Devlet Adamı İmtiyazlı Kimse Değildir

a)Sanki Yaşamadılar:
Devlet adamı, yönettiği toplumun içinde doğmuş, büyümüş sonra da şartlar onu başa geçirmiştir. Önü böyledir. Sonu da daha öncekiler gibi ecele teslim olup, insanların üzerinde gezindiği toprağın altında girmek olacaktır.
Bir zamanlar kendisini imtiyazlı sayan Nemrut, kendini tanrı ilan etmişti. Herkesin kendisine tapınmasını emrederdi. Allah ona öyle bir dert verdi ki, köşe başına oturur tokmak ile başına vurdururdu. Bir sivrisineğe yenik düşmüştü. Despotluğunu ilan eden Firavun’da kendini İlahlaştırmıştı. Hatta kendini rakip olmasın diye doğan erkek çocuklarını öldürtmüştü. Allah Musa peygamberi onun evinde kendisine büyüttürdü. Sonunda kızıl denizinde boğuldu gitti. Bu gün İngiltere’de müzede ibret-i Âlem için duruyor. Ebu cehiller, Ebu Lehep’ler ayrı ayrı ibret tablosu… Roma, Yunan Kralları, Çin, Japon imparatorları sanki yaşamamışlar gibi…
Devlet adamı sadece resmi sıfatı ile üstündür. Diğer insanlardan taşıdığı sorumluluklar yönü ile farklıdır. Bunun dışında insan olarak bir üstünlüğü söz konusu olamaz. Tarihte Türk yönetiminde imtiyazlı sınıf olmamıştır. Devletin en üst makamında oturanın bile üstünlüğü yoktu. Kendini tanrı ilan eden, kendisine tapınılmasını isteyen yönetici olmamıştır. Türk tarihinde töre hâkimiyeti vardır. Herkes o töreye uymak zorundadır. Halkla beraber yöneticiler de töreye aynen uymuş ve her zaman kendilerini halka karşı sorumlu bir kişi olarak görmüştür. Hiçbiri diğer toplumlarda olduğu gibi zevk, sefa peşinde koşmamış, hepsi de halkın acı ve tatlı günlerini paylaşmışlardır.
Türk halkı ile yöneticileri arasında her zaman uyum olmuştur. “ İdare eden beyler ile idare edilen millet arasında uygunluk ve anlaşma bulunması bir milletin varlığı için en önemli bir şarttır.” (1) bunun için Türk milleti asırlar boyu mutlu ve mesut yaşamıştır.
Atatürk: “Kapıdaki duran nöbetçi bile benden korkmaz. İsterseniz kendine sorun. Korku üzerine hâkimiyet bina edilemez. Ben diktatör değilim. Ben kalpleri kırarak değil kazanarak hükmetmek isterim.” (2) demiştir. Bu ifadesiyle etrafa korku salarak, diktatörlük yaparak ve kalp kırarak yöneticilik yapılamayacağını belirtmiştir.

 

 

b)karşılamalar:
Atatürk, cumhurbaşkanı sıfatıyla Konya’dan Afyonkarahisar’a gelmektedir. Vali Fahrettin Kiper, belediye başkanı Tiryakioğlu, 1. Kolordu komutanı Mustafa Muğlalı ve vatandaşlar Akşehir civarında karşılarlar Atatürk valiye:
-“Niçin makamından ayrıldın? Diyerek çıkışmıştır. Belediye başkanı Atatürk’ü teskin etmek için:
-“Paşam, sizi çok özlemiştik!” demiş, konuyu kapatmıştır.
Bu olaydan çıkaracağımız büyük dersler vardır. Devlet adamı ne maksatla olursa olsun bir yere giderken israftan kaçınmalıdır. İş ve çalışma hayatını aksatıp altüst etmemelidir. Dahası da var, eğitim ve öğretimi aksatmamalıdır. Meslek hayatım boyunca başta ilkokul çocukları olmak üzere öğrencilerin okullarından alınarak aç ve susuz saatlerce yollarda bekletildiğini, güzel görünmeleri için soğuk havalarda kazakların çıkartıldığı için çocukların morardığını gördüm.

