Dilimizin Hastalıkları ve Çareleri

– A

Dilimize sahip olamıyoruz. “Ağzı olan konuşur” deyip dile geleni söylüyoruz. Dilimizi boş, manasız ve kötü sözden alıkoyamıyoruz. Düşünmeden konuşuyoruz. Ardından “Neden böyle dedim, keşke demeseydim” diye pişman oluyoruz. Çok tekrar etme, sır saklamama, delilsiz konuşma, atıp tutma, gizliliği yüze vurma, iftira etme, gıybet etme hastalığımız var.

*                      *                      *

*                      *

*

İnsan eline, beline ve diline sahip olmalıdır. Değilse başı ağrır, başı derde girer.

Peygamber (as) müslümanı tarif ederken “Elinden ve dilinden başkalarının emin olduğu kimsedir.” diye tarif etmiştir. (R. Salihın: 1512)

Bir önceki hadisde de: “Allah’ a ve ahiret gününe inanan; ya hayır söylesin ya da sussun” buyur-muştur.

Bir hadisde de: “İki çene arasıyla iki bacak arası için garanti verene cennet için kefilim” buyurur. (Age: 1513)

Kur’an’ da şöyle haber veriliyor:

–         “İnsanların ağzından çıkan her sözü yazıp tespit eden melekler vardır” (Kaf: 18)

–         “Birbirinizin gıybetini yapmayınız. Sizden biri ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı?” (Hü-curat: 12)

–         “Kesin bilmediğin bir şeyin ardına düşme; kulak, göz, kalp hepsi yaptıklarından sorulacaktır.” (İsra:36) buyrulmuş ve insanlar uyarılmıştır.

Dile sahip olunmazsa dil gıybet eder, iftira eder, yalan söyler, lanet okur, beddua eder, küfreder, alay eder, iyiliği başa kakar, övünür, gururlanır…

Biri peygamber (as) a şöyle sorar:

–         Benim için en çok korktuğun nedir? der. O da:

–         İşte şu! der dilini gösterir. (İ. Canan, Hadis Ans: 16/339)

Dil yerinde, yeterince kullanılmalıdır. Boş söz terk edilmelidir. Diğer yaralar geçerde dil yarası geçmez. Onun için insan, “Neden söyledim” diye pişman olyacağına, sözü söylemeden iyi düşünmelidir. Atalarımız: “Az ye, az uyu, az konuş” demişlerdir. “Söz gümüş ise sükut altındır” demişlerdir.

İnsanı maskara eden dilidir. Biri diline sahip olamamış ve “Ah dilim, seni dilim dilim dilseydim” demiş.

Şair şöyle demiş:

“Bana benden olur her ne olursa,

Başım rahat eder dilim durursa.”

Dil vezir de eder rezil de eder. İnsan diline sahip olursa dil, cennetin kapılarını açar.

Atalarımız: “Çok mal haramsız, çok söz yalansız olmaz” derken az konuşmayı tavsiye etmişlerdir. Bir de: “Biliyorsan konuş, ibret alsınlar; bilmiyorsan sus insan sansınlar” diyerek yerinde konuşmayı öğütlemişlerdir.

Boş ve manasız söz söylenmemelidir. Sözün doğrusu güzeli söylenmelidir. İnancımızda güzel söz sadakadır. Güzel söz söylemek vaciptir.

Söz ayıpsız olmalıdır. Çünkü sözün kiri yıkanmaz. İnsan ya hayır söylemeli ya da sus-malıdır.

Dilin hastalıklarından korunmak için şu husus-lara dikkat edilmelidir:

–         Olmayan bir şey söylenerek iftira atıl-mamalıdır.

–         Hoşa gitmeyecek sözlerle gıybet edilme-melidir.

–         İnsanlar arasında söz taşınarak kovuculuk yapılmamalıdır.

–         Doğru bir tarafa bırakılarak yalan söylen-memelidir.

–         Küfür içeren, çirkin söz söylenmemelidir. Çirkin söz sahibine aittir denmiştir.

–         Başkaları ile alay edilmemelidir.

–         İnsanların birine başka, birine başka konu-şularak iki yüzlülük yapılmamalıdır.

–         Başkalarının sırları araştırılarak gizli halleri ortaya konmamalıdır.

–         Müstehcen şeyler konuşulmamalıdır.

–         Argo kelimeler kullanılmamalıdır.

–         Soğuk şakalar, espriler yapılmamalıdır.

–         Düşünülerek, yerinde ve az konuşulmalıdır. İnsanın eti yenmez, derisi giyilmez. İnsanın tatlı dilinden, güler yüzünden ve güzel ahlakından başka neyi vardır?

 

 

– B

Söylediğini yapmama, yapmadığını söyleme hastalığımız var. Başkalarının iyiliğine konu-şuyoruz, kendimiz iyi olamıyoruz. Başkalarına “mübarek olsun” diyoruz, kendimiz mübarek olmuyoruz. Verdiğimiz sözde durmuyoruz. Ahde vefa göstermiyoruz.

*                      *                      *

*                      *

*

İnsan sözünde durur. Allah: “Verdiğin sözü yerine getir” diye emrediyor. (İsra: 34) “Ahdini yerine getir” diyor. (Nahl: 91)

Peygamber (as) da: “Münafıklığın alameti üçtür: Söylediğinde yalan söyler, söz verdiğinde sözünü yerine getirmez. Emaneti yerine getirmez” demiştir. (R. Salihın: 2/692)

İnsan dosdoğru olacaktır. Aleyhine de olsa doğruluktan ayrılmayacaktır.

