a) Su Uyur Düşman Uyumaz:

Yakın zamana kadar Türk töresine göre Türk milletinin başına geçmek demek, milletin babası olmak demekti. Tarih boyunca kullanılan “Devlet baba” deyimi bunun ifadesi idi. Devlete olan güvenin ve bağlılığın devamı, babalığın devamına bağlı idi. Buna göre devletin idaresine, milletin yönetimine talip olanlar bir baba gibi milleti korumak zorundaydı.
Geçmişte Türk’ün düşmanı çoktu. Bu gün dünden farklı değildir, bugün de çoktur ve düşmanın asırlardan beri planı değişmemiştir. Düşman, Türk ve Müslümanlık üzerine hiçbir emelinden vazgeçmiş de değildir. Dün olduğu gibi bu gün de milletimizi inancından, ahlakından ve ideallerinden koparmak için her türlü gayret gösterilmektedir.
Diğer yönden de borçlandırarak ve fakirleştirerek milletimiz bağımlı hale getirilmek istenmektedir.
Atalarımız: “Su uyur, düşman uyumaz” demişlerdir. Bu bakımdan milletin başına geçenler evvela milletin dostunu, düşmanını tanımalıdırlar. Düşmanın hilelerini sezecek kadar zeki, oyunlarını bozacak kadar uyanık ve cesur olmalıdır.
Türk düşmanlarının kolay alt edemedikleri için kendisine kızdığı ve “Kızıl sultan” adını taktıkları Abdülhamit, Fransızcayı çok iyi bildiği halde, Fransız gazetecileri ve Fransız devlet adamları ile konuşurken hep tercüman aralığı ile konuşmuştur. Bunun sebebini soranlara da verdiği cevap düşündürücüdür:
-“Soruyu iki defa duyuyorum, düşünerek yerinde cevap verme ve ülkemin çıkarlarını koruma fırsatı elde ediyorum.”
Alman imparatoru Şarlken, Süleymaniye Caminin mihrabına konması isteği ile granitten döktürdüğü yuvarlak bir taşı kanuni’ye gönderdiğinde mimar Sinan düşmanın hiçbir hareketinin dostça, doğru dürüst olmadığını bildiği için kanuni’ye:
-“Hünkârım, içimden garip bir his var. Ola ki küffar bu taşın içinde bir şeyler koymuş olsun! Onun için mihraba konmasını isterler.” Deyince kanuni, taşın kırılmasını istemiş ve kırılan taşın içinde siyah bir haç çıkmıştır. Bunun üzerine Mimar Sinan:
-“Padişahım, bunun yeri mihrap değil, bütün Müslümanların ayakaltı olan eşiktir.” demiş, granitten parçaları giriş kapısının eşiğine yerleştirmiştir.
Bir kadın kanuni’ye müracaat ederek uykudayken evinin soyulduğunu ifadeyle hırsızın yakalanmasını ister. Padişah:
-“Bre kadın, bu nasıl uyku ki, evin soyuluyor da haberin olmuyor?” deyince kadın gayet sakin bir şekilde cevap verir:
-“Biz sizi uyanık biliyorduk, onun için derin uyuduk.” (1)
Devlet adamı her zaman uyanık olacak, temkinli davranacak, düşmana karşı hazırlıklı bulunacaktır. Allah kutsal kitabımız Kuran’da:
“Ey inananlar! Gücünüzün yettiği kadar Allah’ın düşmanı ve sizin düşmanlarınızı ve bunların dışında Allah’ın bilip, sizin bilmediklerinizi yıldırmak için kuvvet hazırlayın. Allah yolunda sarf ettiğiniz her şey size haksızlık yapılmadan tas tamam ödenecektir.” (2) buyurarak gizli ve açık düşmanlarımıza karşı hazırlıklı olmamızı emretmiştir.

 

 

b)Devlet Adamının Görevi:

