a)Bilgisizlik:
Kutsal kitabımız Kuran’da bilenlerle bilmeyenlerin bir olmadığı bildirilmiş, bilen insan gözleri gören insana, bilmeyen insan da gözleri görmeyen köre benzetilmiştir.
Milleti yönetecek insan her şeyden önce meseleye vakıf, bilgili, tecrübeli olmalıdır. Zira bilgisiz tecrübesiz millet idare edilip, devlet yönetilemez. Hatta küçük bir şirket idare edilemez, devlet nasıl idare edilsin? Bilgisiz insan kısa zamanda her şeyi birbirine karıştırır. Bilgili kadının çör çöpten aş yaptığı, bilgisiz kadının ise pişmiş aşı taş yaptığı gibi bilgili yönetici de ufak şeylerle de olsa mutluluk verir. Bilgisiz olanı da milletin mevcut mutluluğunu bozar.
Uygur Türklerine ait bir atasözünde bu durum şöyle ifade edilmiştir:
“Bilgili kişi beline,
Taş kuşansa cevher olur.
Bilgisizin yanına,
Altın konulsa taş olur.”
Güzel bir atasözümüzde de: “Bilgisize görgüsüze olma kul, ara tara başına bir çare bul” denilerek bilgisizin eline kalmamak öğütlenmiştir.
Bilge Kağan’a kulak verelim, o da şöyle demiş:
“Bilgisiz kağan oturmuştur, kötü kağan oturmuştur. Buyruğu da bilgisizmiş tabii. Beyler milleti ahenksiz olduğu için Çin milleti hilekâr ve sahtekâr olduğu için, aldatıcı olduğu için küçük kardeş ve büyük kardeşi birbirine düşürdüğü için bey ve milleti karşılıklı çekiştirdiği için Türk milleti il yaptığı ilini (devletini) elden çıkarmış, kağan yaptığı kağanını kaybedivermiş. Çin milletine beylik erkek evladı kul oldu, hanımlık kız evladı cariye oldu. Türk Beyler Türk adını bıraktı. Çinli Beyler Çin adını tutup, Çin kağanına itaat etmiş…”(1)
Evet, bu perişan hale sebep bilgisizliktir. Bilgisiz kimselerin milletin başına geçtiği dönemlerde düzen hep bozulmuş, huzur kaçmış, ülke çapında kötülükler yayılmış, en önemlisi de kötüler namuslu insanları korkutur olmuştur.
Ebu Hureyra’dan nakledildiğine göre İslam peygamberi:
“Ahir zamanda cahil reisler topluluğu çıkar, insanları fitneye düşürürler, hem dalalete düşerler, hem de dalalete (sapıklığa) düşürürler.”(2) Buyurmuş, cahil yöneticilerin bilgisizlikleriyle insanları sapıtacağı belirtilmiştir.
Hıristiyan din adamlarından biri İstanbul’a gelir. Daha önce bildiği kilisenin yolunu şaşırır. Oynamakta olan bir çocuğa:
-“Buralarda bir kilise olacaktı bulamıyorum, bana nerede olduğunu gösterir misin?” der. Çocuk oyununu bırakır, onu kiliseye götürür. Çocuk geri dönmek üzere iken papaz çocuğa:
-“Aferin çocuğum, içeriye gelirsen sana cennetin yollarını gösteririm” deyince çocuk hiç tereddüt etmeden cevap verir:
-“Sen kilisenin yolunu bile bilmiyorsun, cennetin yolunu nasıl bilip göstereceksin?”
Bilgisizliğin getireceği felaketleri çok iyi bilen Türk devlet adamları kendi yerine geçecek çocukları için özel öğretmenler tutmuşlardır. Medreseler ilm-i siyaset dersleri okutmuşlardır. Ünlü bilginler sarayda dersler vermiştir. Mesela, Fatih Sultan Mehmet, Molla Gürani ve Akşemseddin gibi âlimlerin elinde yetişmiştir. Şehzadeler her konuda yetiştirildiği için padişahların şair olduğu, sanatkâr olduğu, el emeği, alın teriyle geçindiği, yabancı diller bildiği görülür. Her biri küçük yaşta devlet hizmeti için hazırlandığından genç yaşta tahta geçince bocalamamış, ağır sorumluluklar yüklenerek milleti en güzel biçimde idare etmeye çalışmışlardır.
