can verin” diyor. (Bakara: 132) Biz nasıl ölmek istiyoruz? İşte bütün mesele bu… Nasıl yaşanırsa, elbette öyle ölünecek.

Cenab-ı Allah bizi yarattı ve sordu: “Ben sizin Rabbınız değil miyim?” Biz ne dedik? “Evet sen bizim Rabbımızsın” demedik mi? Hani ahde vefa?

Peygamber (as): “Allah’ a karşı ahdini yerine getirmeyenlere Allah düşmanlarını onlara musallat eder” buyurmuştur.

Allah’ a verilen sözler unutulunca insanlara veri-len sözlerin hiç değeri kalmamıştır. Değil söz, çek senet bile yetmiyor artık…

Cenab-ı Allah:

–         “Ahidlerinizi yerine getirin. Çünkü yaptığınız anlaşmalardan sorumlusunuz.” (İsra: 34)

–         “Söz verdiğiniz zaman sözünüzü yerine getirin.” (Nahl: 91)

–         “Yapmayacağınız şeyi söylemeyin. Yapma-yacağınızı söylemeniz Allah katında nefretle karşı-lanır ve gazap sebebidir.” (Saff: 3) buyurarak bizi uyarmıştır.

Kendi kendimize soralım bu halimizle, yaptıkları-mız ve yapmadıklarımızla neyi hak ediyoruz?

 

 

– C

Emanet anlayışımız zayıf. Emaneti ehline vermiyoruz. Emanete sahip çıkmıyoruz. Emane-te hainlik ediyoruz. Kimsenin kimseye güveni yok. Herkes birbirinden kuşkulanıyor.

*                      *                      *

*                      *

*

Emaneti korumak güzel huylardandır. Peygam-berimize “Muhammed’ül-Emin” denilerek düşman-ları bile emanetlerini teslim etmişlerdir. Emanete riayet müslümanın vasfıdır. Allah: “Onlar ki, ema-netlerine ve verdikleri sözlere riayet ederler.” (Mü’minun: 8) buyurarak müslümanın güvenilir kimse olması gerektiğini bildirmiştir.

Emanete riayet edilmesiyle toplumda güven duygusu artacaktır. Anlaşmazlıklar düşmanlıklar azalacaktır. Saygı sevgi artacaktır.

Emanete ihanetin münafıklık alameti olduğu bildirilmiştir. (Buhari, İman: 24)

Söz veren sözünü yerine getirmezse, üzerine sorumluluk alan onu yapmazsa, kendisine bir şey emanet edilen hainlik ederse, toplumda birçok kötülük baş gösterecektir.

Allah Kur’an’ da emanet ehli olmamızı istemektedir. “Allah size emanetleri mutlaka ehline vermenizi emrediyor.” (Nisa: 58) “Birbirinize emanet bırakırsanız, emanet bırakılan kimse emaneti sahibine versin.” (Bakara: 283)

“Kim emanete hıyanet ederse, kıyamet günü hainlik ettiği şeyin günahı boynunda asılı olarak gelir.” (AL-i İmran: 161) “Allah hainlik edenleri sevmez.” (Nisa: 107) diye bildirilmiştir.

Kulluğun terki hainliktir.

Kendisine iyilik yapanlara teşekkür etmemek hainliktir.

Üzerinde hak sahibi olanlara ilgisizlik hainliktir.

Yapmayı gerekeni yapmamak hainliktir.

Emaneti muhafaza etmemek hainliktir.

Çocuklarını gerektiği gibi yetiştirmemek hainliktir.

Allah Rasulünün ifadesiyle emanetin korunama-ması kıyamet alametlerindendir.

 

 

– D

Kötü huylar her zaman hayat hakkı buluyor. Sütten midir, sümükten midir bilinmez ama hemen hemen hepimiz kendimizi yasaklanan, lanetlenen kötü niyetten, kötü zandan, yalandan, yeminden, gıybetten, iftiradan, hasetten kalbi-mizi, dilimizi alıkoyamıyoruz. Bu hastalıklardan adeta tat alıyoruz.

