a)En Hayırlısı:
Türk İslam geleneğinde başa geçmenin anlamı, sorumluluk yüklemek ve insanların ihtiyaçlarını karşılamak için hizmet vermek demektir.
İslam peygamberi şöyle buyurmuştur: “En hayırlınız insanlara en çok faydalı olanınızdır.”
Yusuf Has Hacip de: “Tarının kullarına faydalı ol, ancak insanlara faydalı olan kimselere insan denir.” demiştir.
Atalarımız da: “Yap iyiliği at denize, balık bilmezse Hâlık bilir.” diyerek kültürümüzün, inancımızın hayır ve iyilik temeli üzerine kurulduğunu ifade etmiştir.
Diğer milletlerde olduğu gibi geçmişimizde köleci devlet anlayışına asla yer verilmemiştir; insan horlanarak zavallı, aciz duruma düşürülmemiştir. Devlet adamı saltanat sürüp insanı ezmemiştir. Milletin başına geçen büyüklerimiz inancına ve yetişme tarzına uygun olarak kendi rahatından önce halkın rahatını düşünmüştür, iyilik yapmak, faydalı olmak için gece gündüz çalışmışlardır.
İnsan faydalı olmayı her şeyin üstünde tutmuştur. İnsan için, insan yararına yapılan masrafa, çekinen zahmete acımamıştır. Allah’ın nimetlerinden insanın en iyi şekilde yararlanması için ne lazımsa yapmışlardır.
Fakirler için ayrılan paranın orduya kaydırılmasıyla İstanbul’un surlarının aşılmasının mümkün olabileceğini söyleyen hazine memuruna Melikşah:
-“İnsanın karnının doyması, İstanbul surlarının aşılmasından daha önemlidir.” demiştir.
Bir örnek de Osmanlılardan verelim:
Kanuni sultan Süleyman bir gün kağıt hanede dolaşırken bir memba suyuna rastlar. Oldukça lezzetli olan bu suyu İstanbul’a almak için Mimar Sinan’ı görevlendirir. Sinan, dere ve tepeleri ölçerek bunun mümkün olduğunu fakat çok masraf gerektiğini söyler. Neye mal olacağı sorulunca:
-“Padişahım! Su on bir saatlik mesafededir. Akçe keselerini uç uca dizip sarf ederseniz su şehre gelir.” deyince padişah:
-“Suyun şehre gelmesi mümkün olduktan sonra, akçe keselerine uç uça değil, yan yana dizerim, yeter ki getirilebilsin, insanlar onu içsin.” der.
Varlık sahibi zenginler ve baba durumunda olan devlet adamlarından insan yararına eser bırakmadan ölen hemen hemen olmamıştır. Devlet adamları tebdil-i kıyafet edip sık sık halkın arasında girmiş, halkın ihtiyacı olan eksiklikler ve şikâyet konusu olan aksaklıkları gidermişlerdir. Padişahlar, beyler, paşalar yönetimin her kademesinde yöneticiler, maddi durumlarına göre eser bırakmayı vazife bilmiş, insana yardımı ibadet saymışlardır.
Baştan beri kağanlar, hanlar, padişahlar kendilerini milletin babası bilmiştir. Kendilerini insanlara yedirme, içirme, giydirme ve insanların can, mal, ırz, namus emniyetini sağlamakla yükümlü saymışlardır. Öldükleri zaman mirasçılarına kul hakkını, millet hakkını miras diye bırakmamışlardır.
Bilge kağan, “Tanrı, Türk milleti yok olmasın diye beni kağanlığa oturttu. Türk milleti için gece uyumadım, gündüz oturmadım. Kardeşim Kültekin ile ölünceye kadar çalıştım. Aç milleti doyurdum, çıplak milletimi giydirdim, fakir milletimi başka milletlerin halkından daha iyi kıldım.” diyerek görevini yapmanın mutluluğunu dile getirmiştir.
“Tarih boyunca devlet adamları bir taraftan vakıf, diğer taraftan da ihsan yolu ile yurttaşlarına sosyal hizmet vermişlerdir. Yapılan ihsanlar da oldukça geniştir. Yurttaşlara karşı cömert davranmayan hükümdar ve devlet adamı nefret duygusu uyandırır.”(1)
Tarihçilerin naklettikleri bilgilere göre, Tuğrul bey’in sofrası halka açıktı. Açların doyurulması âdeti yaygındı. Sultanlar aşevleri açmışlar, kimsesizler yurtları yaptırmışlardır. Fakirleri sınıflarına ayrılmıştı; birinci derecede fakir olanların, ikinci derecede fakir olanların listesi tutulur, ihtiyaçları tespit edilerek karşılanırdı. Melik şah’ın tutturduğu yoksullar listesinde Müslüman olmayan azınlıkların fakirler bile yer almıştı. İnsan olarak yapılan yardımlardan mahrum edilmemişlerdir. Alpaslan, ihtiyaç sahiplerine maaş bağlamıştı. Açlar doyurulurdu. Aşevlerine gelemeyen gece evlerine yemekler götürülürdü. Fatih’in vasiyeti vardı. İhtiyaç sahiplerinin rencide edilmemesi için: “İhtiyaç sahiplerinin evlerine akşam karanlığında kapalı kaplar içinde yemek götürüle.” demişti.
