Dünya ve Hayat

İslam hayata nasıl bakıyor?

İslam’a göre hayat, doğumla ölüm arasına sıkıştırılmış zaman değildir. İslam, hayatı dar manası ile ele almaz. Mezar taşında “doğdu-öldü” yazılıdır. Hayat, aslında bu iki kelime arası zaman değildir.

İslam’ın hayat anlayışı, ölüm ötesi sonsuza uzanır.

İslam’da hayat anlayışı, diğer dinlerden ve sistemlerden çok farklıdır. Ölümü yok olmak olarak görmez.

İslam’a göre dünya hayatı sınırlı, geçici bir hayattır yani misafirhanedir dünya.

Dünya hayatını ebedi bilen, faziletlerle rezaletleri birbirine karıştıran aldanır.

Dünya hayatını ebedi bilmek, zevksiz yaşamaya neden olur, dünyadan tok gitme sevdası peşinde koşturur. Hayat nimetini yerinde kullandırmaz. Böyle bir hayat da pişmanlık vesilesi olacaktır.

Cudi’nin dediği gibi:

“Hatıranda mı doğduğun zamanlar,

Sen ağlar idin güler idi alem,

Öyle bir ömür yaşa ki olsun,

Mevtin sana hande, halka matem”

İslam anlayışına göre hayat bir imtihandır. Ahiretin tarlasıdır. İslam’da hayat kutsaldır. Her anının hesabı verilecektir. Ölümle burun buruna yaşarken bir nefes daha fazla alabilmek için çırpınmak ne kadar anlamsızdır.

Ömür, en iyi sermayedir, iyi değerlendirilmelidir. İnsanın ne kadar yaşadığı değil, insanın ne yaptığı önemlidir. Hayat yeme içme, eğlenme ve mal bırakmaktan ibaret değildir.

Cenab-ı Allah kutsi hadiste: “Kim geçici nimeti, kısa hayatı, devamsız zevki seçerse, kendine zulmetmiş olur, Rabbine isyan etmiş olur, ahireti unutup dünyaya dalmış olur” der.

Bazıları dünyadan hiç ayrılmayacakmış gibi yaşıyor, gülüyor, eğleniyor. Halbuki Kur’an’da:

–         “Dünya hayatı, oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir” (Ankebut:64)

–         “Biz gökleri yeri ve bunların arasında bulunanları oyun ve eğlence olsun diye yaratmadık” (Duhan:38)

–         “Sakın dünya hayatı seni aldatmasın” (Fatır: 5) buyrulmuştur.

Mülk Allah’ın. Biz ne diyoruz “mülk bizim” deyip ona sahip çıkıyoruz. Benim senin kavgası yapıyoruz. Emanetçi olduğumuzu, kiracı olduğumuzu unutuyoruz.

Ahireti unutmak kötülüklerin başıdır.

Lokman Hekim, son olarak oğluna şunları vasiyet etmiştir:

–         “Dünyada ömründen kalanı kadar uğraş”

–         “Rabbine ihtiyacın kadar ibadet et”

–         “Ahiret için orada kalacağın kadar çalış”

–         “Cehennemden kurtulmaya çalış”

–         “Allah’a isyan edeceğin zaman, Allah’ın ve meleklerin görmeyeceği bir yer ara”

Dünya, Müslüman’ın rahat edeceği yer değildir. İmtihan salonunda rahat edilir mi?

Peygamberimizin ifadesiyle:

“Dünya mü’min cehennemi, kafirin cennetidir”

İslam’ın dünya anlayışı: Dünya hayalden ibaret, gelip geçici ve aldatıcı. Hayat ise, eğlence değil, imtihan yeri. Bakalım kim ne yapacak, kim inanacak, kim küfredecek? Kim ibadet edecek, kim de nankörlük edecek? Kim cenneti kazanacak, kim de cehenneme boylayacak? İşte insan bunun için yaratılmış, ona hayat fırsatı bunun için verilmiştir. Ve insan şöyle uyarılmıştır:

–          “Dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir. Müttaki olanlar için ahiret yurdu daha hayırlıdır. Hala akıl erdiremiyor musunuz?” (Enam:32)

İnsan başıboş değildir. Ona hayat gibi bir sermaye verilmiştir. Bununla ahireti kazanacaktır. Bunun için hayatı en iyi şekilde yaşayacaktır.

 

Aziz Mahmud Hüdayi dünya için şöyle der:

 

Kim umar senden vefayı,

Yalan dünya değil misin?

Muhammed-ül Mustafa’yı,

Alan dünya değil misin?

 

Eğer şah ve eğer bende,

Her kişiyi salan sende,

Kimse mekan tutmaz sende,

Viran dünya değil misin?

 

İşin gücün daim yalan,

Çok kişiden arta kalan,

Nice kere boşalarak,

Dolan dünya sen değil misin?

Dünya işte budur.

 

A-               DÜNYA HAYATI GEÇİCİDİR

 

Kültürümüze ve inancımıza göre dünya hayatı geçicidir.

Böyle inanıyor, böyle kabul ediyoruz ama böyle yaşayamıyoruz. Sanki hayat ebedi, ömür tükenmez. Gözlerimizin önünde insanlar ölüp dururken, kendi ellerimizle mezarlar kazıp, ölülerimizi ellerimizle gömüp dururken, şu yaşayışımıza bakın. Kalacağımız günler belli. Yaptığımız iş ise hiç. Öleceğimizi hatırlatmıyor, gönül hep dünya sevgisine açık.

Dünya hayatı, geçici, sınırlı olduğu gibi çok cazibeli ve aldatıcı, serap olayı kadar yalancıdır.

Aslında dünya hayatı, oyun ve eğlenceden ibarettir. Dünya hayatının geçmişi rüya, geleceği ise arzulardan ibarettir.

Ayrıca dünya hayatı, başıboş bir hayat gibi görünüyorsa da, baştan sona sorumluluklarla dolu bir hayattır. Böyle bir hayatın içinde insan, bir nefes fazla alabilmek, daha çok mal toplayabilmek ve dünyadan daha çok zevk alabilmek için çırpınıp duruyor. Hayatı iyi yönü ile dolu dolu yaşamak, her anını değerlendirmek varken, bu fırsatı değerlendiremiyoruz. Onun için ağlaya ağlaya geldiğimiz bu dünyadan ağlaya ağlaya gidiyoruz. Aslında hayat nimetinin kıymetini bilebilsek, o zaman ağlata ağlata ayrılmamız lazım.

İmam-ı Gazali şöyle der: “Ey oğul! Dünya bir denizdir. İçinde bir çok insanlar boğulmuştur. Unutma sen de bu denizin içindesin… Ey oğul iki kişi dünyadan hasretle gider. Biri malı olup yemeyen, diğeri ilmi olup amel etmeyen”

Nuh (AS), 900 yıl yaşayıp bu dünyadan ayrılırken şöyle demiş: “Dünyayı iki kapılı bir han buldum. Birinden girdim, diğerinden çıkıyorum”

İki arkadaş sohbet ediyorlarmış. Biri:

–          “Hayat kırkından sonra başlar” demiş.  Diğeri de:

–         “Otuz beşinde ölmezsen eğer” demiş.

Şeytan birini kırk yıl yaşayacaksın diyerek aldatmış. Adam 20 sinde ölmüş.

Dünya hayatı iki nefesten ibarettir. Bir alır, bir de verirsin o kadar. Aradakileri sayma. Onlar ikramdır.

Öyle veya böyle hepimiz sona doğru gidiyoruz.

 

Dünya misafirhanedir:

 

Bu dünya bir misafirhanedir. Doğan ölür, ölen göçer. Bugüne kadar nice yolcular gelmiş geçmiş, nice misafirler konaklayıp göçmüştür.

“Dünyada garip bir yolcu gibi olunuz” buyuran Peygamberimizi İbni Mesud, bir gün bir hasır üzerinde uyur bulur. Hasır vücudunda iz yapmıştır. Bu hali görünce üzülür. Peygamberimiz ona:

–          “Benim nazarımda dünya ile benim durumum bir ağacın altında gölgelenip de sonra kalkıp giden insanın durumundan farksızdır” buyurur.

Belh şehrinin sultanı İbrahim Etem’in sarayına biri gelip oturur. Ve sultanla aralarında şu konuşma geçer:

–         “Kimsin, ne istiyorsun?

–         Yolcuyum konaklıyorum.

–         Burası saray. Han değil!

–         Peki burası senden evvel kimindi?

–         Babamın.

–         Ondan evvel kimindi?

–         Dedemin.

–         Birinin göçüp diğerinin konduğu yer han değil de nedir?

Sultan verecek cevap bulamaz.

 

Dünya hayatı sınırlıdır:

 

Dünya hayatı, doğumla ölüm arasında geçen zamandır. Ana karnındaki çocuğun dış dünyadan habersiz doğumunu beklediği gibi, insan da ahiret hayatından habersiz ölümünü bekleyerek dünyadaki hayatını tamamlar.

Dünya hayatı insana belirli bir zaman için verilmiş bir emanettir. Vakti gelince ondan alınacak ve insanoğlu her saniyesinin hesabını verecektir.

Dünya hayatı Kur’an’ın ifadesiyle oyun ve eğlenceden ibarettir. Ahiretin de tarlasıdır. Dünya kurulalı beri sayısız insan bu hayatı yaşamış, hepsi de her adım atışı, her nefes alışı ile ölüme koşmuştur. Hiçbiri isteyerek, istediği zaman bu hayattan ayrılmamıştır. Ne var ki, bazısı hayatı gerçek yönü ile yaşamış, kazanmış, bazısı da sapıkların hayatını kopya edip anlamsız işlerle sona varmış ve dünya hayatı kendisine pişmanlık vesilesi olmuştur.

Hayat, çeşitli nimetlerin bulunduğu bir sofradır. Başka bir ifadeyle, iyinin de kötünün de satıldığı bir pazardır. İnsan kötünün ne alıcısı ne de satıcısı olmalıdır.

İnsanın evveli bir damla su, sonu da topraktır. Dünyada bir namazlık saltanatı olacak, erkişi niyetine namazı kılınacaktır. O da nasip ise. Mezar taşına “doğdu-öldü” yazılacaktır. Sanki onun için hayat yaşanmamış gibi olacaktır.

Dünya ve dünyadaki her şeyin bir başlangıcı bir de sonu vardır. İnsan ne kadar yaşarsa yaşasın, sınırlı olan hayatı bir gün mutlaka sona erecektir.

İnsan zaman zaman kendine kaç yıl, kaç ay, kaç gün ve kaç saatlik ömrüm kaldı. Daha ne kadar yaşayacağım. Kaç nefes alıp vereceğim acaba diye sormalı, ve ona göre yaşamalıdır. Çünkü hayatla ölüm bitişiktir. Hayat, ödünç verilmiş, ver bakalım deyip bir anda geri alınacak. Ama insanın daha bitmemiş işleri olacak, arzuları olacak, ona bakılmayacak.

 

Ziya Osman Saba şöyle sormuş:

İlk yağmur damlası düştü,

Kuru yapraklarına güzün,

Ardında kış, kıyamet,

Dert, hüzün…

 

Alın yazısı hepsi…Kısmet…

Ha yazı, ha kışı, gecesiyle gündüzün,

Kim bilir, kaç günü kaldı

Ömrümüzün?!

 

Kur’an’da şöyle bildiriliyor:

–          “Kıyamet gününü gördüklerinde, dünyada sadece bir akşam vakti, ya da kuşluk zamanı kadar kaldıklarını sanırlar” (Zariat:46)

–          “Her canlı ölümü tadacaktır” (Enbiya:35)

–          “Yeryüzünde bulunan her canlı yok olacak” (Rahman:26)

Bu dünya kimseye kalmaz. Onun için ahirete endeksli bir hayat yaşanmalıdır.

Allah Resulü şöyle buyurur:

–         “Gerçek hayat ahiret hayatıdır” (Buhari Rikak:1)

–         “İnsanların en hayırlısı, ömrü uzun, ameli kötü olanıdır. İnsanların en şerlisi ise; ömrü uzun, ameli kötü olandır” (Tirmizi, Zühd: 22)

İnsan ömrünü gaflet ve isyanla geçirenlerden olmamalıdır. Bahaneler uydurarak görevlerinden kaçan, dünya hayatını nefsinin isteği üzerine yaşayanlardan olmamalıdır. Sonra mazeret yok. Son pişmanlık fayda vermeyecek. Şimdi mi aklın başına geldi? denilerek bütün istekler, yalvarmalar reddedilecek.