*                      *                      *

*                      *

*

Bir insanın önce niyetinin iyi olması lazım. Bozuk niyetle iyiliğe, doğruluğa ulaşılamaz. Her konuda herkes için iyi niyetli olmak insanlığın ve ahlakın temelidir. Çünkü niyet iyi ise sonuç iyi olur, hayır olur. Bunun için “ameller niyete göredir”, “mü’minin niyeti amelinden hayırlıdır” denmiştir.

İyi niyetle kazığı çakanda sevap kazanır. İyi niyetle kazığı sökende sevap kazanır.

İnsan bir şeyi yalnız kendisi için istememelidir. Kendisi için istediğini başkaları için de istemeyince olgunluğa erişemez.

İnsan herkes hakkında iyi niyet taşımalı, herkes için iyi düşünmelidir. Çünkü insanların niyetini ve kalbini bilemeyiz.

Rüyaları, olayları hayra yormak, insanların, hayatın iyi tarafını görmek, her şeyin olumlu yönünü görmek, her işte bir hayır vardır demek, karamsar olmamak en güzel erdemliliktir.

Kötü zandan sakınmak, hüsn-ü zan beslemek, insanın iyi müslüman oluşundandır. Peygamber (as): “Kötü zandan sakının. Çünkü zan sözün en yalanıdır. Kulak hırsılığı yapmayın, gizli konuları araştırmayın. Haset etmeyin. Birbirinize kızmayın. Ey Allah’ ın kulları kardeş olun.” diyor. (Sah. Buh. Terc. Sar: 2032)

Su-i zan hastalığının ilacı hüsn-ü zandır. Allah Kur’an’ da:

–         “Ey insanlar! Zandan sakının. Zira zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin gizli şeylerini araştır-mayın, biriniz diğerini çekiştirmesin. Sizden biri ölmüş kardeşinin etini yemeyi sever mi? İşte bunda iğrendiniz. O halde Allah’ tan korkun. Şüphesiz Allah tevbenizi kabul edendir.” (Hücurat: 12) buyura-rak bizi bunlardan men ediyor.

Kötü zanda bulunulmadığı gibi kötü zanna da fırsat vermemek gerekir. Çünkü bir kötülüğe sebep olan da o kötülüğü işlemiş gibi olur.

Kur’an’ da: “Hakkında bilgin bulunmayan şeyin ardına düşme çünkü kulak, göz ve gönül, bunların hepsi ondan mesudür.” buyrularak gizliliklerin araştı-rılması yasaklanmıştır.

Peygamber (as): “Bir kimse din kardeşinin ayıbını onun hoşlanacağı şekilde örterse, Allah da onu dünyada da ahirette de hoşnut eder.” buyuruyor ve ayıp örtmeyi teşvik ediyor. (Ramuz e’l-Ehadis: 423/7)

*                      *                      *

Yalandan yalancıdan sakınmak insanı yücelten bir davranıştır. Peygamberimiz (as) müslümanın vasfını sayarken yalan söylemeyeceğini üstüne basa basa zikretmiştir. Yalan söyleyen, Allah’ ın, peygamberin ve meleklerin lanet ettiği kişidir. Yalan, münafığın vasfıdır.

Yalan, birçok kötülüğe sebep olur. Onun için Allah: “Yalan sözden sakının” diye emrediyor. (Hac: 30)

Peygamber (as) da: “Yalan söyleyenin ağzının kokusundan melekler rahatsız olur, ondan ayrılır.” diyor. (Ramuz e’l-Ehadis: 104/11)

*                      *                      *

İkiyüzlülük, başka başka olmaktır. İçi başka dışı başka olmaktır. Yapmadığını, yapmayacağını söyle-mektir.

İkiyüzlülük, en büyük münafıklıktır. İnsan, olduğu gibi görünmeli ve göründüğü gibi olmalıdır.

Allah: “Yapmadığınızı söylemeyin. Bu Allah ka-tında büyük öfkeye sebep olur” diyor. (Saff: 3)

İkiyüzlülük, kötü bir hastalıktır. Peygamber (as):

–         “Dünyada ikiyüzlü olanlar, kıyamet günü ateşten ikiyüzlü olduğu halde huzura geleceklerdir.” buyurmuştur. (Seçme Hadisler: 102/50)

*                      *                      *

Bir hastalıkta gıybettir. Kusuru arkadan söy-lemek, arkadan çekiştirmektir. Eksikleri kusurları sakız gibi çiğnemektir. Ölü eti çiğneyip yedikleri için bazılarına pek tatlı geliyor.