Ziya Paşa şöyle der:

“İnsana sadakat yaraşır, görse de ikrah,

Yardımcısıdır doğruların Hazreti Allah.”

Mevlana da: “Göründüğün gibi ol, olduğun gibi görün” demiştir.

Allah:

–         “Doğrularla beraber ol!” (Tevbe: 119)

–         “Rableri yanında sözü, özü doğru olanlar, şehitlik mertebesine erenlerdir.” (Hadid: 19)

–         “Dosdoğru söz söyleyin” (Ahzab: 70) diye emretmiştir.

Son zamanlarda yapılması gereken yapılmıyor; rahatsızlık duyulunca da mazeretler uyduruluyor, yalan yalanı takip ediyor.

Rahmetli Mehmet Akif, dostu Ali Şevki ile sohbet ederken Vefa Yokuşu’ ndan söz açılır. Mehmet Akif: “Bırak Ali Şevki, bugünkü nesil o yokuşu çoktan dümdüz etti” der.

Akif, ikiyüzlü insanları çok kınardı. Birgün arkadaşlarına şöyle der: “İkiyüzlüleri artık sever hale geldim. Çünkü çok yirmiyüzlü insanlar görüyorum.”

Yapmadığını söyleme hastalığımız var. Biliyoruz, bilgimizin gereğini yapmıyoruz. İlim, öğrenilen değil, yaşanandır. Yaşanmayan ilim geçmeyen para gibidir. Bildiğini yaşamayanlar, yazsa da, konuşsa da soğuk demiri boşuna döver.

Bir adam kendisine öğüt vermeye kalkan birini dinledi dinledi ve ona “Bu bana söylediklerini sen kendin yapıyor musun?” dedi. Öğüt veren biraz durakladı ve: “Ben söyleyiciyim” dedi.

Söyleyen söyleyiciler, söylediklerini kendileri yapmazlarsa, insanlar düzelmez. Konuşan boşuna konuşur.

Cenab-ı Allah Kur’an’ da şöyle uyarıyor:

–         “İnsanlara iyiliği emredip kendinizi unutuyor musunuz?” (Bakara: 44)

–         “Yapmadığınızı niçin söylüyorsunuz? Yapma-yacağınız şeyleri söylemeniz Allah katında büyük bir nefretle karşılanır.” (Saff: 2-3)

Peygamber (as) da: “Yapmadığını söyleme, söyleme yap!” demiştir.

Bir defasında da:

–         “Bir kimse insanları bir söz veya bir işe davet eder de kendisi bunu yapmazsa, bu adam bu halden vazgeçinceye veya söylediğini yapıncaya kadar Allah’ ın gazabında olur.” (Ramuz el-Ehadis: 420/4) demiştir.

Bir hadislerinde de şöyle buyurur:

–         “Ölen her insanın sözü ile ameli tartılır. Sözü amelinden ağır gelenin ameli kabul olmaz. Eğer ameli sözünden ağır gelirse, ameli kabul edilir.” (Age: 379/11)

Yine peygamber (as) şöyle bir olayı haber vermiştir:

–         “Kıyamet günü bir adam cehenneme atılır. Bağırsakları dışarıda değirmen döndüren merkep gibi döner durur. Etrafındaki insanlar ona: “Sana ne oldu? Sen bize iyiliği emredip kötülükten sakın-dırmaz mıydın?” derler. Oda: “Evet iyiliği emre-derdim, fakat kendim yapmazdım; kötülükten menederdim fakat kendim yapardım” der.” (Müslim, Zühd: 51)

İşte yalancının, ikiyüzlülüğün akıbeti…

İnsan her zaman dürüst davranmalı ve hakkı söylemelidir. Haksızlık karşısında susmamalıdır. Hak ve doğru gizlenmez. Gördüğünü, görmedim olmaz. Duyduğunu duymadım, bildiğini bilmiyorum olmaz. Hakkı ayakta tutmamanın ve birilerinin zarar görmesine göz yummanın vebali büyüktür. Eğer doğru söylenmez, haklının yanında olunmazsa iş zulme kadar gidecektir.

Bu yanlışlıklar neden oluyor?

Kendimizi, hayat anlayışımızı değiştirmiyoruz, bu yanlışlıklar ondan oluyor. Duyuyoruz, okuyoruz, öğreniyoruz hatta öğretiyoruz ama onu hayatımıza taşımıyoruz.

Dindarlığımız levha dindarlığından öteye geçmiyor.

Bir ramazan yaşıyoruz, bayram ne varsa gö-türüveriyor.

Başkalarına hayırlı olsun mübarek olsun diyoruz kendimiz hayırlı işler yapmıyoruz, mübarek insanlarla olmuyoruz. Hayırlı olsun dediğimiz işi veya yapın diye tavsiyede bulunduğumuz işi kendimiz yapmıyoruz. Çocuğumuzu bir hatasından dolayı azarlarken hatta döverken o hatayı kendimiz işliyoruz. Kendimiz güzel örnek olmuyoruz.