Geleceğimiz açısında düşman iyi tanınmalı, uzantıları iyi tespit edilmelidir. Vatana, millete yönelik tehlikelere karşı güçlü olunmalıdır. Vatan için, millet için, devlet için ölebilecek, şehit olmayı şeref bilecek insanlar yetiştirmeliyiz. Yetişmiş olanlar da içki içmiyor, dans etmiyor, oruç tutuyor, namaz kılıyor diye harcanmamalıdır. Bir insan eğer inanamıyorsa şehit olmanın, gazi olmanın onun için bir anlamı yoktur. O hiçbir zaman şehit olma cesaretini gösteremez.
Düşmanın maddi, manevi, kültürel her türlü saldırısına karşı koyabilecek güçte olmalıyız. Düşmanın yaptığı ufak tefek işler, önemsiz, küçük şeyler olarak görülmemelidir. Unutulmamalıdır ki, büyük şeyler hep küçükten büyümüş veya küçük şeylerin bir araya gelmesinden oluşmuştur.
Eğer güçlü olursak, insanımızı iyi yetiştirirsek düşman, düşmanlığını yapamaz. Türk milleti, dış mihraklardan tezgâhlanan fitne, fesat oyunları ile her zaman karşı karşıyadır. Dost olduğunu iddia ettiğimiz ülkeler tarafından milletimiz zayıflatılmak, parçalanmak, vatanımız bölünmek isteniyor. Milli, manevi değerlerimiz gene onlar tarafından saldırıya uğruyor “Türk’ün hakkından ancak Türk gelir” diyerek insanımız birbirine düşürülüyor, asırlarca beraber yaşayan insanlar birbirine düşman ediliyor. Kısacası düşman güçlü, kendi kendine yeten bir Türkiye istemiyor.
Milletimizi tehdit eden her türlü tehlikeye karşı ve tedbirler almak, devlet adamının başlıca görevidir. Devletimizi yönetenler insanımızı tehlikelere karşı uyarmalıdırlar. İnsan vücudu mikroplara karşı nasıl savunma mekanizmasına sahipse, Türk milleti de iç ve dış düşmanlara karşı uyanık ve savunmaya hazır hale getirilmelidir. Varlığımızı sürdürmenin yolu ancak böyle olacaktır.
Kanuni sultan Süleyman devrinde büyük ve güçlü olmamızın bir örneğini vereyim: İranlı molla kabız adında biri sapık fikirlerle Anadolu’da Türk varlığını ve birliğini tehditle ortaya çıkar. Zihinleri bulandırır. Yıkıcı ve bölücü davranışları yüzünden mahkeme kararı ile idama mahkûm edilir. Kanuni olaya el koyar. Devrin âlimlerinden İbn-i Kemal ile ikisini halkın huzuruna karşı karşıya getirir. Fikirlerini çürütüp, pes ettirdikten sonra cezasının yerine getirilmesine müsaade eder. Yani bölücü bozguncu fikir ve fitneleriyle beraber yok eder.

 

 