Allah Kur’an’ da: “Arkadan çekiştirmeyi, yüze karşı eğlenmeyi adet edinenlerin vay haline!” diyerek kınıyor. (Hümeze: 1)

Bir ayette de: “Onların fısıldaşmalarının çoğunda hayır yoktur” diyor. (Nisa: 114)

Sağlıklı kimse ya hayır konuşmalı ya da susmalıdır. Müslüman, başkalarının haysiyeti ile oynamaz. Günaha dadanmış insanlar gibi onun bunun ardından konuşmaz. Sineğin mikrop taşıdığı gibi laf taşımaz.

Cenab-ı Allah’ ın sıfatlarından biri, kusurları ve ayıpları örten manasına gelen “Settar”dır.

*                      *                      *

Vazgeçilemeyen diğer bir hastalık ise iftiradır. İftira gerçek olmayan bir şeyi masum bir insana yakıştırmaktır. Temiz bir insanı karalamaktır.

İftira yakılan bir ateştir. İftira atanı bile yakar. İftiranın yalan olduğu anlaşılınca iftiracı da zarar görür. İtibarını, güvenini kaybeder, lanetli duruma düşer. İftira atılan maddi ve manevi kayba uğrar. Onda iyi olmayan yaralar açar. İftira ile şeref ve haysiyetine tecavüz edilmiş olur.

Genellikle iftiracı, bencil, kıskanç, acımasız ve hasta ruhlu kimsedir. Böylelerinin ahirette cezası çok ağırdır.

İftira çok yönlü zarar verdiği için dinimiz kesin olarak iftirayı yasaklamış ve büyük günahlardan saymıştır.

Kur’an’ da şöyle buyruluyor:

–         “İftira, apaçık bir günahtır.” (Ahzab: 58)

–         “Namuslu kadına iftira etmeyin.” (Nur: 4)

–         “İnsanlar arasında çirkin şeylerin yayılmasını isteyenler için dünyada ve ahirette çetin bir azap vardır.” (Nur: 19)

Peygamber (as) da:

–         “Azabı en çok arttıran günahlardan biri de müslümanın ırzına haksız yere dil uzatmaktır.” (Seç-me Hadisler: 256/94)

–         “Kim ardından mü’min kardeşinin ırz ve namusunu savunursa, Allah da onu cehennemden azat eder.” (Age: 260/103)

*                      *                      *

İnsanı ve insanın güzel işlerinin sevabını yiyip bitiren bir mikrop da hasettir. Haset, her türlü insani duyguya manidir. İyi düşünceleri öldürür. Bunun için Allah hasedi haram kılmıştır. “Allah’ ın sizi birbiri-nizden üstün kıldığı şeyleri, sizde olmayanı hasetle arzu etmeyin.” (Nisa: 32) buyurarak bencil insanı sevmediğini bildirmiştir.

Bize düşen, Allah’ ın taksimine razı olmaktır. Halimize sabredip, şükretmektir.

Felâk suresinde Cenab-ı Allah, haset eden ha-setçinin şerrinden Allah’ a sığınılmasını emretmiştir.

Bu konuda peygamber (as) bir ölçü koymuştur. Şöyle buyurur: “Sizden biri malda yaratılışta, evlatta kendisinden üstün olana değil, kendinden aşağıda olana baksın.” (Seçme Hadisler: 91/33)

Peygamberimiz: “Ateşin odunu yakıp bitirdiği gibi hasette iyilikleri yok eder.” (Ebu Davut: 44)

–         “Kendisi için istediğini başkaları için de iste-medikçe gerçek mü’min olamazsınız” buyurarak ciddi bir uyarıda bulunmuştur.

Çekemeyenler, kıskananlar, başkalarının peri-şan olmasını isteyenler hastalıklı kimselerdir. Bunlar nimetin de düşmanıdırlar. Onun telef olmasını ister-ler. Yeryüzünde ilk cinayet haset yüzünden işlen-miştir. Şeytan haset yüzünden isyan etmiş ve cen-netten kovulmuştur. Haset öyle bir hastalıktır ki, üzüntüye sebep olur, ilahi yardımın kesilmesine ve ilahi cezaya neden olur.

