Anadolu’yu Müslüman Türk’e Yurt Yapan Malazgirt Zaferi

Malazgirt zaferi, şanlı tarihimizin en parlak zaferlerinden biridir. Asırlardan beri göz kamaştıran Malazgirt zaferimizin hatırası hala Müslüman Türk’ün gönlünde yaşamaktadır. Bu zaferin hatırasını millet evlatları her yıl ruhlarının derinliklerinden gelen coşku ile yâd etmektedir.

Bu arada unutulmaması gereken bir husus, Malazgirt zaferini mücerret olarak anmak, sadece yazı ve nutuklarla geçiştirmek, fazla bir şey ifade etmez. Önemli olan, diğer zaferlerimiz gibi Malazgirt zaferi de geleceğimize ışık tutacak bir olay olarak değerlendirilmelidir. Hiçbir zaman tarihi zaferlerimize basit birer tarih olayı gözü ile bakılmamalıdır. Malazgirt zaferi, diğer zaferlerimiz arasında anlamlı ve tarihimizin dönüm noktalarında en önemlilerinden birini teşkil eden bir zafer olarak genç nesillere anlatılmalıdır.

Asırlar önce 26 ağustos 1071’de Müslüman Türk milleti, Alparslan’ın kumandasında tarihinin en büyük zaferlerinden olan Malazgirt meydan muharebesini kazanmıştır. Bu zafer, harp tarihinde aziz milletimiz için yeni bir devrin kapılarını açan, daha sonrasına da geniş ölçüde tesir eden ve tarihin seyrini değiştiren zaferlerimizden biridir.

Aslında Türk tarihi, böyle anlamlı ve önemli zaferlerle doludur. Malazgirt zaferinin diğer zaferlerimizden farklı bir yönü vardır. O da, peygamberler ve evliyalar diyarı güzel Anadolu’nun Müslüman Türk milletine yurt olmasıdır.

*             *             *

                a) Zafer Nedir?

Zafer, varoluş mücadelesinde haklı olan tarafın hâkimiyetidir.  Her başarıya, her hâkimiyete zafer denemez. Zaferi, çarpışan güçlerin haklılığı, idealleri ve hareketlerinin insani oluşu tayin eder. Aksi halde kurulan hâkimiyet zulüm olur.

Bu kısa izahtan sonra Malazgirt zaferine geçmeden önce zaferin ne olduğunu ve ne ifade ettiğini kısaca ele almak zaruriyetinin olduğu inancındayım.

Bir galibiyetin zafer olabilmesi için evvela ortada haklı sebeplerin olması lazımdır. Mesela; mücadelenin varoluş mücadelesi olması, dayandığı temellerin ise haklılık temeline ve milli ideale dayanması, bir de insani olması gerekir. Aksi halde elde edilen başarı ne ölçüde olursa olsun buna zafer denmesi yanlış olur.

Zaferin diğer bir şartı da, ideallerini yitirmemiş, zaferin gereklerini bünyesinde toplayan bir toplum ve bu toplumun çıkaracağı liyakatli kumandandır.

Zafere talip olan toplum eğer zafer kazanmaya layık ise ancak o zaman liyakatli kumandanın öncülüğünde, kumandanın dehası ve ordunun haklılığı sayesinden zafer kazanılabilir.

Yeri gelmişken açıkça ifade edelim ki, bizim Malazgirt zaferi dahil, tarihimizi süsleyen ve dünya tarihinin akışını değiştiren zaferlerimizin her biri bu manada kazanılmış zaferlerdir.

Her şeye rağmen zaferin Allah’ın layık olduğu toplumlara bir lütfu olduğu unutulmamalıdır. Bir toplumun sayısı, gücü ne olursa olsun muzaffer mi, yoksa mağlup mu olacağı ilahi takdire bağlıdır. Harp stratejisi uygulamak, insan ve silah gücü kullanmak insanların yapması gereken şeylerdir. Harbin sonucunu tayin ise yüce yaratıcının takdiridir. Bu güne kadar kazanılan ve kaybedilen savaşların temelinde bu esas olmuştur.

Buna göre zafer, yalnız cesaretin, silah ve askeri gücün sonucu değildir. Tarih boyunca kazanılan zaferler, haklı bir ideolojiye sahip olmak ve zafere layık olmakla kazanılmıştır. Alparslan’ın Malazgirt zaferinden önce askerlerine söylediği şu söz oldukça anlamlıdır:

–          “Muzaffer olursak, bilin ki bu sadece Allah’ın bir nusreti (yardımı) dır.”