 

B-    DÜNYA MALI YALANDIR:

 

Hayat, dünya nasıl fani ise dünya malı da fanidir. Emanet olarak, imtihan için bize verilmiştir. Bununla beraber bir insana hırs ve dünya sevgisi de verilmiştir

Dünya malı deniz suyu gibidir. İnsan ne kadar içerse içsin kanmaz. İçtikçe içesi gelir.

Yusuf Has Hacib: “Ey yiğit! Bu dünya bir gölge gibidir. Onun peşine düşersen kaçar, sen kaçarsan o sana koşar. Dikkat edersen dünya işi bir seraptır. İnsan tutmak için elini uzattıkça onu kaybeder” demiştir.

Büyüklerimiz mal toplama sevdasına düşmemişlerdir. Dualarında da: “Yarabbi! Az verip bezdirme, çok verip azdırma” diye dua etmişlerdir.

Mal, kula imtihan için verilir. Bakalım onunla ne yapacak, nereye harcayacak, sadakasını, zekatını verecek mi, onunla Allah’ın rızasını mı kazanacak yoksa gazabını mı kazanacak diye verilmiştir.

Mescid kuşu iken Salabe, mal istedi. Sahip olduğu mal onu Allah’tan, Peygamberden uzaklaştırdı. Yazık oldu Salabe’ye!

Çoğumuz mal toplama sevdasında, zekatını bile vermiyoruz. Mirasçılara bırakacağız. Yalnız onun hesabı bizden sorulacak.

İbrahim Ethem, Belh şehrinin sultanı iken biri gelir heybesini indirir, saraya oturur. İbrahim Ethem sorar:

–         Kimsin ? Ne istiyorsun?

–         Yolcuyum konaklıyorum.

–         Burası saray, han değil.

–         Peki burası senden evvel kimindi?

–         Babamın.

–         Ondan evvel kimindi?

–         Dedemin. Bunun üzerine o kişi şöyle der.

–         Birinin göçüp diğerinin konduğu yer han değil de nedir?

Adam ertesi gün de damda gezinmeye başlar. İbrahim Ethem:

–         Ne işin var orada ? der.

–         Develerimi arıyorum.

–         Damda deve mi aranır? deyince de:

–         Sen yumuşak yataklarda, ipek yorganlar altında Allah’ı ararken ben damda develerimi aramışım çok mu? der, çeker gider. Bu olay İbrahim Ethem’in uyanışı olur.

Bugün bir yangınla yok oluveren, depremle yerle bir olan bir şey, her şey demek değildir.

Birileri aldanıyor. Ama kim? Birileri pişman olacak, ama kim? Birileri “Ah, Vah” edecek ama kim? Birileri geri dönmek isteyecek ama kim? Birileri bu imkan verilmeyince “keşke toprak olsaydım” diyecek, ama kim?

Gazali bu konuda şu uyarılarda bulunmuş:

“Vay sana ey nefis, günlerin azaldı. Sermayeni bugünlerde temin edeceksin. Geri kalan günlerinde boşa geçirdiğin günler için ağlasan, kendin için, yine bir eksikliktir. Ya geride kalan günlerini de eskisi gibi kaybeder ve adetin üzerinde ısrar edersen halin nice olur?

Ey nefis, ölümün seni beklediğini, varacağın yerin mezar, yatağının toprak, arkadaşlarının kurt ve böcekler olacağını ve büyük mahşer gününün önünde bulunduğunu bilmiyor musun?

Ey nefis, ölüm askerlerinin kapıda beklemekte olup seni almadan gitmeyeceklerini düşünmüyor musun?

Ey nefis, ölülerin, bir saat olsun bile dünyaya geri dönmeyi temenni ettiklerini, eğer imkan olsa bir saat geri dönüp hiç olmazsa İman ederek geri dönmeleri için bütün dünyayı vermeğe hazır olduklarını bilmiyor musun? Hal bu ki onların temenni edip bulamadıkları imkanlar bugün senin elindedir. Sen onları nasıl gafletle geçirirsin?

Bostan – Gülistan yazarı Sadi Şirazi de şu uyarılarda bulunmuştur:

“Ömrünü boşa geçiren, yararlı ve değerli işler yap mayan göç davulu çalınmasına rağmen dengini hazırlamayan insan yarın mutlaka utanacaktır. Göç sabahında, tatlı uyku yolcuyu yoldan alıkoyar. Bu dünya menziline her uğrayan bir yapı inşa etti. Fakat bırakıp gitti. Yerine gelen de aynı vehmin kurbanı oldu. Oda yitip gitti. Kimseye yar olmadı dünyanın malı mülkü. Geçici olana yüreğini bağlama. Dünya acımasızdır, dost olmaya gelmez, iyi de kötü de göçüp gidecektir dünyadan. Mezara azığını kendin götür, kimseden umma. Hayat, Temmuz güneşiyle eriyen kar gibidir. Eriyip gitmişken, hala bu gurur, bu kibir neden? Ey pazara eli boş ulaşan kişi! Boş keseyle gittiğin pazardan elin boş döneceksin. Henüz yeşilken ekinini biçen, harman zamanı aç kalır.”

 

Hangi Mal Bizimdir?

İnsanın yiyip içtiği, kullandığı Allah yolunda harcadığı  şey malıdır. Yoksa cimrilik edip sakladığı mirasçılarına biriktirdiği ona ait değildir. Yani insanın götürdüğü kendisinindir, geride bıraktığı mirasçılarınındır.

Niceleri çalmış, çırpmış, başkasının hakkını mal diye toplamış, dünyadan başka hiçbir şey düşünmemiş, ama şimdi toprak altında yatıyor. Kimse unutmasın ki bu dünyaya çıplak geldik çıplak gideceğiz. Götüreceğimiz tek şey kefen ve sevaplar…

Hz. Ali (RA): “Ey para! Yuh olsun sana öyle bir şeysin ki, insanın elinden çıkmadıkça bir faydan dokunmaz” demiştir.

Bir mal, hayra harcanmadıysa vebal getirir. Yerinde harcandıysa o zaman fayda verir.

Dünya malı, dışı süslü içi  ürperti veren mezar gibidir…

Yarın bir gün ölecek olana; bu dünyadan tok mu gitmek istersin, aç mı gitmek istersin desek, tok aç ne fark eder? Ha tok ha aç… tokun karnındaki onun ayıbı olacak.

Biri mezarlıktan geçerken duvar dibindeki pislikleri göstererek:

–          İşte dünya nimetleri. Mezarları göstererek işte yiyenler demiştir.

–          Hz. Peygamber, ashabıyla giderken bir oğlak ölüsüne rastlarlar. Peygamber oğlağın kulağından tutar:

–         Kim bunu bir dirheme alacak? Ashab:

–         Daha az para ile bile olsa almayız derler.

–         Neden?

–         O bizim ne işimize yarar ki?

–         Ücretsiz ister misiniz? Sorusuna:

–         Biz onu ne yapalım Ya Resulallah derler.

–          Vallahi bu oğlak ölüsü size nasıl kıymetsiz ise, dünya da Allah nezdinde bundan daha kıymetsizdir der Allah Resulü.

Hz. Peygamber (as) şöyle buyurmuştur:

“İnsan ölünce onu üç şey takip eder; aile fertleri, yakın dostları, malı ve ameli. Bunlardan ikisi geri döner. Biri onunla gider. Aile fertleri, dostları ve malı kalır ameli onunla gider.” (Ramuz El Ehadis: 506/8)

İnsanı ilk terk eden en çok önem verdiği malıdır. Yakınları ancak mezarın kapısına kadar gelebilir. Mezardan içeri giren ve insanı yalnız bırakmayan amelidir. İnsan ona da en az önem vermiştir.

Hem yalan dünya, yalancı dünya diyoruz. Hem de yalanlarına kanıyoruz. Dünya sevdasına ahireti unutuyoruz. Ölmeyecek olsak tamam. Ama ebedi ahiret hayatı var. Bu dünya sadece bir durak. Bize verilen emaneti bir müddet muhafaza edeceğiz. Sonra bırakıp gideceğiz.

Bütün arzusu dünya olana Cenab-ı Allah şöyle bir uyarı da bulunuyor:

–          “Her kim bu çarçabuk geçen dünyayı dilerse, ona dilediği kadarını, dilediğimiz kadarını veririz. Sonra da onu kınanmış ve kovulmuş olarak gireceği cehenneme sokarız. (İsra: 18)

C – İSLAMIN RED ETTİĞİ DÜNYA HANGİSİDİR?

 

İslam, insanı Allah’tan alıkoyan, kulluğuna engel olan, insanı azdırıp sapıtan, gururuna, cimriliğine sebep olan, kulun cehenneme gidip, azap görmesine neden olacak olan dünya ve dünyalığı reddeder.

İslam, mal ve maddeye esareti değil, ona hakim olmayı emreder. Hakim olunmayan dünyalık insanı sapıtır, insanda insani, ahlaki bir değer bırakmaz.

Şu dünyada “benim” dediklerimizin arasında hiç bir şey bizim değildir. Unutmayalım ki, dünyayı arkamıza almadan Allah’a ulaşamayız.

Bir dünya ki, hapisi yok

Bir dünya ki, kapısı yok

Bir dünya ki, tapusu yok,

Burada herkes kiracı, herkes emanetçi, herkes seferi.

Azin Mahmut Hüdai Hz. leri:

“Kim umar senden vefayı,

Yalan dünya değil misin?

Muhammed’ül Mustafa’yı,

Alan dünya sen değil misin?” diyor.

Dünyanın vazifesi, insanı taşımak, onu faydalandırmaktır. İnsan dünyayı taşımaya kalkarsa, altında ezilir. İnsan dünyaya hizmet etmeye kalkarsa, esiri olur.

Allah Resulü, hasır üzerinde uyumuş, hasır vücudunda iz yapmıştı. Bunun üzerine ashabı:

–          Ya Resulallah ! sizin için rahat edebileceğiniz yatak tedarik etsek olmaz mı? dediler.

–          Benim dünya ile ne ilgim var? Ben dünyada bir ağaç altında gölgelenip de  bırakıp gidecek olan bir yolcu gibiyim” cevabını vermiştir. (R.Salihin: 1/488)

Bir kutsi hadiste şöyle buyrulur:

–                     “Ey Ademoğlu! Malım, malım diyorsun, yiyip de çıkarıp attığın veya giyip de eskittiğin ve yahut tasadduk edip de önce gönderdiğinden başka senin malın mı var?” (R.Salihin: 1/485)

 

İslam’ın karşı olduğu mal hangisidir?

 

–         Allah’a kulluktan alıkoyan,

–          Günah işlemesine sebep olan,

–          Gururlandıran, övündüren,

–          Ahiret saadetini gölgeleyen,

–          Zekatı, sadakası verilmeyen, yerinde kullanılmayan, işe yaramayan maldır.

Hadis-i şerifte buyrulur:

–          “…Her kimin kaygısı ahiret olursa, Allah onun zenginliğini kalbine koyar. İşlerini dağınık olmaktan kurtarır ve dünya ona boyun eğerek gelir. Her kimin kaygısı da dünya olursa, Allah onun fakirliğini gözü önüne koyar, kendisini derbeder eder ve dünyadan da kendisine ancak mukadder olan gelir.” (Ahmed bin Hanbel/ Kitabü’z-Zühd:181)

 

Başka bir hadislerinde de Efendimiz:

–          “Benden sonra şirke düşmenizden korkmuyorum. Dünyalık hırsına kapılmanızdan, dünyalık yarışına girmenizden korkuyorum” buyurur. (Müslim Fezail: 4/1796)

–          “Her ümmetin bir fitnesi vardır. Benim ümmetimin fitnesi de dünya malıdır” (İbn-i Hanbel:4/160)

Demek oluyor ki, mal ve dünya hırsı Muhammed ümmetinin fitnesidir. Bu fitnenin zararı da bir hadiste şöyle işaret edilmiştir:

–          “Bir koyun sürüsünün içine salıverilmiş iki aç kurdun o sürüye verdiği zarar, mala, mevkiye düşkün bir adamın dinine verdiği zarardan daha büyük değildir” (Tirmiz: Zühd:43)

Dünya hırsı ahiret nimetinden mahrum eder. Kur’an’da bu şöyle bildirilir: “Kim ahiret kazancını isterse, onun kazancını arttırırız. Kim de dünya karını istiyorsa, ona da dünyalık bir şeyler veririz. Fakat onun ahirette bir nasibi olmaz.” (Şüra: 20)

Bir ayette: “Allah’ı unutan ve bu yüzden Allah’ın da onlara kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın. Onlar yoldan çıkan kimselerdir.” (Haşr: 19) buyrulmuştur.

