a)Görev anlayışı:
Devlet adamı, devlet memuru denince hemen akla sorumlu kişi gelir. Çünkü yetkinin olduğu yerde sorumluluk vardır. Aslında herkes sorumludur. Herkesin yaptığı işe, aldığı maaşa, taşıdığı unvan ve bulunduğu makama göre sorumlulukları vardır. Evet, herkes sorumludur. Ama devlet adamının sorumluluğu daha ağır ve herkesten daha çok sorumludur.
Harun Reşit, hac görevini yaparken, devrin âlimlerinden biri, oradaki insanları göstererek; “Bu insanlar kendi hesaplarını vermekten korkuyorlar. Hâlbuki sen kendi hesabınla beraber idaren altında bulunanların, hükmünün geçtiği yerlerde olan işlerin hesabını da vereceksin.” demiş devlet adamının sorumluluğun ne kadar geniş olduğunu hatırlatmıştır.
Devlet idaresinde her şey, yöneticilerin kendilerini sorumlu hissetmelerine, sorumluluk duygusu taşımalarına bağlıdır. İşlerin düzeni, insanın huzuru o zaman gerçekleşir. Türk devlet geleneğindeki insan anlayışına göre insan kutsaldır, sevilecektir, sayılacaktır ve hizmet edilecektir. Katudga Bilig de: “İnsanların en iyisi, insanlara karşı iyi olandır.” demiştir. Yunus da: “Yaratılanı severiz yaratandan ötürü” diyerek insanı sevmenin, insana hizmet etmenin Yaratanın emri olduğu ifade etmiştir.
İslam peygamberi bir hadislerinde insanla ilgilenmeyenin, insanı terk edenin Allah tarafından terk edileceğini ifade ile şöyle buyurmuştur: “Her hangi bir yönetici Müslümanların işini üzerine alır da onların huzur ve selameti için çalışmazsa Müslümanlarla birlikte cennete giremez.” (1)
Ebu Yusuf’un Harun Reşit’in isteği üzerine yazdığı Kitab el-Harac adlı eserin önsözünde şu ifadelere yer verilmiştir:
“Çoban mal sahibine kendine emanet edilenin hesabını vereceği gibi idare mevkiinde oturanlar da kendilerine emanet edilenlerin hesabını Rablerine vereceklerdir. Onun için daima hakkı ayakta tut. Kıyamet gününde Allah katında yöneticilerin en mesut olanı idare ettiklerini mesut tutan kimselerdir.”
“Sakın haktan sapma ki, idaren altındakiler de sapmasın. Sakın iki işe nazar ettiğinde; bunlardan biri ahret için, diğeri de dünya için ise sen ahret için olan işi dünya için olana tercih et. Zira ahret ebedi dünya ise geçicidir.”
“Devlet başkanının haksızlık etmesi, idaresi altında olanların perişan olması demektir. Bir de itimada layık olanların dışındakilerden yardım dilemesi, halkın toptan helak olmasıdır.”(2)
Allah’ın insanların mutluluğu için gönderdiği peygamberler sorumluluklarını yerine getirebilmek için büyük sıkıntılar çekmişlerdir. Yunus peygamber, kavmi putlara taptığı için uyarılarda bullunmuş onlar da bu uyarılara kulak asmadığı için halkına darılıp onları terk etmiştir. Dicle kenarında bir gemiye binmiş, fakat gemi yürümemiştir. Kaptan: “Aramızda bir suçlu var.” demiş, kur’a ile belirlenmesini istemiş, kur’a Yunus’a çıkmış, O da: “Suçlu benim” deyip kendini suya atmış ve bir balık onu yutmuştur. Hz. Yunus yaptığına pişman olmuş, tövbe etmiş, tövbesi kabul edildikten sonra balık onu bir kenara atmış, o da tekrar halkına dönmüştür.
Demek ki, sorumluluktan kaçmakta büyük vebal vardır. Peygamber bile olsa Allah cezalandıracaktır. İnancımıza göre tek başına kurtuluş, tek başına huzur yoktur. Kişisel rahat anlayışı inancımız ve insan anlayışımızla bağdaşmaz. İnandım diyen kendine, yakınlarına ve insanlara karşı olan sorumluluklarını yerine getirmek için elinden gelen gayreti göstermelidir.