İmparatorluğun kurucusu Osman gazi cömertliği ile ün yapmıştı. Sofrası her zaman herkese açıktı. Zengin- fakir, Müslüman-Hıristiyan kim olursa olsun onun sofrasında karnını doyurabilirdi. Âşık Paşa’nın ifadesiyle:
“Osman gazi’nin âdeti şöyle idi. Her üç öğünde bir yemek pişirir, yoksulları toplayıp yedirirdi. Çıplakları toplar sırtına elbise giydirirdi. Dul hatunlara dahi daima işi gücü sadaka vermekti. Orhan gazi’nin huyu:
Bu dahi imaret yaptırdı ki yoksullar gelip her gün imarette yemek yiyeler.”(2)
Kaşgarlı Mahmud: “Beyler cömert olursa adları dünyaya yayılır. Dünyada bu şöhretleri sayesinde korunur.” Diyerek insanın ihtiyacının karşılanarak insana ait değerlerin korunacağına işaret etmiştir. Eğer bir ülkede yoksulluk nedeniyle insanlardan az da olsa namusunu satan, hırsızlık yapan varsa, kapı kapı dolaşıp dilenen varsa veya halini arz edemeyip canına kıyan varsa bunların sorumlusu yöneticilerdir.

 

b)Yalnız Kendi Rahatını Düşünen:
Bir ülkede insanın huzuru, rahatı, görüp gözetilmesine ve halkın yöneticiden memnun olmasına bağlıdır. Nurşivan, oğlu Hürmüz’e şöyle nasihat etmiştir: “Fakirlerin gönüllerini gözet. Yalnız kendi rahatını düşünme. Eğer sen yalnız kendi rahatını düşünecek olursan senin elinden kimse rahat edemez. Çoban uyumuş, kurt sürüye dalmış! Bunu akıllı insan kabul etmez. Bir iklimde ahaliyi padişahtan memnun görmezsen, o iklim de refah, saadet arama.”(3)
Yusuf Has Hacip: “Milletin beyi daima uyanık olmalıdır, temayüz etmiş, dili gönlü doğru, adil, ahlakı yüce olmalıdır. Bilgili, dirayetli, cömert, gözü tok ve gönlü dolu, her türlü iyiliğe eli erer, hayâ sahibi, temiz ve asil olmalı.” der. (4)
Düşünürsek bugün yeryüzünde faydasız hiç bir şey yoktur. Ufak büyük her şeyin bir değil birçok faydası vardır. Bütün bu faydalar da insan içindir. Öyleyse insan da faydalı olacaktır.
Devlet başkanı Hz. Ömer, fakir bir kadının evi yapılırken kerpiç taşıdığı sırada Bizans elçisi gelir, hayret eder, hayretini gizleyemez. Bunun üzerine Hz. Ömer şu cevabı verir:
-“Biz fakirlere, muhtaçlara yardım ederiz.”
Fatih sultan Mehmet, yolda oynayan çocuğa bir şeyler sorar, çocuktan aldığı cevaplar karşısında memnun olur. Çocuğa bir altın verir. Çocuk sevinmemiştir. Fatih sebebini sorar:
-“Annem, babam bunu nerden buldun diye beni sıkıştırırlar. Ne desem bana inanmazlar. Fatih: -“Sultan verdi” dersin. Çocuk:
-“İnanmazlar efendim inanmazlar.” Fatih:
-“Neden?” çocuk:
-“Sultan verse bir tane mi verir derler?” cevabını verir.
Bizde de devlet adamı cömerttir. Bol bol verir, ihsanı boldur. Hayır hasenat sahibidir. Anlayışına göre Allah kullarını yöneticilere emanet etmiştir. Yönetici Allah’ın kullarına yaptığı iyilikler karşısında sevap kazanacaktır. Bunun için kendisine emanet edilen insanların ihtiyaçlarını karşılayacaktır. Allah’ın kullarına rahatsızlık veren şeyleri yok edecektir. Darda olana, hasta olana, geçim sıkıntısı çekene bir baba gibi davranacaktır.
