DEVLET ADAMI

Devlet adamı, geniş sorumlulukları olan kimselerdir.Alemlerin Rabbi olan Allah:

-“Adil davranın, muhakkak ki Allah adil davrananları sever.”(Hücürat:9)

-“Onlar, kendi yüklerini, kendi yükleriyle beraber daha nice yükleri de bizzat yüklenecekler ve uydurmakta oldukları şeylerden kıyamet günü sorumlu olacaklardır.”(Ankebut:13)

-“Peygamberimiz:her biriniz çobansınız ve her biriniz sürüsünden sorumludur.Hükümdar, iş başındakiler çobandır.Milletinden sorumludur.Erkekler de ailenin çobanıdır, aile fertlerinden sorumludur.Kadın kocasının evinin çobanıdır.O da sürüsünden sorumludur.Hülasa hepiniz çobansınız.İdareniz altındakilerden sorumlusunuz.” Buyurmuştur.(Riyazüs-Salihın c.2,s.73,656 nolu hadis)

-“Yakında başınıza bazı emirler gelecek, rızıklarınıza el atacak, sizi yalanlarla avutacaklar, iş yapacaklar lakin yaptıkları fena olacak.En fena tarafları da kötülüklerini siz güzel görmedikçe ve yalanlarını tasdik etmedikçe sizden memnun olmayacaklar.”(Ramuz el ehadis s.300 hadis:2)

-Peygamberimiz şöyle dua etmiştir:

“İlahi! Her kim milletin içinden bir vazifeye tayin olunur da onları meşakkate  düşürürse, sende onu meşakkate düşür ve her kim milletin işinden birine tayin olunur da  onlara karşı yumuşak muamele ederse sende dünya ve ahirette ona yumuşaklık göster.”(Riyazüs-Salıhın,c.2,s.75, 658 nolu hadis)

-Ebu Zer peygambere gelerek:

-Ey Allah’ın peygamberi! Beni memur tayin etmez misin? Demiş.

-Ebu Zer sen zayıfsın; memuriyet bir emanettir.Kıyamette rüsvalıktır, pişmanlıktır.Yalnız o emaneti ehil olup da alan ve hakkıyla başaran müstesnadır.” Cevabını almıştır. (Riyazüs- Salıhınc.2,s.91, 679  nolu hadis)

-İbn-i Mesut(ra) dan rivayet edilen bir hadiste:

“Ahir zamanda bir kavim sultanın huzuruna varır.Sultanlar Allah’ın emri ile hareket etmezler onlarda nehyetmezler.Allah’ın laneti işte bunların üzerine olsun” buyurmuştur.(Ramuz el ehadis.518,hadis:7)

-“Allah bir kimseyi Müslümanların herhangi bir işini görmeye memur eder de, o kimse Müslümanların eksik ve gediklerine karşı kapısını kapatır, kulak asmazsa, Allah da kıyamet günün de onun ihtiyacına bakmaz” Bunu üzerine muaviye halkın ihtiyaçlarını kendisine duyurmak için bir adam tayin etmiştir.(Riyazüs-Salıhın,c.2s.77,661 nolu hadis)

-Ebu Hureyra şöyle anlatır:

“Peygamberle çarşıya gittik.İhtiyacımız olan şeyleri aldık.Peygamber satıcıya: “parasını tas tamam al” dedi.Dükkan sahibi peygamberin elini öpmek için eğildiğinde peygamber elini çekti ve

-Bunu başka milletler krallarına yapar.Ben kral değilim sizin içinizden biriyim dedi.Eşyalarını aldı yürüdü taşımak için alayım dedim vermedi. Bir şeyi onun sahibinin taşıması gerekir buyurdu(Kadıiyaz,şifa,c.l,s.103)

Devlet adamlığı  efendilik değil, hizmetkarlıktır.Osmanlıyı 6 asır,ayakta tutan zaferden zafere koşturan sır. Devletin başına seçilmiş ve eğitilmiş kimselerin geçmesidir.

Batı dünyası Osmanlının gücünü araştırırken İngiliz sefiri, “Buldum diyerek Londra’ya bir mektup yazar der ki:

-“Osmanlı dil din farkı gözetmeksizin çocukların zekalarını ölçüyor, medreselerde okutup İslam terbiyesine göre yetiştiriyor.Aralarından seçtikleri de Enderun mektebinde okutup zamanın en ileri bilgilerini öğreniyor Osmanlıyı güçsüz kılmak ve Hıristiyanlığı kurtarmak için tek çare medreseleri ve Enderun mektebini içten yıkmak ve kapanmasını sağlamaktır.” Der.(Muhammet Hamidullah İslam Ahlakı s.34)

İyi devlet adamlarını dua ile desteklenmesi uygun olur.Fuday Bin İyaz şöyle der: “eğer kabul edilir bir duam olsa milleti yöneten devlet adamı için dua ederdim” Ona neden önce kendin için dua etmiyorsun denilince kendime dua edersem, başkalarına faydam dokunmaz.Sadece kendime iyilik etmiş olurum ama bizi yönetene dua edersem ülkem bunun adaleti ve hizmeti ile kalkınır der.

Devlet adamına beddua edilirse onu millet bozmuş olur.Millet doğru dürüst olursa, yöneten de iyi olur.Geçen gün haberlerde gördüm ülkesindeki ABD üssünü kapatma sözü vererek göreve gelen Japon başbakanı Yukio Hatoyama, önce üssü kapattıramadığı için halkından özür diledi sonra “ beceremedim” diyerek istifa etti.(03-06-2010 Yeni Şafak)

Şöyle anlattılar:

Eski hükümdarlardan biri vezirine 3 kağıt vermiş ve:

-Bunları sinirlendiğim zaman bana sırayla oku demiştir.Kağıtlarda şunlar yazılıydı.

-Tanrı değilsin kudret ve kuvvetin sınırlıdır.

-Yaratıklara şefkatle davran ki Allah’ta sana acısın.

-Bir gün ölüp mezara gideceksin.

Eski zamanlarda bir tüccar, ömrünün son aylarında çoluk çocuk, hısım akraba hepsiyle helalleştikten sonra aklına yıllarca yük taşıdığı develeri gelir.Teker teker onlarla  helalleşir.Ancak sonuncu deve helalleşmez ve:

-Yıllarca sırtıma yüklediğin ağır yüklere bir şey demiyorum.Aç susuz kalmama aldırmıyorum.Bağırıp, çağırıp, sövmene üzülmüyorum, unuttum Ama bizi deve yerine koymayıp, kılavuz diye önümüze zayıf bir eşeği koydun ya ben bunu bir türlü hazmedemiyorum der.

Bu millet, her türlü yükü taşır her sıkıntıyı çeker de kendine yapılan haksız muameleyi tahammül edemez.Küçültülmeyi onuruna yediremez.İyi idare edip yönetildiği zaman da başaramayacağı iş aşamayacağı engel yoktur.Yeter ki başında kinin önündekini sevsin ve güvensin.

Bir gemide 1. kaptan hastalanır.Yönetimi göreve yeni başlamış yardımcı kaptan devralmış.Şöyle böyle derken gemi karaya oturmuş.Yolcular telaş içerisinde koşuşmuşlar:

-Ne oldu? Demişler.

Kaptan sakin bir şekilde:

-Deniz bitti demiş.

Adamın biri fırsatını bulup Kralın tahtına oturuverir.Oradakiler derhal tutup indirirler ve adamı iyice döverler.Adam:

-Ben bu tahta azıcık oturdum bu kadar dayak yedim acaba her zaman oturup duran kralı ne kadar dövecekler?der.

Bir zamanlar krallardan biri mahiyeti ile ava çıkar.Hava bulutlu olduğu için  ava devam edip etmemekte kararsızdır.Yakınlarında keçilerini gütmekte olan çoban vardır.Çobana sorar bugün yağmur yağacak mı? yağmayacak mı? söyle bakalım der.Çoban başını kaldırıp bulutlara bakar başını indirip keçinin kuyruğuna bakar ve cevap verir.

-Yağmayacak efendim.

Kral ve adamları emin bir şekilde ava devam ederler.Bir müddet sonra bardaktan boşanırcasına yağmur yağmaya başlar.Sığınacak yerde yoktur.Hepsi iliklerine kadar sırılsıklam ıslanır.Kral ellerini kaldırarak şöyle der:

-Yağ yağmur yağ;akıl hocası çoban,barometresi keçinin kuyruğu olan adama bu azdır bile…

Akıl, adamına danışılır, akıllıya danışılır.Cahiller, yağcılara danışılmaz.

Devlet adamlarından örnekler:

Hz.Peygamber’in ölümünden sonra devlet başbakanına seçilen Hz.Ebu Bekir, halka şöyle demiştir:

-“Ey insanlar sizin en iyiniz olmadığım halde sizin başınıza geçmiş bulunuyorum.Görevimi tam olarak yaparsam bana yardım ediniz.Yanılır yanlış bir iş yaparsam beni uyarıp doğru yolu bana gösteriniz doğruluk emanet yalancılık hiyanettir.İçimizdeki güçsüz hakkını alıncaya kadar benim yanımda güçlüdür.İçinizdeki güçlü başkası ondan hakkını alıncaya kadar benim yanımda güçsüzdür.”