Güzel bir söz var: “Su geminin dışında olursa, gemiyi yüzdürür. Su geminin içinde olursa, gemiyi batırır” diye. İnsanın da bütün arzusu dünya olursa, kalbi, gönlü dünya ile dolup taşarsa, bu da onun dünya bataklığında batmasına neden olur.

Kurda gönlünü veren kuzu gibi gönlünü dünyaya kaptıran insan da dünya kurbanı olur.

Bugün doymayan israfçı insanlar oluyor. Onu al, bunu al. Onu değiştir, bunu değiştir… bunlar bir fakir aileye hiç gitmezler mi ki?… hiç mezarlığa gitmezler mi ki?… işte bunlar aç kurtların sürüye zarar verdiği gibi inançlarına ve ahiretlerine zarar verirler.

 

D  – DÜNYAYA SIRT ÇEVİRMEK MÜMKÜN MÜ?

 

İslam’ın dünya anlayışı, dünyaya sırt çevirmek, terk etmek değil, denge kurmak, dünya ile ebedi saadeti kazanmaktır. Dünyada kalacağı kadar ondan istifade etmektir.

İnsan, dünya içinde çalışacaktır, ama hırsla değil, ahireti unutturacak şekilde değil.

Dünyaya sırt çeviren, hayır hasenatı ne ile yapacak, zekatı, sadakayı nereden verecek, dilenecek mi, karnını nereden doyuracak?

İslam’a göre; zayıf ve muhtaç Müslüman’dan, kuvvetli ve varlık sahibi Müslüman daha hayırlıdır.

İnancımızda dünyaya ölçülü bir şekilde yaklaşmak gerekir. Ateşle mesafemiz gibi; fazla yaklaşırsan yanarsın, uzaklaşırken de üşürsün.

Bir de dünya malı, bizi ilk terk edecek olandır. O bizi terk etmeden biz onu terk edebilirsek kurtuluruz. Yani kul köle olmazsak ahiretimizi kazanırız.

Ne diyor İslam Peygamberi (As): “hiç ölmeyecekmiş gibi  dünya için, yarın ölecekmiş gibi de ahiret için çalışınız.”

Akıllı insan, dünyada ve dünya ile ahiretini kazanan kimsedir.

 

E – HAYATIN GAYESİ NEDİR?

 

Dünya hayatının gayesi,  Allah’ın rızasıyla beraber ebedi saadeti kazanmaktır. Bir ömür yaşayıp da kurtulamamak, mezarlıkta yatıp yatıp da Fatihalardan istifade edememek ne acıdır.

Bir insan için önemli olan ne kadar yaşadığı değildir, neler yaptığıdır. Nasıl yaşadığı önemlidir. İnsan ne kadar yaşarsa yaşasın bir gün mutlaka ölmeyecek mi? öyleyse önemli olan şudur:

–         Nasıl bir hayat yaşıyoruz.?

–         Neler yapıyoruz, neler yapmayı düşünüyoruz?

İnsanımız niçin yaşadığını, niçin öleceğini bilmiyor.

Bir Arap atasözünde: “Fırsat yaz bulutu gibidir, tez geçer” denmiştir.

Eline fırsat verilen herkes verilen bu fırsatı çok iyi değerlendirmelidir. Kendisine fırsat verilmeyen de iyi niyet taşıyarak yaşamalıdır.

–         Hayatın gayesi iki cihan saadetidir.

–         Hayatın gayesi ahireti kazanmaktır, kurtulmaktır.

–         Hayatın gayesi zevk almak, kam almak, keyfince yaşamak değildir.

–         Hayatın gayesi çok mal biriktirmek, tıka basa yemek değildir.

–         Hayatın gayesi Firavun gibi çok yaşamak da değildir.

Unutmayalım işimiz zor, hesabımız çetin.

–         Hayatın gayesi nedir ?

Hayatın gayesi, iyi bir kul olmak, iyi bir şekilde Allah’a kavuşmaktır.

Peygamber (AS) şöyle der:

–         “Kul nasıl yaşarsa öyle ölür. Nasıl ölürse öyle dirilir.”

 

F- AKILLI YAŞAMAK GEREK

 

Rabbim insana kullansın diye bir akıl vermiştir. İnsan için onu kullanmak boynunun borcudur. Çünkü Allah “Niye düşünmüyorsunuz” diye soruyor.

İnsan mutlu bir sona gitmek için aklını kullanacak:

–          Ben kimim, nereden geldim, nereye gidiyorum?

–    Benden ne isteniyor, bana emredilen nedir, yasaklanan şeyler nelerdir, haram nedir,  helal nedir. Şüpheli şeyler nelerdir ? demeli, her yönden Allah’a yürümeye hazır olmalıdır. Ahireti unutursa mutlu sona nasıl ulaşır. Kur’an’da:

Ahirete karşılık dünya hayatını satın alan kimselerin azapları affedilmeyecek, kendilerine yardım da edilmeyecektir.” (Bakara: 86)

Zalim Neron’un annesi Neron için “ Varsın oğlum hükümdar olsun da beni de öldürsün zararı yok” demişti. Neron tahta çıkmış bir çok masum insanla beraber annesini de öldürmüştür.

Dünya rütbesine,  şöhretine, dünya malına düşkün olmak insanın başını belaya sokar.

Kanuni Sultan Süleyman  (Ö: 1566 M) son seferi olan Zigetvar seferine çıkarken , ecel vaki olursa naşı ile birlikte gömülmek üzere veziri Sokullu Mehmet Paşa’ya bir paket verir. Kanuni vefat edince, Sokullu bu emaneti “Şeyhü’l-İslam Ebussuud Efendi” (Ö: 1573) ‘ye verir ve vasiyetini bildirir.  Şeyhü’l-İslam kabre, kefenli naaş dışında bir eşyanın gömülemeyeceğini bildirir.

Ceylan derisi bohça (paket) ibret için açıldığında, içinden Kanuni’nin tahta çıktığı günden son seferine kadar icraatının, önemli savaş ve uygulamalarının meşru ve İslam’a uygun olduğunu bildiren fetvalar çıkmıştır. Fetvaların çoğunda kendi imzasını gören koca Şeyhü’l-İslam Ebussuud Efendi’nin ağlayarak:

“Süleyman, Süleyman! Sen kendini bu fetvalara dayanarak kurtardın, fakat bizleri kim kurtaracak” dediğini nakledilmiştir.

–          Rızık Cenab-ı Allah’tan… Cenab-ı Allah rezzaktır, rızık verendir…

–          Bir gün bir ağabeyimiz geldi ağladı. Almanya’da çalışıyordu. Ev yaptı, arabası vardı, biraz parası vardı. Ona demişler ki:

“Hayatını kurtardın…” “Bugüne kadar para kazanayım derken namaz bile kılmadım, nasıl hayat kurtarmak bu ?” deyip ağladı. Sor namaz kılıyor musun? Cevap hazır: “Vallahi vaktim yok.”

Eh iyisin, iyisin deniyor. Amel yok, ibadet yok, ahiret kazanılmamış… neresi iyi bunun?… sonu pişmanlık değil mi?

Bazıları da sahip olduğu dünyalıkla mağrur oluyor, şükür diyor. Malın şükrü nasıl olur bilmiyor. Sadaka yok, zekat yok, hayır hasenat yok nasıl şükür bu?… Bize verilenin karşılığını vermiyoruz. Bizden istenileni yapmıyoruz. Nasıl kulluk bu ?…

Allah’tan bize birkaç uyarı şöyle;

–    “Ölüm sarhoşluğu bir gün gerçekten gelir de, “işte (Ey insan) bu, senin öteden beri kaçtığın şeydir” denir” (kaf: 19)

–     “Her canlı, ölümü tadacaktır. Bir deneme olarak sizi hayırla da şerle de imtihan ederiz. Ve siz, ancak bize döndürüleceksiniz.” (Enbiya: 35)

–    “ İnsan, kendisinin başıboş bırakılacağını mı sanır?” (Kıyamet: 36)

–    “İnsanlar, imtihandan geçirilmeden, sadece “İman ettik” demeleriyle bırakılıvereceklerini mi sandılar?”  (Ankebut: 2)

–    “Siz sadece boş yere yarattığımızı ve sizin hakikaten huzurumuza geri getirilmeyeceğinizi mi sandınız? (Mü’minun: 115)

–    “And olsun insanı biz yarattık ve nefsinin kendisine fısıldadıklarını biliriz ve biz ona şah damarından daha yakınız.” (Kaf: 16)

–    “Allah’ın nimetini saymaya kalksanız, onu sayamazsınız. Hakikaten Rabbin çok bağışlayan, esirgeyendir.” (Nahl: 18)

–    “O, göklerde ve yerde ne varsa hepsini size boyun eğdirmiştir. Elbette bunda düşünen topluluklar için bir takım ibretler vardır.” (Casiye: 13)

–    “Biz gökleri, yeri ve bunlar arasında bulunanları, oyun ve eğlence olsun diye yaratmadık.

–    “Onları sadece gerçek bir sebeple yarattık. Fakat onların çoğu bilmiyorlar. (Duhan : 28-29)

–    “Ey insan ! seni yoktan yaratan düzgün yapılı ve endamlı kılan, sana ölçülü ve dengeli davranma imkanı veren (Maddi ve akli yapıda seni en üstün kılan) seni dilediği en güzel şekil ve biçimde terkip eden ihsanı bol Rabbine karşı seni aldatan nedir?” (İnfitar: 6-7-8)

 

G- DÜNYAYA ALDANMAMAK GEREKİR

 

Dünyanın nimetleri, insanın nefsine hep güzel gösterilmiştir. Buna karşılık da dünya nimetleri, insan nefsinin en büyük arzusudur. Sevgili Peygamberimiz: “Ademoğlunun iki dere dolu malı olsa üçüncüsünü de ister. Ademoğlunun ihtiraslı nefsini topraktan başka bir şey doyurmaz.” buyurmuştur.

İnsan, kendinde olan mal ihtirasını kırmadıkça maddenin esiri olmaktan kurtulamaz. Dünyaya olan tamahı insanı insana, insanı paraya, insanı mala esir eder. İnsan artık bütün ömrünü mal toplamak için harcar.             Dünya nimetleri peşinde koşarken neticede ahiret nimetlerinden mahrum olur.

Hz.Osman (ra) bir gün Ebu Zer’e bir miktar mal göndererek kölesine:

– “Eğer Ebu Zer bu malı benden kabul ederse seni. azad edeceğim” der.

Ebu Zer malı kabul etmez. Bunun üzerine köle:

– “Efendim ne olur kabul edin. Çünkü siz bunu alırsanız ben hürriyetime kavuşacağım” der.

Ebu Zer, şu cevabı verir:

-“Bu malı kabul etmem seni hürriyetine kavuşturacak, beni ise köle edecek.”

Peygamberimizin şu uyarılarına dikkatle kulak verelim:

“Dünya işlerine kendinizi fazlasıyla vermekten sakınınız. Muhakkak ki, en çok önem verdiği şey dünya olan kimsenin, dünya hayatını kazanmaya yönelik meşguliyetlerini Allah arttırır. Fakirliği de iki gözü arasına kor. Yani gözü doymaz olur. Çalışma ve gayretinin büyüğü ahiret olan kimsenin Allah işlerini düzenler. Zenginliği de kalbine kor.”

Ebu Hazim’e sorarlar:

–         “Dünya hayatı nedir?” cevap verir:

–          “Geçmişi rüya, geleceği bitip tükenmeyen arzulardır.”

Eğer insan bu arzulara kapılıp, aç gözlülük ederek ahiretini unutup dünyaya tapacak olursa kendine zulmetmiş olur. Çünkü dünyanın görevi insanı taşımaktır. İnsan dünyayı taşmaya kalkarsa altında ezilir, kendine yazık etmiş olur. Bu duruma düşmememiz için Rabbimiz bizi şöyle uyarmıştır:

“Ey insanlar! Şüphe yok ki Allah’ın vaadi (Ölümden sonra dirilmek) haktır. 0 halde sakın dünya hayatı sizi aldatmasın” (Fatır :5)

“Biliniz ki, dünya hayatı oyun oyalama, süslenme, aranızda övünme ve daha çok mal ve evlat sahibi olmaktan ibarettir.” (Hadid: 20)

Buradan şöyle bir soru çıkarılabilir: Dünya fanidir, geçicidir. Öyleyse dünyayı terk mi edeceğiz? Bu soruya verilecek cevap “hayır” olacaktır. Nasıl ahireti unutup dünyaya dört elle sarılmak, İslam’a aykırı ise dünyadan el etek çekerek sırf ahireti düşünmek, ahiret için çalışmak da İslam inancına uygun değildir. İslam Dini asla dünyayı terk etmeyi emretmez. Peygamberimiz: “Dünya ahiretin tarlasıdır” buyurmuştur. Yani Ahiret dünyada kazanılacaktır. Diğer bir ifadeyle de: “Hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için yarın ölecekmiş gibi ahiret için çalışınız” buyrulur.