Kurtuluşu hep sona bırakıyoruz. Daha var, sonra, ilerde… diyoruz hiçbiri gerçekleşmiyor. Sona kalan dona kalıyor. Yani değişmeden, değiş-tirmeden olmuyor… Düzelmeden düzeltilmiyor… Kendini kurtarmadan başkaları kurtarılamıyor. Netice de şikayetler, huzursuzluklar devam edip gidiyor.

 

 

 

– C

Büyüklük duygusuna kapılıyoruz; gururlan-mayı böbürlenmeyi çok seviyoruz. Ona buna çalım satıyoruz. Yani geçici, boş şeylerle gururlanma hastalığımız var.

Toprak bizim aslımız, tekrar toprak olacağız deyip toprak gibi mütevazi olamıyoruz.

*                      *                      *

*                      *

*

Büyüklük Allah’ a mahsustur. Allah’ tan başka büyük yoktur. Büyüklük taslayanı Allah alçaltır. Şeytan büyüklük taslamanın kurbanı olmuş, cennetten kovulmuştur.

Kibirlenip böbürlenen insan güzelliklerden mahrum olur. Güzel şeyler yapamadığı gibi elindeki güzellikleri de kaybeder, Allah elinden alıverir.

Osmanlı padişahları “Mağrur olma padişahım, senden büyük Allah var” diye halkın bağırmasını isterlerdi.

Kibir şeytanı secde etmekten alıkoyduğu gibi insanı ibadetten alıkoyar, hayırdan mahrum eder, Allah’ a peygambere isyan ettirir. Kibir günahların anasıdır, insana günah işletir, günahtan günaha sürükler.

Olgun insan gururlanmaz. Boş kelle dik durur. İçinde dane olan kelle eğik durur.

Şair şöyle der:

“Ne mal iledir, ne kâl iledir,

Beyim ululuk Kemâl iledir.”

Nasrettin Hoca deniz kenarında susamış, ka-barıp duran sudan iki avuç içmiş, geri tükürmüş. Biraz ilerde mütevazi bir çeşme görmüş, ondan kana kana içmiş ve denize dönüp: “boşuna kabarıp durma, su dediğin böyle olur” demiş.

Büyük insanların hayatına bakıldığı zaman gururdan kibirden eser görülmez.

Alimlerden biri zengin birine rastlar. O zat su içmektedir. Ona şöyle der: “Şiddetli bir şekilde susasan sana bir bardak su uzatıp servetini isteseler ne yaparsın?” O zengin: “Suyu alır içerim” der. Bunun üzerine ona: “O halde bir bardak su değerinde olan malın mülkünle o kadar gururlanma” diye öğüt verir.

İslam’ da üstünlük takvadır. Abdullah bin Abbas:

–         Gördüğüm hiçbir kimseden, kendimi üstün tutmadım.

Kendimden yaşlı birini görünce, “Bu benden fazla yaşamış, benden çok ibadet ve hizmet yapmıştır” dedim.

Kendimden küçük birini görünce, “Bunun yaşı benden az, ben ondan çok yaşamış bulunmaktayım. O halde ondan çok günah işlemiş olabilirim diye düşündüm.”

Benimle aynı yaşta birini görünce, “kendi hatalarımı hatırladım. Onda ise bu hataların görünmediğini düşündüm.” der.

Peygamberimiz (as) Ashabından farklı davranmamış, onlardan farklı bir hayat yaşa-mamıştır. Kedisine “Kul Muhammed” denmesinden hoşlanmıştır. Huzurunda bulunmaktan heyecanla-nan kadına: “Sakin ol! Ben Kureyşli kuru ekmek yiyen kadının oğluyum” demiştir. “Başkalarının krallarına davrandığı gibi bana davranmayın.” demiştir. Arkadaşları yemek hazırlarken “Ben de odun toplayayım” demiş, kalkıp odun toplamıştır.

Allah Rasulü bize de şu tavsiyelerde bu-lunmuştur:

–         “Kibirden sakınınız. Hiç şüphe yok ki kibir, şeytanı Adem peygambere secde etmekten alıkoymuştur.” (Ramuz el-Ehadis: 17/75)

–         “Kibirli ve kendinde olmayan şeyle övünen cennete giremez.” (Seçme Hadisler: 86/22)

–         “Çalım satarak elbisesini sürükleyen kimseye Allah kıyamet gününde rahmet etmez.” (R. Salihın: 618)

–         “Kalbinde zerre kadar kibir bulunan cennete giremez.” (Müslim İman: 91)

–         “Cehennemlikleri size haber vereyim mi? Onlar katı yürekli, malını hayırdan esirgeyen, kibirli kimselerdir.” (Buhari, Edep: 6)

Allah da Kur’an’ da şu uyarılarda bulunuyor:

–         “Yeryüzünde kibirlenerek yürüme. Çünkü sen yeri yaramazsın, boyca da dağlara ulaşamazsın.” (İsra: 37)

–         “Küçümseyerek kimseden yüz çevirme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Zira Allah kendini beğenenleri sevmez.” (Lokman: 18)

–         “Yürüyüşünde tabii ol. Sesini alçalt ki seslerin en çirkini merkep sesidir.” (Lokman: 19)

–         “Allah büyüklük taslayanları asla sevmez.” (Nahl: 23)

–         “Elinizden çıkana üzülmeyin. Allah’ ın verdiği nimetlerle de şımarmayın. Allah kendini beğenip böbürlenenleri sevmez.” (Hadid: 23)

–         “İbadet etmeye tenezzül etmeyen aşağılık kimseler cehenneme girecektir.” (Mü’min: 60)

Bu ayet ve hadislere göre övünen, gururlanan ve büyüklük taslayanların Allah yanında hiçbir değeri yoktur.