Devlet başkanı Ebu Bekir’in ölmeden önceki sözlerine kulak verelim:Halife Hz.Ebu Bekir, vefat etmek üzere iken Müsenna(ra)’ı çağırır ve halifeliği  Hz.Ömer’e teslim edeceğini söyledikten sonra bana Ömer’i çağırın der.

Hz.Ömer derhal Ebu Bekir’in yanına gelir.Ebu Bekir ona şu tavsiyelerde bulunur.Dinle Ya Ömer? Şimdi sana söyleyeceklerimi mutlaka yap bugün ruhumu teslim edeceğimi sanıyorum.Eğer şimdi ölürsem bu akşam Müsenna ile birlikte mutlaka Müslümanları toplayarak kararımı onlara bildirin.Eğer gece ölürsem bu işi sabaha yapınız.

Ey Ömer, büyük de olsa hiçbir bela, musibet sizi dininizin emirlerini ve Rabbinizin tavsiyelerini yerine getirmekten alıkoymasın.Üzüntülerin en büyüğünü duyduğunuz gün Allah’ın Peygamberinin vefatı günü, beni ve yaptıklarımı gördünüz.Eğer ben o gün Allah’ın ve Rasülünün emrini yerine getirmekte azıcık mütereddit olsaydım Allah bizi zelil eder, bizi mutlaka cezalandırır.Medine kardeş kavgalarına sahne olurdu.

Halk:Allah’ın Hattat Oğlu Ömer’i başımızdan eksik etmesin diye dua ediyordu.

Hz.Ebu Bekir’in vefatından sonra  Hz.Ömer ağır bir yükün altına girmek istememiştir.Görevi kabul ettikten sonra da şöyle der:

“Nil nehrinin kenarında bir kurt bir kuzuyu, yese sorumlu Ömerdir.” Şimdi bütün insanların sorumluluğu bana yükleniyor. “diyerek ağlamıştır.Zaman olmuş” Keşke Ömer’i anası doğurmasaydı da Ömer sorumlu olmasaydı.”demiştir.

Hz.Ebu Bekir’den sonra Hz.Ömer devlet başkanı olmuş ve Müslümanlara:

Dinleyiniz, itaat ediniz demişti.Dinleyenlerden biri:

-Yemin ederim ki, ne dinler ne de itaat ederiz.Çünkü sen emanete hıyanet ettin.Müslümanlara taksim edilen kumaştan kendine daha büyük pay ayırdın ki, elbise yapmışsın der.

Bunu üzerine orada bulunan oğlu Abdullah söz almış ve kendisinin payını babasına verdiğini ifade etmiştir.

Halife Ömer, kendisini tanımayan ve ağır bir dil ile kendini suçlayan kadına:

-Ömer senin durumundan nasıl haberdar olsun, senin ne durumda olduğunu ne bilsin demiş.Kadın da:

-Ömer benden haberdar olmayacak benim durumumu bilmeyecek olduktan sonra ne diye halife( devlet başkanı) oldu demiştir.Bunu üzerine halife sırtında taşıdığı ihtiyaç malzemesi ile o ailenin ihtiyacını karşılamıştır.

Devlet başkanı Hz.Ömer, bir gece şehirde dolaşırken bir evden ağlama sesleri duyar.Ocakta bir tencere vardır.İçinde su ve taşlar vardır.Kadın çocuklarının uymalarını beklemektedir.Bu manzarayı gören halife Ömer’in gözleri yaşarır.

Sabah Ömer, un, yağ, hurma gibi yiyecekleri koyduğu çuvalı hazırlar.Yardımcısı Esleme:

-Ya Elsem çuvalı sırtıma kaldır der.

Elsem, Ey Müslümanların emiri, bırak da ben taşıyayım der.

Halifenin cevabı ise şu olmuştur.

-Ey Elsem, onlardan ben sorumluyum, ahirette de yükümü taşıyacak mısın?

Bir gün  görevli memurlar birkaç kişiyi tutup Halife Ömer’in huzuruna getirirler, hırsızlık yaptıklarını söylerler.Ömer(ra) sorar:

-Hırsızlık yaptığınız doğru mu?

-Evet, derler.

-Hz.Ömer, itiraz etmedikleri için şaşırır ve sorar neden?

Adamlar şu cevabı verirler.

-Biz falancanın gösterdiği işte çalıştık; ücretimizi vermeyince çalmak zorunda kaldık.

Halife adamları serbest bırakır iş sahibine de:

-Bunlar bir daha çalarsa onları değil seni cezalandırırım”der.

Artan suç ve suçlular, ilgisizliğin, işsizliğin ve korunmasızlığın kurbanı değil midir?

Bizans kralı, halife ömer in durumunu ne yapmak istediğini öğrenmek için elçi gönderir.Elçi Medine’ye gelir ömer i bulamaz şehir dışına gitti derler.

Elçi Ömer’i şehir dışında kolunu başının altına koymuş uyuyor bulur.Bu hali gören elçi çok etkilenir ve kendi kendine

-Diğer devletlerinin krallarının korkusundan titrediği kimsenin böyle ıssız yerde uyuması, muhakkak adil olup, emniyet içinde olduğu içindir.Bizim krallar zalim olduğu için korku içindedirler.İslam dininin hak olduğuna şahitlik ederim” diyerek Müslüman olmuştur.

Gene bir gece devlet başkanı Ömer dolaşırken şehir dışında konaklamış kervan görürü.Kervanı gözetirken bir çocuğun ağladığını duyar.Yaklaşır anasına  çocuğu avutmasını söyler.Biraz sonra gene aynı ses.Bu defa kadına:

-Çocuğunu neden avutmuyorsun?Acımıyor musun? Deyince kadın:

-Ömer, emzikli kadınlara tahsisatı kesti.Çocuğumu doyuramıyorum cevabını vermiştir.

Bunu üzerine irkilen Ömer;Ey Ömer kim bilir bu yüzden kaç çocuk ağlayarak acı çekmiştir? Diyerek ağlamış, yeni doğan çocuklar için tahsisat ayrılmıştır.Harp malülleri için ayrı ödenek vardır.Gerekirse sakat kalanlar için hizmetli tayin edilmiştir.(bak.as-ı saadetc.VII,s.425.)

Bir gün Halife Ömer kuru ekmeği zeytin yağına batırıp yemektedir.Bunu gören Utbe:

-Ya Ömer! Sen devlet başkanısın, devletin hazinesi emrindedir.Neden bu yokluğu çekiyorsun demiştir.

Hz.Ömer, Utbe’ye şu cevabı vermiştir:

-Devlet hazinesi şahsıma ait değildir.O tüyü bitmemiş yetimin, dul ve öksüzün yani milletin malıdır.Ben ancak zaruri ihtiyacımı sağlayacak kadar bir aylık alma hakkına sahibim halkın kuru ekmeğini zeytin yağına banarak yediği bir zamanda, nasıl olurda bundan fazlasını yiyebilirim?

Bir gün Hz.Ömer Mekke’den Medine’ye giderken çocuğun güttüğü bir sürü görür, ona yaklaşır, kuzulardan birini satmasını söyler.Çocuğun cevabı “hayır” olur.Halife Ömer’in “neden ?” sorusuna çocuk:sürü benim değil der.

Ömer:

-Daha iyi ya kuzuyu kurt kaptı “dersin olur biter” deyince çocuk:

-Belki efendimi aldatmam mümkündür.Ama bizi gören Allah’ı aldatmamız mümkün mü? Deyince Halife Ömer Allah’a şükreder.

Emevi Halifesi Ömer b. Abdülaziz(717-720) sade hayat süren adil bir kişi olarak bilinir.Bir gün eşi Fatma onu çok düşünceli görür.Sebebini sorar.Halife şöyle der:

Bilirsin Müslümanlarla gayri Müslimlerin işleri benden sorulur açlar, fakirler, hastalar, zulüm görenler, ihtiyarlar…düşünüyorum da korkuyorum.Allah yarın bunların hesabını bana soracak demiş, ağlamaya başlamıştır.Bu sözler üzerine Hanımı Fatma da ağlamış ve mücevherlerini getirip kocasına vermiş, oda fakirlere, ihtiyaç sahiplerine dağıtmış(Bahriye Üçok,Emeviler ve Abbasiler,S.192)

Ömer b. Abdülaziz devlet başkanı olunca yüksekçe bir yere çıkıp şunları söylemiştir:

-Ey İnsanlar! Bizimle olacak bizimle çalışacak kimselerde şu 5 şeyin bulunmasını istiyorum:

1-Bize halini bildirmeyen halkın halini bize anlatacak,

2-Hayırlı, faydalı işlerle bize yardımcı olacak,

3-Başkaları hakkında bize gıybet etmeyecek.

4-Adalet ile iş yapacak,

5-Boş şeylerle meşgul olmayacak.

Ömer b. Abdülaziz devlet başkanı olunca alimlerden Hasan-ı Basri’ye bir mektup yazarak adil devlet başkanının vasıflarını yazmasını ister.Hasan- Basri de şunları yazar:

“Allah adil devlet başkanını her eğrinin doğrultucusu, her zalimi yola getirici, her bozuk olanı düzeltici, zayıfın korucusu, mazlumun hakkını alıcı,her darda kalanın sığınacak çaresi kılmıştır.”