Hz Ömer yanında Abdurrahman B. Avf olduğu halde Kadisiye ganimetlerinin yanına geldiklerinde Halife Ömer ağlamaya başlar.

-Bugün sevinç günüdür, neşe günüdür, niçin ağlıyorsunuz? denilince

Hz Ömer Şu cevabı verir:

-Evet öyledir. Fakat bu kadar mal kimin eline geçtiyse aralarında kin ve düşmanlık yayılmıştır. Ben bize bu kadar malın verilişini ilahi bir imtihandır diye endişe ediyorum”  demiştir.

Malın insana yüklediği sorumluluklar vardır. Mal ne kadar çoksa sahibinin sorumluluğunu o oranda arttırır. Bunun için şükrü eda edilen az mal, şükrü eda edilmeyen çok maldan daha hayırlıdır. Kur’an’da: “Allah’ın sana verdiği mal ile ahiret yurdunu ara. Dünyadaki nasibini de unutma. Allah’ın sana yaptığı iyilik gibi sen de iyilik yap. Yeryüzünde bozgunculuk yapma. Allah bozguncuları sevmez.” (Kasas:77) buyrularak malın şükrünün nasıl yapılacağı bildirilmiştir.

Bir gün Hz Ömer (ra) Peygamber Efendimizin evine gelmişti. Etrafa göz attığında pek bir şey göremedi. Üzerine yattığı hasır Peygamberimizin yüzün de iz bıraktığını görünce de gözleri dolu dolu o1muştur. Peygamberimiz:

-“Niçin ağlıyorsun Ya Ömer?” diye sorunca Hz. Ömer:

-“Niçin ağlamayayım. Kayseri Kisrası dünya nimetleri içinde yüzüyor. Allah’ın Resulü ise kuru hasır üzerinde yatıyor” deyince Peygamberimiz

-“Varsın Kisra Kayser dünya nimetlerinden zevklerini alsınlar, safa sürsünler. Ahiret nimetleri bize yeter.”diyerek Üzüntüsünün  anlamsız olduğunu belirtmiştir.

Atalarımız: “Ya Rabbi! Çok verip azdırma, az verip bezdirme” diye dua etmişlerdir.

Peygamber (As) “Dünya Müslüman’ın zindanı, kafirin cennetidir” (Tirmizi zühd: 16) demiştir.

Dünya geçicidir. Dünyanın zevki de malı da geçicidir. Makamlar da, şan şöhret de geçicidir. Daha önce de nice insanlar dünyaya sarıldı. Dünyayı mesken edindi ve bırakıp gittiler. Giderken de hiçbir şey götüremediler. Geride Kur’an’ın ifadesiyle: “Onlar geride nice bahçeler, pınarlar, ekinler, güzel konaklar, zevk ve sefasını sürdükleri nice nimetler bırakmıştır. (Duhan: 25-27)

Dünya bir rüya gibidir. Rüyada mal ve varlık sahibi olmak ne ise, dünyada da mal mülk sahibi olmak odur. Dünya varlığı lüks bir otelde gecelemek gibi bir şey. Azrail canı alınca uyanırız o kadar.

Mescid kuşu Salabe Peygamber (AS).’dan mal için dua istedi. Allah Resulü O’na:

–    Ya Salabe! Şükrünü eda edebileceğin az mal, şükrünü eda edemeyeceğin çok maldan hayırlıdır” buyurdu.

–    Salabe ısrar ediyordu. Allah Resulü dua etti. Salabe zengin oldu. Dünya onu da aldatmıştı. Salabe’nin durumunu soran Peygamber (AS): “Yazık oldu Salabe’ye!” dedi.

Dünya bir yılan gibidir. Ciddi renkli, güzel ve yumuşaktır. Fakat zehiri öldürücüdür. Kanmamak ve aldanmamak gerekir. Aldananı affetmez.

Dünyanın sevilecek güzel şeyleri de var.

Peygamberimiz (sa) buyurdular ki:

–   Dünyanızdan bana üç şey sevdirildi.

–   Güzel koku

–   Helal kadın

–   Gözüm nuru olan namaz.

Hz. Ebu Bekir (ra):

Bana da dünyadan üç şey sevdirildi Ya Resulallah

–   Senin yüzüne bakmak

–   Kızımın Resulallah’ın zevcesi olması,

–   Senin yolunda mal harcetmek

Hz. Ömer (ra):

Dünyadan bana da üç şey sevdirildi:

–   İyilikle emretmek,

–   Kötülükten nehyetmek

–   Eski kaftan giymek.

Hz. Osman (ra):

Bana da dünyadan üç şey sevimli oldu:

–   Aç doyurmak,

–   Kur’an okumak

–   Çıplak giydirmek.

Hz. Ali (ra):

Ben de dünyadan üç şeyi sevdim:

–   Misafire hizmet etmek,

–   Yaz gününde oruç tutmak,

–   Düşmana kılıç vurmak.

Ne kadar seversek sevelim dünya ve dünyalık şeyler bir gün mutlaka sevenini terk edecektir. Ve bir sürü sorumluluk getirecektir.

Bir gün Ömer Bin Abdülaziz yanındakilerle beraber bir cenazeyi defnetmişlerdi.   Ömer Bin Abdülaziz bir müddet kabrin başında kaldı. Yanındakiler sordu:

–    “Ey mü’minlerin emiri! Siz bu cenazenin sahibi değilsiniz. Niçin burada bu kadar uzun kaldınız?”

Onlara şu şekilde cevap verdi:

–    “Kabir, bana hal lisanı ile onların kefenlerini yırtıyorum, vücutlarını parçalıyorum, kanlarını emiyorum. Hala benden ibret alınmıyor!” diyor.

Bu sözleri söyledikten sonra Halife ağlamaya başladı. Etrafındaki yakınlarına şu nasihatte bulundu: “Dünya ne kadar aldatıcı. Dünyada üstün mevki ve varlık sahibi olmak hiç fayda vermiyor. Genç ihtiyarlıyor; sonunda ölüyor. Sakın dünyanın fani lezzet ve safası bizi aldatmasın. Hani nerede bizden evvel yaşayıp ölümü kendisine uzak görenler?  Onlar, sıhhat, güç ve kuvvetlerine aldandılar. Bu yüzden günah işlediler. Çok zavallı kimseler de onlara gıpta edip “Bizde onlar gibi yaşasak!” diyorlardı. Şimdi onlara ne oldu ? toprak bedenlerini yedi; kemikleri kurtlara azık oldu. Halbuki onlar, dünyada iken kuvvetli bir aile çevresi içerisindeydiler. Herkes kendilerine ikram ve iltifat ediyordu.

Şimdi ise heyhat…”

Bir İslam büyüğü dünyayı tarif ederken: “Geçmişi ele geçmeyecek düş, kalanı da bitmek tükenmek bilmeyen arzulardır” demiştir.

Bütün hataların başı, dünya arzularının peşinde koşmaktır.

Hz.Peygamber (AS): “Ashabım, sizin benden sonra şirke düşmenizden korkmuyorum, ancak dünyaya aşırı meylinizden korkuyorum” (R.Salihin: 3/1892) demiştir.

Rabbimiz de: “Ey insanlar! Rabbinizin vaadi haktır. Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın ve o aldatıcı şeytan da Allah hakkında sizi kandırmasın” (Fatr:5)

–    “Siz çabucak geçeni (dünya hayatını ve nimetlerini)seviyorsunuz, ahireti bırakıyorsunuz” (Kıyamet: 20) diye uyarmıştır.

Dünyada rızk bellidir, ömür de bellidir. Ne yaparsan yap bunları değiştiremezsin. Hep Allah’ın dediği olur.

İnsanın evveli bir damla su, sonu da topraktır. İnsan doğar doğmaz ölümü beklemeye başlar. Mezar taşına da “doğdu-öldü” yazarlar. Hayat bu kadar kısadır. İki kelimenin arasındaki çizgi kadardır.

İnsan, hırsı uğruna helak olur. Balık çok yemekten ölür, sinek boğazı uğruna gider, kuş tane uğruna kapana kısılır.

Hakim hırsıza sorar:

–   “Hiç geleceği düşünmedin mi? Hırsız:

–   “Düşünmez olur muyum hiç, hep çaldıklarımı bankaya yatırdım” der.

Ölümle elimizden alınacak olan ve kıyamet günü hesabı bizden sorulacak olan mala hırslanmanın bir manası yok. Her şeyin çoğuna ve en güzeline sahip olma arzusu, insana Allah’ı unutturur, ahireti unutturur.

Hz.Peygamber: “Ademoğlu ihtiyarladıkça, onda iki şey gençleşir; mala karşı hırs ve hayata karşı hırs” (K.Sitte:5/281)

“Ademoğlu bir dere dolusu altını olsa, ikincisini ister. Onun ağzını topraktan başka bir şey dolduramaz” (R.S:1/23) buyurmuştur.

Diğer bir hadiste de şöyle buyurmuştur: “Kim ki, himmetinin en büyüğü dünya olduğu halde sabahlarsa, onun hiç bir şeyde Allah ile ilgili alakası yoktur. Ve Cenab-ı Allah onun kalbine dört haslet yerleştirir. Bu hasletler:

1.     Bir üzüntü ki, ebediyen ondan kurtulamaz.

2.     Bir meşgale ki, ebediyen onunla oyalanır.

3.     Bir fakirlik ki, ebediyen ondan kurtulamaz.

4.     Bir arzu ve hırs ki, ebediyen onun sonuna varamaz” demiştir.

Gazneli Sultan Mahmud, arkasına aldığı yük dikeniyle giden zayıf bir ihtiyar görür. Onun bu haline acır ve der ki:

–    “İhtiyar! Bu zahmetten kurtulman için sana biraz altın mı, bir merkep mi, birkaç koyun mu, yoksa bir bağ mı vereyim?

İhtiyar şu cevabı verir:

–    “Altınları ver belime bağlayayım, merkebe bineyim, koyunları önüme katayım, bağa gideyim. Sayende ömrümün kalanını orada geçireyim.

Cevap Sultanın hoşuna gider. İhtiyarın isteklerini yerine getirir.

İşte insanoğlunun dünya arzusu budur.

Hz. peygamber (AS) şöyle buyurur:

–    “Bir koyun sürüsüne salıverilmiş iki aç kurdun yaptığı zarar, servet ve mevkii düşkünü bir adamın dinine yaptığı zarardan daha büyük değildir” (R: Salihin: 1/487)

Şöyle naklederler:

İsa peygamber, bir gelin görmüş, yaklaşıp duvağını açmış, ne görsün, duvağın altında çirkin bir surat, kocaman dişler. Bu ne? demiş. Cevap olarak:

–    “Ben dünyayım, güzel görünürüm, yaklaşanı yerim, cevabını vermiş.

Dünya kime kalmış ki, sana bana kalacak?

Biz aslında dünyada gurbetteyiz, esas yerimiz ahiret. Hz. Peygamber: “Dünyada garip bir yolcu gibi davran” buyurmuştur. (Buhari, Rikak:3)

Mezar taşları geçmişten bize sesleniyor. Neler neler diyor… en son: “Gel seni bekliyorum” diyor. Ne yazık ki insan bunu ne görebiliyor, ne de anlayabiliyor…

 

H- DÜNYA AHİRET DENGESİNİ KURMAK

 

Bir sahabi bütün gece boyu namaz kılmaya, biri bütün gün oruç tutmaya, biri de hiç evlenmemeye karar veriyor. Bunu duyan Hz.Peygamber onlara: “Ben bazen oruç tutarım, bazen yerim, bazen namaz kılarım, bazen de uyurum. Ve ben kadınlarla da evlenirim. Benim sünnetim budur. Sünnetime uymayan benden değildir” buyuruyor. (Buhari, Nikah:1)

Bakın su geminin içindeyse onu batırır, geminin altındaysa onu yüzdürür.

Büyüklerimiz: “Rabbimiz dünyayı kalbimize koyma, elimizden de alma” diye dua etmiştir.