Adamın biri fırsatını bulup kralın tahtına oturuverir. Oradakiler derhal tutup indirirler ve adamı iyice döverler. Adam:
-“Ben bu tahtta azıcık oturdum, bu kadar dayak yedim. Acaba her zaman oturup duran kralı ne kadar dövecekler?” der.

 

b)Makam-mevki emanettir:
Yöneticilik, makam, insana emanettir, yetkiler de geçicidir. Bunun için emanet iyi korunmalı, yetkiler iyi değerlendirilmelidir. Zira her yetkili görevini yapıp yapmadığından mutlaka sorulacaktır.
Yeryüzünde her saltanatın mutlaka bir sonu olmuştur. Makam ve mevkileri hizmet yeri değil, saltanat sürme, zevk ve sefa yeri olarak görenlerin sonu acı olmuştur. Çünkü hayat ve hayatın sonu olan ölüm, her makamı ve her unvanı alıp götürmüştür. Her insanın “erkişi niyetine” denilerek hesap yerine uğurlanması geride kalanların kendine gelmesi için sanırım yeterlidir.
Cengiz han 1227 Ağustos ayında gözlerini dünyaya yumarken son olarak şöyle demiştir:
-“Eh, büyük rüya bitti ve bana da yol göründü. Her günün geçmişi vardır ve bir ışık sönecektir. Taht üzerinde oturanlar da kuru tahtaya yaslananlar da günün birinde kuru kalıba dönecektir. Ne mutlu insanlara ki, kapanan günden ışık alırlar ve geceleri aydınlatırlar. Siz o mutlu kişilerden olup benim ölümümden bir şeyler öğrenin, aranız da post kavgası olmasın…” (3)
Sultan I. Abdülhamit’in ölümü üzerine İdris Ağa Şehzade Selim’in odasına girip:
Amcanız vefat etti diyerek tahta oturması teklifinde bulunmuş. III. Selim, önce amcasının cesedinin bulunduğu yere geldi. Örtüyü kaldırınca korkmuş tahta oturmak istememişti. İdris Ağa:
-“Sultanım, bu amcanızdır. Padişah idi, akıbetini gördünüz. Kimseye bu dünya makamı baki değildir. Baki olan Allah’tır. Buna göre gece gündüz çalış, adil ol, Allah’tan korkmayı unutma.” demiştir.(4)
Müslim de nakledilen bir hadiste şöyle buyrulmuştur:
“Memuriyet (yöneticilik) bir emanettir. O kıyamette rüsvalık ve pişmanlıktır. Yalnız o emaneti ehil olup alan ve hakkıyla başaran müstesnadır.”
Kutsal kitabımız Kuran’da da şöyle buyrulmuştur:
“Onlar herhalde kendi yüklerini de, kendi yükleriyle beraber daha nice yükleri de bizzat yüklenecekler ve uydurmakta oldukları şeylerden kıyamet günü mesul olacaklardır.” (5)
Her iyiliğin kaynağı Allah korkusu olduğu gibi sorumluluğun kaynağı da Allah korkusudur. Atalarımız: “Kork Allah’tan korkmayandan” demişlerdir. Eğer bir kimse Allah’a inanmıyorsa sorumluluk diye bir şey kabul etmez. Yaptığı işler gösterişten öteye geçmez. Çünkü hesabını vermeyeceğine inandığı bir konuda neden çabalasın?
Ş. Sadi Şirazi: “Padişahım, gündüz padişahlık ediyorsan, geceleri dilenciler gibi yana yakıla dua et. Bir takım asiler, zorbalar senin kapında kul iken sen yine başını ibadet eşiğinden kaldırma. Allah’a ibadette kusur etmeyen kul, kullar için ne güzel padişahtır,” der.(6)

 

 

c)Yöneticilik Ağır Bir Yüktür:
Milletin başına geçip, onların maddi ve manevi sorumluluğunu yüklenen kişi, kendini halkın hizmetinde bilmelidir. Sorumluluklarının diğer insanlarınkinden daha fazla olduğunu düşünmelidir. İslam peygamberi, devlet başkanlarına mektuplar yazmış, onları İslam’a davet etmiş “Eğer kabul etmezsen bütün halkın vebali senin boynunadır.” demiştir.