“Adil devlet başkanı develerine düşkün olanlar için otlağın en iyisini arayan, onlara tehlikeli otlaklardan koruyan, yırtıcı hayvanlardan himaye eden, soğuk ve sıcağın zararlarından muhafaza eden çoban gibidir.”

“Adil devlet başkanı çocuğuna karşı şefkatli olan baba gibidir.Çocuğuna vazifesini yapan ana gibidir.Aynı zamanda yetimlerin vasisi ve fakirlerin güvencesidir.”

“Adaletli başkan organlar arasında kalp gibidir.Diğer organlar onun iyi olması ile iyi olur.Bozulması ile bozulur.”

“Allah’ın kulları hakkında cahillerin hükmü ile hüküm verme onlar hakkında zalimlerin tuttuğu yolu tutma.Kendini büyük görenleri çaresizlere musallat etme.Böyle yaparsan kendi günahlarınla beraber onların günahını da yüklenirsin Allah’ın selamı, Rahmeti ve Bereketi üzerine olsun.”

Emevi Halifesi II.Hakem (961-976) kendine köşk yaptırmak ister.Arsa yetmediği için ustalar yanındaki arsadan bir miktar alırlar.Arsa sahibi bir kadındır.Kurtuba kadısı Beşir’e şikayette bulunur.Beşir, bir binek hayvan ve bir çuvalla kadının arsasına girer.Çuvalı toprakla doldurur.Köşkün penceresinden seyretmekte olan II.Hakem’e:

-Bana biraz yardım eder misin? Şu çuvalı yükleyelim der.

Halife aşağıya iner, beraberce yüklenirler, çuvalı kaldıramazlar.Bunun üzerine kadı Beşir:

-Bu toprak zorla ağdığın bahçenin ancak bir miktarıdır.Şimdi bu kadarını kaldıramıyorsun yarın okoskoca bahçeyi nasıl kaldıracaksın?der.

Halife bunu üzerine  kadının hakkını verip helalleşir.(Ahmet Refik, Tarihi Umumi, c.5,s.228)

Abbasi halifesi Harun Reşid göreve başladıktan bir müddet sonra arkadaşı, büyük alim Süfyan’ı sevriyye bir mektup yazar.Arkadaşlarının kendisine ziyaret edip tebrik ettiklerini belirttikten sonra kendisinin de hediyeler vererek onları taltif ettiğini belirtir.Bundan sonra niçin kendisine ziyarete tebrike gelmediğini sorar.Süfyan:

-Hazineden para dağıttığını yazıyorsun.Müslümanların rızası olmadan onların malını hangi hakla başkalarına dağıttın ? diye cevap verir.

Bir insanın görev alması, başkasına görev vermesi son derece önemli bir husustur.Bir gün Harun Reşit ava çıkmıştır.Dağda bir kadının kuzusunu kurt kaptığı için halifeye beddua ettiğini görür.Kadına:

-Dağda kuzunu kapan kurdu başkan ne yapsın? Deyince kadın:

-Başkan adil olsaydı tedbirli olurdu.İyi bir vali tayin eder.O da iyi kimseleri göreve getir, bizi yönetenleri dikkatli seçer, onlarda iyi bir koruyucu tayin ederdi.Benim kuzumu da kurt yemezdi der.

Harun Reşit, hac görevini yaparken devrin alimlerinden biri, oradaki insanları göstererek; “bu insanlar kendi hesaplarını vermekten korkuyorlar.Halbuki sen kendi hesaplarınla beraber idaren altında bulunanların, hükmünün geçtiği yerlerde olan işlerin hesabını da vereceksin” demiştir.Devlet adamının sorumluluğunun ne kadar geniş kapsamlı olduğunu hatırlatmıştır.

Behlül Dana bir gün halife Harun reşidin huzuruna gelir.Halife, o sırada tahtında olmadığı gibi odasında da yoktur.Fırsattan istifade eden Behlül Dane tahta geçip oturur…Biraz sonra koruma görevlileri bakarlar ki tahtta biri oturuyor, onu hemen aşağı indirirler. Ve başlarlar dövmeye bir müddet sonra halife gelince bakar ki, Behlül ağlıyor hemen sorar:

“Niçin ağlıyorsun ne oldu?”

Halife, muhatabından cevap alamayınca, koruma görevlilerine sorar aynı soruyu:

-“Ne oldu buna?” görevliler şöyle der:

-“Ey müminlerin emiri! Bu adam sizin makamınızda oturuyordu bizde akıllansın diye bir iki vurduk ondan ağlar.”

Behlül, söze karışıp şöyle konuşur:

-Hayır! Ben o yüzden ağlamıyorum, senin için ağlıyorum.Ben ömrümde bir kez bu makama oturduğum için bu dayağı yedim sen ki, her gün oturuyorsun acaba ne kadar dayak yiyeceksin?”

Gazneli Mahmut’un vezirinin oğlunun adı Muhammettir.Bir gün onu babasının adı ile çağırır.Çocuk durumu babasına söyler.Sebebi sorulunca da şu cevabı verir.Ben hiç o Muhammet adını abdestsiz adını ağzıma almadım o anda abdestim yoktu, babasının adı ile çağırdım der.Gazneli Mahmut’un kapalı tuttuğu bir oda var kendini saraydan ayrılınca veziri merak edip kapıyı açar ne görsün? Bir kepenek bir kaval…

Cevabını şöyle verir:

-Aslımı unutmamam için aslımı unutursam hizmet edemem…

Nuşirevan bir gün ava çıkar, fena halde susar.Bir bahçe ve bahçenin ortasında oynayan bir çocuk görür, çocuğa:

-Bana biraz su verir misin? Der.Çocuk:

-Suyumuz yok cevabını verir.Nuşirevan:

-Öyleyse bir nar ver der.

Çocuk bir nar verir.Nar o kadar tatlı, o kadar güzeldir ki, Nuşirevan içinden bahçeye el koymak geçer.Çocuktan bir nar daha ister.Çocuk bir nar daha verir.Fakat nar acıdır.Nuşirevan çocuğa:

-Bana verdiğin narlar aynı ağaçtan değimliydi?diye sorar.Çocuk:

-“Evet”der.

-Neden biri tatlı, diğeri acı öyleyse? “Deyince, çocuk şu cevabı verir:

-Meyveler efendimizin niyetine göre galiba tatlarını değiştiriyor”

Cengiz Han 1227 Ağustos ayında gözlerini dünyaya yumarken son olarak şöyle demiştir:

-Eh, büyük rüya bitti ve bana da yol göründü.Her günün geçmişi vardır ve bir ışık sönecektir.Taht üzerinde oturanlar da kuru tahtaya yaslananlar da günün birinde kuru bir kalıba dönecektir.Ne mutlu insanlara ki, kapanan günden ışık alırlar ve geceleri aydınlatırlar.Siz o mutlu kişilerden olup beni ölümümde bir şeyler öğrenip, aranızda post kavgası olmasın…”

Tarihçilerin naklettikleri bilgilere göre; Tuğrul Bey’in sofrası halka açıktı.açların doyrulması adeta yaygındı.Sultanlar aş evleri açmışlar, kimsesizler yurtları yapmışlardı.Fakirler sınıflara ayrılmıştı;Birinci derece fakir olanların, ikinci derece fakir olanların listesi tutulur, İhtiyaçları tespit edilerek karşılanırdı.Melik Şah’ın tutturduğu yoksullar listesinde Müslüman olmayan azınlıkların fakirleri bile yer almıştır.

Melik Şah’ın bir gezisinde, köylünün biri karşısına çıkarak;

“Memurların zulmünden yandık yıkıldık” diye şikayette bulundu.Duyduğu haberden canı çok sıkılan Melik Şah, atından atlayarak köylüye;

-“Yakama yapış beni sarayıma kadar götür,” dedi.

Adama ne kadar yalvardı ise de, padişah ısrar etti.Köylü, padişahın yakasından tutarak şehrin ortasından saraya kadar getirdi.Nizamülmülk hayretle padişaha;

-“Sultanım bunu niçin yaptın?” deyince, Melik Şah:

-“Bu şikayetçi, zulüm görmüş bir adamdır. Beni mahşerde tanrı nın huzuruna bu suretle götürmek hakkına sahiptir.O zaman verecek cevap bulamayacağından cezamı dünya da çekerek, hak kazanmak için yaptım.”cevabını verdi.

Melik Şah ayın görülmesi üzerine bayram ilan eder.Büyük alim cüveyni ertesi gün Ramazan olduğuna fetva vermiştir.Melik Şah sebebini sorunca Cüveynin cevabı şu olur:

-Sultana ait işlerde fermana itaat bizim vazifemizdir.Fakat fetvaya ait meselelerde sultanın bize sorması gerekir.

Ünlü Sultan Melik Şah yanına veziri Nizamülmülkü de almış, isyan eden amcasına karşı koymak üzere ordusuyla harekete geçmiştir.Horasanda Rasulüllahın neslinden Seyit Ali Rıza’nın türbesinde dua ettiler, mescidin de namaz kılıp tekrar yola çıktılar.Yolda Melik Şah vezirine sordu: Türbe de nasıl dua ettin?