Fuzuli masraflar, kesilen kurbanlar, meşakkatli karşılamalar vatandaşla devlet adamının arasında açar. Ayrıca müspet icraatları da sevimsizleştirir.
Devlet adamı pahalı yaşamaktan pahalı gezilerden kaçınmalıdır. Devlete, millete yük getirecek davetler ve ziyafetler vermemelidir. Dikkat edeceğimiz bir husus da kendisi için kurban kesilmesi ve gereksiz masrafların yapılamasına müsaade etmemelidir.
İslam fıkhında Allah’tan başkası için kurban kesilmez. Allah için kurban kesmek bir ibadettir. Bu ibadettin insan için yapılması doğru değildir. “İnsan için kurban kesilmesi küfürdür. Kesilen hayvan leş hükmündedir, yenmez. Hacıların gelişleri için hayvan kesilmesi de küfürdür.” denmiştir. (3)
Bir çobana arkadaşları kraldan o kadar çok bahseder ki, çoban kralı çok merak eder. Koyunlarını arkadaşına bırakıp şehre iner, meşakkatle kralı görür, eziyetle köye döner. Arkadaşı merakla:
-“Nasıl bir adam?” diye sorunca
-“Oda bizim gibi biri ama biraz şımartılmış o kadar.” der.
Devlet adamı hiçbir şekilde şımartılmamalıdır. Aksi halde şımarmanın, şımartılmanın ceremesini ağır öder.
İnancımızda ve kültürümüzde insana tapınma olmadığı gibi insanın kendini tanrılaştırması da yoktur.
Hz. Ömer’in naklettiğine göre peygamberimiz: “Bir kişi öbür kişiyi oturduğu yerden kaldırıp onun yerine oturmasın; fakat ona : “Yer açınız, genişleyiniz” desin.” buyurmuştur.

 

c)Halka Dokunan Sıkıntı:
Devlet başkanı Ömer, kıtlık olduğu bir yıl halk bolluğa kavuşuncaya kadar yağ, süt ve et yemeyeceğine yemin etmiş ve:
-“Halka isabet eden sıkıntı bana da isabet etmedikçe halkımın durumunu nasıl anlarım?” demiştir.
Sararıp solduğu bir zaman kendisine:
-“Biraz yağlı yeseniz, çünkü sizin hayatınız halkın hayatıdır.” denmişti. Bunun üzerine:
-“İnsanlar açken ben doyarsam ne kötü bir idareci olurum. Ben başkan isem halka dokunan sıkıntı bana da dokunmalıdır.” Cevabını vermiş, sıkıntının da üzüntünün de halkla paylaşılması gerektiğini belirtmiştir.
Sultan I. Abdülmecit, yemek yerken kendisine bir başkasının hizmet etmesine asla müsaade etmemiştir.
“Bana hizmet edenlerin benden sonra yemek yemesi gerekiyor. Aç adamların önünde karnımı nasıl doyurabilirim?” demiştir.
Cihan peygamberinin ölümünden sonra Hz. Ebu Bekir başkan seçilmiş ve yaptığı ilk konuşmada şunları söylemiştir:
-“Ey insanlar! Ben size başkan oldum. Hâlbuki sizin en iyiniz değilim. Eğer iyilik yaparsam bana yardım ediniz. Yanılırsam bana doğru yolu gösteriniz. Aranızda zayıf olanlar benim yanımda kuvvetlidir. Çünkü onun hakkını kuvvetliden alırım. Kuvvetliniz ise yanımda zayıftır. İnşallah hiçbirinizi cihadı bırakmaz. Cihadı terk edenleri Allah ayaklar altında bırakır. Bir milleti içinde kötülü artar ve yayılırsa Allah o milletin hepsinin başına bela verir. Ben Allah’a ve peygamberine itaat ettikçe sizde bana itaat ediniz. Eğer ben Allah’a ve peygamberine karşı gelirsem artık bana itaat etmenize lüzum kalmaz.” (4)