Adam derede bir şeyler yapıyormuş. “Ne yapıyorsun” demişler. “Ayaklarımla yün yıkıyorum, elimdeki zil ile şu bostan tarlasını bekliyorum, sırtımdaki çocuk komşunun ona bakıyorum, elimdeki kirman ile de yün eğiriyorum, ne yapayım üç beş kuruş dünyalık için yapıyorum” diyor.

O kadar çok meşguliyetimiz var ki, ibadet etmeye vaktimiz yok. Dünyada her şeyimizi tamam etmişiz, ahiret denince, mezar denince, ölümden bahsedince ürperiyoruz, korkuyoruz. Neden? İnsan mamur ettiği bir yerden hiç önem vermediği bir yere gitmek ister mi? ondan.

Ne dünya terk edilmeli, ne de ahiret terk edilmeli. İkisi arasında denge kurulmalıdır.

Kur’an’da: “Onların bir kısmı Ey Rabbimiz bize dünyada da iyilik ver, ahirette de iyilik ver. Bizi cehennem azabından koru” derler. (Bakara:201) buyrulur. Böyle olun denir.

Dünya nimetini elde edeceksin onunla da ahiret sevabı kazanacaksın. Dünyadan el etek çekilmez. Ölçülü yaşamak lazım. Çalışılacaktır. Ama ibadetlere zarar vermeyecek şekilde çalışılmalıdır. Çalışmak ibadet, ibadetsiz çalışmak ibadet mi olur?

Allah Resulü (AS) şöyle buyurur:

–    “Hayırlınız dünyası için ahiretini, ahireti için dünyasını terk etmeyendir”

–    “Hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için, yarın ölecekmiş gibi ahiret için çalışın”

–    “Sadece dünyaya yönelirseniz, ahireti unutursunuz”

Peygamberimiz yakalandığı hastalıktan dolayı çok rahatsız olan birine:

–    “Allah’tan bir şey istedin mi?” dedi. Adam şöyle cevap verdi.

–    “Allah’ım eğer bu çektiklerimden dolayı ahirette cezalandırmayacaksan dünyada bu derdi çekeyim diyorum” dedi. Bunun üzerine Peygamber(AS) “Allah’ım bize dünyada da ahirette de iyilik ver, bizi cehennem azabından koru” diye dua etmiyor musun?  dedi. adam böyle dua etti ve şifa buldu.

Hz. Peygamber(AS) buyurdu ki:

–    “Dini dünyaya alet eden kul ne bedbaht kuldur! Dine şüpheler karıştıran kul ne bedbaht kuldur! Hırs ve tamah tarafından güdülen kul ne bedbaht kuldur! Nefis arzularının dalalete düşürdüğü kul ne bedbaht kuldur! Aç gözlülüğün hor ve zelil ettiği kul ne bedbaht kuldur!”

Bir hadiste de Peygamberimiz: “Cimrilikten sakınınız. Zira cimrilik sizden önce yaşayan insanları, birbirini boğazlamaya ve dokunulmaz haklarını çiğnemeye götürmek suretiyle perişan etmiştir” (Müslim, Birr:56) diye uyarmıştır.

Dünya malı uğruna az mı yalan söylenmiştir. Az mı kötülük yapılmıştır. Az mı cinayet işlenmiştir.

Yüce Rabbimiz: “Bizi anmaktan yüz çeviren ve dünya hayatından başka bir şey istemeyen kimselere yüz verme” diye peygamberini uyarmıştır. (Necm:29)

Allah Resulü (SAV) tamamen ahiret arzusu taşıyana da yüz vermemiştir. İslam dininde biri için diğerini feda etme yoktur. Dünya nimeti ile ahiret kazanılacaktır. Ahiretteki sorgu sualde dünyadaki duruma göre olacaktır.

Dünya geçicidir diye dünya terk edilemez. Dünya ahiretin tarlasıdır. Dünya ahiretin kazanıldığı yerdir. Kasas suresinde (ayet 77) Cenab-ı Allah şöyle emrediyor:

–    “Allah’ın sana verdiğinden O’nun yolunda harcayarak ahiret yurdunu iste. Ama dünyadan da nasibini unutma. Allah sana ihsan ettiği gibi sende insanlara iyilik et.”

Sevgili Peygamberimiz dünya ve ahiret dengesini en iyi şekilde kurmuş ve ümmetine örnek olmuştur. Bir hadislerinde şu talimatı vermiştir:

–    “Sizin hayırlınız ahireti için dünyasını, dünyası için ahiretini terk etmeyen ve her ikisini beraber yürüteninizdir” (Ramuz el Ehadis: 363)

 

İ- DÜNYA DA HAYAT DA BİZİM İÇİN İMTİHANDIR

 

Dünya fani, hayat fanidir. Yunus:

“Mal sahibi mülk sahibi hani bunun ilk sahibi.

O da yalan bu da yalan, var sen de biraz oyalan” demiş.

Kur’an’da: “Ey iman edenler! Mallarınız ve çocuklarınız sizi Allah’ı anmaktan alıkoymasın” (Minafikun:9)

–    “Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi yakacağı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun” (Tahrim:6) buyrulur.

Sakıp Sabancı’yı bir televizyon kanalında dinlemiştim. Şöyle diyordu: “İlk çocuğumuz kız oldu. 1964 yılında doğdu. Çocuğu çok dilediğimiz için ismine Dilek dedik. Fakat kızımın ayakları eğri basıyordu. Çok uğraştık. Epey doktor, epey ülke dolaştık. Allah’a şükür Dilek yardımsız yürüyecek güce erişti.

1970 yılında bir oğlumuz oldu. Erkek çocuğa kavuşmanın sevinci ile Metin dedik. Yüce Allah’ın takdiri Metin spastikmiş. Yani beyin özürlü. Yürüyemez, konuşamaz. Bütün imkanları denedik, zorladık.

Oğlumun konuşmaya çabalaması kuzu melemesi gibi. Beş kelime becerir hepsi o kadar. Eve geldiğimde her zaman bu tablo var. Yüreğim parçalanır. Vazgeçemezsin, parçandır, yüreğindir.

Yatağa girdiğimde düşünürüm. Oğlumun sağlıklı olması için bütün maddi varlığımı feda etmeyi ve hatta onu iyileştirecek ise kendimi bile feda etmeyi göze alabileceğimi anlarım.

Sırf bu oğlumun hatırasına İstanbul Üsküdar’da “Erol Sabancı Spastik Çocuklar Tedavi Merkezi”ni kurdum.

1973 yılında üçüncü çocuğumuz Sevil doğdu. Allah’a şükür kızım Sevil normal bir çocuk olarak dünyaya geldi. Evimizin neşe kaynağı oldu.

Evlat işte böyle bir imtihan sebebidir. Yüce yaratıcı verir ama imtihan için verir.

Kur’an’da da şöyle bildirir:

–    “Bilin ki, çocuklarınız ve mallarınız bir imtihan sebebidir” (Erfal:28)

Mescid kuşu iken salebe imtihanı kazanamayanlardandır. Dünya malının ve dünya hayatının cazibesi, salebeyi bir yerden alıp, başka bir yere götürmüştür.

–    “Bize verilen mal gibi hayatımız da bir imtihandır.

Biri tutturmuş, “camiye gitmem, camiye gitmem” ölünce tabuta koymuşlar, camiye getirmişler. Kendisiyle sürekli münakaşa eden meslektaşı tabuta eğilmiş: “Hani camiye gelmeyecektin ya!” demiş. Camiye geleceksin, öleceksin, kabre gireceksin, mahşer günü hesap vereceksin.

Bir öğretmen: “Ben örtmem, örtünemem” der dururdu. Ölmüş tabuta koyup gelmişler. Camide namazı kılındı, kabre götürüldü, mezara koyarlarken baktım, tepeden tırnağa kefenle örtmüşlerdi. Kendi kendime dedim ki;

“Hani örtünmeyecektin. Keşke örtünme işi kefene kalmasaydı”…

firavun teslim olmam dedi. Ebu Cehil, Ebu Leheb teslim olmadı, ama her biri teslim alındı.

Kurtuluşu geciktirmemek lazım. Alt katta yangın olduğu fark edilse, kurtuluş geciktirilebilir mi?

Hz. Peygamber: “Her ümmet için bir fitne vardır. Benim ümmetimin fitnesi de maldır” (R.Salihin:1/483) buyurmuş.

Kur’an’da: “O hanginizin daha güzel iş yapacağını denemek (İmtihan etmek) için ölümü ve hayatı yarattı” (Mülk:2) deniliyor.

Hayat bir imtihandır. Onun için hayat iyi değerlendirilmelidir. Temiz bir hayat yaşanmalıdır, hayatta ele geçen iyi fırsatlar çok iyi değerlendirilmelidir. Hayatın her anının hesabı sorulurken verilecek cevap iyi hazırlanmalıdır.

Yaşayan ölmek istemiyor, ölümden korkuyor. Çünkü ölüme, ölmeye hazır değil. Mezar satın alınırken, kefen satın alınırken, saraylar yapılırken kabir unutuluyor. Ölümü düşünmek bile istemiyoruz.

Bir anket yapılıyor. Soru: “Bu gününüz son gün olsa nasıl geçirirsiniz?” % 70 cevap: “Namaz kılıp dua ederek” oluyor.

Ahiret bu dünyada kazanılır. Yani dünya ahiretin tarlasıdır. Dünyada ne yapılır ve ne ekilirse, ahirette elde edilecek şey odur.

Kur’an’da: “Biz yakın azap ile sizi uyardık. O gün kişi önceden yaptıklarına bakacak ve inkarcı: keşke toprak olsaydım! Diyecek. (Nebe:40) denilerek o günkü nedamet haber veriliyor.

Çocuklara sene sonu karne verildiği gibi bizim için de karne düzenleniyor. Hayatımızın sonunda amel defterimiz karnemiz olacak.

Karne, iyilere sağından; kötülere solundan verilecek. İnkar yok.

–    “Her şey yapılanlara şahitlik edecek” (Fussılat: 20)

–    “Eller, ayaklar şahitlik edecek” (Yasin:65) – (Nur:24)

–    “Kimin kitabı sağından verilirse, hesabı kolay olacak ve sevinçli olarak ailesine dönecek” (İnşikak:7-9)

–    “Cennet nimetleri ile mükafatlandırılacak” (Hakka:19-23)

–    “Kitabı sol tarafından verilenler, keşke kitabım verilmeseydi diyecek. Kitaplarını görünce vay halimize derler. Bu nasıl kitap, her şeyi sayıp dökmüş!” (Kefh:49)

–    Peygamberimiz: “Kim amel defterinin kendisini sevindirmesini istiyorsa, istiğfarı çok etsin” (Ramuz el Ehadis:396/14) Pişman olacağı hatalarından vazgeçsin, kendisini sevindirecek güzel ameller işlesin” diyor.

En önemli olan şey güzel bir ölümle ve Müslüman olarak ölmektir. İnsan nasıl olsa ölecek. Ama güzel bir şekilde hayatı noktalamak herkese nasip olmaz.

Zalim Hacca bir gün ermiş kişilerden birine:

–    “Benim için hayır duada bulunur musun? Deyince, ulu kişi ellerini açarak şöyle dua eder:

–    “Allah’ım bu adamın canını bir an önce al! Haccac:

–    “Bu nasıl dua? Ben senden beddua değil, hayır duada bulunmanı istedim” diyerek öfkelenince, ulu kişi şu cevabı verir:

–    “Ben senin için düşünürsen hayır dua ettim. Her insan gibi sen de bir gün yaptıklarının hesabını bir bir vereceksin. Bu durumda zulüm ve kötülük içinde yaşamandan bir an önce ölmen daha hayırlıdır”.

 

J- FİLME ALINIYORUZ

 

Cenab-ı Allah insanı yaratmış, başıboş bırakmamıştır. Peygamber göndermiş, kutsak kitap indirmiştir. Emirler koymuş, yasaklar koymuştur.

Bunlardan sonra kulun ne yaptığını tespit için kiramen katibin adı verilen yazıcı melekler göndermiş ve görevlendirmiştir. Sağ tarafında iyiliklerini, sol tarafında da hata ve günahlarını tespit eden melekler, her şeyi kayda alıp durmaktadır. Bu defter, kıyamet günü “al, oku” diye önümüze konacaktır.

Bazılarının amel defteri sağ tarafından verilecek, bazılarınınki de sol tarafından verilecektir.

Ayrıca insanın organları şahitlik edecek, sesle, parmak izi ile tespit edilecek, hiçbir şeyin inkarı da mümkün olmayacaktır.

Yani fişleniyoruz, filme alınıyoruz. Ahirette pişman olmayanlardan olabilmek için; sınırlı olan hayat çok iyi değerlendirilmelidir.