İnsanları sevmedikçe cennete girilemez. Paylaşılmayınca huzur bulunmaz. Çünkü cennete yalnız girmek isteyen zaten cennetlik değildir.

*                      *                      *

Bazı insanlar sırların gizli kalmasından, saklan-masından rahatsız oluyor. Başkalarının gizli ve saklı tuttuğu sırlarını araştırmaktan ve başkalarına anlatmaktan zevk alıyor.

Kendi sırlarımızı nasıl başkalarının duymasını istemiyorsak, başkalarının özel sırlarını da açığa vurmamamız gerekir. Başkalarının sırrı bize emanettir.

Sırlar gizli kaldığı müddetçe zarar vermez. Ama açığa çıktığı zaman insanı esir alır.

Peygamberimiz: “Kıyamet gününde durumu en kötü olan, eşinin sırrını yayandır” buyurur. (R. Salihın: 688)

Allah en güzel sır saklayandır. Bizim sırlarımızı asla açığa vurmuyor. Bizimde başkalarının sırlarını yaymak bize yakışmaz. Sır ifşa etmek ancak hastalıklı kimselerin zevk aldığı şeydir.

*                      *                      *

Öyle bir hastalık daha var ki, fitne çıkarmak için uğraşmak, fitneye sebep olacak şekilde davranmak, yanlış anlaşılmaktan korkmamak, insanlara, inanç-lara saygısızca davranmak ve tahrikcilik yapmak, felaket tellallığı yapmak gibi şeylerle meşgul olan hasta ruhlu insanlar var.

İnsanları korkutmaktan zevk alanlar çok. Allah’ ın rahmeti ile müjdelemesi gerekenler, cehennemle, azapla korkutuyor.

Moral vermesi gereken, bitmiş, tükenmiş, mahvolmuş, iyileşmez diyerek ölümle korkutuyor.

Çocuklara güzel güzel, tatlı tatlı yaklaşması gereken, öcü ile adamla korkutuyor. Sen sünnet oldun mu bakayım deyip çocuğun üstüne yürüyor.

Birilerini maliyeci ile, müfettişle, polisle, mahke-me ile korkutanlar,

Kötü notla tehdit edenler,

İşten çıkarmakla korkutanlar,

Hep korku verenler… yok değil.

Nedir bu hastalıkların çaresi? Çare, güler yüz, tatlı söz, incitmemek, kırmamak, korkutmamak, müjdelemek, ümit vermek, moral vermektir.

Birilerinin bizden korkmasından hoşlanmak asla sağlıklı bir düşünce değildir. Hasta ruhluluğun belirtisidir. Kabalığın alametidir.

 

 

– E

Münakaşa etmeyi çok seviyoruz. Sanki her şeyi biz biliyoruz. Başkaları ile münakaşa ortamı arıyoruz. Sapıtma, inatlaşma mayamızda var. Kin gütmek, intikam almaktan vazgeçemiyoruz. Yerli yersiz şaka yapmayı gayet normal karşılıyoruz. Eziyet vermekten, zulmetmekten hoşlanıyor ve tatmin oluyoruz. Hoş görmeyi affetmeyi becere-miyoruz. Yapacağımız işler için sormayı, da-nışmayı gururumuza yediremiyoruz.

*                      *                      *

*                      *

*

Münakaşa, inatlaşma ve sapma – sapıtma yoludur. Kıyıda köşede kalmış konuları tartışmak boş şeylerle uğraşmaktır. Münakaşada karşı tarafın şahsına fikirlerine saygı yoktur. Yani o yok kabul edilir. İlla kendi fikrinin kabulu vardır. Karşıdaki din-lenmez. İnatlaşmayı sürdürme, sürtüşme ve düş-manlık vardır.

Hz. İsa, kendisiyle ısrarla münakaşa etmek isteyen kişiye cevap vermez. Niçin cevap vermedin? derler. İsa peygamber: “Onda olan bende yok” der.