 

d)Halktan Üstün değil:
Türk-İslam tarihinde yöneticiler kendilerini üstün bir kimse olarak görmemiş ve göstermemişlerdir. Halk da onları değerinden fazla büyütmemişlerdir, tanrılaştırıp, ilahlaştırmamıştır. Gerektiğinde hesap sormuştur. Başka dilden, başka milletten olanlar da kötü muamele görmemiştir. Onlara da âdil davranılmıştır. Haksızlığa uğrayan kimse, padişah bile olsa adalet önünde ondan hakkını almıştır.
Fatih sultan Mehmet, fatih medresesini yaptırıldıktan sonra tayin ettiği hocalardan, bir talebe olarak kendisine bir oda istemiş, hocaları ona oda vermeyi uygun görmemişlerdir.
Fatihin babası II. Murat, ölümünden önce düzenlediği vasiyetnamesinde şunları yazmıştır:
“Ben milletimle beraber harp ettim, beraber yedim, çadırda beraber yattım. Ölünce mezarımda da onlarla beraber olmak isterim. Beni de onlar gibi peygamberimizin sünneti üzerine gömünüz. Kendi malımdan mezarımı dört duvarla çeviriniz. Mezarımın üstü açık olsun. Allah’ın rahmeti üzerime yağsın. Güneş üzerime doğsun. Ama ziyaretçilerim Kur’an okuyacakları yer örtülü ve mahfuz yapıla …”
Kadı sarı Hızır, fatih Sultan Mehmed’i Rum ustası ile omuz omuza yargılamış ve fatih’i suçlu bulmuştur.
Bursa kadısı, yıldırım Beyazıt’ın şahitliğini reddetmiştir. Bir gün de “Yaptırdığın cami çok güzel ama dört köşesinde dört meyhane eksik” diyerek kusurunu yüzüne vurmaktan çekinmemiştir.
Ali cemali efendi, yavuz sultan selim’e her karşılaşmasında “Allah zalimleri sevmez.” Ayetini okumuştur.
Osmanlı padişahlarına her Cuma camiye giderken halk: “Mağrur olmak padişahım, senden büyük Allah var” demek geleneğini sürdürmüştür.
Köylüler kanuni’ye, askerlerin çiğnedikleri ekinlerin zararlarını ödemesini, aksi halde şikâyet edeceklerini söylemişlerdir.
“Sultan Gıyasettin Keyhüsrev’in yaşayışı İslam’a uygun görülmediği için kadı Tirmizi tarafından sultan olamayacağına dair fetva verilmiştir. (5)
Hz. Ömer devesinin üzerinde iken “Allah’tan kork!” denmiş, cevap olarak: “Ömer de kim oluyor Allah’tan korkmayacak?” demiştir.
Huzeyfe (r.a)şöyle der: “Allah’a yemin olsun ki, biz seni haktan sapar gördüğümüzde muhakkak sana engel oluruz.” Ömer bunu çok sevindi ve şöyle dedi: “Allah’a hamd olsun ki, doğruluktan saptığımda beni çizgiye getirecek kimseleri bahşetmiştir.”(6)
Türk İslam geleneğinde övmenin de yermenin de ölçüsü iyi ayarlanmıştır. Asla aşırılığa gidilmemiş, insanları överken şımartılmamaya, yererken de kötülüğü arttırma tehlikesine karşı çok dikkat edilmiştir. Başka milletlerin insanlarının yaptığı gibi secde etme, el etek öpme gibi davranışlardan kaçınılmıştır. Baştakiler de Allah’ın:
“Müminlerden sana tabi olanlara kanadını yay, şefkatle muamele et”  (7) emri uyarınca davranmışlardır. Her konuda Allah’ın elçisini örnek almışlardır.
Ebu Hüreyye şöyle anlatır:
“Peygamberle çarşıya gittik. İhtiyacımız olan şeyleri aldık. Peygamber satıcıya: “Parasını tastamam al.” dedi. Dükkân sahibi peygamberin elini öpmek için eğildiğinde peygamber elini çekti ve:
-“Bunu başka milletler krallarına yapar. Ben kral değilim. Sizin içinizden biriyim.” dedi. Eşyalarını aldı yürüdü. Taşımak için alayım dedim vermedi:
-“Bir şeyi onun sahibinin taşıması gerekir.” Buyurdu.(8)