İnsan niçin gururlanır ki, onun gururlandığı şeylerin hepsi emanettir, imtihan vesilesidir ve bir gün mutlaka elinden çekilip alınacaktır.

 

 

 

– D

Gıybet etme hastalığımız var; gıybet etmeden duramıyoruz veya gıybet edenleri dinlemekten kendimizi alıkoyamıyoruz. Çekiştirmeyi, kusur aramayı, iftirada bulunmayı çok seviyoruz. Dilimizle gıybet edemezsek kaş göz hare-ketleriyle gıybet etmekten kendimizi alıko-yamıyoruz.

Gıybet etmememiz için uyarıldığımızda “Yalan mı söylüyorum, dedikerim doğru değil mi?” diyerek karşılık veriyoruz ve gıybete devam ediyoruz.

*                      *                      *

*                      *

*

Gıybet, karşı tarafın hoşlanmayacağı bir halinin dile getirilmesidir. Eğer o hal onda yoksa, o zaman zaten iftira olur.

Gıybet kötü bir hastalıktır. Cahil ve hastalıklı toplumların geveleyip durdukları sakızdır. Toplumda düzen ve huzuru bozar, birliğe, kardeşliğe karşıdır.

Gıybet, ölü eti yemek kadar kötüdür. Gıybet etmek kadar gıybet edilmesine sebep olmakta kötüdür. Günah bakımından da aynıdır.

Dinimizde gıybet, çok kötü bir davranış ve büyük günah olduğu bildirilmiştir.

Allah gıybet etmeyi, kusur araştırmayı, laf getirip götürmeyi ve insanların ardından fısıldaşmayı kesin olarak yasaklamıştır. Kur’an’ da şöyle buyurur:

–         “Hakkında bilgin bulunmayan şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve gönül, bunların hepsi ondan sorumludur.” (İsra: 36)

–         “Kusur arayan, laf getirip götürene boyun eğme!” (Kalem: 11)

–         “Onların fısıldaşmalarının çoğunda hayır yoktur. Ancak insanların arasını düzeltmek isteyenlerin ki müstesna.” (Nisa: 114)

–         “Arkadan çekiştirmeyi, yüze karşı eğlenmeyi adet edinenlerin vay haline!” (Hümeze: 1)

–         “Eğer bir fitneci size bir haber getirirse, onun doğru olup olmadığını araştırın. Yoksa bilmeden birilerine kötülük edersiniz de sonra yaptığınıza pişman olursunuz.” (Hümeze: 6)

–         “Bir topluluk bir topluluğu alaya almasın. Birbirinize lakap takmayın.” (Hücurat: 11)

–         “Zannın çoğundan kaçının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurunu araştırmayın. Biriniz diğerini arkasından çekiştirmesin. Biriniz ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte tiksindiniz. O halde Allah’ tan korkun. Şüphesiz Allah tevbeyi kabul eden ve bağışlayandır.” (Hücurat: 12)

Gıybete sebep olan dargınlık, kıskançlık ve düşmanlık gibi şeylerde yasaklanmıştır.

Peygamber (as) da konu ile ilgili bazı hadislerinde şöyle uyarı ve ikazlarda bulunmuştur:

–         “Hatasından dolayı birini ayıplayan kimse, o günahı işlemeden ölmez.” (Tirmizi, Kıyamet: 53)

–         “Koğuculuk yapan cennete giremez.” (Büyük Hadis Külliyatı: 4/271)

–         “Hasetçi, koğucu, falcı benden değildir. Bende ondan değilim.” (Tirmizi, Birr: 79)

–         “Ya hayır söyle ya da sus!” (R. Salihın: 1540)

–         “Kim başkasının ayıbını örterse, kıyamet günü Allah’ ta onun ayıbını örter.” (Age: 239)

–         “Kim dilini ve cinsel organını korursa ben ona cennette kefilim.” (Age: 1542)

–         “Elinden dilinden başkalarının emin olduğu kimse, hayırlı kimsedir.” (Age: 1541)

–         “Her işittiğini söylemesi kişiye günah olarak yeter.” (Ebu Davut, Edep: 80)

–         “Miraç gecesi bakır tırnakları olan bir topluluğa rastladım. Yüzlerini, göğüslerini tırmalıyorlardı. Cebrail’ e sordum “Bunlar kim?” bana: “Bunlar gıybet edenlerdir.” cevabını verdi.” (Hadis Ans: 12/123)

–         “Bir kimse kardeşinin ırz ve şerefini gıybet edene karşı savunursa, Allah kıyamet gününde o kimseyi cehennemden uzaklaştırır.” (R. Salihın: 3/113) buyuran peygamberimiz (sav) insanın ne yapması ve ne yapmaması konusunda mesajlar vermiştir.

İnancımızda gıybet ne zaman caizdir?

1-     Bir insanı veya başkalarını kötülükten alı-koymak için gıybet edilebilir.

