Eşi Benzeri Olmayan Çanakkale Zaferi

18 Mart 1915 te zaferden zafere koşmuş, zafer şarkıları söylemiş, kimsenin önünde eğilmeyen milli gurur ve manevi gücü ile bize ebedi millet olma yolunda ecdadımızın kazandığı parlak zaferlerden Çanakkale zaferi kazanılmış ve destanlaşıp tarihe geçmiştir.

Tarihimizi süsleyen zaferlerden biri olan Çanakkale zaferi, vatan, millet ve Allah için ölmeyi şeref, yatakta ölmeyi zillet kabul eden milletimizin ehl-i salibin (haçlı zihniyetinin ) amansız saldırılarına karşı hilali yükselttiği, bir kere daha Türk’ün yenilmezliğini ve Çanakkale’nin geçilmezliğini ilan ettiği zaferdir.

Bu zafer, her şeyden önce batı emperyalizmine karşı kazanılmış bir zaferdir. 1915 te Müslüman Türk milletinin yok etmek için çok sayıda zırhlı, muhrip deniz altı ve insan gücü ile saldırıya geçen düşman, ölümcül hasta gözü ile bakıp kefen biçtiği Türk milletinin yok edilmeyeceğini bir kere daha anlamış oluyordu.

Her milletin geçmişinde önemli günleri anlamlı olayları ve unutulmayan kahramanları vardır. Yalnız başka milletlerin tarihi bizim tarihimiz gibi anlamlı değildir. Bizim tarihimiz şan şeref ve zaferlerle doludur. Geçmişimizde bizi utandıracak, yüzümüzü kızartacak ne bir olay vardır ne de bir büyüğümüz vardır. Milletimiz, inancının ve ideallerimin yüksekliği ve haklılığı sayesinde zaferler kazanmış ve başkalarına üstünlük sağlamıştır.

Buna rağmen tarihini tanımayan yabancı kaynaklardan öğrenen geçmişinin karalamaya çalışan başka bir millet de yoktur. Bugünkü nesil geçmişini tam ve doğru olarak bilmiyor. Büyüklerini hiç tanımıyor. Dedelerimizin ayakları altında dolaşan hizmetçilik yapan, bir işareti, bir mektubu ile titreyenleri büyük zannediyor. Ta ki bu durumda devler cüceleşiyor, cüceler de devleşiyor. Avrupa da 6 asır ders kitabı olarak okunan El-kanun Fittıb adlı eseri tanımıyor. Napolyon’u biliyor onu dize getiren Cezzar Ahmet paşayı bilmiyor. Noel babayı biliyor da Hızır Aleyhisselamı, Dede Korkuttu, Yunus’u, Mevlana’yı bilmiyor.

Ankara’da bir okulda öğretmen herkes bir Türk büyüğü kıyafetine girsin gelsin diyor. Bakanlıkta bir yetkilinin çocuğu Noel baba gibi giyinip geliyor.

Eğitimimiz mili değil kökünü tanımayan nesil yetiştiriyor. 33 yıl bu millete en zor dönemde hizmet etmiş padişahı lanetliyor.

Elbette kendi Türküsünü bilmeyen başkasının havasını söyler. Bir yazar, “Milletler büyük oğulları ile solur alır.” demiştir.

Büyüklerini tanımayan milletler büyük adam yetiştiremezler. Sahte kahramanların hışmına uğrar.

Yabancı kaynaklar, padişahları kötü, istenmeyen adam, Türk milletini barbar, kendilerine hayat hakkı veren şehitleri boş yere ölen kimseler olarak tanıtıyor.

Şehitlik ideali yozlaştırıldı. “Ya şehit ya gazi” oldu “ne şehit ne gazi”. Çanakkale şehitliğini gezen genç, ağzında sakız yarı çıplak “iyi ki öldünüz çocuklar” diyerek dalga geçiyor, kucak kucağa şehitlik aşk gezisi yapılıyor. Çoğu şehitlikte bir Fatiha okumaktan aciz belki orada Fatiha okumayı irtica kabul ediyor.

Şimdi “Savaşma seviş” diyenler, acaba Çanakkale savaşı kazanılmasaydı durum ne olurdu hiç düşündüler mi? Destan yazan şehitlerimize neden saygı duymazlar?

1962 yılı Çanakkale’ye ne maksatla gittiği belli olmayan üniversiteli gençlerin “Kadeş rezaleti” diye anılan çirkin olayı hatırlamak utanç veriyor. İç çamaşırlarını bayrak yapılarak gemi diğerine asıldığı, gençlerin alkol komasına girdiği, birçok gencin bekâretini kaybettiği Kadeş rezaleti. Güya bunlar şehitlerimizi ziyarete gittiler.