İnsan zayıf yaratılmıştır. Kur’an’ da: “İnsan tartış-maya düşkündür.” (Kehf: 54) diye bildirilmiştir.

Herkesle her konuyu tartışanlar, kafa karıştıran-lar sevimsiz, hasta ruhlu insanlardır.

Tartışma da zorlama vardır, baskı vardır. Sapma ve sapıtma vardır. Bir hadiste: “Bir topluluk ancak tartışma ile sapıtır.” (B. Hadis Kulliyatı: 4/293)

–         “Münakaşa etmeyin. Münakaşanın sıkıntısı eksik olmaz.” (Hadis Ans: 4/191) buyrularak münakaşa hoş karşılanmamıştır. Eğer münakaşa zarureti varsa o zaman bazı prensiplere uymak gerekir. Mesela iyi niyetli olmak, amaç gerçeğe ulaşmak olmalı, yapıcı olunmalı, işin ehli ile tartışılmalı, konu iyi seçilmeli, kırıcı kaba olun-mamalı, yalandan kaçınılmalı, karşıdaki ve fikirleri küçümsenmemeli ve doğrular kabul edilmelidir. Çoğu zaman susmanın konuşmaktan daha doğru ve etkili olduğu unutulmamalıdır.

Peygamber (as) bize şunu tavsiye ediyor:

–         “Hayırların azlığına sebep olan sürtüşmeyi ve münakaşıyı terk edin. Burada iki taraftan biri yalancıdır. Neticede iki taraf da günaha girer.” (Ramuz e’l- Ehadis: 284/12) demiştir.

*                      *                      *

Bir de particilik hastalığımız var. Bazılarında babadan, dededen kalma bir hastalık. İş yapmış yapmamış, hizmet etmiş etmemiş, birilerine inat bir parti seçilmiş, oy oranı önemli değil. O parti her şey bir şey için ne dediyse o, ak diyorsa ak, kara diyorsa kara.

Başka bir partiyi, yaptığı işleri görmeme takdir etmeme hastalığımız var. Her şey partimiz için. Başka partiler ve partililer için yapmayacağımız bir kötülük, demeyeceğimiz bir söz yok. Partimiz iktidara gelirse, intikam düşüncelerimiz var.

Takım tutmamız da buna benziyor. Başka takımdansa, yaşama hakkı yok. Katli vacip. Bıçaklar, kılıçlar, satırlar bileniyor.

Bütün bunlar cahillik mikrobunun hastalıkları.

*                      *                      *

Başkalarına sıkıntı vermek, eziyet etmek bizi hiç mi hiç rahatsız etmiyor. Yardım edeceğimiz insan-lara zulmediyoruz, sıkıntı veriyoruz. Müjdeleyeceği-miz yerde nefret ettiriyoruz. Acımasızca mala cana zarar veriliyor. Üç beş kuruş için adam öldürülüyor. Katil, öldürdüğünü niçin öldürdü bunu bilmiyor.

Hak hukuk, sıra, adalet, nedir bilmiyoruz. Hep bizim olsun, hep biz öne geçelim istiyoruz. Bunun için rüşvet ve her türlü hileye başvuruyoruz. Kendi hakkımıza razı olmuyoruz. Bunlar yanlış şeylerdir. Hastalıklı insan işleridir.

Zulümden sakınmak, haddi aşmamak ve haksız-lık etmemek gerekir. Zira zulüm, kul hakkına girer. Kul hakkı Allah’ ın affetmeyeceğini bildirdiği bir hak. Yapılan her haksızlığın hesabı mutlaka verilecektir. Haklar bir bir iade edilecektir. Onun için haksızlık yapılmadığı gibi yapılan haksızlıklara mani olmak öğütlenmiştir.

Bir kutsi hadiste Allah: “Zalimden ergeç intikam alacağım. Mazlumu görüp yardıma gücü yettiği halde yardım etmeyenden de intikam alacağım” buyurur. (Ramuz e’l-Ehadis: 516/2)

Zulüm olan birkaç hususu şöyle sıralayalım:

–         Zulme rıza da zulümdür.

–         İhtiyaç sahibine hakkını vermemek zulümdür.

–         Borcunu zamanında tam olarak ödememek zulümdür.

