a)Akıl Akıldan Üstündür:
Milletin işi çok ve çetindir. Bir insanın aklı ile gayreti ile düzene girecek cinsten değildir. Ayrıca bir insan her şeyi bilemez, tek başına her şeyin üstesinden gelemez. Atalarımız: “Akıl akıldan üstündür.” Demişler, iş yapan insanın başkalarının aklına, fikrine ihtiyacı olduğunu bildirmişlerdir. Yol bile sora sora bulunur. Bu bakımdan her konuda danışmak yani istişare etmek çok önemlidir.
İstişare etmek kadar istişare edilecek kimse ve kimseler de çok önemlidir. Atalarımız: “Rehberi karga olanın burnu pislikten kurtulmaz” diyerek bu işte kılavuzun ne kadar önemli olduğunu ifade etmişlerdir.
Devlet adamının hata üstüne hata yapmaması, yaptığı işlerde başarılı olabilmesi için milletin işini istişare ile yürütmesi, iş danışacağı kimseleri de çok iyi seçmesi gerekir. Çünkü yöneticiyi rezil edecek olan de vezir edecek olan da çevresidir. İş yaptığı kimselerdir. Bunun için devlet adamı kendine yakın tuttuğu kimseler konusunda titiz davranmalıdır. Hele konuştuğu, iş danıştığı, milletin işlerini beraber göreceği kişi olunca bu daha da önemlidir.
Buna rağmen danışman her şey de demek değildir. İşlerin tamamen onlara bırakılması da doğru değildir. Müsteşarların fikri alınmalıdır. Fakat iş yapan, karar veren onlar olmamalıdır.
Patrona Halil isyanı ile padişahlığı sona eren III. Ahmet, yeğeni I. Mahmut’u tahta çıkarmış ve şu öğüdü vermiştir:
“Rahmetli baban ve ben bütün devleti işlerini etrafımızdakilere teslim ettiğimiz ve onlara fazla güvendiğimiz için tahttan indirildik. Bizden ibret al ve kendini etrafındakilerin nüfusuna kaptırma, her şeye onların gözü ile bakma. Kendin gör, kendin anla…”
Danışman ehil olmalıdır, akıllı, cesur, bilgili ve karakter sahibi bir kimse olmalıdır. Yalan yere öven, el etek öpen, el avuç ovuşturan zayıf karakterli olmamalıdırlar. Yani kendine ihtiyaç duyulduğu zaman faydalanılmalı, milletin menfaati söz konusu olduğu zaman yöneticiyi uyaracak kadar işinin ehli olmalıdır. Mesela; bir bakan geliyor bir iş yapıyor. Üç-beş ay sonra başka bir bakan geliyor, o işin tam tersini yapıyor. Akıl danışılan, kendileriyle istişare edilen kimseler aynı, birine tamam efendim, uygundur efendim, haklısınız efendim diyenler, yenisine de tabi efendim, o zaten hata idi, biz tasvip etmemiştir, demiyorlar mı? Aksi halde işler böyle mi olurdu?

 

b)Hatasız Kul Olmaz:
Sultan İbrahim in etrafındakiler riyada ve efendimcilik de o kadar ileri gitmişlerdi ki, bir gün sadrazam sultan zade Mehmet paşaya sultan İbrahim:
“Mehmet, senden önceki sadrazamlar bazen itiraz ederler, bu iş uygun değildir, şöyle olsa daha münasip olur, derlerdi. Senden hiçbir itiraz işitmedim. Sebebi nedir?” diye sormuş, sadrazam şu cevabı vermiştir:
-“Aman efendim, söz ve iş olarak sizden hata sadır olmaz ki, itiraz edeyim. Görünüşte yanlış gibi olan bazı iş ve sözler zuhur etse bile onun altında bazı gizli hikmetler vardır ki, onu biz kulların anlayamayız.”
“insan beşerdir, durmaz şaşar, eyler hata üçer-beşer” denmiştir. Hatasız kul olmaz. Hata etmek insanın bir vasfıdır. Bunun için insanın uyarılmaya, yol gösterilmeye her zaman ihtiyacı vardır. Karar verecek, emir verecek ve iş yapacak yöneticiye yardımcı, danışman uyarma görevini yapmalıdır. Yapmazsa vebal hâsıl olur. Uyarmak, doğruyu söylemek herkesin insanlık görevidir. İslam peygamberi: “Hakikat karşısında susan dilsiz şeytandır.” buyurmuştur.
Ömer bin Abdülaziz halife olduğu zaman birçok heyet gelmiş kutlamış, Hicaz dan da bir heyet gelmiştir. Aralarında bulunan genç biri heyet adına konuşmak isteyince halife:
-“Sen den yaşlılar dururken senin söz söylemen ayıp değil mi?” deyince genç:
-“İnsan iki küçük uzvu ile insandır. Kalbi ve dili. Eğer söylemek ve öne geçmek hakkı yaşlıların olsaydı o zaman senin makamına oturacak çok kimse bulmak mümkün değil midir?” cevabını verir.
Ayrıca yardımcı, danışman tam anlamıyla güvenilir olmalıdır. Güven vermeyen birine veya yabancı bir kimseye akıl danışılmaz. Düşmana yol sorulmaz. Atalarımız bir işi yapacağı zaman Rus elçisinin tutumuna bakarlarmış ve onun tersini yaparlar böylece doğruyu bulurlarmış. Yabancı akıl, yabancı çare ile hiçbir zaman yol bulunmaz. Tanzimatçılar dışarıdan yönetici, danışman getirtmişlerdi. “El elin eşeğini ıslıkla arar.” dendiği gibi işimizi yoluna koyma yerine işimizi bitirmediler mi?