Bir deyişle de devlet adamı, milletin çobanıdır. Millet fertlerinin sorumluluğunu bir bir omuzlarında taşır. Milletin her türlü tehlikeden korunması ona aittir.
Peygamberimiz: “Her biriniz çobansınız her biriniz sürüsünden sorumludur. Hükümdar, iş başındakiler çobandır. Milletinden sorumludur. Erkekler de ailelerinin çobanıdır, ailenin fertlerinde sorumludur. Kadın kocasının evinin çobanıdır, oda sürüsünden sorumludur. Hülasa hepiniz çobansınız. İdareniz altındakilerden sorumlusunuz.” buyurmuştur.(7)
Hz. Peygamberin ölümünden sonra devlet başkanlığına seçilen Hz. Ebu Bekir, halka şöyle demiştir:
“Ey insanlar, sizin en iyiniz olmadığım halde sizin başınıza geçmiş bulunuyorum. Görevimi tam olarak yaparsam bana yardım ediniz. Yanılır yanlış bir iş yaparsam beni uyarıp doğru yolu bana gösteriniz. Doğruluk emanet, yalancılık hıyanettir. İçinizdeki güçsüz- hakkını alıncaya kadar benim yanımda güçlüdür. İçinizdeki güçlü başkası ondan hakkını alıncaya kadar benim yanımda güçsüzdür.”
Hz. Ebu Bekir’in vefatından sonra Hz. Ömer ağır bir yükün altında girmek istememiştir. Görevi kabul ettikten sonra da şöyle der:
“Nil Nehri’nin kenarında bir kurt kuzuyu yese, sorumlu Ömer’dir. Şimdi bütün insanların sorumluluğu bana yükleniyor.” diyerek ağlamıştır. Zaman olmuş “Keşke Ömer’i anası doğurmasaydı da Ömer sorumlu olmasaydı. Sorumlu insan olacağına gökte uçan kuş olsaydım” demiştir.
Hz. Ömer geceleri sokaklarda dolaşmış, aç açık, muhtaç var mı diye araştırmış, şehir dışında bekleyen kervanları beklemiş, kuzuyu kurda kaptırmamak için çırpınmıştır. Bir gece çocuk feryadı duyar, içeriye girdiğinde aç çocuklar ve onları avutmaya çalışan ana ile karşılaşır. Ana suyu ocağa koymuş, içinde taş. Şimdi pişecek yavrularım! Diyerek çocukların uyumasını beklemektedir. Ömer, kadına durumu neden Halife Ömer’e bildirmediğini sorunca Ömer’i tanımayan kadın başlar beddua etmeye. Ömer kadına:
-“Halife senin durumunu ne bilsin?” deyince kadın:
-“Benim, bu çocukların durumunu bilmeyecekti de ne diye halife oldu?” der. Ertesi gün Ömer sırtına un çuvalını alır, giderken yardımcısı yetişir:
-“Aman efendim, bırak da ben götüreyim” deyince Ömer:
-“Kıyamet gününde de benim yükümü taşıyacak mısın?” der.
Hayatı boyunca Ömer kadının “durumumuzu bilmeyecekti de neden başımıza geçti” sözünü hatırlamıştır. Bir gün halka şöyle hitabetmiştir:
-“Müslüman, ben sizi kul, köle edinen bir hükümdar değilim. Ben se sizin gibi Allah’ın kuluyum. Aramızdaki fark, benim başkanlık yükümü taşımamdır. Sizi güvenlik içerisinde yaşatacak bir şekilde hizmet edebilirsem ne mutlu! Sizi kapımın önünde beklemek bir faciadır. Ben size sözlerimle değil işlerimle rehber olmak isterim.”
Hayatının sonlarına doğru yerine oğlu Abdullah’ı teklif edenlere “Bir evden bir kurban yeter” cevabını vermiştir.