İnsan, kutsallığına uygun davranmalı, dünyanın ahiretin tarlası olduğunu unutarak, faziletlerle rezaletleri birbirine karıştırmamalıdır.

Kur’an’da:

–   “Her insanın amelini boynuna doladık. İnsan için kıyamet gününde açılmış olarak önüne konacak bir kitap hazırlarız. Oku! Bugün sana hesap sorucu olarak kendi nefsin yeter deriz” (İsra:13-14)

–   “Kitabı sağından verilenin hesabı kolay olacak, o sevinecek, solundan olanın hesabı çetin olacak, üzülecek, yok olmak isteyecek, cehennem ateşine girecektir” (İnşikak: 7-13)

–   “Kıyamet günü kitapları önüne konunca: vay halimize, bu nasıl kitap her şey yazılmış derler. Böylece yaptıklarını karşılarında bulmuşlardır” (Kehf: 49) buyrularak insanın başıboş ve sorumsuz olmadığı, mutlaka yaptıklarının ve yapmadıklarının hesabını vereceği bildirilmiştir.

Bir adam bir adama:

–    “Ahiret sorusu soruyorsun” der. Evet ahiret sorusu çetin olacaktır. Her şey aleyhte şahitlik yapacaktır. Kimsenin yaptığı yanına kar kalmayacaktır.

Bir düğünü, bir seyahati veya acı bir kazayı filme aldığımız ve yıllar sonra aynen seyrettiğimiz gibi. Gizli kameralar dünyadaki her anımızı, bütün ayrıntılarına kadar kayda alıyor. Ahirette bize: “seyret hayatını” denilecek. Marifetlerini gören: “nasıl iş bu küçük büyük her şey kayda alınmış!” diyecek.

Kur’an’da itirazın olmayacağını beyanla: “onun parmak uçlarını bile aynen eski haline getirmeye gücümüz yeter” (Kıyamet:4) buyrularak parmak izine dikkat çekilmiştir.

İnfitar suresinde de: “Şunu iyi bilin ki, üzerinizde muhafızlık eden sizi her an gözetleyen yazıcılar vardır. Siz ne yapıyorsanız onu görür ve yazarlar” (Ayet:10-12) buyrularak insan uyarılmıştır.

Evet filme alınıyoruz. Evet fişleniyoruz. Herkes fişleniyor. Her şey kayda geçiyor. Gizli yapılanlarda, saklanılanlar da bir gün apaçık ortaya çıkacak. Herkes her şeyi görecek ve bilecek. Hesap ondan sonra başlayacak.

Rabbim amel defteri sağ tarafından verilenlerden ve hesabı kolay görülenlerden etsin.

 

K- AHİRETE HAZIR OLMAK

 

İnsan, dünyada belirli bir zaman kalacak, vakti gelince de; konan göçen bir insan gibi çekip gidecektir. Bu durumda bir insan dünyaya önem vermiyorsa, pek kendine yazık etmiş olmaz. Ama ahiretine önem vermemişse kendine pek yazık etmiş olur.

Yavuz Sultan Selim, son anlarını yaşarken Hasan cana: “bu ne haldir Hasan?” hasan can şu cevabı verdi: “Padişahım Cenab-ı Hakka yönelme zamanıdır” yatağından doğrulan Y.S.Selim:

“Ya sen şimdiye kadar bizi kiminle bilirdin” cevabını verir.

Yunus’da şöyle demiyor mu?

“Ölüm haberi gelmeden

               ecel yakamız almadan

               Azrail hamle kılmadan

               Gel dosta gidelim gönül”

Kısacık bir yolculuk için her türlü ve büyük bir hazırlık yaparken, ebedi hayata yolculuğa hazırlıksız hiç gidilir mi?

Bazılarımız hazırlık denince; kefen satın alıp koymak, mezar satın alıp yatmak anlıyoruz. Bu, ölüme ve ahirete hazırlık mıdır?

Biz bir pazardayız; iyinin de kötünün de satıldığı bir pazardayız. İstediğimizi alıyoruz.

Cenab-ı Allah: “Müslümanlar olarak can verin” diyor bize. Nasıl Müslüman olarak ölünür?…

Ölümü unutan ölüm ötesini de unutur.

İlk Cuma hutbesinde Hz. Peygamber şöyle demiştir:

“Ey insanlar! Sağlığınızda ahiretiniz için hazırlık yapın; bilin ki, kıyamet günü birinin başına vurulacak. Allah soracak: “Resulüm gelip sana tebliğ etmedi mi? Ben sana mal verdim, ihsanda bulundum. Sen kendin için ne hazırladın? O kimse sağına soluna bakacak, cehennemden başka bir şey göremeyecek. Kim kendini yarım hurma ile de olsa ateşten kurtarabilecekse, hemen o hayrı işlesin”

Peygamber’imize henüz risalet vazifesi verilmemişken Ukaz panayırında Kuss bin Saide, kendisine kürsü yaptığı kırmızı devesi üzerinden Ukaz halkına şöyle hitap eder:

“- Ey nas, geliniz, dinleyiniz, belleyiniz, ibret alınız. Yaşayan ölür, ölen fena bulur, olacak olur, yağmur yağar, otlar biter, çocuklar doğar Anaların babaların yerini tutar. Sonra hepsi mahvolup gider. Vukuatın ardı arkası kesilmez hemen birbirini takip eder. Kulak tutunuz, dikkat  ediniz. Gökte haber var, yerde ibret alacak şeyler mevcut. Yeryüzü bir firaş-ı iman, gökyüzü bir yüksek tavan. Yıldızlar yürür, denizler durur, gelen kalmaz, giden gelmez, acaba vardıkları yerden hoşnut olup da mı kalıyorlar, yoksa orada  bırakılıp da uykuya mı dalıyorlar? Yemin ederim, Allah’ın indinde bir din vardır ki, şimdi bulunduğunuz dinden daha sevgilidir ve Allah’ın bir gelecek peygamberi vardır ki, gelmesi pek yakın oldu. Gölgesi başımızın üstüne geldi. Ne mutlu o kimseye ki, O’na iman edip de O dahi ona hidayet eyleye. Vay o bedbaht ta ki, ona isyan ve muhalefet ede.

Yazıklar olsun ömürlerini gafletle geçiren ümmetlere.

– Ey İyad cemaati! Hani aba ü ecdadınız. Hani ziynetli kaşaneleriniz? Ve taştan haneler yapan Ad, semüd dünya varlığına mağrur olup da milletine ben sizin en büyük rabbinizim diyen Nemrud? Onlar size nisbetle daha zengin, kuvvet ve kudretçe daha ileride değiller miydiler? Bu yer, onları değirmeninde öğüttü, tozetti, dağıttı, kemikleri bile çürüyüp dağıldı. Şimdi evleri ıssız kaldı. Yerlerini, yurtlarını köpekler şenlendiriyor. Sakın onlar gibi gaflet etmeyin, onlar gibi sapmayın. Her şey fanidir. Baki olan ancak Cenab-ı Hak’tır ki, birdir, şerik ve benzeri yoktur. İbadet ancak O’nadır. Doğmamış, doğurmamıştır. Evvel gelip geçenler de bize ibret alacak şey çoktur. Ölüm ırmağının girecek yerleri var; ama çıkacak yeri yoktur. Giden geri gelmiyor anladım ki, herkese olan bana da olacaktır.”

Hz Ebubekir (RA) şöyle demiştir:

“Acele edin, çabuk olun! Kurtulun. Çünkü arkanızdan sizi hırsla takip eden bir ecel koşmaktadır. Siz ölüme hazırlanın, sizden öncekilerden ibret alın”

Bir çok yerde “Bugün Allah için ne yaptın” levhaları asılı. Bunu okuyoruz ama cevabını veremiyoruz. Önce kendi kendimize sormalıyız: “Ben bugün kendim için ne yaptım, bu yıl ne yaptım, bugüne kadar ne yaptım?” sorularına cevap vermeliyiz. Gereğini yapmalıyız. En önemlisi de levha Müslümanlığından kurtulmalıyız.

Hz. Peygamber şöyle buyuruyor:

“Allah’ın kulundan vazgeçmesinin belirtisi, o kulun boş şeylerle oyalanmasıdır.”

Adam son anlarında oğluna “beni çoraplarımla gömün” diye vasiyet eder. Daha önce de bir dostuna oğluna verilmek üzere mektup bırakır.

Baba ölünce oğlu babasının bu isteğini duyurur. “Olmaz, inancımızda kefenden başka bir şeyle gömülmez” derler. Definden sonra baba dostu mektubu verir. Mektupta şunlar yazılıdır: “Gördün mü oğul! İstesem bile bir çift eski çorabımı bile götüremedim. Sen de götüremeyeceksin” Böylece baba oğlunun dünyaya hırsını kırmış, ders vermiş, götürülecek olan şeyin sadece amel olduğunu anlatmıştır.

Peygamberimizin ifadesine göre:

–    “Kim Allah’a kavuşmayı severse Allah da onu sever. Kim de Allah’a kavuşmaktan hoşlanmazsa Allah da ona kavuşmaktan hoşlanmaz” (Müslim Zikir, 2684)

–    En hafif olan cehennemliğe Allah: “Eğer dünya her şeyiyle senin olsaydı, şu azaptan kurtulmaya bedel fidye olarak verir miydin?” diye soracak.

–    Evet diyecek.

–    “Sen dünyada iken bundan daha hafifi istendi” denir buyuruyor. (İ.Canan, Hadis Ans:14/223)

Kur’an: “Siz gaflet içinde oyalanmaktasınız. Haydi Allah’a secde edip O’na kulluk edin” (Necm:61-62) buyuruyor.

Müslüman’ın asıl görevi Rabbine kulluktur.

Bu dünyada hazırlık var, hesap yok. Ahirette de sadece hesap var, sorgu sual var.

Dünyayı ve dünyalıkları elde etmek için gösterilen gayret kadar ahireti ve nimetlerini elde etmek için gayret gösterilse, kurtuluşumuzu sağlamış oluruz.

 

L- VASİYET HAZIR MI?

 

Malımız oluyor, borcumuz oluyor, alacağımız oluyor. Ama vasiyet hazır olmuyor. Ölüm gelip çatıyor.

Peygamberimiz (AS) şöyle buyurur:

“Vasiyete değer bir şeyi bulunan Müslüman’ın vasiyeti yanında bulunmadan iki gece geçirmesi doğru değildir” (Buhari, Vesaya:1)

Ölüm ensemizdedir. Aniden yakalayabilir. Onun için daha var, acelesi yok denmemelidir. Kefen almaktan, mezar satın almaktan vasiyet daha önemlidir. Nasıl olsa açıkta kalmasın. Çıplak da gömmezler. Çöpe de atıvermezler.

Malı mülkü olan, borcu alacağı olan, ibadet, kefaret borcu olan… mutlaka vasiyet etmelidir. Ve zaman zaman da durum değiştikçe vasiyet de değiştirilmelidir.

Olmayacak bir şey vasiyet edilmez. Uygun olmayan da edilmez.

Bir de vasiyette adaletsizlik olmaz. Hz. Peygamber:

–    “Herkese hakkını ver, varislerden biri lehine vasiyet yoktur” (K.Sitte: 16/185)

–    “Mirasçıya vasiyet yoktur” (Tirmizi, Vesaya:5)

–    “Kişinin vasiyeti yanında hazır bulunmalıdır” (Age:16/180)

Kur’an’da da: “Sizden birine ölüm yaklaştığı zaman eğer ardında mal bırakacaksa, vasiyet etmek farz kılınmıştır. O kimse anne babasına ve akrabasına uygun şekilde vasiyet etsin” (Bakara:180)

Bir ayette de:

–    “Ölüp de dul eşler bırakan kimseler, o eşlerinin evlerinden çıkarılmadan, bir yıla kadar bıraktıkları maldan faydalanmaları için sağlıklarında vasiyet etsinler. Eğer o kadınlar kendiliklerinden çıkıp giderlerse, yaptıklarından size bir günah yoktur” (Bakara: 240) emri vardır.

Vasiyet, ölmeden önce bir insanın öldükten sonra meşru olan bir şeyin yerine getirilmesini istemesidir.

–    Vasiyet maldan yapılacaksa, ancak üçte birinden vasiyet edebilir. Daha fazlasını vasiyet edemez.

–    Vasiyetin meşru olan konularda yapılması lazımdır.

–    Vasiyetin değiştirilmeden aynen yerine getirilmesi gerekir.

–    Vasiyet yazılı olabileceği gibi, dürüst bilinen kişilere de sözlü yapılabilir.