c)Umudumuz Batı:
Bu güne kadar problemlerimizin gerçek nedeni, sosyal, ekonomik ve kültürel menfaatlerimizle bağdaşmayan, hesapsız yaklaşımlar olmuştur. Şimdiye kadar problemlerimizi çözmek için çareyi kendimizde aramadık. Huzuru, mutluluğu bataklıkta aradık. İki asırdan beri yabancılaşma arzusu ve çabalarımızda ne gibi bir sonuç aldık? Kurtuluşu kendimizin dışında aramamız bize yıkımdan başka ne verdi? İşte hizmet edecek devlet adamı bu gibi sorulara cevap aramalı, kendisinden evvelkilerin düştüğü hataya düşmemelidir.
Dün batı’ya koşmakla imparatorluğun çöküşünü durduramadık. Aksine çöküşü daha da hızlandırdık. Batı, batı derken bir cihan devletini batırdık. Bu gün de itibarımızı, ekonomimizi kurtarmak için batıya koşuyoruz. Batıyı dost zannediyoruz. Hiç onu dost bilene başka düşman gerekir mi?
Herkes bilmelidir ki, batı bugün ölümcül hastadır. Sistemi insani değildir. Dün ne ise bugün de bize karşı olan tavrı değişmemiştir. Öyleyse batıda ne arıyoruz? Soruyorum batıya kuyruk olacağımıza, uydu olacağımıza, Türk ve Müslüman kalsak, Müslüman ülkelere lider olsak daha iyi değil midir?
İnancımızda insan ve insan topluluklarına yaklaşmada, sevmede, güvenmede, dost ve düşman olmada ölçü vardır. Kayıtsız şartsız kabullenmek, ülkeyi ve ülkenin kaderini başkalarına teslim etmek ihanettir. İslam peygamberi: “Dostunu sevmede ölçülü ol, fazla ileriye gitme, belki günün birinde sana düşman olur. Düşmanına da fazla kin besleme belki günün birinde senin dostun olur.” demiştir.
Nasıl görünürse görünsün batı ile dostluk, yılanla dostluk gibidir. Adamın biri soğuktan donmak, zere olan bir yılan görür, acır onunla dost olmak ister. Alır gelir ocağın yanına koyar. Yılan yavaş yavaş ısınır. Kendine gelince de adama sokar, öldürür. Çünkü o yılandır, yılanlığını yapacaktır.
Sevincimiz odur ki, son yıllarda milliliğe dönüş çabası başlamıştır. Türkiye’yi uydu değil lider yapacak bu uyanışın halkımız tarafından büyük kabul göreceği inancındayım. Çünkü bugüne kadar acı tecrübelerimiz olmuştur. Her milletin elbette bazı sıkıntıları olacaktır. Bu sıkıntıları gidermek için çareyi kendimizde aramalıyız. Model arayışından vaz geçmeliyiz. Yabancıdan akıl, yabancıdan nasihat bizi rahatlatmaz.
Tarih şahittir ki, batı her zaman bizi küçültmek, parçalamak için fırsat aramıştır. Daha dün ülkemizi işgal etmiş, yapmadığı kalmamıştır. Bu gün başımıza Kürt, ermeni meselesini çıkaran, körükleyen batı değil midir? Her zaman kapısında ezile büzüle bizi görmek istemiştir. Ansiklopediler de, sözlüklerde Türk kelimesinin karşısına insanlığa sığmayan ifadeler koymuşlardır.
Abdülaziz Fransa seyahati sırasında Paris’te kuvvet ölçmek ile alet görmüş, aletin vurulduğu yere de “Türk kafası” yazıldığını okuyunca yaveri Halil paşaya:
-“Hadi görelim seni Halil” demiş Halil paşa bütün gücüyle alete bir yumruk indirmiş, ölçü aleti parça parça olmuştur. Abdülaziz yüksek sesle Fransızca olarak:
-“ Türk’ün kafasına vurulmaz. Vurulsa da kırılmaz. Buna “Avrupa kafası” demeli diyerek Fransızlara iyi bir ders vermiştir.
Milli benliğimizi korumak, milli varlığımızı devam ettirmek devlet adamının başta gelen görevidir. Devlet adamı, gelecekte milli varlığımıza gölge düşürecek, başımıza bela olacak davranışlardan, anlaşmalardan kaçınmak zorundadır. Hastalıklı toplumlara daha fazla yanaşmaya lüzum yoktur. Milli benliğe bağlı kalmayı gericilik, tutuculuk sayarak aşağılık duygusu kapılmamamıza da gerek yoktur.
Tarih bilgilerimizi yoklarsak, Tanzimatçıların meselesi Türk kalmak değil, batı ailesinden olmaktı. III. Selim askerlerin kıyafetlerini, II. Mahmut kendi kıyafetini değiştirerek batılı olma sevdasına düştü. Abdullah Cevdet, batı’dan taze kan getirtip Türk milletinin kanını değiştirmeyi savundu. Talat paşa Türk bayrağındaki hilalin yanına haç takıp İstanbul sokaklarında bir gurup askerle dolaşma gafletine düştü. Tanzimat fermanında din, milliyet, farkı kaldırılıp, herkese aynı haklar tanındı. Hatta gâvura “gâvur” demek yasaklandı. Bundan yararlanan azınlıklar “ bana gavur dedi” diyerek ileri gelen Türkleri tedirgin etmişlerdir. Bir şikâyet üzerine Galata’nın Voyvoda karakolunda tabur ağası sinirlenmiş, Türklere:
-“Söyleye söyleye dilimizde tüy bitti. Daha anlamadınız mı? Bundan böyle gâvura gâvur denmeyecek” demiştir.
Kim ne derse dedin siyasetimiz milli olmalıdır. M. Kemal şöyle der:
“Milletimizin, güçlü, mutlu ve güvenlik içinde yaşayabilmesi için devletin tamamen milli bir siyaset izlemesi ve bu siyasetin iç kuruluşlarımıza tamamen milli uygun ve dayalı olması lazımdır. Milli siyaset dediğim zaman kastettiğim mana ve anlam şuur: milli sınırlarımız içinde her şeyden evvel kendi kuvvetimize dayanıp varlığımızı koruyarak millet ve memleketin gerçek mutluluğuna ve bayındırlığına çalışmak, genel olarak erişilemeyen hayâli emeller peşinde milleti uğraştırmamak ve zarara sokmamaktır.”(3)

 