Daha sonra da harika çocuk diye, çifte vatandaş, başka ülkenin ana yasası üzerine o ülkenin çıkarlarını korumak için yemin edip, o ülkenin vatandaşı olmuş, yabancı hanımla evlenmiş kimseler getirilmiş, kaderimiz, problemlerimiz ve insanımız bu kimselerin eline terk edilmiştir.
İyiyi, doğruyu bulmanın en emin yolu istişare olduğu için istişare olunan kimse tecrübe sahibi, vicdan sahibi olmalıdır. Yabancı ideolojilerin esiri olmamasına dikkat edilmelidir. Yabancı sistem ve ideolojilere gönül vermiş olan kime hizmet edecek? Bize mi? Başkasına mı? Bu konu çok iyi düşünülmelidir.
Milletin işleri danışmadan yürütülmez. Yönetimde “Ben” diyenler veya iyi niyetli olsalar da etrafında iyi olmayanlar, milletin işlerini her zaman çıkmaza sokmuşlardır. Atalarımız: “Kendine çok güvenen çok yanılır” demişlerdir. Unutulmamalıdır ki, başarılı bir kadronun dayandığı temel, adalet ve istişaredir.

 

 

c)istişaresiz olmaz:
Allah Kuran’da istişareyi emrediyor: “Allah’ın rahmetinden dolayı Ey Muhammed, son onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer kaba ve katı kalpli olsaydın şüphesiz etrafından dağılıp giderlerdi. Onları affet, onlara mağfiret dile, iş hakkında onlara danış, fakat karar verdin mi Allah’a güven, doğrusu Allah güvenenleri sever.” buyurmuştur.(1)
Allah’ın emri olan istişare, yüce peygamberin de sünnetidir. Muazbin Cebel Yemen’e vali olarak giderken peygamber (a.s)’a:
-“Bana öğüt ver, demiş peygamber de ona:
-“Sana güç gelen, karmaşık olan işi ehline sor, danış, utanma” demiştir. Danışmasını öğütlemiştir. Bir hadislerinde de:
“Allah herhangi bir yöneticiye hayır dilerse ona doğru bir yardımcı nasip eder, yöneticinin unuttuğu şeyleri ona hatırlatır. Hatırladığı şeylerde de ona yardım eder. Allah hayırdan başka bir şey murat ederse, yöneticinin unuttuğu şeyleri hatırlatmayan, hatırladığı şeylerde de ona yardım etmeyen fena kimseye arkadaş, yardımcı yapar.” buyurmuştur.(2)
Peygamberden sonra Müslümanların sorumluluğunu üstlenen Ebu Bekir, işlerinde hep Müslümanlara danışmıştır. Danışmadan bir konuda karar vermemiştir. Müslümanlar da uyarma görevini yapmak ve ikaz etmekten asla geri durmamıştır.
Hz. Ebu Bekir’den sonra Müslümanlara başkan olan Hz. Ömer de aynı yolu izlemiştir. Bir defasında halka: “Siz halk olarak bana işlerinizi emanet etmiş oluyorsunuz, ben de sizin iş arkadaşınız gibiyim” demiştir.
Bu konuda Yusuf Has Hacip şöyle der:
“Eski zamanda bir hâkim, âlim padişah vardı. Bunun saltanat devrinde cihan genç ve taze oldu. Adı Kuntogdı idi. Ahlakı doğru idi. Hikmeti ile memleketi idare etti. Nerede akıllı danişment varsa ona kendi yanına davet etti. Devlet idaresinde kendisine yardım edecek kabiliyetli adam aradı.” (3) buradan da anlaşıldığı gibi tarih boyunca insanları mutlu etmiş, huzurlu anlar yaşatmış kimseler akıllı ve tecrübeli insanlarla iş yapmışlardır.
Osman Gazi, oğlu Orhan Gazi’ye şöyle vasiyet etmiştir:
“Allah’ın buyruğundan gayri iş işlemeyesin. Bilmediğini âlimlerden sorup öğrenesin. İyice bilmeyince bir işe başlamayasın. Sana itaat edenleri hoş tutasın. Dünyayı adaletinle şenlendir. Ulemaya riayet eyle ki devlet işleri nizam bulsun…” görülüyor ki bilinmeyen şey bilenden sorulacak, iyice bilmeden danışmadan iş yapılmayacaktır.
Bir insan her şey değildir; her konuyu, her şeyi en iyi şekilde bilemez. “biliyorum” der, ehlinin fikrini almazsa yanlış olur, büyük hatalar yapar. Hataları birer ikişer değil, üçer beşer yapmaya başlar. Bunun için bilmediği konularda danışmak, işi bilene, ehline bırakmak zorundadır.