 

e)Meşakkate düşürmek:
Peygamberimiz şöyle dua etmiştir:
“İlahi! Her kim milletin işinden bir vazifeye tayin olunur da onları meşakkate düşürürse, sen de onu meşakkate düşür ve her kim milletin işinden birine tayin olunur da onlara karşı yumuşak muamele ederse sen de dünya ve ahrette ona yumuşaklık göster.” (9)
Enes (r.a) da şöyle nakleder:
“On yıl Allah’ın elçisinin hizmetinde bulundum, bana bir defa bile “öf!” dediğini duymadım.”
Rasülullah kendisini taşa tutanları, yurdundan çıkaranları beddua etmemiş, “âlemlere rahmet olarak gönderildiğini” söylemiştir. Mekke’nin fethinden sonra Mekkelilere, Hz. Hamza’nın katili vahşi’ye, hindi’ye kötü muamele etmemiş ve ettirmemiştir. Huzuruna gelen birinin titrediğini görünce “korkma ben Kureyşli, kuru ekmek yiyen bir kadının oğluyum” demiştir.(10)
Allah’ın elçisi şöyle buyurmuştur:
“Allah bir kimseye Müslümanların herhangi bir işini görmeye memur eder de, o kimse Müslümanların eksik ve gediklerine karşı kapısını kapatır, kulak asmazsa, Allah da kıyamet gününde onun ihtiyacına bakmaz.” Bunun üzerine Muaviye halkın ihtiyaçlarını kendisine duyurmak için bir adam tayin etmiştir.(11)
Halife Ömer, tayin ettiği görevlilere yazdığı mektuplarda, memurlara yaptığı konuşmalarda:
“Sizi saltanat sürmek, halka zulmetmek için tayin etmedim, sizi doğruyu rehber olasınız diye tayin ettim. Herkes size uyacaktır. Müslümanların hukukunu temin edin, onları dövmeyin ki zillete düşmesinler. Onları haksız yere methetmeyin ki, şımarmasınlar. Kapılarınızı yüzlerine kapatmayın ki, kuvvetliler zayıfları ezmesinler.” demiştir.
Makam, mevki insanı değiştirir, insanın gerçek yapısını ortaya çıkarır. Bunun için makam, mevki ve yetki verilecek kimse de asalet aranmalıdır.
Kanuni, Süleymaniye camini yaptırırken temel taşını Şeyhül İslam Ebussud Efendiye koydurmuş, cami bitince de anahtarı Mimar Sinan’a verip: “Bu camiyi sen yaptın, kapısını ibadete açmak senin hakkındır.” Diyerek tevazu göstermiştir.
Yavuz Sultan Selim ölürken Hasan Can kendisine:
-Hakka teveccüh ediniz.” Deyince, Yavuz:
-Bunca zamandan beri beni kiminle biliyordun? Cenab-ı Hakk’a teveccühte bir kusur mu sezdin?” demiş, Hasan Can’ın Yasin okumasını istemiş ve onunla beraber okurken ruhunu teslim etmiştir. (12)
Bir milletin ömrünü, o milleti yönetenler, yönetenlerin inanç ve idealleri tayin eder.
Hindistan başbakanı j. Gandi, inançlarına göre yasak olan keçi etini hayatında bir defa yemiş “Senelerce o keçinin sesini karnımda duydum” demiştir. Yani halkının yemediği bir şey onun yıllarca rahatsız etmiş, o da bunun sıkıntısını çekmiştir.