Dileğimiz, bu güne kadar olduğu gibi bundan sonra da her dönüm noktasında Cenab-ı Allah’ın aziz milletimize yeni yeni zaferler nasip etmesi ve bu sayede Müslüman Türk milletinin varlığını korumasıdır.

*             *             *

b) Tarihimizde Ağustos Ayının Önemi:

Ağustos ayı, Müslüman Türk’ün tarihinin bin yıllık kesitinde önemli zaferlerin art arda sıralandığı bir aydır. Tarihimizin en parlak zaferleri bu ayda kazanılmıştır. Ağustos ayının bilhassa son haftası milletimizin kazandığı anlamlı zaferlerin hatırasını bünyesinde toplar. Malazgirt, Mohaç, Dumlupınar bu zaferlerimizin en önemlileridir. Bu zaferlerin her biri insanımızın idealleri ve ülkemizin geleceği açısından birer dönüm noktası olmuştur.

Malazgirt’ten Dumlupınar’a bütün zaferlerimizin hepsi milletimizin aynı iman, aynı ideal ve aynı heyecanının eseri olmuş ve bu sayede milletimiz varlığını sürdürebilmiştir. Mesela, Malazgirt zaferi ile Anadolu gibi kutsal bir vatan ve cihan devleti ile beraber İslam âleminin liderliğini kazanırken, zamanla parçalanıp yok edilmek istenilen milletimiz, Dumlupınar’da ab-ı hayat içmiş, yaşamaya layık bir toplum olduğunu dosta düşmana ilan etmiştir.

Biz burada her biri Türk tarihinin dönüm noktalarından birini teşkil eden zaferlerimizden sadece Malazgirt zaferi üzerinde duracağız.

*             *             *

                c) Malazgirt Savaşının Kumandanı Alparslan ve İdeali:

                Yıl 1029. Çağrı Bey’in Ağustos güneşi gibi bir oğlu dünyaya geldi. O’na “Kahraman Arslan” anlamına gelen “Alp Arslan” adı verildi. Adına layık yetişmesi için seferber olundu. Büyürken büyütüldü.

Yıllar geçtikçe Alparslan, insanları idare etme sanatını, kazanmayı ve kendi gücünün üstünde Allah’a güvenmeyi öğrendi. Usta ellerde çok iyi yetiştirilmişti. Küçük yaştan itibaren cihat ruhu, cihan hakimiyeti fikri ve İslam âlemin bayraktarlığını gerçekleştirecek cihan devleti ideali ile yetişti. Daha babası Çağrı Bey’in yanında bir kumandan iken bile büyük dehası ile dikkati üzerine çekmiş, kazandığı savaşlar ve şöhreti bütün İslam âlemine yayılmıştı.

Dehası dev gibi orduları yenecek, peygamberler diyarı, evliyalar yatağı Anadolu’nun fatihi, tarihe sığmayan zaferlerin komutanı olabilecek güce ulaşmıştı ki, Çağrı Bey’in her fani gibi sayılı günleri bitmiş, hakkın rahmetine kavuşmuş idi. Yerine iman ve ideal dolu genç yaşta oğlu Alparslan geçti.

Alparslan, kısa zamanda insan ömrüne sığmayacak kadar büyük işler başardı. Tarihin seyrini değiştiren zaferler kazandı. Dokuz yıllık sultanlıktan sonra 42 yaşında Batıni tarafında şehit edildi. Beklenmedik suikaste uğradıktan sonra hakkın rahmetine kavuşmak üzereyken dualı ağzından şu sözler döküldü:

“Türkistan seferinde bir tepe üzerine çıktığım zaman ordumun azametinden ve askerimin çokluğundan ayağımın altında yerin titrediğini hissettim. Kendi kendime: “Ben dünyanın hükümdarıyım; hiçbir kuvvet bana karşı çıkamaz. Bu ordu ile Çin’i de fethederim.” Diye düşündüm. Bu gururum yüzünden şimdi bu duruma düştüm. Halbuki her sefere çıkışımda daima Allah’tan yardım dilerdim…”

Bu sözler O’nun karakterini ve inancını ortaya koyması bakımında büyük önem taşır. Aslında O, yersiz kendine güven duygusu ile hiçbir zaman hareket etmemiştir. Hayatının sonuna kadar her zaman Allah’a güvenmiş, savaşlardan önce Allah’tan kendisine zafer nasip etmesini niyaz etmiştir.

Zira Alparslan heva ve hevesin peşinde değil, büyük bir idealin peşindeydi. O, Anadolu’yu yurt edinme gayesi ile yetişmiştir. Onun için Alparslan’ın bütün ideali Anadolu’yu almaktı. Bu ideale göre Alparslan, ya Anadolu’yu alacaktı ya da Anadolu toprakları kendisine mezar olacaktı. Anadolu için: “Sahip olamazsam mezar damı olamaz.” diye düşünüyordu.