 

d)Tarihten örnekler:
Geçmişten birkaç olaya göz atalım:
Melik şah ayın görülmesi üzerine bayram ilan eder. Büyük âlim Cüveyni ertesi gün ramazan olduğuna fetva vermiştir. Melik şah sebebini sorunca Cüveydi’nin cevabı şu olur:
-“Sultana ait işlerde fermana itaat bizim vazifemizdir. Fakat fetvaya ait meseleler sultanın bize sorması gerekir.”
Bir gün yavuz sultan selim hiddet anında hazine memurunun idamını ister. Sertliği ile tanınan padişaha, Şehül-islam Ali Cemali Efendi itiraz eder, kararının haksız olduğunu söyler. Padişahın bunun devlet işlerine müdahale anlamına geldiğini bildirmesi üzerine Ali Cemali şu cevabı verir:
-“Padişahın işlerinde bağımsız olması ve müdahaleden uzak kalması şarttır. Fakat tedbirli, tecrübeli kişilerle danışmaları gerekir. Bunun tersi ise memleketin zararınadır. Müracaatım saltanat işlerinize müdahale değildir. Bu kararınızdan vazgeçiniz. Yoksa Allah katında sorumlu olursunuz.”
Ali Cemali Efendi, danışmanın gereğine, aksi halde memleketin zararına olacağını ifade etmiştir. Ayrıca padişaha Allah katında sorumlu olacağını hatırlatmaktan çekinmemiştir.
Diğer bir olay da: kanuni sultan Süleyman ölmeden önce bir kutunun kendisiyle beraber gömülmesini vasiyet etmiştir. Kutu mezarın başına geldiğinde Şeyhül İslam Ebussud Efendi bunun dinen caiz olmadığını söyler. O arada vasiyettir yerine getirilsin diyenler olur. İnancımıza göre mezara kefenden başka bir şey konmaz diyenler arasında kutu yere düşer, içinde Ebussud Efendinin verdiği fetvalar olduğu görülür. Kanuni yaptığı işleri fetvalara dayanarak yapmıştır. Ebussud Efendi:
-“Sultanım sen kendini kurtarmışsın, bakalım ben ne yapacağım” diyerek hüngür hüngür ağlamıştır.
Görülüyor ki sorumluluktan korkanlar, idarelerini Firavunlar, Nemrutlar gibi zulüm ve despotluk üzerine kurmamışlar, her konuda istişareyi elden bırakmamışlardır. Ehil rehberler, akıllı yardımcıları, tecrübeli, bilgili müsteşarları seçmişlerdir. Yönetimi ehil kimselerin ellerine vermişlerdir. İşler eşitlik ve adalet üzerine kurulmuş, danışılmadan karar verilmemiştir. Bunun için ecdadımızın hâkimiyeti uzun süreli olmuş ve idareleri altındaki insanlara huzur ve mutluluk vermişlerdir.