 

f)Ulaşılmaz Olmak:
Devlet adamı farklı bir insan değildir; halkın ve milletin hizmetinde olan kimsedir. Bu bakımdan kapılarını halka kapatması, aşılmaz engeller oluşturması doğru değildir. Halkın dertleri, şikâyetleri idarecilere ulaşmazsa, o zaman halkla idareci arasında bağlar kopar, zulüm yayılır.
Fatih sultan Mehmed’e kadar padişahlar devlet işlerinin görüldüğü divana başkanlık ederlerdi. Bir Türkmen, pejmürde kıyafetiyle divana gelerek:
-“Padişah hanginiz? Hacetim var?” diye sormuştu.
Sadrazam Gedik Ahmet paşa padişaha:
-“Tül perde arkasına çekilseniz daha yeğ olur” demiştir.
Ondan sonra tül kalınlaşmış perde olmuş, kafes olmuş, duvar olmuş derken halkla yöneticinin arası açılmıştır. Maddi bağlar koparken manevi bağlar da kopmuştur. Yaklaşanlar olduysa da tam bir kaynaşma olmamıştır. Batı dünyasında olduğu gibi insanların her şeyini soran, insanlar hakkında karar veren kimseler de olmuştur.

Mesela; III. Mustafa’nın veziri koca Ragıp Paşa, iftar yemeği verir. Karşısında olan şair haşmet’e:
-Borcun var mı? Diye sorar. O da:
-“Var” der. Paşa:
-“Ne kadar?” diye sorar. Bunun üzerine şair:
-“Mahalle bakkalına bin kuruş, kasaba beş yüz kuruş.” deyince paşa kızar,
-“Ben onu sormuyorum, oruç borcunu soruyorum?” deyince Haşmet:
-“Oruç borcunu Allah sorar. Sizin soracağınız kul borcudur.” Cevabını verir.(13)
Buna rağmen milletimizin başına geçenler kendilerini hiçbir zaman kral, tanrı ilan etmemişlerdir. “Kralımız, efendimiz, Ulumuz” gibi sözler söylenmesini istememişlerdir. “En hayırlınız, insanlara en çok faydalı olanınızdır.” Ölçüsü ile hareket etmişlerdir. Böylece hep halkın hizmetinde olmuşlardır. Bunun için Türk toplumu sınıfsız toplum olmuş ve imtiyazlı kimse olmamıştır.
İnsanlığın kurtarıcısı, Allah’ın son peygamberi, en çok sevilmiş, en çok saygı duyulmuş kişi olarak, hayatı boyunca insanları pek çok sevmiş, fakirleri kollamış, hastaları ziyaret etmiş, fakirlerin sofrasına oturmuş, kadınlara, kölelere şefkat ve merhametle davranmış, herkese ikramlarda bulunmuştur. Bir gün misafirlerine hizmet ederken yabancı biri:
-“Efendiniz kim?” diye sormuş, buna cevap olarak peygamber:
-“Toplumun efendisi ona hizmet edendir.” demiştir. Ebu Umame anlatır:
“Bir gün peygamber evinden bastona dayanarak yanımıza geldi. Biz derhal ayağa kalktık. Bunu görünce:
-“Yabancıların yaptığı gibi yapıp ayağa kalkmayınız. Onların bir kısmı, bir kısmını ulular. Ben ancak bir kulum; kul gibi yer, kul gibi oturur ve kalkarım.” dedi.(14)

 

g)Kula Kulluk Yok:
Peygamberimiz Hıristiyanların İsa peygambere aşırı derecede methettikleri gibi methedilmesini, her zaman kendisine “Allah’ın kulu ve Resulü” denmesini istemiştir.