O sırada Bizans yönetimi insanı olmadığı için, Bizans sallanıyordu. Bizanslılar için hayat çekilmez olmuştu. Bizans halkı üzerinde sosyal bozukluklar her yönü ile kendisini hissettirmeye başlamıştı. Taht kavgaları, idarecilerin zevk ve sefaya dalmaları ve halka yaptıkları zulüm yüzünden Bizans kaçınılmaz bir çöküş dönemine girmişti. Bizans halkının yöneticilerin zulmünden bıkıp kurtarıcı beklediği bir zamanda Alparslan, yağmacı sıfatıyla değil, Anadolu’nun kurtarıcısı ve gerçek sahibi sıfatıyla Anadolu’nun fethinin be Bizans’ın Anadolu’dan sökülüp atılmanın zamanının geldiğine inanıyordu. O’nun taşıdığı cihat ruhu, şefkat ve merhametle dolu olan kalbi, Türk İslam geleneğine göre halka baba gibi davranması ve yerli halkın kurtarıcı beklemesi, fethi kolaylaştıran nedenler olacaktı.

*             *             *

                d) Savaş Öncesi Durum:

                Nihayet iki taraf için de beklenen gün gelmişti. Muharebede mutlak bir taraf galip gelecekti. Eğer muharebeyi Bizans kazanacak olursa bu Türklerin sonu olacaktı. Şayet Türk’ler kazanırsa, Anadolu Bizans belasından kurtarılacak, Türklere ikinci vatan olacaktı. Ve böylece Türk cihan devletinin temelleri atılmış olacaktı.

İmparator Romanus Diogenes, neticeden çok ümitli idi. Kendisi için tehlike saydığı Türkleri kolayca yok edebilmek için muazzam bir ordu kurmuştu. Bu ordu ile Türkleri yenip İran’daki Türk merkezlerine kadar yürümeyi, yani meseleyi kökünden halletmeyi düşünüyordu. İmparator bu niyetle 13 Mart 1071 İstanbul’a çıktı. İslam’ın zuhurundan önceki Bizans eyaletlerinin Suriye’yi, Filistin’i, Mısır’ı hatta hiçbir zaman Bizans’ın olmamış olan Irak ve İran’ı bile almayı tasarlıyordu. Neticeden öyle emindi ki etrafındakilere vaatlerde bulunuyor, almayı tasarladığı yerlere isim olarak valiler ve kumandanlar tayin ediyordu.

Diogenes’in ordusu maddi ölçülerle Türk ordusundan kuvvetli idi. Sayıları ise 200 bin kadardı. Bunların hepsi de tam silahlı ve atlı askerlerdi. 3 bin kadar arabası vardı. 1200 kişinin idare ettiği o günün modern ve tesirli silahları olan mancınıkları vardı. Diogenes bu üstünlüğüne güvenerek Türklere karşı kesin galibiyet bekliyordu.

Türklere gelince, Türk ordusunun sayısı azdı. Ayrıca Bizans ordusunun sahip olduğu silahlara, at, araba ve askerlere sahip değildi. Askerlerin çoğu yaya idi. Ama imanları kuvvetli, idealleri büyüktü. Hepsi düzenli ve disiplindeydi. Hiçbirinin kalplerinde, dillerinde gurur, kibir yoktu. Kılıçlarına değil, kendilerine zafer nasip edecek Allah’a güveniyorlar ve yalnız O’na inanıyorlardı. Bu imanla Anadolu’yu Bizans belasından kurtarmak için harekete geçtiler.

Neticeden kesin olarak emin olduğu halde Alparslan, Türk-İslam geleneğine uyarak Diogenes’e samimi sulh teklifinde bulundu. Sav Tiğin başkanlığında bir heyet gönderdi. Alparslan’ın bu hareketinden dolayı Diogenes, Alparslan’ın korktuğuna hükmedip elçilere çok kaba ve sert davrandı. Hatta Alparslan’ın nerede teslim olacağını sorma küstahlığında bulundu. Gurura kapılıp heyetle alay etti. Nezaket kurallarını çiğneyerek yapılan sulh teklifini küstahça reddetti. Ve “Ne sulhu? Size kılıçtan başka bir şey yok.” dedi. Küstahlığını daha ileri götürerek Sav Tiğin’e :

“Sultanınıza söyleyiniz; kendisi ile sulhu Rey’de yapacağım. Ordumu İsfahan’da kışlatacağım. Atalarımı Hemedan’da sulayacağım.” dedi.