1994 te Çanakkale’ye güya fidan dikmeye giden üniversiteli öğrenciler gündüzün bir kısmında fidan dikmiş, gece disko çadırları kurmuş, sabahlara kadar alkol alarak eğlenmişlerdir. Bazı gençler 253 000 şehit kanı ile sulanan o topraklar üzerinde alkol komasına girmiştir.

Çanakkale halkı bu manzaraya tepki göstermiş: “Biz ağacımızı kendimiz dikeriz, şehitlerimiz bunun için mi öldü, onlar şehit olmasaydı, biz bu gün var olabilir miydik?” diyerek tepki göstermişler, gençlerin Çanakkale’yi terk etmelerini istemişlerdir.

Çanakkale savaşlarını tarih kitaplarımıza daha çok İngiliz kaynaklarından aktardık. Gerçek yönü ile yazılmadı. Sanki biz savaşmadık, sanki savaşı biz kazanmadık. Topraklarımızı yabancı asker mezarlığına çevirdiler. Bu muydu Çanakkale zaferi? Hani nerede 253 000 şehidin kanı ile yazdığı destan? Elimizde bir tek Mehmet Akif’in Çanakkale destanı var, onu da okuyan yok!

Tarihin seyrini değiştiren zaferin kazanılmasında büyük payı olan Nusret mayın gemisini bile koruyamadık, çürümeye terk ettik.

*          *          *

a)      SAVAŞA NASIL GİRDİK

Çanakkale savaşı, son bağımsız Türk devletini ortadan kaldırmak isteyen batı emperyalizmine ve haçlı ordularına karşı kazanılan bir zafer olup, aynı zamanda maddi gücü ve kuru kalabalığı her şey zanneden, zafer için koşup gelen fakat hezimetle dönenlerin sembolleştiği bir savaştır.

Milli şairimiz Mehmet Akif’in:

“Şu boğaz harbi nedir? Var mı ki dünya da eşi?
En kesif orduların yükleniyor dördü beşi.”
“Kimi Hindu, kimi yamyam, kimi bilmem ne bela…
Hani, tauna da züldür bu zelil istila!” mısraları ile değindiği savaşa, beceriksiz yöneticilerin ve Türkiye’ye  “hasta adam” gözü ile bakanların masa başı hesapları sonunda girildi.

Türklerin savaşa girecek durumları olmadığı gibi, girmelerinde de hiçbir yarar yoktu. Çünkü savaşı Almanlar kazanırsa, savaşı kazanan Almanlar, Türk topraklarını çiğneyecek, Türkiye’yi dominyonu haline getirecekti. Eğer Almanlar yenilirse, Türkiye itilaf devletlerinin çizmelerin altında çiğnenecekti. Bu iki kötü neticeyi de hesap edemeyen Alman hayranı Sait Halim Paşa, Enver paşa ve Talat paşa gözü kapalı Almanların teklif ettiği ittifakı imzaladılar.

Türkiye’nin savaşa girmesinin zamanının geldiğine karar veren Almanlar, iki zırhlı gemiyi Türkiye’ye gönderdiler. Paşalar tarafından bu iki gemi kabul edilip satın alındıkları ilan edildi. Bunun üzerine itilaf devletleri, Türkiye’yi saf dışı etmek için boğazları zorlamaya başladılar. Yaptıkları planlara göre kolayca boğazları geçip İstanbul’a ulaşacaklardı.

18 Mart 1915 günü her şeyi hesap edip, yenileceğini hesap etmeyen düşman, büyük bir harekâtla boğazları geçme kararı aldı. Böylece dünya tarihinde destanlaşan savaş başladı. Netice; toz, Barut, kan ve düşmana mezar olan Çanakkale’nin köpüklü suları…

Çanakkale zaferi ölümü yaşamaktan daha güzel görenlerin zaferi oldu. Vatan, millet, din için ölmeyi vazife bildiler. O gün tarihi destan yazıldı. Hasta adam, şahlandı ölmeyeceğini gösterdi.

*          *          *

b)     TÜRK MİLLETİ NE HALDEYDİ

Savaşacak gücümüz ve halimiz yoktu. Düşman bize: “Hasta adam” diyordu. Mirasımızı paylaşmak için üşüşmüşlerdi. Düşman çok kuvvetliydi. Asker sayısı kat kat fazla idi. Maddi gücünün hesabı yoktu. Yeneceklerinden o kadar emindiler ki, bir kısmı macera olsun diye, bir kısmı spor olsun diye, bir kısmı da gezi olsun diye savaşa katılmıştı. Müslümanları “halifeyi kurtaracağız” diye kandırmışlardı.

Bizim tankımız, topumuz, uçağımız, mermimiz olmadığı gibi yiyecek ekmeğimiz bile yoktu. Halk mevcut bulgurunu, tarhanasını cepheye göndermiş geven kazıp onu yiyordu. Armut ekmeği yiyordu.