d)Ya Milli Çıkarlarımız:
İnsanımızı düşünmek, milli çıkarlarımızı ön plana almak mecburiyetindeyiz. Alınan yardımların miktarı, borcun miktarı ve borçlanılan ülkelerin sayısı övünç vesilesi olamaz. Çünkü yardım görmek, borç almak onur zedeleyici ve bağımsızlığımıza gölge düşürücü bir durumdur. Bu durum milletin geleceğini ipotek altına almaktadır.
Borç ve yardım, siyasi, ekonomik baskılar getirir, taviz vermeyi gerektirir. IV. Murat; “Leh kralına da veriniz, Rus çarına da veriniz. Zira yardım alan buyruk da alır.” demiştir.
Bizde ilk yardım 1854’te Kırım savaşı sırasında alınmış ve yirmi yıl sonra Osmanlı, borçları ödeyemeyecek hale gelmiştir. Atalarımızın dediği gibi: “Komşudan gelen öğün olmaz, olsa da karın doyurmaz.” Öyle olmuş, Osmanlı borçla dirilmemiş, aksine borç batağında boğulmuştur.
Bu konuda devlet adamlarımız çok duyarlı ve hassas olmalı, sosyal yara haline gelmeden, borçla itibar ölçmeyi bırakıp kendi yağımızla kavrulmayı denemelidir. Kapı kapı dilenci gibi dolaşmak milletin itibarını yükseltmez de göstermez de. İngiltere büyük elçisi Abdülmecid’e borç alması teklifini getirir. Abdulmecid, bu teklifi şeref meselesi yaparak reddeder. Çareler arar. Mehmet Ali paşa ve arkadaşları aralarında para toplarlar, Halil paşa, gümüş eşyalarımı, Hüsrev Paşa evini, bahçesini satıp devlete bağışlar. Böylece sıkıntı atlatılır. Bu gün de çareler bitmiş değildir. Yeter ki aziz milletimize dönülsün.
İbret alacağımız güzel bir örnek daha vermek isterim: ilk araba yapıldığı zaman Amerika’dan satışını arttırmak amacıyla Abdülhamid’e hediye etmek için bir araba getirirler. Padişahı bindirip İstanbul sokaklarında gezdirdikten sonra beğenip beğenmediğini sorarlar. Abdulhamid:
-“Çok iyi! Fakat bu bozulursa ne yapacağız?” der.
-“Aman efendim, parça ise hemen getiririz, tamir ise derhal adam göndeririz.” derler. Abdülhamit, biraz düşündükten sonra sorar:
-“Bunu ne ile getirdiniz?”
-“Gemi ile” derler. Abdülhamit:
-“Öyle ise derhal gemiye koyun götürün.” der…
Büyük İslam düşünürü Farabi “Medinet-ül Fazila” adlı eserinde idareci nasıl olmalıdır” başlığı altında şunları sıralamıştır:

  1. Lider memleketini bütün hususiyetleri ile iyi tanımalıdır.
  2. Millet hayatının istikrar istediğini iyi bilmeli, affın, müsamahanın ve sert davranmanın yerini ve zamanın iyi tayin etmelidir.
  3. İdare-i maslahatcılığı fazilet saymamalıdır. İç çekişmelere kendisini kaptırarak ana hedefleri unutmamalıdır.
  4. Müşavirlerini ve mesai arkadaşlarını, haysiyetli ve şahsiyetli insanlardan seçmelidir.
  5. Onun nazarında para ve her çeşit maddi menfaat değersiz olmalıdır.
  6. Büyük azim ve irade sahibi olmalı, lüzumlu gördüğü şeyleri yapmakta cesur davranmalıdır.
  7. Zeki olduğu kadar hayal kudretine da sahip olmalı, hayallerini gerçekleştirecek yüreğe ve
  1. iradeye sahip olmalıdır.

Sonuç olarak devlet adamı, uyanık olmalıdır. Gafil olmadığı gibi hâin de olmamalıdır. Dostunu düşmanını çok iyi bilmelidir. Tarihten ders alarak milletinin rencide olmasına, küçük düşmesine asla müsaade etmemelidir.
Bakın Yusuf Has Hacip ne diyor:
“Ey hükümdar, saltanatının uzun sürmesini istersen, şu birkaç işi yap, şu birkaç şeyi de bırak:
Adaletle iş gör, buna gayret et; hiçbir zaman zulmetme; tanrıya kulluk et ve O’nun kapısına yüz sür.
İkincisi –Gafil olma, dikkatli ol, uyanık dur; sana başkasının yüzünden ansızın bir suç isnat edilmesin.
Heves ve öfke anında hiçbir iş yapma; her iki halde dişini sık, sabret.
Bu birkaç şeye dikkat edersen, memleket gözetilmiş olur; saltanat uzun sürer, sana sulh ve sükûn temin eder.

Ey kanun yapan, iyi kanun koy, kötü kanun yapan kimse, daha hayatta iken ölmüş demektir.
Ey hâkim devlet adamı, kötü teamül koyma; kötü kanunlarla dünyaya hükmedilmez.” (4)

~~~~~~~~~

1-Hammer Tarihi, Terc. C:5 sf:277
2-Enfal Suresi:60
3-Nutuk II sf:436
4-Y.H.Hacip, Kutadgu Bilig, sf:113,114 Çev.R.R.Arat

 


Bu yazıyı 118 kişi okudu.

Araştırmacı Yazar
Mustafa ÖSELMİŞ