2-     Birini örnek vererek başkalarını kötlükten vazgeçirmek veya alıkoymak için.

3-     Kötü biriyle evlilik, ortaklık konusunda birini uyarmak için.

4-     Zulmü önlemek için gıybet yapılabilir.

5-     Öğüt verirken herkes tarafından bilinen bir kötülüğü dile getirmekte sakınca yoktur. Bunun dışında gıybet yapılmayacaktır.

Gıybet etmenin kabir azabına sebep olduğunu da peygamber (as) haber vermiştir.

Gıybet bir kötü hastalıktır. Ahlak bozukluğudur. Bir insanın gıybetten zevk alması için inancının zayıf olması lazımdır.

Allah’ a ve ahrete inananın gıybet etmemesi lazımdır. Gıybet edene karşı da tavır sergilemesi gerekir.

Gıybet eden önce susturulmalıdır. Eğer susmaz-sa, dinlenmemelidir. Gıybeti edilen kimse savunul-malı müdafaa edilmelidir. Eğer gıybet devam ederse, o yer terk edilmelidir. İnsan ancak böyle yaparsa vebalden korunmuş olur.

Gıybet hastalığından kurtulmak isteyen, kitap okumalıdır, iyi şeyleri başkalarına söyleyerek tebliğ görevi yapmalıdır, iyiliği emretme, kötülükten sakındırma görevini yerine getirmelidir, gıybetin kabirdeki, ahiretteki cezasını düşünmelidir, boş ve manasız işler yerine ibadetlerle meşgul olmalıdır.

Unutulmamalıdır ki, boşluk ve cehalet kötülükle-rin ana sebebidir.

 

 

 

– E

Yaygın olan bir başka hastalık da yalan söyleme ve yalan söyletme hastalığıdır. Yalansız zaman geçmiyor, yalansız iş yapılmıyor. Ye-minsiz konuşulmuyor. Yapılan yeminler yerine getirilmiyor. Büyük küçük yalan söyleniyor ve yemin ediliyor. “Atıyorum” diye söze başlanıyor, atılıp tutuluyor.

*                      *                      *

*                      *

*

Maddi çıkarlar için yalanın yeminin bini bir para. Dil alışmış ortada hiçbir şey yokken bile söze, işe yalan, yemin karışıveriyor. Hemen “yemin olsun” “valla billa” ağızdan çıkıveriyor. Atıp tutmaların hesabı yok. Verilen sözler yerine getirilmiyor. Yalana alışılmış, o kadar alışılmış ki yalan söylemeyene pek itibar edilmiyor. Yalan söyleyen kazançlı gibi görünüyor. Yemin edene aldanılıyor. “Yalancı yemin eder, doğru söze yemin ne gerek!” denmiyor.

Zincirin halkaları gibi her gün devam eden yalanlar:

–         Sen şöylesin sen böylesin…

–         Sen ne iyi insansın!

–         Sen emret, ne ise yaparım.

–         Seni çok seviyorum, senin gibisi yok!

–         Vallahi şöyle, böyle…

–         Şu olsun da başka bir şey istemem.

–         Bu gece hiç uyumadım.

–         Vallahi hep seni düşündüm.

–         Yok, kalmadı, olsa, hiç çekinmem.

–         Şu kadar seni bekledim.

–         Dün olsaydı, biraz önce gelseydin…

–         Senden başkasına güvenmem.

–         Ben yalan söylemem!

–         Bende sana geliyordum, bende seni ara-yacaktım…

–         Ben seni ararım.

–         Müslümanız elhamdülillah… gibi ardı arkası kesilmeyen yalanlar.

Söz verildiyse mutlaka yerine getirilmelidir. Doğru da olsa yemin edilmemelidir. Yemin edildiyse gereği mutlaka yapılmalıdır. Bu, insanlığın ve Müs-lümanlığın gereğidir.

Yalanı, inancı ve karakteri zayıf olanlar söyler. Yemini de yalancılar eder.

Yalandan da, yeminden de Allah insanı sorumlu tutacaktır.

Yemin bozulmaz. (Nahl: 91)

Yeminin keffareti vardır. (Maida: 89)

Olur olmaz şeye yemin edilmez. Ayak kaldırılsa da yemin, yemindir. Bir de karşı taraf yemini ne manada anlarsa yemin odur.

Yemin ve yalan çok çirkin bir günahtır.

Doğru söz söylenecektir. (Ahzab: 70)

Yalan sözden sakınılacaktır. (Hac: 30)

İnsanın yalanlarını tespit eden yazıcı melekler vardır. (Kaf: 18)

İnançlı ve ahlaklı insan yalan söylemez, mazeret uydurmaz, sözünden dönmez, kıvırtmaz.

İş hayatında yalan söylenirse, yalan rapor alınırsa, alışverişte yalan söylenirse, kazanç helal olmaz.

İnsanları güldürmek ve şaka olsun diye de yalan söylenmez. Bir hadiste: “Yazıklar olsun o kimseye ki insanları güldürmek için konuşur ve yalan söyler. Yazık yazık ona.” (R. Salihın: 52) buyrulmuştur.