Bu hareket karşısında Sav Tiğin kendini tutamayıp:

“Atalarınız Hemedan’da sulanır ama sizin nerede kışlayacağınızı bilemem.” cevabını verdi.

Artık savaş kaçınılmaz olmuştu. Sulh teklifinden cevap alınamayınca mukadder olan sonuca zafer niyazlarıyla hazırlıklara başlandı.

Buhara’lı İmam Ebu Cafer Muhammed, Alparslan’a:

“Ey Sultan! Sen Allah’ın başka dinlere karşı zafer vadettiği İslam için cihat ediyorsun. Bütün Müslümanların senin için dua ettikleri Cuma günü savaşa gir. Ben Allah’ın zaferi senin adına yazdığına inanıyorum.” diyerek hem Alparslan’a müjde vermiş hem de moralini yükseltmişti.

Bunun üzerine savaş için günlerden mübarek Cuma günü seçildi. O gün namazlar kılındı, dualar edildi, Kur’an’dan ayetler okundu. Savaş, cihat temeline dayandığı için bütün İslam alemi bu dua ve niyazlara katıldı.

Abbasi Halifesi, o gün Türk ordusunun muzaffer olması için bütün camilerde hutbe olarak okunması için bir dua metni yayınladı. Camilerde okunmak için yayınlanan dua şöyle idi:

“Allah’ım İslam’ın sancağını yükseltmek için hayatını esirgemeyen mücahitlerini yalnız bırakma! Alparslan’ı muzaffer kıl! Ve askerlerini meleklerle teyit eyle!”

Halife El-Kaim Biemrillah ise Malazgirt’te Alparslan Gazi’nin ordusunun zafer kazanması için Cuma günü hutbelerde şu duayı okutmuştur:

“Ey Allah’ım! İslam sancağını yükselt ve İslam’a yardım et! Şirkin boynunu vurmak ve kökünü kazımak suretiyle onu mahvet! Sana itaat için canlarını feda edip kanlarını, sana bağlanarak akıtan, yolunun mücahitlerini, onları kuvvetlendirerek, yurtlarını güvenlik ve zaferle dolduran yardımlarını esirgeme! Mü’minlerin emiri (Alparslan’ı) bayraklarını nurlandıran ve gayesine ulaştıran yardımından uzak tutma! Senin dinini şerefli ve yüce tutabilmek için, onun lütufkar ve her zaman tesir icra eden desteğinden mahrum etme! Ordusunu meleklerinle güçlendir; niyet ve azmini hayır ve başarı ile sonuçlandır! Çünkü O, senin rızan için rahatını terk etti. Malı ve canı ile emirlerine uymak amacıyla, senin yoluna düştü. Çünkü Sen: “Ey iman edenler, can yakıcı bir azaptan kurtaracak kazançlı bir yolu size göstereyim mi? Allah’a ve peygamberine inanıyorsanız, onun yolunda can ve malınızla savaşınız.” diyorsun. Senin sözün gerçektir. Allah’ım O, nasıl senin davetine uyup dinin korunmasında gevşeklik göstermeden emrine icap etmiş ve düşmanlarına bizzat karşı koyarak dinine hizmet için geceyi gündüze katmışsa, Sen de O’na zafer nasip eyle, dileklerinde O’na yardımcı ol, kaza ve kaderini O’nun için iyi tecelli ettir! O’nu öyle bir koruyucu ile kuşat ki, düşmanların her türlü hilelerinden uzak olsun. Yapmak istediği her işi O’na kolay kıl! Ve istediğini yerine getir. Ta ki O’nun düşmanına karşı olan kutsal hareketi zaferden ışık alsın ve şirk erbabı, hak yollarını görmeyip sapıklıkta gözleri yumulsun. Ey Müslümanlar! Doğru bir niyet, dürüst bir azim ve Allah’tan korkan temiz bir kalplerle ve inançlarla O’nun için Allah’a yalvarıp yakarınız! Ey İslam cemaati! O’nun şerefli olarak düşmanlarını mahvetmesi, sancağını yükseltip zaferlerini en son derecesine eriştirmesi ve isteğine nail olması hususunda Allah’a dua ve niyazda bulununuz! Allah’ım!.. O’nun güçlüklerini gider ve şirki, önünde zelil eyle!..”

Bu şekilde Cuma namazında bütün camilerde Alparslan ve onun askerlerine Allah’tan zafer nasip etmesi için dua edildi. Bütün Müslümanlar da bu duaya “Amin” dediler.