Dinimiz kula tapınmayı, kula kulluğu, ölmüş kimselerden beklentiyi, insanları putlaştırıp, tanrılaştırmayı insan onuruna zarar veren yakışıksız davranışlar olarak görmüştür.
Peygamberin vefatından sonra o’na en çok yakın olan Ebubekir, büyük bir üzüntü içerisindedir. Ne yapacağını şaşıran halka:
-“Kim Muhammed’e tapıyorsa bilmiş olsun ki, O ölmüştür. Kim ki Allah’a tapıyorsa bilsin ki, Allah daim ve bakidir.” demiş halkı teskin etmiştir.
İran seferinden sonra devlet başkanı Ömer, askerlerine bir konuşma yapmış ve:
-“Müslümanlar, ben sizi kul köle edinen bir hükümdar değilim. Ben de sizin gibi Allah’ın kuluyuz aramızda fark, benim sizden fazla halifelik yükünü omuzlarıma almış olmamdır. Vazifem, sizi adalet içinde yaşatmaktır. Sizi kapımın önünde bekletmek facia olur. Allah bizi böyle bir faciadan korusun. Ben size söz ile değil hareketlerimle örnek olmak isterim.”(15)diyerek devletin kapısı kapanınca adaletin ve iyiliğin kapısının kapanacağını ifade etmiştir.
Milletin başına geçenler, en az istifade edilen, yükünü, kahrını milletle yükleyen kimse olmamalıdır. Bir devlet adamı halktan biri gibi yaşamalıdır. Sofrayı, mutfağı, pazarı bilmelidir. Bilmezse halkın mutluluğunu ve ızdırabını bilemez.
Ahmet Vefik paşa sadrazam olduğu zaman Rumeli Hisarındaki köşkünde dalkavuğun biri:
-“Aman efendim, kim bilir ne kadar çok yoruluyorsunuzdur?” deyince paşa ona:
-“Devlet adamları bir kütüphanedeki kitaplar gibidir. İçlerinden en az istifade edileni yüksek yere konulur.” diyerek tevazu göstermiştir.
Yusuf Has Hacip şöyle der:
-“Tanrının kullarına faydalı ol, insanlara faydalı olan kimseye ancak insan denilir.”
“Faydasız kimse diriler arasındaki bir ölüdür. Kendi menfaatini güden insan mı olur; insan olan halkın menfaatini güder.” (16)
Şuanda devlet yönetiminde bulunup, insanların saygı gösterisinde bulunduğu kimseler, bu güne kadar aynı makamda bulunmuş, sonra halkın arasına karışıp, sokaklarda dolaşmış, daha sonra da toprağın altına girenlerden ibret almalıdır. Her yetki, her makam birer emanettir. Akıllı yönetici, yetkisini iyiye kullanan yöneticidir.

~~~~~~~~~

1-Prof. Dr. B.Öğel, Türk Kültürünün Gelişme Çağları c:2 sf:46
2-Ord.Prof.E.Ziya Karal, Atatürk’ten Düşünceler sf:140
3-Feteva-yi Hindiye II/277
4-Kısas-ı Enbiya, c:3 sf:358
5-Prof. Dr. Osman Turan, Türk Cihan Hakimiyeti Mefküresi Tarihi c:2 sf:148
6-İmadüd’din Halil, İslam’da Liderlik, sf:38 Terc.Mehmet Yolcu
7-Şuara Suresi:215
8-Kadı İyaz, Şifa c:1 sf:103
9-Riyazüs Salihin c:2 sf:75 658 Nolu Hadis
10-Asr-ı Saadet c:2 sf:924
11-Riyazüs Salihin c:2 sf:77 661 Nolu Hadis
12-Selahattin Tansel, Yavuz Sultan Selim sf:248
13-Tarih Hazinesi Mecbuası Sayı:12 sf:602
14-Kadı İyaz Şifa c:1 sf:101
15-Celal Yıldırım, Türk İslam Tarihinin Altın Sayfaları sf:214
16-Kutadgu Bilig, sf:257 Çev.R.Arat Ank.1959


Bu yazıyı 174 kişi okudu.

Paylaş

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.