–         Çalışanın hakkını zamanında ve tam olarak ödememek zulümdür.

–         Zulme mani olmamak zulümdür.

–         İnsanlara sıkıntı, üzüntü vermek zulümdür.

–         Görevini tam yapmamak zulümdür.

–         Hasta değilken rapor almak zulümdür.

–         Görevini bir menfaat karşılığı yapmak zu-lümdür.

–         Zalime görev vermek zulümdür.

–         Düşüncelere, inançlara baskı yapmak zulümdür.

Zalim olmamak, zulmetmemek için adil olmak lazımdır. Her türlü haksızlıktan uzak kalmak gerekir. Adaleti ehline vermek ve hakkı ayakta tutmak gerekir. Düşmanlık ve günah üzerine yardımlaşma-mak gerekir.

Zalim olmamak için insanlarla iyi ilişkiler kurmak gerekir. Peygamberimiz (as):

–         “İnsanlara merhamet etmeyene Allah merhamet etmez.” (R. Salihın: 225)

–         “Yumuşaklıktan mahrum olan bütün hayırlar-dan mahrum olur.” (Age: 641)

–         “Zarar verene Allah da zarar verir. Meşakkat verene Allah da meşakkat verir.” (Tirmizi Birr: 27)

–         “Müslüman elinden dilinden diğer Müslüman-ların zarar görmediği kimsedir.” (Buhari, İman: 4)

–         “Kardeşinin felaketine, musibetine sevinme. Allah onu o beladan kurtarırda senin başına verir.” (R. Salihın: 1608)

–         “Cennetlik olanları size haber vereyim mi? “Hor görülen zayıf mü’min.” Cehennemlikleri bildireyim mi? “Onlar da katı yürekli, kaba ve gururlu kimselerdir.” ” (Age: 250)

–         “Allah kötü huylu, çirkin sözlü kimseleri sev-mez.” (Seçme Hadisler: 19/19)

–         “Kötü insanlardan biri de şerrinden dolayı insanların kendisinden sakındığı kimsedir.” (Age: 18/18) buyurmuştur.

İnsan üzülmeyecektir. İncitilmeyecektir. Kur’an’ da: “Güzel söz söyleyin.” (Bakara: 83)

–         “Sen onlara yumuşak davrandın. Şayet sen kaba katı yürekli olsaydın şüphesiz etrafından dağılıp giderlerdi. Şu halde onları affet, bağışlan-maları için dua et…” (AL-i İmran: 159) buyrularak kaba ve katı olmamamız istenmiştir.

Peygamber (as): “Soğan, sarımsak yiyen camimize gelmesin.” (R. Salihın: 1733)

–         “Sizden biri namaz kıldırırsa namazı hafif kıldırsın. Çünkü içlerinde zayıf, hasta ve yaşlılar vardır. Acelesi olanlar vardır.” (Age: 226)

–         “Yol üzerinde müslümanları rahatsız eden şeyi kaldıran kimseyi bu işinden dolayı cennet nimetleri içerisinde gördüm.” (Age: 127)

–         “Bir adam yoldaki dikenli dalı yok etti. Allah da memnun olup onu affetti.” (Buhari Ezan: 32) buyurarak insanlara rahatsızlık verilmemesini, rahatlatıcı davranışlarda bulunulmasını ve rahatsızlık veren şeyin ortadan kaldırılmasını istemiştir.

*                      *                      *

Milletçe trafik suçu işlemeyi çok seviyoruz. Arabayı hızlı kullanıyoruz. Kırmızı ışığı sevmiyoruz. Hele alkollü iken araba kullananlara ne demeli… Bunun içindir ki, savaştan çok trafikte kurban veriyoruz. Savaşta olsa yine şehit olur. Trafikte olunca pisipisine gitti oluyor. Trafik kurallarını ihlal eden, şehit olmak değil, intihar etmiş olur.

Diğer taraftan kendini öldüren, çocuklarını doğrayan, anababasını öldüren, masum insanları katleden, yan bakanı acımadan öldüren, kan davası güden, torundan intikam alan hasta ruhlu caniler var. Bunlara insan demek bile hata olur. Halbuki Allah insanı en üstün ve en şerefli bir varlık olarak yaratmıştır. Her insanın vazgeçilmez hakları vardır. Yaşama hakkıda bunların başında gelir. Allah’ ın verdiği canı bir başkasının alma hakkı yoktur.