-Rabbimin bizi muzaffer kılması için dua ettim ya sen nasıl dua ettin? Melik Şah:

-Ben der, öyle dua etmedim.Benim duam şöyleydi:

“Rabbim! Vatanıma, milletime ve İslam’a ben faydalı olacaksam beni muzaffer kıl.Hasmım faydalı olacaksa onu muzaffer kıl!”

Alparslan’ın veziri Nizamülmülkü sultana şikayet ederler.Zulüm ettiğinde, rüşvet aldığından bahsederler.Sultan Alparslan vezirini çağırır, şikayet mektubunu okumasını ister, sonra:

Ey vezirim, eğer bu adamın yazdıkları doğru ise bundan vazgeç, eğer bir iftira ise bu adama bir iş bul da meşgul olsun, onun bunun aleyhinde bulunmasın, kötülük yapacak vakit bulamasın demiştir.Türkistan seferine çıkan Alparslan, bir kaleyi kuşatmış, kale Kumandanı Yusuf’u küçük görmüş, elinin çözülmesini emretmiştir.Yusuf’un saldırısı sonunda yaralanmıştır.Askerin gücü ile gururlanmanın cezasını böyle çektiğini ifade ettikten sonra halkın “mağrur olma padişahım senden büyük Allah var” denmesini vasiyet etmiştir.

Selahattin-i Eyyubi ölürken 30dinar parası çıkmıştı.Bir askerle mızrağa kefenini taktırıp şöyle bağırıp sokaklarda dolaşmasını istemiştir:

-Ey ahali! Selahattin-i Eyyubi son anlarını yaşıyor.İşte şu kefenden başka bir şey götüremiyor.Bilge Kağan:

“Tanrı, Türk milleti yok olmasın diye beni kağanlığa oturttu.Türk milleti için gece uyumadım, gündüz oturmadım, kardeşim Kültekin ile ölünceye kadar çalıştım, aç milleti doyurdum; çıplak milletimi giydirdim fakir milletimi başka milletlerin halkından daha iyi kıldım” diyerek görevini yapmanın mutluluğunu dile getirmiştir.

Aşık Paşa’nın ifadesi ile

-Osman Gazi’nin adeti şöyle idi.Her 3 öğünde bir yemek pişirir, yoksulları toplayıp yedirirdi.Çıplakları toplayıp sırtına elbiseler giydidirirdi.Dul hatunlara dahi daima işi gücü sadaka vermekti.Orhan Gazi’nin huyu bu dahi imaret yaptırdı ki yoksullar gelip her gün imarette yemek yiyeler.

Edebali’nin Osman Gazi’ye öğütü:

“Ananı, atanı say.Bil ki, bereket büyüklerle beraber.Bu dünyaya, inancını kaybedersen, yeşilken çorak olur çöllere dönersin.Daima açık sözlü ol.Her sözü üstüne alma, gördün söyleme, bildin bilme, sevildiğin yere sık gidip gelme ki itibarın zedelenmesin.Şu 3 kişiye acı:Cahiller arasında ki alime, zenginken fakir düşene, hatırlı iken itibarını kaybedene unutma ki, yüksekte yer tutanlar, aşağıdakiler kadar emniyette değildir.Haklı olduğun da mücadeleden korkma”

Hayme Ananın Oğlu Ertuğrul’a öğüdü:

“Boyundan, soyundan olsun olmasın insanlara adil davran.Adaletten ayrılma ki insanların birlik ve dirlik kazansın.Yurdun da obanda herkes gezsin.Ululuk isteyen töreden ayrılmasın.Bu dünya bir oturma yeri değildir.Yapacağın iyi ve doğru işlerle insanların hizmetinde bulunursan ancak iftihar edebilirsin.Yüreğinden imanı, dilinden duayı, davranışından fazileti hiç eksik etme.Birde sabırlı ol.Ekşi koruk sabırla tatlı üzüm olur”

Sultan Reşat ameliyat olacaktır.İki rekat namaz kıldıktan sonra ellerini açarak şöyle dua ettiği söylenir:

“Ya Rabbi! Memleketimin, milletimin mukadderatını hayırlara tahvil et.Eğer memleketim, milletim için muzir ve faydasız biri olacaksam beni bu ameliyat masasından kaldırma.Yok memleketim, milletim için faydalı işler yapacaksam beni sağlıklı günlerime kavuştur…”

1842 de Sadrazam olan Mehmet Emin Paşa 38 yaşındadır.Abdülmecit kendisine mühür verdiğinde:

-Ben henüz gencim daha tecrübelilere verseniz “deyince Padişah:

-İnşallah bu hizmette sakal ağartır ve devlete hizmet edersiniz” diyerek ona görev vermiştir.

Devlet malı, devlete ve millete ait bir maldır.I.Mahmut, boş durmaz vakit buldukça kuyumculuk yaparak geçinirdi bir gün veziri:

Sultanım, milletin hazinesi sizindir, niçin böyle zahmete giriyorsunuz deyince I.Mahmut şu cevabı vermiştir:

Bre ne biçim söylersin?Milletin hazinesi milletin ihtiyacı içindir.Ancak alın teri ile kazanılan helaldir.Ancak o lezzetli ve bereketli olur.

II.Murat hazineyi zenginleştirme teklifinde bulunan vezirine nasıl bu işi yapacağını sorar.Veziri:

-Efendim, halktan bazıları çok zengin.Bunların paralarının bir kısmını alabiliriz der.Padişah kızar vezirin vazifesinden alındığını bildirerek oradakilere: “bizim askerimiz gazi askerdir.Bir padişah haram yer ve askerine haram yedirirse asker harami olur” der.

Girit adası 25 yıl süren kanlı savaşlardan sonra alınmış on binden fazla asker şehit olmuştu.Sultan Abdülaziz in Paris seyahatin de Napolyon, Girit için “bu adayı bize satın” demişti.Aldığı cevap “aldığımız fiyata olur” oldu.

Üçüncü Selim birgün tebdil gezmiş, saraya dönünce sadrazama şunları yazmıştır.

“Bu gün tebdil gezerken halkın fırınların önünde toplandığını gördüm biri “yiyecek ekmek bulamıyoruz” diyordu.Vicdanım sızladı,derecesiz müteessir oldum.Bunun çaresine tez elden bakılsın.Milletime, ibadet ehlime, zahmet çektirmek bize layık değildir.Ben ve sen onların sayesinde hükümdar oluruz”

IV.Murat ölünce yerine kardeşi Sultan İbrahim geçecektir.Sultan kendisini tahta oturtmak isteyen sadrazama:

-Dur lala, deyip ellerini kaldırır ve şu duayı ede:

-Ya Rabbi! Sana hamt ederim ki, benim gibi zayıf kuluna bu makamı layık gördün.Bu makamda cihana hükmeden  bir kudrete sahip olacağım.Ya Rabbi, ben bu kudreti kötüye kullanır,  kullarını zulüm altında inletirsem,masum insanların üstünde bir kabus olursam, o zaman azamet ve kudretinle  beni kahret.Böylece masum insanları  benim zulmümden kurtar.”

Ve sonra da “BİSMİLLAH” deyip tahta oturur.

Fatih Sultan Mehmet 19 yaşında padişah oldu.

Fatih Sultan Mehmet: “dünyada bir tek din, bir tek devlet, bir tek padişah olmalı ve İstanbul’da cihan payı tahtı olmalıdır” demişti.

Fatih İstanbul’u fethettikten sonra sokaklarda gezerken bir inilti duyar.Bulunup getirilmesini ister.İhtiyar biri perişan halde Fatih’in huzuruna getirilir:

-Bu ne hal? Seni bu hale kim, neden soktu? Diye sorunca ihtiyar:

-Muhasara başlayınca imparator bana “Türkler İstanbul’u alacak mı” diye sordu. “alacak” dedim, beni bu yüzden bu hale getirdi.

Fatih, ihtiyara:

-Peki söyle bakalım, İstanbul bizim elimizden çıkacak mı?

İhtiyar biraz düşündükten sonra:

-Bu güzel şehrin düşmanı çoktur.Ancak aranızda fesat artar, şahsi menfaat ön plana alınır da elindeki malı yabancılara satanlar olur, yabancıdan medet umanlar artar, işte o zaman bu şehir sizin elinizden çıkar.”

Deyince, Fatih ellerini havaya kaldırarak:

-Dilerim Allah’tan ki, bunları yapanlar Allah’ın kahrı gazabına uğrasınlar diye  beddua eder.(Tahsin Ünal Osmanlılarda Fazilet Mücadelesi s.53)

Fatih Sultan Mehmet, askerlere kale kapılarının akşamları kapanıp geceleri açılmasını söyler.Bir gün tebdil gezmiştir, dönüşü biraz gecikir.Nöbetçiden kapıyı açmasını ister.Nöbetçi kapıyı açmaz.Kendini tanıtır, gene açmaz, Fatih ısrar edince nöbetçi:

-Padişahım! Kendiniz uymayacaktınız da bu emri neden verdiniz” der.

Herkesin bildiği bir örnekte Miralay Reşat Paşa’dır.İstiklal savaşında Başkumandanlık merkezine bir tepenin yarım saat içinde alınacağını bildirir.Süre içinde alınmadı diye bir kurşun sıkmıştır.5 dakika sonra da merkeze tepenin alındığı haberi bildirilir.Ülke dürüst ve namuslu insanların omuzlarında yükselecektir.