II. selim padişahtır. Halktan biri “Çobanı göreceğim, bir şeyler söyleyeceğim” diye kapıya dayanır. Kapıdakiler içeriye bırakmaz. “çoban dağda olur git işine” derler. Bu konuşmaları işiten padişah o kişiyi içeriye alır ve:
-Ben nereden çoban oluyorum? diye sorar. Adam:
-Ben sizi milletin çobanı sanırdım. Meğer sen halka kapılarını kapatmışsın, kapıya da adamlar dikmişsin” der.
Devlet adamı gözünü kalbini, kapısını halka kapamamalıdır. Her isteyen ona ulaşabilmeli, dilediğini söylemelidir. O da dertleri dinlemeli, çareler aramalıdır. Böylece dertlilerin derdine derman olmalıdır.
Osmanlı imparatorluğunun son padişahı vahdettin bir hatıratında:
“Ben evvelki padişahlar gibi kuştüyü üzerinde padişah olmadım. Ateş yığını üzerinde padişah oldum. Benden daha iyi veliaht bulunsaydı, vallahi padişahlığı kabul etmezdim. Ben saltanat ile teneşir arasındaki mesafeyi bilirim.” demiştir.(8)
Devlet başkanı Ömer, Umeyre bin Sad’ı Humus’a vali tayin eder. Bir yıl sonra vali yokluk, yoksulluk içinde geri döner. Hz. Ömer:
-“Bu ne hal? Sen valilik esnasında ne yaptın?” der ve şu cevabı alır:
-“Zekâtı, zekât verenlerden, cizyeyi gayri Müslimlerden alıp fakirlere dağıttım. Eğer onlardan bir şey kalsaydı, onu size getirirdim.” Bunun üzerine halife Ömer:
-“O halde geri dön, valiliğe devam et.” diyerek uğurlamıştır.(9)
Emevi halifesi Ömer bin Abdülaziz (717-720) sade hayat süren adil bir kişi olarak bilinir. Bir gün eşi Fatma onu çok düşünceli görür. Sebebini sorar. Halife şöyle der:
-Bilirsin Müslümanlarla gayri Müslimlerin işleri benden sorulur. Açlar, fakirler, hastalar, zulüm görenler, ihtiyarlar… Düşünüyorum da korkuyorum Allah yarın bunların hesabını bana soracak.” demiş, ağlamaya başlamıştır. Bu sözler üzerine hanımı Fatma da ağlamış ve mücevherlerini getirip kocasına vermiş, oda fakirlere, ihtiyaç sahiplerine dağıtmıştır.(10)
Devletin milletin başına geçenler yaptıklarının ve yapmadıklarının hesabını kendi vicdanına, millete, Allah’a vermeye her an hazır olmalıdır.
Allah her şeyin hesabını mutlaka soracaktır. Ama kul da sormalıdır, kula da hesap verilmelidir. Devlet adamı gensorudan, hesap vermekten kaçmamalıdır. Hesap vermek, hesap sormak da sorumluluktur. Muhalefet de “Devr-i sabık yaratmayacağız” dememelidir. Hesap sormak da bir görevdir. Herkes hesabını verebileceği iş yapmalıdır.

~~~~~~~~~

1-Riyazüs Salihin c:2 sf:75 657 Nolu Hadis
2-Lütfi Doğan, Toplumun Temelini Sarsan Belli Başlı Problemler sf:297 Ank.1986
3-Necati Kotan, Cengiz Han sf:89
4-Reşat Ekrem Koçu, Osmanlı Padişahları sf:326
5-Ankebut Suresi:13
6-Bostan Gülistan sf:28 Kilisli Rifat Bilge
7-Riyazüs Salihin c:2 sf:73 656 Nolu Hadis
8-E.Ziya Karal, Türkiye Cumhuriyeti Tarihi sf:178
9-Corci Zeydan, İslam Medeniyeti Tarihi c:2 sf:21
10-Bahriye Üçok, Emeviler ve Abbasiler sf:192


Bu yazıyı 72 kişi okudu.

Araştırmacı Yazar
Mustafa ÖSELMİŞ