İnancımızda bir insanın ölümüne sebep olmak veya bir insanı öldürmek bütün insanları öldürmek gibi günah sayılmıştır. (Miada: 32)

Kan gütme cahiliye insanının işidir. İnsan suçluda olsa, cezalandırmak devletin işidir.

 

 

-F

Ciddi insan işi olmayan şakalar yapılıyor, şaka yapalım derken yalan söyleniyor. Karşı tarafla alay ediliyor. Birileri maddi manevi zarara sokuluyor. Böyle çirkin bir alışkanlığımız var.

Diğer taraftan insanları hoş görmüyor, hor görüyoruz. Bir türlü hoş görülü olamıyoruz. Kızıyoruz, kin besliyoruz. Böylece dost olmamız gerekenlerle düşman oluyoruz.

Günlük hayatımızda hep kendi bildiğimize göre, burnumuzun doğrultusuna gidiyoruz. Ben bilirim ben ederim diye düşünüyoruz. Bunun için de çok hata ediyoruz. Çok zarar görüyoruz. Danışma, istişare etme alışkanlığımız yok.

*                      *                      *

*                      *

*

Önce şaka, doğru olmayan bir şeyin yapıl-masıdır. Şakanın aslı yalandır. Eğlence olsun diye birilerini incitmek ve üzmektir. Korkutmaktır.

Bir insanı üzdükten sonra, zarar verdikten sonra “ben şaka yapmıştım” demek ciddi insan işi değildir.

Sulu şakalar güveni sarsar. Fazla şaka ciddiyeti bozar. Gülmeler, eğlenmeler kalbi öldürür. Sonucu-na katlanamayacağımız, can yakan şakalar aradaki kardeşlik havasını bozar. Şakada lakaplar takılıyor, alay ediliyor ve insanlar korkutuluyor.

Şaka yapılmaz değil, yapılır. Şakanın dozu, yemekteki tuz gibi olmalıdır. Şaka zarif olmalıdır. Doğru olmalı, küçük düşürücü olmamalıdır.

Şaka etmek hakkımız olabilir. Ama başkasının hakkına tecavüz etmek kimsenin hakkı değildir. “Şaka ile insan bile ölür” sözü başkalarına zarar vermeyi meşrulaştırmaz.

Mesela fal bakılıyor, bunun şakası bile doğru değildir. Bir fincana sığmayan yalanlar söyleniyor. Belki umut ve teselli arayan insanlara yanlış şeyler söyleniyor. Fala eğlence gözüyle bakmak yanlıştır.

Cenab-ı Allah şöyle uyarıyor:

–         “Kullarıma söyle; sözün en güzelini söylesin-ler. Sonra şeytan aralarını bozar. Çünkü şeytan in-sanın apaçık düşmanıdır.” (İsra: 53)

Bu konuda peygamber efendimizde şöyle buyur-muşlardır:

–         “Kul, şakada olsa yalan söylemeyi, haklıda olsa münakaşa etmeyi bırakmadıkça, iyi bir mü’min olamaz.” (Hadis Ans: 15/52)

–         “Bir kimsenin kendini ilgilendirmeyen şeyi terk etmesi iyi bir müslüman oluşundandır.” (Tirmizi, Zühd: 11)

–         “Yazık ona ki insanları güldürmek için konu-şur ve yalan söyler, yazıklar olsun ona” (Seçme Hadisler: 52)

–         “Ciddide olsa, şakada olsa, kimse kardeşinin malını alma.” (Age: 292)

–         “Allah’ a ve ahiret gününe inanan, şaka yapa-rak bir müslümanı korkutmasın.” (Hadislerle Müslü-manlık: 1007)

Biri uyumakta olan bir kardeşinin ipini çekiverir. Bunun üzerine peygamberimiz:

–         “Bir müslümanın diğer bir müslümanı korkut-ması helal olmaz” der.

Demek ki her zaman, her yerde, herkese şaka

 

yapmak, ölçüyü kaçırmak iyi bir huy değil.