“Ben ki İstanbul Fatihi Abdulaciz Fatih Sultan Mehmet.Bizatihi alın terimle kazanmış olduğum akçelerimle satın aldığım İstanbul’un taşlık mevkiinde bulunan 5 dükkanı mı aşağıda ki şartlar muvacehezinde vakfı sahih eylerim.Şöyle ki:Bu gayri menkulatımdan elde olunacak nemalarla İstanbul’un her sokağında ikişer kişi tayin eyledim.Bunlar ki ellerinde ki bir kap içerisinde kireç tozu ve kömür külü olduğu halde günün belirli saatlerinde bu sokakları gezeler, bu sokaklara tükürenlerin tükürükleri üzerine bu tozu dökerler, yevmiye 20’şer akçe alsınlar.Ayrıca 10 cerrah, 10 tabip ve 3’de yara sarıcı tayin ve nasp eyledim bunlar ki, ayın belirli günlerinde İstanbul’a çıkarlar, bila istisna her kapıyı vuralar ve o evde hasta olup olmadığını soralar.Var ise ve şifa orada mümkün ise şifa yap olalar değil ise kendilerinden hiçbir karşılık beklemeksizin Darulacezeye kaldırılarak orada salah buldurulalar.

Maazallah her hangi bir gıda maddesi buhranı da vaki olabilir.Böyle bir hal karşısında bırakmış olduğum 100 silah, ehli erbaba verile bunlar ki hayvanatı vahşiyelerin yumurta da veya yavru da olmadığı sıralarda balkanlara çıkıp avlanalar ki zinhar hastalarımızı gıdasız bırakmayalar”

Fatihin ölümü ile ikinci Beyazıt’ın tahta geçişini kabul etmeyen Cem Sultan Roma’ya gitmek zorunda kalınca Roma da hükümdarlığa yakışır törende karşılanmıştır.Papa Cemi ayakta karşılamıştır.Cem’e de papanın önünde eğilmesi söylenince, Cem, kimsenin önünde eğilmediğini ve papanın önünde de eğilmeyeceğini belirtmiştir.Yapılacak haçlı seferi için papa Cem’in durumundan yararlanmak istemiş, Cem’e Osmanlı tahtını vaat etmişti.Bu teklife de Cem, “değil Osmanlı tahtını dünya tacı verilse gene de milletime ihanet edemem” cevabını vermiştir.

Bit gün papa, Hıristiyan olmaya davet edince Cem bu teklifi hakaret saymıştır.

Bir gün Yavuz Sultan Selim hiddet anında hazine memurunun  idamını ister.Sertliği ile tanınan padişaha , Şeyhül İslam Ali Cemali Efendi itiraz eder, kararın haksız olduğunu söyler.Padişahın bunun devlet işlerine  müdahale anlamına geldiğini bildirmesi üzerine Ali Cemali şu cevabı verir:

-Padişahın işlerinde bağımsız olması ve müdahaleden uzak kalması şarttır.Fakat tedbirli, tecrübeli kişilere danışmaları gerekir.Bunun tersi ise memleketin zararınadır.Müracaatım saltanat işlerinize müdahale değildir.Bu kararınızdan vazgeçiniz yoksa Allah katında sorumlu olursunuz”

Ali Cemali Efendi, danışmanın gereğine, aksi halde memleketin zararına olacağını ifade etmiştir.Ayrıca Padişaha Allah  katında sorumlu olacağını hatırlatmaktan çekinmemiştir.

Y.S.Selim, Mısır seferine giderken yolda mola vermiş, halkın bağ ve bahçelerinin içinden geçmiş askerine “canım meyve istedi” kimin yanında varsa diye haber salmış, asker: “padişahımız bizi eşkıya mı zanneder” deyince de Yavuz: “Allah’a şükürler olsun. Eğer halkın bağ ve bahçelerinden bir şeyler almış olsaydınız Mısır seferinden vazgeçecektim.Çünkü Allah haram yiyen askere zafer nasip etmez” demiş, yola devam etmiştir.

Yolda bir gayri müslimden ödünç para alınır.Dönüşte öldüğü anlaşılınca defterdar, adamın öldüğünü, varislerinin zengin olduğunu, paranın hazineye aktarılmasının uygun olacağını söyleyince Yavuz hiddetlenmiştir:

-Ölene  rahmet, malına bereket, çocuklarına sıhhat ve afiyet, zalime lanet” deyip defterdarı görevinden almıştır.

Yavuz Sultan Selim, alkışlanmaktan utanan padişahtır.Mısırın fethinden dönerken halkın sokaklara döküldüğünü duymuş, akşam karanlığını bekleyip, saraya arka kapıdan girmiştir.

Hakimül Harameyn(Mekke-Medine nin hakimi) diye hutbe okuyan hocayı uyarmış.Hadimül Harameyn Mekke Medine’nin hizmetçisi demiştir.

Mısır seferi dönüşünde hocası Kemal Paşa Zade’nin atının ayağından sıçrayan çamur padişahın üzerine sıçramıştır.Hoca mahçup olmuş, bir şey demeyince Yavuz: Alimlerin atının ayağından sıçrayan çamur, bizim için şereftir.Öldüğü zaman bu çamurlu kaftanı sandukanın üzerine örtün.Umarım ki bu çamurlar günahımın affına sebep olur.” Demiştir.

Yavuz Sultan Selim ölürken Hasan Can kendisine:

-Hakka teveccüh ediniz”deyince, Yavuz:

-Bunca zamandan beri beni kiminle biliyordun?Cenabı Hakka teveccühte bir kusur mu sezdin?” demiş, Hasan Can’ın Yasin okumasın istemiş ve onunlar beraber okurken ruhunu teslim etmiştir.

Kanuni Sultan Süleyman’a biz “ Kanuni” dedik, batı “muhteşem” dedi.1945 de ABD kongre kararı ile Kanuni’nin portresinin kongre binasına asılması kararını almış.Hala kongre binasında portre asılıdır.1527 yıllarında İran dan İstanbul’a Molla Kabız adında bir zat gelir.İnancımıza aykırı konuşmalarla insanımızın inancını rencide eder.Kanuni Sultan Süleyman, ilim adamlarını toplar.Molla Kabız’ı iddialarını ispata davet eder.Özellikle ibn-i Kemal’in karşısında fikirlerini çürüttükten sonra İstanbul kadısının fetvası ile Molla Kabız idam edilir.Evvela bozguncu fikirleri, sonrada kendisi yok edilir.(İslam Ansiklopedisi IV.S.1516) bugünde aynı fitne, aynı faaliyetler  vardır.Hatta çok daha yıkıcıdır.Ama alınan bir tedbir, yapılan bir icraat yoktur.

Kanuni Sultan Süleyman bir sefer dönüşünde bir köylü atının dizginlerini tutar ve padişaha:

-Sultanım, askerlerine söyle ekinlerimi çiğniyorlar, yoksa seni şikayet ederim, der.Kanuni gülümseyerek sorar:

-Beni kime şikayet edersin? Köylü ciddi bir tavırla:

-Şeriate, Allah’a der.

Bu cevap karşısında padişahın göz pınarları yaşla dolar ve askere geri dönmesi için emir verir.

Ebussuut efendi Kanuni Sultan Süleyman döneminde Şeyhülislamdı.

Kanuni Sultan Süleyman, sarayın bahçesinde armut ağacını kurutan karıncaların öldürülebilmesi için Şeyhülislam Ebussut efendiden  aşağıdaki beyitle fetva istedi:

“Dırahta ger ziyan etse karınca

Zararı var mıdır anı kırınca?”

Padişahın bu fetva talebi üzerine, Ebussuut Efendi de, bir beyitle şöyle cevap verdi:

“Yarın Hakkın divanına varınca;

Süleymandan hakkın alur karınca!”

Diğer bir olayda bir gün Kanuni Sultan Süleymana bir kadın gelerek:

-Evim soyuldu demiş.

-Peki sen nerdeydin? Deyince de

-Evde cevabını vermiştir.

Kızan Kanuni:

-Ne yapıyordu? Diye sorunca da kadın uyuyordum” cevabını vermiştir.

-O kadar derin uykuya mı dalınır ki,hırsızdan haberin olmadı? Deyince Padişaha: evet derin uykuya daldım, haberim olmadı. Başımızdakilerin uyanık olduğunu zannediyordum” cevabını vermiştir.Kanuni diyecek bir şey bulamamış,zararı tespit edip ödenmesini emretmiştir.

Diğer bir olayda:

Kanuni Sultan Süleyman ölmeden önce bir kutunun kendisiyle beraber gömülmesini vasiyet etmiştir.Kutu mezarın başına geldiğinde Şeyhülislam Ebussuut efendi bunun dinen caiz olmadığını söyler.O arada vasiyettir yerine getirilsin diyenler olur.İnancımıza göre kefenden başka bir şey konmaz diyenler arasında kutu yere düşer, içinde Ebussuut efendinin verdiği fetvalar olduğu görülür.Kanuni yaptığı işleri fetvalara dayanarak yapmıştır.Ebussuut Efendi:

-Sultanım sen kendini kurtarmışsın bakalım ben ne yapacağım” diyerek hüngür hüngür ağlamıştır.