 

e)Akıl Hocası:
Bir zamanlar krallardan biri mahiyeti ile ava çıkar. Hava bulutlu olduğu için ava devam edip etmemekte kararsızdır. Yakınlarında keçilerini gütmekte olan çoban vardır. Çobana sorar:
-Bu gün yağmur yağacak mı? Yağmayacak mı? Söyle bakalım” der.
Çoban başını kaldırıp bulutlara bakar, başını indirip keçinin kuyruğuna bakar ve cevap verir:
-“Yağmayacak efendim!” der. Kral ve adamları emin bir şekilde ava devam ederler. Bir müddet sonra bardaktan boşalırcasına yağmur başlar. Sığınacak yer de yoktur. Hepsi iliklerine kadar sırılsıklam ıslanırlar. Kral, ellerini kaldırarak şöyle der:
-“Yağ yağmur yağ, Akıl hocası çoban olan, barometresi keçinin kuyruğu olan adama bu azdır bile…”
Akıl, adamına danışılır, akıllıya danışılır. Cahillere, yağmacılara akıl danışılmaz. Hele yabancılara hiç danışılmaz. Düşmana akıl danışılırsa felaket olur. Tanzimat döneminde olduğu gibi yabancı zekâ, yabancı akıl, yönetimi güdümlü ve bağımlı hale getirilmiştir. Bir de içimizde yabancılar vardır. Bir işte yeterince faydalanılamayacak hale gelip emekli olmuş, kendisine ikinci bir iş, ikinci bir makam arayanların ilgisi ve bilgisi olmayan yerlere müsteşar diye getirilmesi, tüyü bitmemiş öksüz ve yetimlerin haklarının peşkeş çekilmesi doğru değildir.
İşbaşına getirilenler “bu işi en iyi bu yapar” denilerek kimseler olmayınca işler karışır. Bu güne kadar biz hep danıştır. Danışman, müsteşar adı ile o kadar çok insana danıştık ki, içtekiler yetmedi, dışarıdan heyet getirttik, prensler getirttik. Bize akıl versin işlerimizi yoluna koysun dedik. Ama işlerimiz hiçte yoluna girmedi. Çünkü yol gösteren yabancı, gösterilen yol da yanlıştı. Bize sanayileşmeyin, siz tarım ülkesisiniz. Hayvan yetiştirin, tavuk yetiştirin dediler. Biz de öyle yaptık.
Hani bir köyde akıllı Fatma diye biri varmış, herkes ona akıl danışır, yapacağı her işi ona sorarmış, o da herkese akıl verirmiş, işler böyle yapılırmış.
Bir gün birinin öküzü başını turşu kurulacak küpün içine sokmuş, çıkaramamışlar, bütün çabalar boşuna gitmiş. Koşmuşlar akıllı Fatma’ya. Durumu anlatmışlar. Akıllı Fatma:
-Öküzün başını kesin, demiş. Koşmuşlar, öküzün başını kesmişler. Gene çıkmamış, tekrar gitmişler:
“Çıkmadı” demişler. Bunun üzerine akıllı Fatma:
-Küpü kırıverin” demiş. Gitmişler, küpü kırmışlar, öküzün başı kolayca çıkıvermiş. Tamam demişler, demişler ama öküz elden gitmiş. Bizim elde ettiğimiz sonuç da böyle olmuştur.
Başkalarının aklı ile yola çıkılmaz. Milletler sürekli savaş halindedir. Hiçbiri düşmanının kalkınmasını güçlenmesini, kendine rakip olmasını asla istemez. Bağımlı olsun, paraz durumda olsun ister. Bunun için kendi gücümüzle yekinmeliyiz, kendi aklımızla hareket etmeliyiz. Milli çıkarlarımız neyi gerektiriyorsa onu yapmalıyız.
“Millete dost görünüp de ilk fırsatta iktidar mevkiine geçtikten sonra onun hakiki ihtiyaçlarını düşünecek yerde memleketi kendi istediği yolda götüren, laf anlamayan selahiyattarların irşadına kulak asmayan, millette mevcut kuvvetli şahsına bağlamaya çalışan kahraman yüzlü insanlardan hayli zarar çekildi…” (4)
İyi yardımcıları, akıllı danışmaları olan yöneticiler yol alır. Pişman olmaz. Danışmayan, yanlış kimselere danışan yolunu şaşırır, perişan olur. Her şey mahvolur, hiçbir şey korunamaz.

~~~~~~~~~

1-Al-i İmran Suresi:159
2-Riyazüs Salihin c:2 sf:93 682 Nolu Hadis
3-Kutadgu Bilig c:1 sf:43
4-S.D. III, Ekim 1919

 


Bu yazıyı 86 kişi okudu.

Araştırmacı Yazar
Mustafa ÖSELMİŞ