Yükseliş ve çöküş dönemlerine baktığımız zaman iki dönem arasında en belirgin özelliğin, yükseliş döneminde bilme önem verilmiştir. Devlet yönetimine bilgili ve iyi yetişmiş kişiler geçmiştir. Çöküş de ilim yuvalarında başlamış, beşikteki çocuklara ulemalık verilmiş, devlet yönetimine layık olmayanlar geçmiştir.
Tarihte meydana gelen her türlü bunalım ve sıkıntının temelinde bilgisizliğin ve bunun sonucu yanlış kararların yattığı bilinen bir gerçektir. Tarihimizi hatırlamak istemediğimiz dönemler vardır. Bu dönemlerde başta Türkiye’nin problemlerini ve çözüm yollarını bilmeyen yazmamış ve okumamış, belirli bir fikrin sahibi olmayan, tesadüflerin sonucu yetki elde etmiş kişilerin bulunduğu görülür. İş işten geçtikten sonra bunların kendileri “Biz bu işi beceremedik, ağzımızı, yüzümüzü bulaştırdık” demişlerdir. Beynin hatasının vücuttaki bütün organların da yanılttığı gibi bütün devlet teşkilatında başarısızlık olmuştur.
Sakallı bir köylü bir gün vilayetin valisine giderek, vergi memurlarının on çuval buğdayını yüz çuval tahmin ettiklerini söyleyerek şikâyette bulunur. Vali:
-“Bizim memurlarımız bu kadar haksızlık etmez. On okka sakalınla yalan söylemeye utanmıyor musun?” diye azarlayınca köylü itiraz eder:
-“Efendim, insaf ediniz! Siz benim yedi sekiz dirhem sakalıma on okka tahmin ederseniz, memurlarınız on çuvalı yüz çuval tahmin etmezler mi?”

 

b)Bilmek- Bilgili olmak:
Günümüzde bu işin okulu yoktur ama mezardaki babanın hatırına da devlet adamlığına soyunulmaz veya sokakta tutularak koltuğa oturtmakla bu iş olmaz. Mutlaka belirli bir kariyerin olması lazımdır.
Geçmiş dönemlerde bir öğrenci medresede yıllarca okumuş, yeter düşüncesiyle hocasından izin istemiş, oda:
-“Bir sene daha kal da sana ilmi siyaset öğreteyim.” demiş
Genç, her şeyin tamam olduğu düşüncesiyle yola çıkmış. Yolu bir köye uğramış, köyün hocası medrese tahsili görmemiş, hataları olan bir kişidir. Genç hocanın hatalarını saymış dökmüş, cahil olduğunu yüzüne vurmuş, köylüler hepsi bir olup delikanlıyı güzel bir dövmüşler. Bu dayaktan sonra genç medreseye dönmüş, hocasından bir sene daha ilmi siyaset okumuş, aynı köye uğramış, hocanın hürmete değer, ermiş bir kişi olduğunu ifade ettikten sonra sakalından bir tel koparının cennete gideceğini söylemiş, tabi neler olduğunu siz düşünün…
Devlet adamının bilgisi, tecrübesi olmalıdır. Devletin milletin işini bilen, eser sahibi, fikir sahibi biri olmalıdır. Yuvarlak laflarla devlet yönetilmez. Atalarımızın dediği gibi: “Lafla peynir gemisi yürümez.” Lafla devlet gemisi hiç yürümez. Yürütülmeye çalışılırsa şöyle olur:
Bir gemide birinci kaptan hastalanır. Yönetimi göreve yeni başlamış yardımcı kaptan devralmış. Şöyle böyle derken gemi karaya oturmuş.