Alman İmparatoru Şarlken  Süleymaniye Camiinin mihrabına konması isteği ile granitten döktürdüğü yuvarlak bir taşı Kanuniye gönderdiğinde Mimar Sinan düşmanın hiçbir hareketinin dostça, doğru dürüst olmadığını bildirdiği için Kanuniye:

-Hünkarım, içimde garip bir his var.Olaki küffar bu taşın içine bir şeyler koymuş olsun.Onun için mihraba konmasını isterler.” Deyince Kanuni, taşın kırılmasını istemiş ve kırılan taşın içinden siyah bir haç çıkmıştır.Bunun üzerine Mimar Sinan:

Padişahım bunun yeri mihrap değil, bütün Müslümanların ayak altı olan eşiktir.”demiş, granitin parçaları giriş kapısının eşiğine yerleştirilmiştir.

Fransız kralı II.Henry, Charles-Ouintle  harbe başlayınca Kanuni Sultan Süleymana bir mektup yazmış ve şöyle demişti:

“Şimdiki halde Fransa’nın hiçbir şeyi kalmamıştır.Padişahın alem Penah hazretlerinden başka hiçbir yerden de ümidi yoktur.Nitekim bundan önce de bir çok defalar padişahın alem Penah hazretlerinin yardımı görülmüştür.Eğer biraz para ve mal yardımı yapılırsa Fransa bundan ebediyete kadar minnettar kalacak ve Türk cömertliği bir kere daha cihana nam verecektir.Bu yardım, padişahı Cihan hazretleri için laşey mesabesindedir.”(Yılmaz öztuna,Türkiye tarihi,cilt:6,s.64)

Kanuninin cenazesi Süleymaniye camiinden kalktı.Cenaze namazı 500 müezzinin tekbirleri ile kılındı.Cemaat Fatih camisine kadar uzanıyordu.Abdülhamit Han’ın ölümünden nice sonra onun adına hutbeler okunmuştur. “Allah onun ömrünü artırsın” diye dualar edilmiştir.

Bugünkü İsrail devletinin kuruluşundan yıllar önce zengin Yahudilerin  toprak satın alarak ilk İsrail kolonilerini kurdukları unutulmalıdır.Rumların, Ermenilerin ve diğer yabancı ülkelerin ülkemizdeki toprak satın alarak yerleşme istekleri bu açıdan değerlendirilmelidir.Siyonist lider Theodor Herzl,Sultan Abdülhamit’e Filistini satmasını teklif edince şu cevabı almıştır:

-Ben bir karış dahi olsa toprak satamam zira bu topraklar benim şahsi mülküm değildir.O topraklar milletimindir…

Pariste Volter’in yazdığı “Muhammet Yahut Taassup” adlı piyes oynayacaktır.Piyeste Peygamberimizle alay ediliyor, küçük düşürülmek isteniyordur.Bunu duyan ikinci Abdülhamit han elçilik vasıtasıyla temsilin oynatılmamasını aksi halde bunu siyasi mesele yapacağını Fransız hükümetine bildirir.Fransız hükümeti piyesi oynatmayı durdurur.Aynı piyes Londra’da da oynatılması kararlaştırılır.Her şey hazırlanmış,biletler satılmıştır.Aynı teklif İngiliz hükümetine yapılır.İngiliz yetkilileri çok geç olduğunu ayrıca böyle bir teklifin İngiliz vatandaşlarının hürriyetine  tecavüz olacağı ifade ile teklifi reddeder:

Bunun üzerine abdulhamid’in cevabı şöyle olur:

-Müslümanların halifesi olarak, İngilizler peygamberimizi tezyif ediyorlar diye alemi İslama beyanname neşredip, Cihad’ı ekber ilan edeceğim.”

Bu ikaz üzerine İngilizler temsilin oynatılmasını durdurur. Görülüyor ki en zayıf olduğumuz anlarda bile millettin inancı ile alay edilmesine müsaade edilmemiştir.

Avrupa’da ilk araba çıktığı zaman Pazar aranır ilk akla Osmanlı imparatorluğu ve padişah gelir. Arabayı getirirler, Abdülhamit’i saraydan bindirip camiye getirirler. Çıkışını beklerler. Beğenip beğenmediğini sorarlar. Aralarında şu konuşma geçer.

-Bu arabayı ne ile getirdiniz?

-Gemi ile.

-Tekrar gemi ile geri götürün.

-Aman Efendim beğenmediniz mi?

-beğendim. Bir parçası kırılırsa biz ne yapacağız?

– Biz derhal getiririz, onarırız, derler.

-Abdülhamit arabayı götürmelerini ister. Hemen sanat okullarına yazılan yazıda araba fabrikasında çalıştırılmak üzere iki ahlaklı ve zeki öğrencinin gönderilmesini ister. Zaman buna yetmemiştir.

Saray katiplerinden, Esad Bey anlatır:

Bir gece önemli bir şifre almıştım. Bunu sultan Abdülhamit hana imzalatmak için,yatak odasının kapısını çaldım. Kapı açılmadı. Bir müddet bekledikten sonra bir daha çaldım. Kapı açılmadı. Bir müddet bekledikten sonra bir daha çaldım. Yine açılmadı. Üçüncü defa vuracağım zaman kapı açıldı. Karşıma çıkan Sultan havlu ile yüzünü siliyordu. Bana dedi ki:

Evladım, beklettim kusura bakma! Daha birinci çalışında kalktım, gecenin bu saatinde geldiğine göre mühim bir evrak olduğunu anladım. Abdestsiz idim. Bu milletin hiçbir evrakını abdestsiz imza etmedim. Abdest almak için geciktim. Evrakı oku da dinleyeyim. Evrakı okudum . besmele çekerek imzaladı. “Hayırlı olur inşallah” dedi.

Osmanlı İmparatorluğunun son padişahı Vahdettin’in bir hatıratında:

“Ben evvel ki padişahlar gibi kuş tüyü üzerinde padişah olmadım. Ateş yığını üzerinde padişah oldum. Benden daha iyi Veliaht bulunsaydı, vallahi padişahlığı kabul etmezdim. Ben saltanat ile teneşir arasındaki mesafeyi bilirim” demiştir.(E.Ziya Karal Türkiye cumhuriyeti tarihi, S.178)

Cemal Kutay: “Vahdettin dünyanın en namuslu insanlarından biriydi.Ölünce yastığının altında parasızlıktan alamadığı ilacın reçeteleri çıkmıştır.” der.

Vahdettin asla hayin değildi. Samsun’a M. Kemal’i vahdettin göndermiştir. Gemide 48 kişi daha vardı. Vahdettin 25 bin altın vererek göndermiştir.

Sivas, Erzurum kongreleri sürecinde M. Kemal Vahdettin’e olay bağlılığını  ifade eden telgraflar göndermiştir. Birinci büyük millet meclisinin padişaha çektiği telgraf aynen şöyledir:

-“ Padişahımız, kalbimiz hissi sadakat ve ubudiyetle doludur. Tahtınızın etrafında her zamandan ziyade daha sıkı bir rabıta ile toplanmış bulunuyoruz.” (M.Müftüoğlu, yalan söyleyen tarih utansın) 3/271)

O, kızıl sultan, hain değildi. Böyle düşmanlar söylüyordu. İzmir’in kurtuluşu üzerine Ayasofra camisinde mevlit okutmuştur.

Vatandan ayrılmak zorunda kalıp gemi ile İstanbul’dan ayrılırken, devlete ait birtek kuruşu beraberinde götürmemiştir.(E.Ziya kural C.T. tarihi:178)

Padişahlığın kaldırılması üzerine vatanından ayrılan vahdettin İtalya da vefat edince cenazesi Türkiye’den istenmedi. Borçluydu bu nedenle tabutuma haciz  kondu. Cenazeye  Suriye sahip çıktı. Tabut Suriye’ye yakınları tarafından kaçırıldı. Mezarı Şam’da Süleymaniye külliyesinin bahçesindedir. Bugüne kadar da cenazenin getirilmesi düşünülmemiştir. Sürgünlük hala devam etmektedir.

Vahdettin’in ölümü M Kemal Adana’da Hamdullah Suphi ile sofradadır. Hamdullah Suphi şöyle anlatır: Atatürk: çok namuslu bir adam öldü . İsteseydi top kapının bütün cevahirini götürür ve öğle bir ordu kurup geri dönerdi ki dedi

( Abdülhamit değil top kapıdan bir şeyler almak, Hz. Osman’a ait el yazması kur-an’ı kerimi ve bazı değerli özel eşyaları göndermiştir meclis nasıl açıklamıştır. Bir bakalım.

Heyeti temsiliye adına M. Kemal den telgraf

1)-Kolordulara

2)- Bütün vilayetlere

3)-Bağımsız livalara

4)- Müdafaai hukuk merkez heyetlerine

5)-Belediye başkanlarına

1. yüce Allah’ın izniyle  Nisan’ın 23’üncü Cuma günü,  Cuma namazından sonra Ankara’da büyük millet meclisi’nin açılışı yapılacaktır.