Bir hadiste de: “Kim görmediği rüyayı gördüm diye anlatırsa, ahirette ona iki arpa tanesi verilerek birbirine düğüm yapıp bağlaması istenir.” buyrulmuştur. (Age: 1573)

Yalan söyleyen kendini yalandan alıkoyamaz. Lokman (as) oğluna: “Oğlum yalandan sakın, yalan, serçe eti kadar tatlıdır, ondan pek az insan kurtulabilr.” demiştir.

İnancımızda yalancı, ikiyüzlü, münafık sayıl-mıştır.

Yalan söylenmez değil; fitneyi, kötülüğü ve zulmü önlemek için, dargınları barıştırmak için, yuvanın yıkılmasını önlemek için küçük ve zararsız yalanlar söylenebilir. Bunda vebal yoktur. Yalan da sayılmaz.

Yalan ve yemin kötü bir alışkanlıktır. Yalan yalanı, yemin yemini takip eder. İkiside insanı kötülüğe götürür. Kötülükde cehenneme götürür.

Bu hastalıktan inançla iyi huylulukla kurtulunur. Peygamber (as): “Allah ve ahrete inanan yalan söz söylemesin” demiştir. Allah’ ın gördüğünü, bildiğini ve hesap soracağını kabul eden, yalan söyleyemez. Hesap defteri açılınca yazıcı meleklerin yazdık-larının ortaya çıkacağına inanan, yalandan ve yalancıdan kaçınacaktır.

Bir gün Cebrail (as) peygamber (sav) e gelerek:

–         “Ya Rasulallah Cenab-ı Allah Cafer-i Tayyar’ ın dört hasletinden dolayı ondan razı” deyince peygamberimiz, Cafer-i Tayyar’ a bunların neler olduğunu soruyor, o da şu cevabı veriyor:

–         “Ey Allah’ ın elçisi;

1-                Asla içki içmedim. Çünkü içki aklı gide-riyor. Ben aklıma muhtacım.

2-                Asla puta tapmadım. Çünkü gördüm ki, onun ne bir faydası vardır, ne de bir zararı.

3-                Aileme olan kıskançlığımdan dolayı hiçbir zaman zina etmedim.

4-                Hiçbir zamanda yalan söylemedim. Çünkü bu işi alçaklık olarak gördüm.”

Sözün kısası, yalan alçaltır, yükseltmez. Kazan-dırmaz kaybettirir.

 

 

 

– F

Lanet etme, lanet okuma, beddua etme hastalığımız var. “Lanet olsun” “kahrolsun” “Allah lanet etsin” büyük küçük herkesin ağzında. İkide bir ona buna lanet okuyarak deşarj olduğumuzu, rahatladığımızı zannediyo-ruz.

*                      *                      *

*                      *

*

Lanet okumak, beddua etmek Allah’ ın kahretmesini ve cezalandırmasını istemektir.

İnancımızda lanet, inançsız, bozguncu, fitneci, yalancı ve iftiracılar için kullanılmıştır.

Lanet eden kendini lanetler. Çünkü lanet edilen kimse lanete layık değilse, lanet geri döner. Onun için insan, hayvan hatta ters giden işe lanetlenmez. Zaten kötüler üzerine Allah’ ın laneti vardır. Peygamber (as) kendisine kötü davrananlara bile lanet etmemiştir.

Ona buna sövmek, kızmak ve lanetlemekle insan deşarj olmaz. Daha çok strese girer. Sövmekle şeytanın sayısı artar; lanet, lanet getirir.

Atalarımız: “Kem söz sahibine aittir” derler. İyi bir insan başkalarının kötülüğünü isteyemez. Sonra Allah’ ın yarattığına sövülmez ve lanet okunmaz.

“Kahrolsun, lanet olsun” demekle hiçbir şey kahrolmaz. Kimse bizim vasıtamızla zarar görmemelidir. Onun için kimsenin kötülüğü istenmemelidir. Kimse incitilmemelidir. Başkalarını inciten, kendisi üzülür. Başkasının kötülüğünü isteyen o kötülük mutlaka bir gün onun başına gelir.

İnsanlar arasındaki bütün kırgınlıkların temelinde kaba davranış ve kötü söz yatar.

Kur’an’ da şöyle bildirilir:

–         “Allah’ ın laneti zalimlerin üzerinedir.” (Hud: 18)

–         “İnkar edenler ebediyyen lanet içinde kalırlar. Artık ne azapları hafifler ne de onların yüzüne bakılır.” (Bakara: 162)

Peygamber (as) da bazı kimselerin lanetli olduğunu bildirmiştir:

–         “Faiz yiyene, faiz senedini yazana, bu senede şahit olana, dövme yapan ve yaptırana, sadakayı geciktirene, üslümanlığı terk edene Muhammed’ in dilinden lanet edilmiştir.” (Ramuz el-Ehadis: 4/6)

–         “Cebrail (as) bana dedi ki: “Ya Muhammed! Allah içkiye, onu yapana, yaptırana, içene, taşıyana, kendisine taşınılana, satana, satın alana, sunana ve içirene lanet etti.” ” (Age: 11/2)

–         “Saçını ekleyen kadına ve dövme yapana ve yaptırana Allah lanet etsin.” (Age: 347/8)

–         “Erkek kılığına giren kadına ve kadın kılığına giren erkeğe Allah lanet etsin.” (Age: 347/10)

–         “Allah zekatı vermeyene lanet etsin.” (Age: 347/11)

–         “Allah, efendisinden başkasını efendi edinene lanet etsin.