Müslümanların bu gönülden yaptıkları dualardan sonra Alparslan secdeye kapanmış ve Allah’a bütün kalbiyle şöyle dua etmiştir:

“Yarabbi! Seni kendime vekil yapıyorum; azametin karşısında yüzümü yere sürüyor ve senin uğrunda savaşıyorum. Ey Allah’ım! Niyetim halistir. Bana yardım et! Sözlerimde hilaf varsa beni kahret! Eğer içim dışıma uygun geliyorsa düşmanlarıma karşı cihadımda bana yardım et ve beni muzaffer bir sultan kıl! Güçlüklerimi kolaylaştır!

Ey Allah’ım! Bu günahkar kulunu günahlarından dolayı cezalandırma. Senin salih kullarına kefil olan bu aciz kulundan merhamet ve yardımını esirgeme. Senin dinine bağlı olanlar üzerine gelen bu kavurucu yelin yönünü düşman tarafına döndür.”

Bu dua ve niyazdan sonra savaş için gerekli bütün hazırlıklar tamamlanmış, ordunun morali yükseltilmiş ve zafer bekleyişi içindeyken, Allah’ın mağrur olanların gururunu kıracağına inanan Alparslan orduya hitaben bir konuşma yapmış ve şöyle demiştir:

“Biz ne kadar az olursak olalım, Bizanslılar ne kadar çok olursa olsunlar, bütün Müslümanların dua ettiği şu anda kendimi düşman üzerine atmak istiyorum. Ya zaferi kazanır, gayeme ulaşırım, ya da şehit olarak cennete giderim. Sizlerden beni takip etmeyi tercih edenler takip etsin. Ayrılmayı tercih edenler ayrılsınlar. Burada emreden sultan ve emredilen asker yoktur. Bu gün burada ben de sizlerden biriyim. Ben de sizlerle birlikte savaşacağım. Beni takip edenler ve nefislerine ulu Allah’a adayanlardan şehit olanları cennete, sağ kalanlar ise ganimete kavuşacaklardır. Ayrılanlara ahirette ateş dünyada da zillet beklemektedir.”

Bu sözlerden sonra Alparslan, şehit düşerse bir karış bile geri çekilmeden olduğu yere gömülmesini, oğlu Melik Şah’ın etrafında toplanılarak birlik ve beraberliğin bozulmamasını vasiyet etmiş, devamla:

“Allah’tan ayrılmayınız, yine O’na tapınız.”

Deyince O’nu can kulağıyla dinleyen askerler hep bir ağızdan:

“Sultanımız! Biz senin askerleriniz, senin ardındayız.” cevabını vermişlerdir.

*             *             *

                e) Savaş Başlıyor:

                Alparslan atının kuyruğunu kendi eliyle bağladı. Beyazlar giymiş, “Şehit olursam kefenim budur.” demiştir.

İki ordu karşı karşıya geldiği sırada Bizans ordusunda ücretli olarak bulunan, Müslüman olmamış Peçenekler ve Uzlar Bizans ordusundan ayrılıp Müslüman olan Selçuklu ırktaşlarına katıldı. Bu hareketin verdiği şaşkınlık içinde Bizans yöneticilerinin zulmüne uğrayan Ermeniler de kaçtılar. Alparslan’ın ordusuna katılan Peçenekler ve Uzlar, Bizans ordusu hakkında geniş ve önemli bilgiler verdiler. Daha savaşın başında bu bozgun, Bizans ordusu için büyük bir moral çöküşüne sebep olmuştu.

Denilebilir ki; savaş başladı ve bitti. Hilal ve haç zihniyetine sahip iki ordunun üstünlük kavgası çok kısa sürmüştü.

Zira gönülleri coşturmayan, ruhlara hitap etmeyen anlamsız gürültülerle harekete geçen Bizans ordusunun karşısında;

“Bir Cuma sabahı Allah’a karşı,
Malazgirt’e 54 bin er,
Bestelediler en güzel marşı:
Allahü Ekber-Allahü Ekber.”

Diyerek tekbir seslerini nal seslerine karıştıran Müslüman Türk ordusuna Allah, tarihe geçecek, Anadolu’nun kaderini değiştiren bir zafer nasip etti. Bu zaferler köhne Bizans’ın enkazı çökmüştü.

Zafer çığlıkları arasında Alparslan çadırına çekilmişti ki, kumandanlarında Güherayin askerlerinden birinin Bizans hükümdarını esir olarak getirdiği haberini verdi.

Savaştan önce Nizam’l-Mülk orduyu teftiş ederken bu askeri çok zafer bulduğu için onu saflardan çıkarmak, geri hizmete göndermek istemişti de Güherayin, vezirden izin istemişti. Bunun üzerine vezir: “Peki, belki bize Rum Melikini esir olarak getirir.” deyip geçmişti.