2.Vatanın istikbali,  Yüksek hilafet  ve saltanat makamının kurtarılması gibi em önemli  ve hayati görevleri yerine getirecek olan Büyük Millet Meclisinin açılışı gününün Cumaya rastlatılmasıyla adı geçen günün bütün kutsallığından yaralanılacak ve bütün sayım millet vekillerinin hazır bulunmalarıyla Hacı Bayram Veli camiin de Cuma nmazı kılınarak, kur-an ve dualardan da manevi bir güç sağlanacaktır.

Kutsal emanetleri ve sancağı şerifi taşıyarak özel daireye gidilecektir. Özel daireye girilmezden önce bir dua okunacak, kurbanlar kesilecektir. Bu törende camiden başlayarak özel daireye kadar askeri birlikler ile özel düzenlemeyi kolordu komutanlığı yapacaktır.

3)- adı geçen günün kutsallığını bir  kere daha artırmak için bu günden vilayet merkezinde Vali bey efendi hazretlerinin düzenlemesi ile hatim ve kuran  okunacak  ve hatimin son bölümü Cuma günü namazdan sonra özel dairenin önünde tamamlanacaktır.

4)- Kutsal ve yaralı vatanımızın her köşesinde bu günden Kuran ve hatim okutulmaya başlanacak, Cuma günü ezandan evvel minarelerde selavatı şerife getirilecek ve hutbe sırasında halifemin padişahımız efendimiz hazretlerinin namları zikredilirken padişahımızın ve bütün ülkenin bir an önce kurtuluşa ve esenliğe kavuşmaları duası ilave edilerek okunacaktır. Cuma nazmının kılınmasından sonra da kuran okunacak ve yücve hilafet ve saltanat makanmının ve vatanın büyük parçalarının kurtuluşu amacıyla oluşturulan milli çalışmaların önem ve kutsallığı ve milletin her ferdinin kendi vekillerinden meydana gelen bu büyük millet meclisine tevdi edileceği vatani görevi yerine getirme zorunluluğu hakkında vaazlar yapılacaktır. Bundan sonra, halife ve padişahımızın, din ve devletimizin, vatan ve milletimizin kurtuluşu, selameti ve istiklali için dua edilecektir. Bu dini ve varni törenin yerine getirilmesinde ve camilerden çıkıldıktan sonra Osmanlı ülkesinin her tarafında, hükümet makamına gelinerek meclisin açılmasından dolayı resmi kutlamalar yapılacaktır.Her tarafta Cuma namazından önce uygun surette mevlidi şerif okunacaktır.

5)-Bu bildirinin hemen yayımı için her araca başvurulacak ve acele en ücra köylere en küçük askeri birliklere, ülkenin bütün teşkilatlarına ve kurumlarına tebliğ edilmesi sağlanacaktır.Ayrıca, büyük levhalar halinde her yere asılacak ve mümkünse yerel baskı ve çoğaltılarak parasız dağıtılacaktır.

6)-Yüce Allah’tan tam başarı için dua olunur.Ankara 21 nisan 1920 heyeti temsiliye adına Mustafa Kemal.

Atatürk tanrı olduğunu, Peygamber olduğunu iddia etmemiştir.Etrafı onun bir yaratıcı olarak görüyor ve gösteriyordu.Yazılan şiirlerde tanrı diyen oldu,Peygamber diyen oldu Atatürk din düşmanı da değildi.Daha ölmeden önce Gazi’nin dünya Müslümanlarına gönderdiği mesaj hepinizin ilgisini çekecek niteliktedir.Atatürk ölümünden 15 gün kadar önce kendine geldiğinde dünya müslümanlarına şu mesajı göndermiştir:

“Bütün dünya Müslümanları, Allah’ın son Peygamberi Hz.Muhammet(sav)’in gösterdiği yolu takip etmeli ve verdiği talimatları tam olarak tatbik etmeli; İslamiyet’in hükümlerini olduğu gibi yerine getirmeli; zira ancak bu şekilde insanlar kurtulabilirler ve kalkınabilirler.(Orduca yayınlarda Atatürk, Ankara Üniversitesi dil ve tarih coğrafya Fakültesi yayınları, Ankara 1979, s.102)

Atatürk’ü istismar edenler onu din düşmanı gibi gösterdiler.Bu yolla din, dindar düşmanlığı yaptılar.Atatürk’ün dilinden birkaç örnek:

“Din lüzumlu bir  müessesedir.Dinsiz milletlerin devamına imkan yoktur.”(Atatük ün hususiyetleri,sh.116,Ali Kılıç)

“Din vardır ki lazımdır.temeli sağlam bir dinimiz var.Malzemesi iyi, fakat bina uzun asırlar ihmale uğramış…”

(Yakınlarından hat.sh.102,A.ilbay)

“Türk milleti daha dindar olmalıdır.Yani, bütün sadeliği ile dindar olmalıdır demek istiyorum.Dinime, bütün hakikate nasıl inanıyorsam, buna da öyle inanıyorum.(1923,s.d cilt 3.sh.70)

“Bizim dinimiz en makul ve en tabi bir dindir. Ve ancak bundan dolayıdır ki, son din olmuştur.Bir dinin tabi olması için, akla, fenne, ilme, mantığa tetabuk etmesi lazımdır.Bizim dinimiz bunlara tamamen mutabıktır.”(Age.,,sh.90)

“Bilhassa bizim dinimiz için herkesin elinde 1 miyar vardır. Bu miyar ile hangi şeyin bu dine muvafık olup olmadığını kolayca takdir edebilirsiniz.Hangi şey ki, akla, mantığa, menfaati ammeye muvafıktır;biliniz ki, o bizim dinimize de muvafıktır.Bir şey akıl ve mantığa, milletin menfaatine, İslam’ın menfaatine  muvafıksa kimseye sormayın. O şey dinidir.Eğer bizim dinimiz aklın mantığın tetabuk ettiği bir din olmasaydı, ahir din olmazdı.”Age:2/127)

“Milletimiz, din ve dil gibi kuvvetli iki fazilete maliktir.Bu faziletleri hiçbir kuvvet milletimizin kalp ve vicdanından çekip alamamıştır.”(Age:66)

“Biz ne bolsevikiz ne kominist, ne biri ne de diğeri olamayız.Çünkü biz milliyet perver ve dinimize hürmetkardır.” (Age: 51)

“Atatürk, kurtuluş savaşı günlerinde Bursa da , İzmir de, Balıkesir Zaganoş paşa camiinde Ankara Hacı Bayram camiinde yaptığı konuşmalarla Allah’a olan imanını, mukaddes kitaba ve  ulu peygambere saygısını en derin bir şekilde göstermiştir.İşte onun Kur-an’ı Kerim’i en kutsal ve yüksek bir ilahi gerçek, Türk milletin ulu Peygamberine en seçkin bir kişi olarak belirten sözleri Anadolu Ajansı aracılığıyla Türk milletine şöyle duyurulmuştur:”

“Balıkesir:7 a.a.gazi paşa hazretleri bu gün öğle namazını büyük bir cemaatle paşa camii şerifinde kılmışlardır.Namazdan ve Ervahı Şühedaya ithafen kıraat edinilen mevlidi nebeviden sonra paşa hazretleri minbere çıkarak şu hutbeyi irat buyurmuşlardır:

-“Millet; Allah birdir.Şanı büyüktür.Allah’ın selameti, atıfeti ve hayrı üzerinize olsun. Peygamber efendimiz hazretleri, Cenab-ı hak tarafından hakayıkı tebliğe memur resul olmuştur. Kanuni esası cümlenizce malumdur ki, kur-an’ı azimüşşandaki husustur. İnsanları feyzi ruhi vermiş olan dinimiz son dindir, ekmel dindir.

Düşmanlarımız bizi, dinil tahtı tesirinde kalmış olmakla itham ve tevakkuf ve inhitatımıza  buna atfediyorlar. Bu bir hatadır.

“… Atatürk’ün Karşıyaka da Ferit Osman Paşa camiinde namaz kıldıktan sonra, annesinin mezarı başından dua etmiş, annesinin ruhuna fatiha okuduktan sonra şunları söylüyor:

“ Validemin ruhuna ve bütün ecdat ruhuna müteahhit olduğum vicdan yeminimi tekrar edeğim. Validemin metfeni önünde ve Allah’ın huzurunda ahd ve peyman ediyorum…”

İsmet İnönü kahraman falan değildir. Maraşali Feyzi Çakmak: “ İnönü  harp kaçağıdır.” Demiştir. Lozan zafer değil hezimettir. İzmir’den denize dökülen yunana 12 adayı ikram etmiştir.

İnönü’nün arzusu krallıktı. Atatürk’ün hemen ardından onun fotoğraflarını kaldırıp paraların üzerine kendi fotoğrafını koymuştur. Resmi yerlerde de aynı şeyi yapmıştır.