Allah, arazi sınırlarını bozana lanet etsin.

Allah, amayı yoldan itene lanet etsin.

Allah, ana babasına lanet edene lanet etsin.

Allah, kendisinden başkasına hayvan kesene lanet etsin.

Allah, hayvana kötü iş yapana lanet etsin.

Allah, lutilik yapana lanet etsin.” (Age: 347/16)

–         “Allah, zengine zenginliğinden dolayı saygı gösterene lanet etsin.” (Age: 348/3) buyrulmuştur.

Bize lanet etmek düşmez. Peygamber (as): “Kim bir müslümana lanet ederse, bu onu öldürmek gibidir. Kim de bir müslümanı kafirlikle suçlarsa bu da onu öldürmek gibidir.” (Tecrid-i Salih Terc: 12/138)

Bir hadislerinde: “Şeytan lanetlendiğinde “ben zaten lanetlendim” der. Ondan Allah’ a sığınıldı-ğında “işte şimdi belimi kırdın” der.” (Ramuz el-Ehadis: 62/5) buyurarak şeytana bile lanet okunma-ması gerektiğini bildirmiştir.

Lanet etme hastalığından sözün güzelini, yumuşağını ve faydalısını söyleyerek kurtulabiliriz.

Peygamber (as): “Ya hayır söyle ya da sus!” buyurmuştur. Atalarımızda: “Biliyorsan konuş ibret alsınlar, bilmiyorsan sus, insan sansınlar” demiş-lerdir.

 

 

 

– G

Hastalıklı insanlar:

*                      *                      *

*                      *

*

–         İnsani, ahlaki ve dini ölçülere riayet etme-yenler,

–         Başkalarına saygı, sevgi duymayanlar,

–         Ölçülü yaşamayanlar,

–         Herşeyi dert edinenler,

–         Kendilerini veya birilerini hatasız, günahsız kabul edenler,

–         Gururlu, kibirli olanlar, başkalarını beğenme-yip hep tenkit edenler,

–         Başkalarında kusur ve eksiklik arayanlar,

–         Olumsuz düşünceleri büyütenler,

–         Öğrendiğini, bildiğini yaşamayan ve başkaları ile paylaşmayanlar,

–         Tahammülsüz, hoşgörüsüz ve sabırsız olanlar,

–         Doğruyu gerçeği kabul etmeyenler,

–         Katı ve kaba olanlar,

–         Hayatı yalnız bu dünya hayatı kabul edenler,

–         Stresli ve bunalımlı olanlar , yalnızlığı seven-ler,

–         Karşısındakini dinlemeyen ve değer verme-yenler,

–         Olaylardan ders almayanlar,

–         Değişmeyen ve değiştirmeyenler,

–         Övme, övünmeyi sevenler,

–         Öğrenmek, bilmek istemeyenler.

–         Çok uyuyan, çok yiyen ve çok konuşanlar,

–         Eline, beline ve diline sahip olmayanlar,

–         Bir şeyin iyi ve güzel tarafını değil hep kötü yönünü görenler,

–         Okumayanlar, düşünmeyenler,

–         Nefsine hakim olamayanlar,

–         Öfkesini yenemeyenler,

–         Birkaç işe birden girişenler,

–         Bir şeyin ortasını bulamayanlar,

–         Kirlilikten hoşlananlar,

–         Lanet, beddua okuyan, söven ve kaba konu-şanlar,

–         Kötü alışkanlık edinenler,

–         Yakınlarını ihmal edenler,

–         Sözünün eri olmayanlar,

–         İsraf edenler,

–         Öğüt dinlemeyenler,

–         Kendine güvenci olmayanlar,

–         Kuşku ve vesveseye haddinden fazla önem verenler,

–         Kimliksiz ve kişiliksiz olanlar hasta insanlar-dır.

 

 

 

– H

Hastalıklı sözler:

*                      *                      *

*                      *

*

–         Ele geleni ye, dile geleni söyle.

–         Yalansız iş mi var?

–         Yandım diyene yan.

–         Kader utansın.

–         Öldüm diyene öl.

–         Allah bizi unuttu.

–         Kur’an çarpsın.

–         El için yanma nara, yak sigaranı bak sefana.

–         Onunla cehenneme bile giderim.

–         Onunla cennete bile gitmem.

–         Hak değirmen damında olur.

–         Hak güçlünündür.

–         Allah gelse onu elimden alamaz.

–         Kırk gün günahkar, bir gün tövbekar.

–         Fala inanma falsız kalma.

–         Görmedim, duymadım, bilmiyorum.

–         Ahrete gidip gelen mi var?

–         Kalbim temiz, ibadete ihtiyacım yok.

–         Şimdi böyle olsun ilerde düzeltiriz.

–         Yemin olsun bu fiyata hiçbir yerden ala-mazsın.

–         Bana ne, neme lazım, bir ben mi?

–         Doğruyu dokuz köyden kovarlar.

–         El öpmekle dudak aşınmaz.

–         Körün yanında sende gözünü kapat.

–         Üzümü ye bağını sorma,

–         Zengine dokun geç, fakirden sakın geç.

–         Bedava sirke baldan tatlıdır.

–         Gemisini kurtaran kaptan.

–         Aza nereye demişler, çoğun yanına demiş.

–         Gelene ağam gidene paşam.