İlahi takdire bakın ki, Romanus Diogenes’i savaş dışı edilmek istenen bu zayıf asker esir olarak getirmişti.

*             *             *

                f) Misafir Gibi Muamele Gören Mağlup İmparator:

Alparslan utancından başını kaldıramayan Diogenes’i alicenablıkla affedip büyük bir nezaketle karşıladı. Ona misafir kumandanlara yapılan muameleyi yaptı. Yanına oturup yakınlık gösterdi. Yaptığı stratejik ve taktik hatalarını O’na bir bir anlattı. Sulh teklifini reddetmesini de kınadı. Kendisine:

“Tarih okur musun?” diye sordu. Diogenes:

“Hayır.” cevabını verince:

“Tarih okumayan ve tarih bileyenlerin akıbeti işte böyle olur.” dedi.

Büyük Selçuklu sultanı Alparslan’ın bu medeni ve insani muamelesi, Bizans imparatorunun üzerinde çok büyük bir tesir bırakmış olmalı ki, imparatorun gözleri yaşardı.

Daha sonra aralarında şu konuşma geçti:

“İmparator! Müteessir olamayınız! Zira insanların maceraları böyledir. Korkmayınız, size esir gibi değil bir hükümdar muamelesi yapılacaktır.”

Alparslan’ın bu teselli edici sözlerini beklemeyen Diogenes:

“Ey Sultan! Senin ülkeni almak, sizi yok etmek için her şeyimi harcayıp asker topladım. Zafer mümkün olmadı. Ben de, ordum da esir düştük. Lafı uzatmayınız yapacağınız yapınız.” deyince, yenilseydi kendisine ne yapılacağını merak eden Alparslan:

“Ben senin yerinde olsaydım bana ne yapardın?”

“Düşmana yapılması gerekeni yapardım.”

“Benim sana ne yapacağımı sanıyorsun?”

“Üç ihtimal düşünüyorum: birincisi, beni öldürebilirsin. İkincisi, zaferini ilan için elimi kolumu bağlayıp beni şehir şehir dolaştırabilirsin. Üçüncü ihtimali söylemek hayal ve düşünmek ise delilik olur.”

Alparslan ısrarla sordu:

“Nedir o hayal ve delilik olan?”

“Üçüncüsü de; beni tahtıma iade edersin. Eğer bunu yaparsan sana itaat eden bir kul olurum.” dedi.

Alparslan:

“Bir kavmin büyüğü zelil olursa iyi muamele ediniz.” mealindeki İslam Peygamberinin hadisini hatırlatarak, bu emre uyacağını bildirdi ve devamla: “Ben Allah’a muzaffer olursam sana iyi davranacağıma söz verdim. Senin hayal ve delilik olarak kabul ettiğin üçüncü ihtimal olacaktır.” dedi. İmparatorun canına ve hürriyetine dokunmayıp ikramlarda bulundu, hediyeler verdi. Muhafızlarla onu İstanbul’a gönderirken kendisine şunları söyledi:

“Yine ordularının başına geç! Bizimle tekrar savaşa gel! Böylece tarihimize şanlı zaferler katmış olursun.”

Ne yazık ki, Alparslan’ın bu son dileği olmamıştır. Zira Türklerden misafir muamelesi gören imparator, kendi halkı tarafından iyi karşılanmamış, gözleri oyulup, eza, cefa ile öldürülmüştür.

*             *             *

                g) Anadolu’nun Türkleşmesi ve İslamlaşması:

Müslüman Türk’ün sayısız zaferleri arasında müstesna bir yeri olan Malazgirt zaferi, Türk tarihinde büyük öneme haiz olduğu kadar dünya tarihinde de dönüm noktası olmuştur.

Malazgirt zaferi, bütün canlılığı ve olağanüstülüğü ile bugün bile örnek alıp gurur duyabileceğimiz tarihi bir olaydır. Bu zaferin kumandanı, Selçuklu Sultanı Alparslan, İslam âleminin yetiştirdiği ender devlet adamlarında biridir. Büyük dehası ile Malazgirt’te Bizans imparatorluğunu ordusu ile birlikte perişan ederek Müslüman Türk’e Anadolu’nun kapılarını açmıştır. Böylece Anadolu’nun mukadderatı değişmiş, Anadolu toprakları Müslüman Türklere vatan olmuştur. Bu topraklar üzerinde kurulacak olan cihan devletinin temelleri bu zaferle atılmış, Türklerin Anadolu’ya yayılma ve yerleşme devri başlamıştır.