*                      *                      *

Son zamanlarda hiçbirimiz hiçbir şeyi hoş göre-miyoruz. Hemen kızıyoruz öfkeleniyoruz. Öfke halinde normal hareket etmek mümkün olmuyor. Öfkeli davranışların bedelinide ağır ödüyoruz. Hani derler ya; “Öfkeyle kalkan zararla oturur.” Olgun kimseler için Allah: “Onlar bollukta ve darlıkta Allah yolunda harcarlar, öfkelerini yenerler, insanları affe-derler. Allah iyilik edenleri sever.” (AL-i İmran: 134) buyurur.

Peygamberimiz öğüt isteyen birine: “Öfkelenme!” demiştir. Bir defasında da öfkesini yeneni kahraman ilan etmiştir.

Öfkelenincede bize şunu tavsiye etmiştir: “Öfkelenince “Euzubillahimineşşeytanirracim” diye-rek Allah’ a sığının.” (Buhari Edep: 76) “Öfke şeytandandır. Ateş su ile söndürülür. Biriniz kızdığı zaman abdest alsın.” (Ebu Davut, Edep: 3) “Dikkat edin öfke ateş parçasıdır. Öfkelenen ayakta ise otursun. Sakinleşmezse uzansın.” (Ebu Davut, Edep: 3) Bir tavsiyesi de öfkelenince susulacaktır. İntikam duygusu ile hareket edilmeyecektir. Kötülükler güzel bir şekilde savulacaktır. İnsanlar hoş görülecek ve affedilecektir.

Allah Kur’an’ da şöyle emrediyor:

–         “Sen af yolunu tut iyiliği emret. Cahillerden yüz çevir.” (A’raf: 199)

–         “O takva sahipleri büyük günahlardan ve hayasızlıktan kaçınırlar. Kızdıkları zamanda kusur-ları bağışlarlar.” (Şura: 37)

Peygamber (as) da:

–         “Bir kimseye şer olarak bir müslüman kardeşine hakaret etmesi yeter.” (R. Salihın: 1605) buyurarak hakaret etmeyi şerlik olarak vasıf-landırmıştır.

Bir gerçek var ki, hoşgörüden çok bahsediyoruz. Belki dünyaya hoşgörü dağıtıyoruz ama en yakın anababamıza, eşimize ve evlatlarımıza hoşgörülü olduğumuz söylenemez.

Peygamberimiz (as) kendisine kötülük edenlere bile beddua etmemiştir. Kendisini kovup taşlayanlar için bile “Allah’ ım onları affet, çünkü bilmiyorlar” demiştir.

*                      *                      *

Olgun insan ve olgun müslümanın en büyük özelliklerinden biri de işleri konusunda istişare etmesidir. Çünkü bir insanın dünya ve ahiret işlerini kendi başına doğru bir şekilde düzene sokması zordur.

Atalarımız: “Danışan dağlar aşmış, danışmayan düz yolda şaşmış” demişlerdir. İnsan her şeyi kendisi yapmaya kalkarsa, her şeyi ben bilirim derse yanlış yapar ve zarar görür.

Allah: “Bilmiyorsanız, bilenlere sorun.” (Nahl: 43)

–         “İşlerinde istişare et.” (AL-i İmran: 159) diye emretmiştir.

Peygamberimizde: “İstişare eden yardım görür.” (Ramuz e’l-Ehadis: 108/1) “İstişare eden mahrum kalmaz. İstişare eden pişman olmaz.” (Age: 374/8) demiştir.

Halbuki, iman, itikat ve ibadet konularında istişare edilse, sapıklık olur mu?

Evlilik konusunda istişare edilse, aile yuvaları yıkılır mı?

Meslek seçimi, iş hayatı konusunda istişare edilse, ortalık bu kadar bozulur mu?

Çocukların eğitimi ve yetiştirilmesi konusu istişare ile olsa, insan azmanı gençler yetişir mi?

Dünyada mutlu, huzurlu ve başarılı olmak için Allah’ ın peygamberin ve büyüklerin övdüğü vasıfla-ra sahip olmak ve konulan kurallara uymak gerekir.

 


Bu yazıyı 384 kişi okudu.

Paylaş

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.