İlk vahyin gelişinden sonra peygamberimiz eve dönüp başından geçenleri anlattığı zaman eşi Hz. Hatice şöyle demişti:
-“Allah’a yemin ederim ki, O seni hiçbir zaman üzmez; çünkü sen akrabana bakarsın, işini görmekten aciz olanların yükünü yüklenirsin. Yoksula veririsin. Misafiri ağırlar, halka yardımcı olursun.”

 

c)Merhamette muamele:
Peygamberimiz: “Merhamet edene merhamet olunur.” buyurarak Allah’ın kullarına acıyanın acınacağını, yardım edenin yardım göreceğini ifade etmiştir.
Hz. Ömer, çocuklarını okşamadığını, öpmediğini söyleyen kimseyi görevden almış:
-“Kendi evladını şefkati olmayan adamın halka merhameti olmaz.” demiştir.
Peygamberimiz: “amirlerin en fenası merhametsiz ve katı yürekli olup şiddetle muamele eden kimsedir.” buyurmuştur.(5)
Başka bir hadislerinde de:
“Herhangi bir emir Müslümanların işlerini üzerine alırda onların iyiliğine çalışmazsa, Müslümanlarla birlikte cennete giremez.”(6)
Bir gün de şu duayı ettiği naklolunur:
“Ey Rabbim! Her kim milletin işinden bir vazifeyi tayin olunur da onları meşakkate düşürürse, sen de onu meşakkate düşür ve her kim milletin işinden birine tayin olunur da onlara karşı iyilikle, yumuşaklıkla muamele ederse, sen dünya ve ahrette ona yumuşaklık göster.” (7)
Milletimiz her türlü iyiliğe ve fedakârlığa layık bir millettir. Yapılan iyilikleri asla unutmaz. Güvendi, sevdi mi de canını verir. Yeter ki sıkıntıları paylaşılsın, yalnızlıkları, yokluğa zumla terk edilmesin, insanca yaşamsı sağlansın.
M. Kemal’e, hakaretten sanık biri için “Mahkemeye veriyoruz, size küfretmiş.” derler. Atatürk sorar:
-“Ben ne yapmışım ona?”
-“Gazete kâğıdı ile sardığı sigarayı yakınca, kâğıt birden yanıvermiş, oda sövmüş.
Atatürk:
-“Siz hiç gazete kâğıdı ile sigara içtiniz mi?” diye sormuş.
-“Hayır” demişler. Bunun üzerine m. Kemal:
-“Ben Trablusgarp’ta iken içtim, bilirim pek berbattır. Siz onu mahkemeye vereceğinize, ona insan gibi sigara içmeyi temin edin.” der.(8)
İnsanlara iyilik yapılması gerekirken yapılmayınca kötülükler çoğalır. Bir zamanlar insanları Nemrutlar, Firavunlar idare etmiştir. Bugün hala ayakta duran eserleri vardır. Ama zulümle iş gördükleri, insanlara faydalı olmadıkları için iyi anılmazlar.
Her şey insan için ve insan yararına olmalıdır. Bazıları için “şunu yaptı, bunu yaptı” deniyor. Denmiyor ki, elbette yapacak, boşuna mı oturacaktır? Hiç düşünmeyiz ki, aldığı maaşın karşılığını verdi mi? Yapması gerekeni yaptı mı?
Yapılacak iyiliğin sınırı yoktur. İnsana hizmet ve insana ait değerlerin korunması kutsal bir görevdir. Fakat bu anlayışın şuanda yaşadığı söylenemez. Diyebilirim ki, bizi Allah koruyor. Çünkü bizi yönetenler bu işi bilmiyor. Her nimeti paylaşıyorlar da, külfeti paylaşmıyorlar.

~~~~~~~~~

1-Aydın Taneri, Türk Devlet Geleneği, Sf:184 Ank.1975
2-Aşık Paşa Tarihi, sf:215, 1000 Temel Eser
3-Şeyh Sadi-i Şirazi, Bostan Gülistan, sf:28 Ter.Rifat Bilge
4-Yusuf Has Hacip, Kutadgu Bilig c:1 sf:55
5-Riyazüs Salihin 660 Nolu Hadis
6-Age.657 Nolu Hadis
7-Age.658 Nolu Hadis
8-Hilmi Yücebar, Atatürk Nükteleri, Fıkraları, Hatıraları sf:38 İst 1963


Bu yazıyı 143 kişi okudu.

Araştırmacı Yazar
Mustafa ÖSELMİŞ