Rivayete göre büyük kumandan Alparslan’ın beylerinden Efruz Bey, doğudan batıya Anadolu’nun içerlerine ilerliyordu. Orta Anadolu dolaylarında 500 kişilik ordusu ile ilerleyen Efruz Bey’in yoluna elinde bakraç olduğu halde koyun sağmadan dönen bir yaşlı Anadolu Türk kadını çıktı. Beyi durdurup:

“Evlat! Koyun sağmadan dönüyordum, size süt ikram etmek istedim.” dedi. Bey:

“Ana! Bakracında 3-5 tas süt var. Benim askerim 500 kişi bu süt bu kadar askere yetmez.” dedi. Kadın:

“Orduna yetmezse kumandan olarak sen iç.” Deyince Efruz Bey:

“Ordumun içmediği sütü ben asla içmem.” dedi. O zaman faziletli Türk anası:

“Oğlum hele sen iç. Sana içiren rabbim ordunu da düşünür.” deyip tasını bakraca daldırır. Efruz Bey’e uzatır. Efruz Bey “Bismillah” deyip içer. Kadın başlar orduya süt dağıtmaya, bütün askere birer ikişer derken kanasıya süt içilir. Küçük bakraç bir türlü boşalmaz. Asker süte kanmıştır. Ama ana:

“İç evlat iç, gençsin bir daha iç.” diye ısrar eder.

“Ana doydum.”

“İç evlat.”

“Ana dolu.”

“Biraz daha iç evlat.”

“Anadolu!.. Anadolu!. .Anadolu!..”

Sesleri vadiyi çınlatır. İşte o gün bu gündür, böyle güzel bir keramet üzerine bu güzel vatanın adı “ANADOLU” diye söylenip gelmiştir.

İşte Malazgirt zaferi böylesine anlamlı bir zaferdir. Bize sadece bir yurt kazandırmamış, Anadolu Müslüman Türk’e ebedi yurt olurken, Anadolu toprakları üzerinde bir cihan devletinin temelleri atılmış, basit ihtilaflar yüzünden parçalanmak üzere olan İslam dünyası birleşerek Türkler, İslam aleminin liderliğine talip olmuştur.

Bu olaydan kısa zaman sonra Hristiyan Avrupa’da derin akisler uyanmıştır. Bizans’ın mukavemetini kıran ve İslam dünyasının lideri durumuna gelen Müslüman Türk milletinin imhası ve İslam dinin tasviyesi için çok yönlü haçlı saldırıları başlamıştır. Hristiyan ülkelerin birleşik saldırıları karşısında İslam dünyasını tehdit eden haçlı saldırılarının karşısında Türkler, asırlarca imandan ve kandan set oluşturacaklardır.

*             *             *

                h) Savaşın Kazanılmasındaki Sır:

Malazgirt zaferi, Müslüman türkün Anadolu’da kazandığı zaferlerin ilki ve en anlamlı zaferlerinden biridir. Bu zafer sadece sınırsız cesaretin, üstün askeri stratejinin zaferi değildir. Haklı bir inancın şekillendiği bir nizamın, mananın maddeye ve ideolojik üstünlüğün sağladığı bir zaferdir.

Hemen hemen tarihteki bütün zaferlerimizin temelini bu üstünlük oluşturmuştur. Malazgirt savaşında da Türkler böyle bir üstünlükle, haklı davanın yılmaz birer savunucusu olmuşlardır.

Şu çizeceğimiz tablo ile mesele daha iyi anlaşılacaktır: 29 Ağustos 1071 Cuma günü Malazgirt ovasında karşı karşıya gelmiş biri Hakk’a inanan iman ordusu, diğeri Hakk’ı inkar eden küfür ordusu… birisi yüzbinlerle ifade edilirken diğeri on binlerle ifade edilmekte. Bizans ordusunda her şey tamam. İmparator Diogenes neticeden fazlasıyla emin ve mağrur, daha savaş başlamadan savaşı kazanmış gibi sevinçli.

Alparslan ise tevazu ve Hakk’a tam bir teslimiyet içinde dilinde dua, gözlerinde billurlaşan damlacıklar, üzerinde kefen yerine beyaz bir elbise… Bütün Müslümanların dilinde zaferin müjdeleyicisi dualar, tekbirler…

Biraz sonra savaş… Çığlıklar, at sesleri, mancınık gıcırtıları… Bu sesleri bastıran “ALLAHÜ EKBER” sesleri… Neticede Hakk’ın batıla zaferi…

Görüldüğü gibi bu zafer insan gücünün zaferi değildir. Hakk’ın hakimiyetini tesis etmek için canlarını esirgemeyen inanan insanların iman gücünün zaferidir.