Yolcular telaş içerisinde koşuşmuşlar:
-“Ne oldu?” demişler. Kaptan sakin bir şekilde:
-“Deniz bitti!” demiş.
Devlet adamı bilgili olmalı, milletinin sıkıntılarını bilmeli, çözüm getirecek yolları da bilmeli, düşmanın hilelerini, oyunlarını bilmeli ve bu oyunları bozacak güçte olmalı, tarihini bilmeli, günlük politikalar yanında geleceğe yönelik işleri de bilmelidir. En önemlisi etrafındaki yiyici, yağcı, menfaatçi takımını bilmeli, hele iş başına geçireceği kimseleri çok iyi bilmelidir. Yakınlarının, akraba ve hısımlarının ve nüfuzundan yararlanmak isteyenlerin ne yaptığını, ne yapmak istediğini bilmelidir. Atalarımız: “Dağ adamı hasta eder sağ adamı.” Demişlerdir, milletin başına geçmeye ehil ve layık olmayanların iş başaramayacağını, bir şeyler yapsa da doğrusunu yapamayacağını ve millete bela olacağını ifade etmişlerdir.
Adamın biri içip gece vakti mezarlığa girer. Nara atar. Bekçi:
-“Gecenin bu saatinde burada ne yapıyorsun.” Diye sorar.
-“Arkadaşıma Fatiha okuyorum!” cevabını verir. Bekçi:
-“Nara atarak Fatiha okunur mu?” deyince, sarhoş:
-“Orada yatan ancak bundan anlar. Ben de böyle Fatiha okurum.” Der.
İlmi terk edenler ülkesine felaket getirmiştir. Peygamberimiz: “Dünyayı isteyen ilim öğrensin, ahreti isteyen ilim öğrensin, hem dünyayı hem ahreti isteyen ilim öğrensin.” Buyurarak dünya ve ahretin iyiliklerinin bilgi ile elde edileceğini belirtmiştir.
Cahil insan, siyasetten, incelikten anlamaz, içerde dışarıda ülkenin itibarını ve çıkarlarını koruyamaz. Tek kelimeyle ülke yönetiminde başarılı olamaz. Millet ondan şikâyet eder, o milletten şikâyet eder. Sonunda suçlu gene millet olur.
Bir zamanlar şöyle bir fıkra dinlemiştir:
Bir köyde bir semerci vardır. Ustalığı pek de iyi değildir. Yaptığı semerler eşeklerin sırtını yara yapmıştır.

Eşekler toplanır: “Allah’ım, bizi bu semerciden kurtar.” diye dua ederler. Adam kısa sürede ölür. Dükkân boş kalacak değil ya ölen ustanın yerine çırağı geçer. Onun bilgisi, becerisi de ustası kadar da değildir. Yaptığı semerler eşeklerin sırtını mahvetmiştir.
Eşekler tekrar toplanıp: “Allah’ım, bizi bu semerciden kurtar.” Diye dua ederler. Gerçekten o adam da kısa süre içinde ölür. Eşekler kurtulurlar. Fakat köy boş kalacak, köylüler başka köylere gidecek değil ya, dışarıdan bir semerci gelir. Onun yaptığı semerler ise önceki semercilerinkinden çok daha berbattır. Yaptığı semerler eşekleri perişan eder.
Eşekler tekrar toplanır. Ne yapalım, derler. Biri tekrar dua edelim bundan da kurtulalım, der. Hayır, derler. “Gelen gideni arattırıyor”  içlerinden biri “Dua edelim, edelim ama duayı değiştirelim” der. Peki, ne diyelim, derler.
-“Allah’ım, bizi eşeklikten kurtar! diyelim” der.

~~~~~~~~~

1-Prof. Dr. M.Ergi, Orhun Abideleri, sf:5 MEB yayını İst.1970
2-Ramuz el-Ehadis sf:507 Hadis:12

 


Bu yazıyı 81 kişi okudu.

Araştırmacı Yazar
Mustafa ÖSELMİŞ