İnönü zamanında din konusunda yazı yazmak, hükümet aleyhinde yazı yazmak yasaktır. Kendisine muhalif olan 108 gazete kapatmıştır. (16.12.2011 akit)

İnönü zamanında Türkçe ezan, Türkçe namaz vardır. Camiler ya satılmış ya depo yapılmış yada ahır yapılmış, camilikten çıkarılmıştır. Şöyle anlatırlar:

-Adamın biri İsmet İnönü’ye deli dediği için mahkemeye verilmişti. Celsenin sonunda yargıç kararı okudu:

21 yıl hapis! Adamcağız itiraz etti:

-Yargıç Bey, dedi. İsmet İnönü’ye deli dediğimi kabul ediyorum. Bu bir hakarettir, cezası bir yıldır. Çekmeye razıyım. Ama geriye kalan 20 yılı neden verdiniz? Yargıç şu izahta bulundu:

-Neden olacak, 1 yıl hakaretten, 20 yılda devlet sırrını ifşa etmekten!

27 Mayıs 1960 İhtilalinden sonra başbakan Adnan menderes, dış işleri bakanı Fatih Rüştü Zorlu ve maliye bakanı Hasan Polat kan acımasızca idam edilmiştir.

Adnan menderes ve arkadaşlarının idam edildiği yassı ada da, telsiz, telefon görüşmelerinin alt yapısını kuran muhabere çavuş Cemalettin Tokçu, tam 50 yıl sonra yaşadıklarını anlattı. Yassı adanın kara kutusu Tokçu, eşi ile gizlice telefonda konuşan savcı Erten’in, “Eğer menderes dosya hazırlamazsan kellen gider. Vicdanım bunu kabul etmez.” Dediğini anlatıyor. Tokçu, “ vicdansızlığı kaldıramayan savcı 10 dakika sonra bileklerini kesti” diyor. (30 Ekim 2010 yeni şafak)

Kurdun kuzuyu yeme bahanesi gibi yalanlar uydurulmuştu. Neydi bu yalanlar:

-Kars ve Ardahan’ı  Ruslar’a satacak,

-Üniversite öğrencileri öldürülüp, et balık kurumunda hayvan yemi yapılmaktadır.

-Hava harp okulu öğrencileri yok edilecekmiş gibi yalanları

-Ezanın aslına çevrilmesi…

Esas sebep menderes’in iktidara gelmesi ve İnönü’nün ihtirasıdır. Bundan başka yalanlar iftiralar…

  1. Menderes idam edilmeden yazdığı mektubunda şöyle diyordu:

“Sizlere dargın değilim. Sizin ve diğer zevatın iplerinin hangi efendiler tarafından idare edildiğini biliyorum. Onlara da dargın değilim. Kellemi onlara götürdüğünüzde değiniz ki, Adnan menderes hürriyeti uğruna koyduğu başını 17 sene evvel almadığınız için size müteşekkirdir. İdam edilmek için ortada hiçbir sebep yok. Ölüme kadar metanetle gittiğimi, silahların gölgesinde yaşayan kahraman efendilerinize acaba söyleyebilecek misiniz? Şunu da söyleyeyim ki, milletçe kazanılacak  hürriyet mücadelesinde sizi ve efendinizi yine de 1950 de olduğu gibi kurtarabilirdim Dirimden korkmayacaktınız. Ama şimdi milletle el ele vererek Adnan Menderes’in ölüsü ebediyete kadar sizi takip edecek ve bir gün sizi silip süpürecektir. Ama buna rağmen duam ve merhametim sizlerle beraberdir.” (Adnan Menderes1961)

Gerekçe şöyle yazıldı: “ Adnan Menderes anayasayı ihlal suçundan idam edilmiştir”

Bir hafta sonunda bir polis gönderiliyor. İcradan ödeme emrini bildiriyor. “Cellat parası, İp parası ve kefen parası” karşılığı menderes’in malına el konuyor. O zamanın parası 4 bin lira isteniyor. (Bu para halk tarafından toplanıp ödeniyor)

Rahmetli Özal suikasta kurban gidiyor. Süleyman Demirel kime hizmet etmiştir.? Cevap: yıllarca aldattığı kendisine oy verenlere değil denilebilir. Bülent Ecevit’i yokluk, kıtlık, kuyruklarla anıyoruz.

“ Yetmiş sente muhtacız” sözünü unutmuyoruz. Unutulmayan bir olayda şöyle: yansıyan bilgilere göre başkan  Clinton, bir ara başbakan ecevit’e  islamiyetle ilgili ne düşünüyorsunuz diye sordu? Başbakan Ecevit, bu soruya, Ülkemizde inanan insanların İbadetlerine karışılmıyor. Ancak irticada bu konuda Ülkemizin önünde önemli bir sorun. Hükümet olarak irtica ile mücadele de elimizden geleni yapıyoruz. Şeklinde karşılık verdi. Bunun üzerine Clinton, hayır. Ben onu sormuyorum. İslamiyetle ilgili sizin görüşleriniz nelerdir? Diye tekrar sordu. Ecevit,  yine irtica ile ilgili görüşlerini anlatarak karşılık verince, Clinton, tamam teşekkür ediyorum diyerek sözü başka yöne çevirdi. (19.11.1999türkiye)

Yakın tarihimiz de en çok suikast yapılmak istenenler Abdülhamit, Turgut Özal ve Recep Tayip Erdoğan’dır. Tayip Erdoğan’a yönelik suikast planları şöyledir:

Siirtte okuduğu şiir yüzünden hapse girmiş, tahliye olacağı sırada ışıklar birden söner.  Tayyip’e çelik yelek giydirilip arka kapıdan çıkarılması düşünülür. Erdoğan çelik yeleği kabul etmez. İki rekat namaz kılar: “Ben çelik yeleğimi giydim” der çıkar.(4 Kasım 2010 yeni şafak)

Oğlu Bilal’in düğününde korkunç planı emniyet bozar.

Atabeyler çetesinin suikastçıları planları ve silahları ile yakalanır.

Sat komandolarının planları boşa gider. Zehirli suyu içmeyerek kurtulur. Arabasını  kapılarının kilitlenmesi ile kurulan tuzaktan sonuç çıkmaz.

Şırnak’ta ve Kastamonu’da PKK’nın tuzakları erken bozulur.

Bunlar bilinen bazı ya bilinmeyenler…

Birkaç yabancı devlet adamlarına da bir göz atalım.

J.Gandi, İnancına göre yasak olan keçi etini hayatında bir defa yemiş ve: “Senelerce o keçinin sesini karnımda duydum” demiştir.

II. Dünya Savaşı’nın zor günlerinde Churchill: “ Ben size kan ve göz yaşı  vaat ediyorum” deyince alkışlanmıştır. Hirohito, Japonya’nın yenilgisinden sonra imparatorluk sarayı önünde harakiri yapan milliyet perver halkına,”Ye’se kapılmayınız. galiplerimizle savaşımız yeni başlıyor. İktisat alanında sizden fedakarlık bekliyorum” dememişmiydi?

Halk sefalet içerisinde yüzerken para içinde yüzen en lüks hayat yaşayanlardan bazı örnekler:

-1965-1986 yıllarında Filipinlerde zulümle halkı yöneten Marcos’un karısının üç bin ayakkabısının olduğu görülmüştür. Kendisi de külçe altın zenginiydi.

-Demokratik Kongo Cumhuriyeti başkanı Josheph Mobutu İsviçre bankalarının en büyük müşterisiydi.

-Romanya devlet başkanı N. Çavuşesku taze çocuklarının kanlarını damarlarına aktaran liderdi. Diktatördü, zorla bağlılık ve saygı oluşturmuştu. konuşması sırasında saygı birden nefrete dönüştü. bir anda herşey tersine döndü. Despot lider ve eşi öldürüldü.

-İran şahı Rıza Pehlevi, astığı astık kestiği kestik idi. Büyük serveti ile mısır’a kaçmak zorunda kaldı.

-Zahire’nin diktatör kralı mobutunun kanlı ve savurgan bir lider olduğunu geride sefaletten başka birşey bırakmadığı bilinir.Otuz iki yıl Amerika tarafından iktidarı sürdürüldü. Fransa’da şatosu vardı. Halk açtı, ekonomi iflas etmişti. Onu Belçika’da villası, İsviçre bankalarında dört milyon dolar parası ve yirmi sekiz odalı villasının olduğu görülmüştür.

-Saddam Hüseyin 1979’da darbe ile iktidara geldi. yirmi dört yıl ırak halkına kan kusturdu. Kendisinin ülke genelinde seksen bir sarayı vardı. Sarayların herşeyi altındandı.

-Abidin bin Ali Tunus’ta halkın sefaleti üzerinde milyar dolarlarla yirmi üç yıl zulümle ülkesini idare etti. Halk ayaklanması karşısında utanç içinde ülkesinden kaçtı. Ondan önce habip Burgiba’da diktatördü. Ülke elli beş yıl zulümle idare edildi. beş milyar dolarlık serveti olduğu ortaya çıktı. Otuz evi ve birçok şirketleri vardı.

-Hüsnü Mübarek otuz yıl Mısır’da iktidar oldu. seksen iki yaşında halk harekati ile ayrılınca otuz beş milyar dolar serveti olduğu ortaya çıktı.

-Kaddafi kırk bir yıl zorla Libya’yı yönetti. Halk harekatı ile öldürüldü. yüz kırk dört ton altını vardı. Oğlu Saad, sadece bir yılda özel jetlerle beş yıldızlı otellerde dansçılara ikiyüz elli milyon harcamıştır.


Bu yazıyı 1.004 kişi okudu.

Paylaş

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.