Trabzon’un fethine giderken sıkıntılı ve meşakkatli bir yolculuk sırasında Sara Hatun’un:

“Ey oğul! Bunca zahmet nedendir?” sorusuna:

“Bu zahmet din yolunadır. Ahirette Allah’ın huzuruna varınca inayet ola. Zira elimizde İslam’ın kılıcı var. Eğer bu zahmeti ihtiyar etmezsek bize gazi demek yalan olur.” cevabını veren Fatih Sultan Mehmet niçin zahmeti ihtiyar etmişse,

Kosova savaşından önce: “Yarabbi! Benim arzum mal, mülk değildir. Buraya senin rızan için geldim. Beni milletim uğrana feda kıl. Evvelce gazi kıldın. Şimdi şehadet nasip eyle.” diye dua eden Sultan Murat, hangi düşünceyle şehit olmayı arzulamışsa,

Malazgirt zaferinin kahramanı Alparslan da:

“Yarabbi! Seni kendime vekil yapıyor, büyüklüğün karşısında yüzümü yere sürüyor ve senin uğranda savaşıyorum. Ey Allah’ım! Niyetim halistir. Bana yardım et. Sözlerimde hilaf varsa beni kahret…” diyerek aynı arzu ile savaşmıştır.

Tarihteki başarılar ve zaferler nice kumandanların gururlanmasına yol açmış ve felaketine sebep olmuştur. Alparslan ise böyle bir hataya asla düşmemiş, askerlerine:

“Muzaffer olursak, bilin ki bu sadece Allah’ın bir lütfudur.” demiştir.

Zaferin kazanılmasındaki diğer bir neden de ideolojik üstünlüktür. Bu güne kadar tarihin müstesna olayları hak ideolojisinin haşmetle parladığı zamanlarda cereyan etmiştir. Malazgirt ovasında Müslüman Türkler, İslam dininin verdiği dinamizmle hareket ederek kendilerinden maddi yönden çok çok üstün durumda olan Bizans ordusunu beklenmedik bir yenilgiye uğratmışlardır.

Ayrıca bu zaferde Allah’ın lütfu ve yardımının hak yolda olanlarla beraber olduğu da görülmüştür. Diğer bir husus da, Malazgirt zaferinde mananın maddeye üstün oluşunun en güzel örneği açık bir şekilde görülmüştür.

Bütün bunlardan anlaşılıyor ki; bir zaferin kazanılabilmesi için sadece maddi vasıtalara sahip olmak yeterli değildir. Allah’ın lütuf ve yardımı olmadan hiçbir zafer kazanılamaz.

Bu açıdan tarihteki zaferlerimizden büyük dersler alınması gerektiğine inanıyoruz. Bu gün her biri dönüm noktası teşkil eden ve zor şartlar altında kazanılan zaferlerimize sadece birer tarih olayı gözü ile bakmak, zaferlerimizin anlamına ve ruhuna ters düşer.

Zaferlerimiz bizim canımızdır, kanımızdır. “Vatan, Millet, Sakarya, Dumlupınar” diyerek alay edenler Malazgirt meydan muharebesini iki ordu arasında cereyan eden basit bir savaş olarak değerlendirenler, iki ayrı zihniyetin, iki ayrı inancın ve iki ayrı dünya görüşünün var olma mücadelesi olduğunu bilmeyenler, tek kelimeyle bu milleti anlayamamış kimselerdir.

Netice olarak; bugün Anadolu’yu tekrar kurtarmak gerekiyorsa, bu işi başarabilmek için Alparslan’ın mücadele azmi, feyz kaynağımız olmalıdır. Bizi diriltecek, tarihi misyonumuz tekrar kazandıracak olan tarihi zaferlerimizin unutulmaması olacaktır.

Tarih boyunca aziz milletimiz beklenmedik anlarda şahlanmıştır. Beklenmedik anlarda destanlar yazmıştır. İnanıyoruz ki; bu güç milletimizde bugün de mevcuttur. Yeter ki; milletimizin güç kaynakları kurutulmasın.

Bu gün Müslüman Türk’e Anadolu’nun kapılarını açan Malazgirt zaferinin kahramanlarını, milletimize zaferler kazandıran kumandanlarımızı, şehitlik ve gazilik mertebesine ulaşan erlerimizi minnet ve şükranla anıyor, ruhlarının şad olmasını diliyoruz.

Cenab-ı Allah milletimize düşmanlarına karşı yapacağı haklı mücadelesinde her zaman yeni yeni zaferler nasip etsin. İnşallah…


Bu yazıyı 740 kişi okudu.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.