–    Vasiyetin geciktirilmemesi gerekir. Bu konuda Peygamber (AS) şöyle buyurur: “Ölüm kapına gelinceye kadar vasiyeti erteleme” buyurur. (Buhari, Vesaya:7)

–    Mirasçıya vasiyet olmaz. O onun hakkıdır. Mirasçılar arasında biri lehine vasiyet olmaz. Bir de katile vasiyet yoktur. Vasiyet edeni vasiyet edilen öldürürse, o vasiyet de geçersizdir. Eğer mirasçı mal sahibini öldürürse, o da mirastan mahrum edilir.

–    Eğer geçerli bir sebep varsa vasiyetten dönülebilir.

–    Lehine vasiyet yapılan, dinden dönerse vasiyet geçersizdir.

–    Vasiyet eden bunamışsa, vasiyeti geçersiz olur. Çocuğun buluğa ermeden vasiyeti geçersizdir.

–    Vasiyet yerine getirilir. Böylece ölen sevindirilmiş olur, borçtan ve azaptan kurtarılmış olur. Eğer vasiyet yerine getirilmezse, getirmeyen sorumlu olur.

 

Neler vasiyet edilir?

 

–    Farzların yerine getirilmesi (Zekat, hac, oruç fidyesi, adak, yemin kefaleti gibi)

–    Hak sahiplerine olan borç vasiyet edilir, ödenmesi istenir.

–    Malın yoksul ve hayır kurumlarına verilmesi vasiyet edilir. Mevcut olmayan maldan vasiyet olmaz.

–    Mirasçı ihtiyaç sahibi ise ondan mal kaçırılmaz.

–    Hayır işlerinde ve yerinde harcanmayacaksa vasiyet edilmez.

–    Vasiyeti buluğa ermiş, aklı başında kimseler yapar. Bu da kendi rızası ve hür iradesi ile yapılırsa geçerli olur. Vasiyet açık ve anlaşılır şekilde yapılmalıdır. Dinen meşru olmayan konularda vasiyet yapılmaz. Vasiyet ölüm anına bırakılmaz, önceden yapılır.

 

Bazı vasiyet örnekleri:

 

İbrahim (AS) ve Yakub (AS)’ın vasiyeti:

–    “İbrahim de Yakup da oğullarına vasiyet etti. “Oğullarım! Allah sizin için İslam’ı seçti. O halde sadece Müslümanlar olarak ölünüz” dediler” (Bakara:132)

Ertuğrul Gazi’nin Osman Gazi’ye vasiyeti:

–    “Ertuğrul Gazi, Allah dostlarına ihtimam hususunda oğlu Osman Gazi’ye ve O’nun şahsında bütün haleflerinin ruhlarına yön verecek olan şu kıymetli vasiyette bulunmuştur: Bak Oğul! Beni incit, Şeyh Edebali’yi incitme! O bizim aşiretimizin maneviyat güneşidir. Terazisi dirhem şaşmaz. Bana karşı gel, O’na karşı gelme! Bana karşı gelirsen üzülür, incinirim; O’na karşı gelirsen gözlerim sana bakmaz olur, baksa da görmez olur! Sözümüz Edebali için değil, senceğiz içindir! Bu dediklerimi vasiyetim say!…

Şeyh Edebali’nin Osman Gazi’ye vasiyeti:

– “Ey Oğul! Beysin! Bundan sonra öfke bize; uysallık sana…Güceniklik bize; gönül almak sana…Suçlamak bize; katlanmak sana…Acizlik bize, yanılgı bize; hoş görmek sana…Geçimsizlikler, çatışmalar, uyumsuzluklar, anlaşmazlıklar bize; adalet sana…Kötü göz, şom ağız, haksız yorum bize; bağışlama sana…

Ey Oğul! Bundan sonra bölmek bize; bütünlemek sana…Üşengeçlik bize; uyarmak, gayretlendirmek, şekillendirmek sana…Sen ve arkadaşlarınız kılıçla, bizim gibi dervişler de düşünce, fikir ve dualarla bize va’d edilen önünü açmalıyız. Tıkanıklığı temizlemeliyiz”

Akşemseddin Hazretleri’nin oğulları ve talebelerine vasiyeti:

–   Her işe besmele ile başla.

–   Temiz ol.

–   Daima iyiliği adet edin.

–   Tembel olma.

–   Namaza önem ver!

–   Nimete şükür, belaya sabır et.

–   Dünyanın mutluluğuna mağrur olma.

–   Kendini başkalarına meth etme!

–   Namahreme bakma. Harama bakmak gaflet verir.

–    Kimsenin kalbini kırıp viran eyleme.

–    Düşen şeyi alıp, temizleyerek yersen; fakirlikten kurtulursun.

–    Edepli, mütevazı ve cömert ol!

–    Tırnağınla dişini kurcalama.

–    Elbiseni üzerinde dikmekten sakın.

–    Cünüp kimse ile yemek yemek gam verir.

–    Yalnız bir evde yatmaktan sakın.

–    Çıplak yatmak fakirliğe sebep olur.

Peygamber (AS)’ın vasiyeti:

–    “Size iki emanet bırakıyorum; Onlara uyarsanız yolunuzu sapıtmazsınız. Onlar Kur’an ve sünnetimdir”

 

M- AHİRETE YOLCULUK

 

Son durak ahiret. Eninde sonunda, er geç herkes ahiret yolculuğuna çıkacak. Ölüm meleği bir gün hepimizin kapısını çalacak.

Peygamberimiz: “Dünyada garip bir yolcu gibi ol” buyurmuş. (R.Salihin:2/576) Garip bir yolcu gibi olunacaktır.

Ahiret biletinde şunlar yazılıdır:

Hareket yeri: Dünya, varış yeri ahiret.

Uçuş saati: Belli değil. Her an yola çıkılabilir.

İsmi: Ademoğlu

Cinsiyeti: Topraktan

Adresi: Dünya

İniş yeri: Ahiret

Yanında müsaade edilen eşya: bir iki metre bez, Salih ameli, hayırlı evladın duasıyla, hayırlı hizmetinden hasıl olan sevapları.

Not: Yolcu beraberinde başka hiçbir mal ve eşya götüremez. Mutlu ve rahat bir yolculuk için Kur’an ve hadislerde bildirilen talimatlara dikkat edilmesi önemle rica olunur.

Bu yolculukta üzüntü ve sıkıntı verecek olan günahlar için pişman olmak ve o işe yaramaz fazlalık yükten kurtulmalıyız.

Diğer yandan, dünya hazırlığı göz önüne getirilerek ahiret hazırlığı da en az onun kadar yapılmalıdır.

Bu dünyada iyilikler artırılmalıdır. Unutulmamalıdır ki, yapılan iyilikler, bir gün tam lazım olduğu bir anda karşımıza çıkacaktır. Şöyle diyelim; ağrılar sancılar içinde hastanede kıvranıyoruz. Herkes kendi derdinde, ama biri bize yaklaşıp “sen bana bir gün iyilik etmiştin, yardımda bulunmuştun, ben de sana iyilik edeceğim” dese ve bizi ağrıdan, acıdan kurtarsa, bu olamaz mı? olur. İşte iyi işler yapanın yaptığı iyiliklerde, kabirde sıkıntı içindeyken veya kıyamet günü karşımıza çıkacak, bizi sıkıntıdan kurtaracaktır.

Ne kadar yaşarsan yaşa, bir gün gelir başa. Ne o gelecek olan? Hep unuttuğumuz ölüm değil mi?

Hayatımız boyu dünya ile, nefis ile, şeytan ile boğuşa boğuşa bir gün yenik düşüp öleceğiz. Ölmek için de bir gün ölüm döşeğine nasipse yatacağız. Ne kadar çekeceğiz, ne kadar çektireceğiz bilinmez. Allah yatırıp baktırmasın, kimseye muhtaç etmesin. Atalarımız: “üç gün yatak, dördüncü gün toprak” diye dua ederlerdi. O da helalleşmek içindi.

Bir de hüsnü hatime (Güzel bir son) için dua ederler, hayırlı bir sonla hayatı noktalamak dileğinde bulunurlardı.

En önemli şey de, ölüm döşeğinde imanı çaldırmamak, bir bardak suya kanmamaktır. İmanlı olarak bu dünyadan göçmektir.

Dr. Haluk Nur Baki anlatıyor:

Kanserli genç ölecek…Ölüm telaffuz edilmeye başlanınca ahiret merakı başlıyor…

Doktor acı çekmesin diye morfin vuracak, kız bunu kabul etmiyor, diyor ki:

–    “Morfinli iken Kelime-i Şahadet getiremememden korkarım”

Bu arada doktorun inancından çok yararlandığı için ona soruyor:

–    “Azrail nasıl?

–    Prens gibi…

–    Ölürken ne diyeyim?

–    Muhammed de.

Bir gün sonra ölümü hissediyor, Abdest alıyor, iki rekat namaz kılıyor, Azrail’i beklemeye başlıyor…

Ölürken diyor ki:

–    “Doktora söyleyin Azrail onun dediğinden de güzelmiş. Kelime-i Şahadet getiriyor, Muhammed diyor, güzel kokular içinde Muhammed’ine kavuşuyor.

Unutma!

Ölüm döşeğinde şeytanla boğuşacaksın. Yandığın, kavrulduğun o anda dayayacak bir bardak soğuk suyu: “Ver imanını al suyu” diyecek. Çok sıkıntılar çekeceksin. Sıkıntı çekmemenin yolu var mı? var tabii. Ne demiş Peygamberimiz (AS): “Nasıl yaşarsanız, öyle ölürsünüz, nasıl ölürseniz öyle haşrolunursunuz” buyurmuş. Öyleyse kim sonunun nasıl olmasını isterse öyle yaşamalıdır.

Şimdi gel o anı konuşalım:

Son anda ya imanını kurtaracaksın yada kaptıracaksın. İnşallah kurtaranlardan oluruz.

Azrail gelince soğuk soğuk terleyeceğiz. Azrail emaneti ver deyip alıp gidecek; gören gözler görmez olacak, konuşan diller susacak, duyan kulaklar duymaz olacak, el ayak tutmayacak, açık kalan dünyaya doymayan gözlerimizi kapatacaklar, sarkan çenemizi bağlayacaklar, elimizi ayağımızı toparlayacaklar. Bazıları gönülden bazıları yapmacık ağlayacaklar…

Karışan girişen çok olacak, çabuk çabuk diyecekler, hemen gömün. Burada yatıp durmasın “kokar, şişer” diyecekler. Koşuşacaklar. Doktor gelecek, cenaze arabası çağırılacak, mezar kazılacak, bizden hemen kurtulmak için, bir an önce bizi gömmek için çaba sarf edecekler, birbirleri ile yarışacaklar.

Dünyaya ait üzerimizdeki elbiseleri hemen soyacaklar, teneşir tahtasına yatıracaklar, önce biraz soğuk su döküp öldüğünden tam emin olduktan sonra dökecekler kızgın suyu. Dünyanın kirlerinden arındıracaklar, cünüplükten kurtaracaklar.

Sonra kefene saracaklar, yakasız gömlek giydirecekler. Örtünmeyi geciktirdiysen böylece örtünmüş de olacaksın…bundan sonra tabuta koyacaklar, ağzını kapatacaklar, darlıklar karanlıklar başlayacak…

Selalar verilecek, duyanlar “Ya! Vah vah!” diyecekler. Bazıları: “İnnalillahi ve inna ileyhi raciun” diyecek, rahmet okuyacak. Bazıları “Allah taksiratını affetsin” demekle yetinecek. Bazıları üç ihlas bir fatiha okuyacak, bazıları ise hiç mi hiç ilgilenmeyecek…ölümü aklına bile getirmeyecek.

Eş dost toplanacak, son görevlerini yapacaklar…

Tabutumuz omuzlarda hareket edince feryatlar kopacak, çığlıklar yükselecek. Her şeyden daha çok önem verdiğimiz mallarımız bizi oracıkta terk edecek. Biz hiç ardımıza bakmadan uzaklaşırken: “Bizi bırakıp nereye gidiyorsun” diye bağıracaklar. Biz yolumuza devam edeceğiz. Hanımımız, kızımız, anamız ve hanım bacılarımız da feryat edip dövünürken, onlar da peşimizden gelmeyecek bizi terk edecekler.

Tabutumuzu götürenler, çabuk çabuk götürecekler, bir an önce “gömelim, gelelim” diyecekler. Camiye gelip namaz kılıversinler de götürelim diye bekleşecekler. Bizi musalla taşına koyacaklar. Namaz alışkanlığımız yoksa, cami ile barışık değilsek, camii cemaatinin kıldığı namaz bize ulaşamayacak. Hocanın “nasıl bilirdiniz?” “iyi biliriz” demeleri “Hakkınızı helal edin” “Helal olsun” deme alışkanlıkları bize fayda vermeyecek.