–         Akara, kokara bakma cebe girene bak.

–         Yağmur yağar taş üstüne, ne denirse baş üstüne.

–         Köprüyü geçene kadar ayıya dayı de.

–         Baş eğmekle baş ağrımaz.

–         Erliğin onda dokuzu kaçmaktır.

–         Adamı adam eden paradır. Parası olmayan yüzü karadır.

–         Elin demişine, pazarın yemişine bakma.

–         Bal tutan parmağını yalar.

–         Devletin malı deniz yemeyen domuz.

–         Hastaya bakmaktansa hasta olmak iyidir.

–         Her koyun kendi bacağından asılır.

–         Haram helal ver Allah’ ım, kulun durmaz yer Allah’ ım.

–         Zaman bunu gerektiriyor, adet böyle ne ya-palım?

–         Acıma, acınacak hale gelirsin.

–         Merhametten maraz doğar.

–         Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın.

–         Adamakla mal tükenmez. Ödemekle tükenir.

–         Dünyaya bir kere gelinir.

–         Hızlı yaşa genç öl.

–         Yağmur yağarken testini doldur.

Bu ve bunun gibi sözler hastalıklı ve hasta in-sanların sözleridir.

 

 

– İ

Muhafazası gereken iki organ vardır. Bunlardan biri dildir. Diğeri gibi dilimizi de muhafaza edemiyoruz. Dilimiz yüzünden sıkıntılara giriyoruz.

Ayrıca çok konuşma yanlış konuşma ve kötüye kullanma hastalığımız var.

*                      *                      *

*                      *

*

Dil, iyiye de kötüye de kullanılabilen bir organdır. Yerine göre rezil de eder vezir de eder. Kötü de söyler, iyi de söyler.

Dil, kalbin gönlün tercümanıdır. Kabın içinde olanı sızdırdığı gibi dilde kalbin, gönlün anahtarıdır.

Konuşurken bazı şeylere dikkat edilmelidir:

–         Gerektiğinde ve yerinde konuşulmalıdır.

–         İhtiyaçsa konuşulmalıdır.

–         Her önüne gelene nasihat etmeye kalkılma-malıdır.

–         Atıp tutulmamalıdır.

–         Dil; yalandan, iftiradan, gıybetten, lanetten, sövmekten şirke, küfre götürecek konuşmalardan alıkonmalıdır.

–         Dil, hakkın eline verilmelidir.

–         Münakaşadan, övgüden ve edebiyat yaparak gösterişten sakınılmalıdır.

–         Dil, keskin bir kılıç gibidir. Diğer yaralar geçer ama dil yarası geçmez. Onun için kaba ve sert konuşulmamalıdır.

–         Başkalarına kötü lakap takmaktan, alay etmekten kaçınılmalıdır.

–         Her zaman ardında durulacak söz söy-lenmelidir.

Dilini korumayan, ırzını ve dinini de koruyamaz. Dil, cennetinde cehenneminde anahtarıdır. Peygam-ber (as), Abdullah bin Selam’ ın cennetlik olduğunu söyleyince oradakiler nedenini sormuş, O da şu cevabı vermiştir: “Ben boş söz konuşmam ve kimseye karşı kötülük düşünmem.”

Düşündürücü bir olayda Uhud Savaşı’ nda bir genç şehit olur. Anası onu ölüler arasında karnına taş bağlamış haliyle görünce “Oğlum, cennet sana mübarek olsun” demiştir. Bunu duyan peygamber (as):

–         “Nerden biliyorsun? Belki işine yaramayan bir şey yapmıştır. Belki kendisine faydası olmayan bir söz söylemiştir” demiştir.

Bir hadislerinde de şöyle buyurmuştur: “Ya hayır söyle ya da sus” (Buhari, Edep: 31)

–         “Bir kimsenin kendini ilgilendirmeyen şeyleri terk etmesi, iyi müslüman oluşundandır.” (Tirmizi, Zühd: 11)

–         “Bir kimseye şer olarak bir kardeşine hakaret etmesi yeter.” (R. Salihın: 1605) buyurarak söz söylendiğinde güzel söz söylenmesi, kendini ilgilendirmeyen konularda konuşulmaması konu-sunda uyarmıştır.

Dil, insan için çok önemlidir. Peygamberimiz (sav): “Bir kulun kalbi doğrulmadıkça imanı doğrulmaz, dili doğrulmadıkçada kalbi doğrulmaz.” demiştir.

Dil, başkalarınında kötülüğe sürüklenmesine neden olur. Cenab-ı Allah bizi ölçülü konuşma konusunda şöyle uyarmıştır:

– “Allah’ tan başkasına tapanların taptıklarına sövmeyin; sonra onlarda bilgisizce ve düşmanca Allah’ ınıza söverler.” (En’am: 108)

Dilini muhafaza etmeyenin başı çok ağrır.

Çok konuşan, çok yanılır. Onun için insan, bildiği konularda konuşmalı, başkalarına faydalı olabile-cekse konuşmalı, boş manasız konuşmamalıdır. “Neden söyledim, keşke söylemeseydim” diyeceği bir sözü söylememelidir.

Unutmayalım bir mermi bile bazen geri döner de ağızdan çıkan söz geri dönmez.


Bu yazıyı 710 kişi okudu.

Paylaş

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.