Amelimiz iyi ise o bize fayda verecek. Biz “çabuk götürün, çabuk götürün” diyeceğiz. Sevinçli olacağız. Eğer amelimiz iyi değilse “beni nereye götürüyorsunuz” diye haykıracağız…

Hz. Peygamber şöyle diyor: “Cenazeyi çabuk götürün, ölü Salih biri ise kabre kavuşturunuz, değilse omuzlarınızdan bir an önce atmış olursunuz” (R.Salihin:2/945)

Musalla taşından daha kalkar kalkmaz, sorular başlayacak, cevaplar istenecek, ver verebilirsen cevabını…

Hızlı hızlı mezarlığa götürecekler. Kazılmış olan kabir çukuruna indirip, ayaklarının, başının bağını çözüp kıbleye döndürüp yatıracaklar, (daha önce o yüz kıbleye dönmediyse ne faydası olacak), tahtaları koyup, çabuk çabuk toprak atıp örtüverecekler. Kapı yok, pencere yok, baca yok. Son göz yaşlarıyla oraya gelen eşin dostun da seni terk edecek. Seninle tek amelin kalacak, hazırladığın ahiret azığı seni terk etmeyecek. Üzerine toprak atanlar hemen ayrılacak…

Mezarının başına bir tahta dikecekler “öldü” yazıp tarih düşecekler. Mezarının üzerine su dökecekler, içemeyeceksin, çiçek koyacaklar, koklayamayacaksın…

Mezarının başında tek hoca kalacak. Talkın verecek. Adınla seni çağıracak. Kendine geleceksin, kalkar gibi olacaksın, başın tahtaya vurunca “Eyvah! Ben dünyamdan geçmişim” diyeceksin. Fakat iş işten geçmiş olacak.

Hoca bir müddet kelime-i şahadet getirip sana yardımcı olmaya çalışacak, durumuna göre belki o da yardımcı olamayacak. Münker Nekirle baş başa kalacaksın. Onlar soracak, biliyorsan sen cevap vereceksin, bilmiyorsan yandığın gündür. Ah vah edeceksin.

Kabrin, iyi isen cennet bahçesi olacak, kötü isen cehennem çukurlarından bir çukur olacak. Allah kolaylık versin.

Bir okuyanım olsa da, bir hayır yapanım olsa da istifade etsem diye beklemeye başlayacaksın…

Bera b. Azib (RA) şöyle naklediyor:

Allah Resulü Medineli bir Müslüman’ın cenazesi kabre konurken başında idi. Sessiz dururken üç defa: “Kabir azabından Allah’a sığının” dedi ve devam etti. Bir kişi ölüp ahirete yönelince gökten melekler iner. Aralarından ölüm meleği başucuna oturup şöyle der: Ruhu çağırır, ruh süzülerek ona gelir, o arada güzel bir koku yayılır. Melekler o ruhu alır yükselir. Diğer melekler:

–    “Bu iyi ruh kim? Diye sorarlar:

–    Falan oğlu falan derler. Melekler ona refakat eder. 7. kata varırlar. Cenab-ı Allah: “Kulumun yazısını yüceliklerin arasına yazın, sonra da yeryüzüne götürün” buyurur.

Tekrar ruhu cesede iade edilir. İki melek onu oturtur ve sorarlar:

–    “Rabbin kimdir? Rabbim Allah’tır.

–    “Dinin nedir? Dinim İslam’dır.

–    “Size kim gönderildi? Muhammed Mustafa (SAV)’dır.

–    “Ne biliyorsun? Allah’ın kitabını okudum der.

Allah adına ona şöyle hitap edilir: “Kulum doğru söyledi, cennetteki yerini hazırlayın” Bundan sonra güzel kokular gelir, kabri genişletilir. Yanına güzel yüzlü güzel giyimli biri gelir. Ona: “Sen kimsin” der. O da: “Ben senin iyi amelinim” Kul şöyle der: “Yarabbi benim için hemen kıyameti başlat ki aileme ve sevdiklerime kavuşayım” der.

İmansız kul da dünya ile ilişkisini kesip ahirete yönelince, siyah yüzlü melekler gelip otururlar. Sonra ölüm meleği gelip başucuna oturur: “Ey kötü ruh, Allah’ın gazap ve öfkesine çık” der. Ruhu ıslak yünden çengeli çıkarırcasına çıkarıp alır. O sırada kötü koku yayılır, leş kokusu gibi. Melekler onu yukarı çıkarırken diğer melekler sorar: “Bu pis ve kötü ruh kimdir?” dünyadaki en kötü haliyle anlatırlar: “falan oğlu falan” derler. Ruhu birinci kattan yukarı geçmez. Allah: “Onun yazısını yerin dibindeki dar zindana yazın” buyurur. Ruhu cesede döner. İki melek sorar:

–   “Rabbin kimdir? Vah bana bilmiyorum.

–   “Dinin nedir? Of ki bilmiyorum.

–   “Size kim gönderildi? Ah bilmiyorum cevabını verir.

Gökten biri seslenir: “Doğru söylemiyor, ona cehennemden bir yer hazırlayın, ona cehenneme bir kapı açın. Kabrini daraltın. Kabri daralır, kemikleri birbirine girer. Cehennemin alevi kabrine gelmeye başlar.yanında çirkin yüzlü, çirkin kokulu biri gelir. Ona:

“Bu sana vaat olunan gündür” der. O adam: “sen kimsin” der. O da: “Ben senin kötü amelinim” deyince o adam: “Rabbim kıyamet kopmasın” der. (Ebediyet yolcusunu uğurlarken, H.Karaman 10-14) diye anlatır Allah Resulü…

Kabirde ne kadar yatılacak bilinmez.

–   İyi olan kıyamete kadar cennet bahçesinde yatacak.

–   Kötü olan cehennem çukurunda yatacak.

–   İyi olana Fatiha’lar, Yasinler, hayır hasenat ulaşacak.

–   Kötü olana hiçbir şey fayda vermeyecek. O kemikleri birbirine geçmiş daracık, karanlık, yılanların çıyanların arasında kıyamete kadar yatacak ve azap çekecek, hayatının hesabını verecek.

Rabbim pişman olmayacağımız bir hayat yaşamak nasip etsin.

–   İmanla bu dünyadan ayrılmak nasip etsin.

–   Kabir azabı, cehennem azabı göstermesin.

–   Sıratı kolay geçen kullarından etsin.

–   Kıyamet günü amel defterini sağ taraftan alanlardan etsin.

–   Allah’ın affına, peygamberin şefaatine nail olanlardan etsin.

–   Cennete girip de nur cemalini görenlerden etsin inşallah.

 

 

Yunus şöyle ifade etmiştir.

 

Geldi geçti ömrüm benim,

Şol yel esip geçmiş gibi.

Hele bana şöyle geldi,

Bir göz açıp yummuş gibi.

 

İş bu söze Hak tanıktır,

Bu can gövdeye konuktur.

Bir gün ola çıka gide,

Kafesten kuş uçmuş gibi.

 

Miskin Adem oğlanını,

Benzetmiştir ekinciğe.

Kimi biter kimi yiter,

Yere tohum saçmış gibi.

 

Bu dünyada bir nesneye,

Yanar için göynür özüm.

Yiğit iken ölenlere,

Gök ekini biçmiş gibi.

 

Bir hastaya vardın ise,

Bir içim su verdin ise.

Yarın orda karşı gele,

Hak şarabın içmiş gibi.

 

Yunus Emre bu dünyada,

İki kişi kalır derler.

Meğer Hızır, İlyas ola,

Abu hayat içmiş gibi. 

 

N- SONUÇ

 

İnsan bu dünyada ahiret yolcusudur. Bu yolculuk kısaca şöyle olacaktır: Baba karnından ana karnına, oradan dünya pazarına, oradan ölüm döşeğine, teneşir tahtasına, musalla taşına ve kabre, kabirden mahşere. Oradan da ya cennete yada cehenneme gidilecektir. Yol haritası budur…

Ebu Bekir (RA) Peygamber (AS)’a sormuş:

–   “En hayırlı mü’min kimdir?

–   Ömrü uzun, ameli güzel olandır” cevabını vermiş.

–   En zararlı mü’min kimdir? Sorusuna da:

–   Ömrü uzun, ameli kötü olandır” cevabını vermiş. (Tirmizi, Zühd:21)

İnsan hayatının sonunda ya kazananlardan olacak yada kaybedenlerden olacak. Hiç beklemediği anda cenaze namazı kılınıverecek. Uykudan uyanır gibi olacak, rüya bitecek. Her canlı ölümü tadacak, yolculuktan evine dönecek. Hayat bir namazlık saltanat olacak. Yolculuk toprakta başladığı gibi toprakta bitecek.

Peygamberimiz şöyle buyurur:

“Cebrail bana dedi ki: “Ya Muhammed! Dilediğin kadar yaşa, bir gün öleceksin, istediğini sev, nihayet ondan ayrılacaksın. İstediğini yap, mutlaka onun hesabını vereceksin.” (Ramuz el-Ehadis:331/9)

Ölüm asla unutulmamalıdır. Allah Resulü; “Ölümü çok hatırlayın. Kim ki ölümü çok yad ederse, Allah onun kalbini ihya eder ve kolay ölüm nasip eder.” (Age:80/15) diye müjdelemiştir.

İmanlı ölmeye hazır mıyız?

İmam-ı Azam şöyle demiştir: “Kuldan imanın alınması, genelde o kulun sonundan korkmamasındandır”

Şah-ı Nakşibend Hazretlerine:

– Falan su üstünde yürüyor, havaya seccade serip namaz kılıyor, çoğu zaman Kabe’de namaz kılıyor, diye övmüşler. O da: Önemli değil diye cevabı vermiş.

– Peki sizin için önemli olan nedir? Demişler.

– Benim için önemli olan o güzel halini son ana kadar muhafaza edip, imanla gitmesidir, demiş. Önemli olan gidiştir. Hüsn’ühatime ile hayatı noktalamaktır.

* Şöyle dua etmemiz isteniyor: “İman ettik, günahlarımızı bağışla, kötülüklerimizi ört, ruhumuzu iyilerle beraber al ey Rabbimiz!” (Al-i İmran:193)

* Ey Rabbimiz! Bize bol bol sabır ver. Müslüman olarak canımızı al.” (A’raf:126)

* Ey gökleri ve yeri yaratan! Sen dünyada da ahirette de benim sahibimsin. Beni Müslüman olarak öldür ve beni Salihler arasına kat!” (Yusuf:101)

Müslüman Kur’an’ın muhatabıdır. Kur’an Müslüman için uyması gereken talimattır.

Müslüman, Kur’an’dan mesajları alacak ve o istikamette yaşayacaktır. Hocam: “Yiğit er meydanında belli olur” derdi.

Bakalım nasıl yaşayacağız ve nasıl öleceğiz.

Kanuni Sultan Süleyman küçük bir tahta kutunun kendisiyle gömülmesini vasiyet etmiştir. Vefatından sonra o kutu gömülmek üzere kabrinin başına getirilir. Şeyhül İslam Ebussuud Efendi, dinimizde ölünün herhangi bir eşyasının kendisi ile beraber gömülemeyeceğini söylemesi üzerine alimler arasında münakaşa başlar. Bu arada kutu düşer, içindeki kağıtlar görünür. Ebussuud Efendi kendi verdiği fetvalar olduğunu görünce ağlamaya başlar.

– Ben işleri bu fetvalar üzerine yaptım diyeceksin…Sen kendini kurtarmışsın…İş bize kalmış der.

Yusuf Has Hacip, Kutadgu Bilig adlı eserinde şöyle der:

– Bu dünya bir konak yeridir; gelen geçer. O her şeyi yiyen büyük bir ejderha gibi yedikçe acıkır.

– Doğru ol, dürüst hareket et; doğruluk insanı mesut eder.

– Hangi işe girersen, onun sonunu düşün; sonu düşünülmeyen işler insana zarar getirir.

– Şarap içme, fesada karışma, uzak dur; zina etme, fitne ve kötülüklerle kara yüzlü olma.

İnsanı ancak iyi amelleri kurtarır. İşlediği her iyilik lehine, yaptığı her kötülük de insanın aleyhinedir” diyerek öğüt veriyor.

Dileyelim ki, hayat pişmanlık vesilesi olmasın.


Bu yazıyı 3.135 kişi okudu.

2 YORUMLAR

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here