15-16 yaşındaki öğrenciler cepheye gitmişti. Lise öğrencileri sınıf olarak cepheye gitmiş, liseler mezun vermemişti. Üniversite de okuyan genç kalmamıştı. Bacılar sağlık ve geri hizmetlerde bulunmuşlardı.

Çanakkale’den gelen şehit haberleri üzerine analar, nineler: “Elhamdülillah şehit anası oldum” “şehit eşi oldum” diyerek şükretmişlerdir.

Yıllarca köy mezarlıklarına erkek gömülmemiştir. Cenazeleri kağnılarla kadınlar gömmüşlerdir.

Erkekler vatansız, Kur’an ‘sız, ezansız kalmayalım, bizden sonrakilere bu kutsal emanetleri bırakalım diye bile bile ölüme gitmişlerdir, şehadet şerbetini içmişlerdir.

Son istiklal gazilerinden Yakup Sakar’ın ifadesiyle 12 askere bir tüfek düşmüştür. 113 yaşındaki Yakup dede : “nasıl savaştığımızı görseydiniz her gün ağlardınız. Makinalı tüfek başında ölecek olan arkadaşının yerini almak için sıra beklerdik. Düşman zehirli gaz kullanıyordu.” demiştir.

Çanakkale’ye Anzaklar sevk edilirken iki Osmanlı da müracaat eder: “siz Osmanlısınız sizi alamayız.” derler. Onlarda Anzakları taşıyan trenin yolunu keser. Günlerce 200 Anzak askerini taşıyan treni durdurmuşlardır. Sonunda biri şehit biri esir olmuştur.

Meşhur kayseri, Adana gibi erkek liseleri o yıllarda mezun vermemiş öğrenciler öğretmenler gönüllü Çanakkale de şehit olmuşlardır. On binlerce doktor ve ilim adamları şehit olmuştur. 8,5 ay süren savaşlarda bir güne bin şehit verilmiştir.

Askere verilen emir şu idi:

Çanakkale 1915 Seddülbahir özel müzesinin sahibi Ahmet uslu, 27. Alay komutanı Mehmet Şefik’in askere gönderdiği bir mektubuna Çanakkale 1915 dergisinde yer verdiği: “Her neye mal olursa olsun, mevziinizi muhafaza edeceksiniz, icap ederse hepiniz orada gömüleceksiniz, tahkimatı ikmal edilip o mevzi temiz edilinceye kadar, her ne maksatla olursa olsun oradan her kim ayrılırsa idam edileceğini kat’i surette ihtar eylerim.”

Kolordu komutanı İngiliz General William Birdword şöyle demiştir:

-          “Türk askeri kadar vatanı için gözünü kırpmadan ölen, savaş anında müthiş bir cesaretle fırtınalar estiren, yaralı düşmanını sırtında taşıyarak onu ölümden kurtaran bir asker yeryüzünde görülmemiştir.” dedirtmişlerdir.

Sir Coben Korbet de şöyle demiştir:

-          “Çanakkale de bizim gemi ateşlerimizde büyük kayıplara uğrayan birlikler Türk olmasaydı yerlerinde kalamazdık. Hâlbuki Türkler, bütün muharebe süresince yerlerinden ayrılmadılar. Gösterdiğimiz bütün itiyat ve basiretlere rağmen baş döndürücü bir muzafferiyet kazandılar.”

Avustralyalı teğmen T.J.Richards, 4 Mayıs 1915 günü defterine şu notu düşmüştür:

-          “Türkler şaşırtıcı derecede iyi savaşçılar. Aralarında anlaşmazlık var mı, ya da moralleri bozukmuş gibi dedikodulara boş verin. Dün General Hamilton’un bizlere okunan mesajına bakılırsa, Türkler savaşmaktan yorulmuşlar ve her an havlu atabilirmiş. Ancak ben bundan emin değilim. Gerçi bir an bile, bizi yenecekler diye endişelenmiyorum. Ama bu savaşçıyı takdir de ediyorum. Bizlere saçma bir şekilde söylenildiğinin aksine, işimizin hiç de kolay olmayacağını hissediyorum.”

Artık savaşın sonuna gelinmişti. Siperlerde hafızlar ve alay imamları güzel sesleriyle kur-an okunuyor, yüksek sesle dualar yapılıyordu. Kur’an sesleri ve dualar düşman saflarına kadar ulaşıyordu. Askerler siperlerde şehit olmayı beklerken birbirlerine sarılıp helalleşiyorlardı. Şafakla çatışma şiddetli bir şekilde başladı. Muhteşem destan yazılıyordu.

Bütün olumsuz şartlar altında mucizeler gösteriliyordu. Şehitlik vardı. O olmazsa gazilik vardı.

Ey on beşli on beşli,
Tokat yolları taşlı.
On beşliler gidiyor,
Kızların gözü yaşlı.

Mısralarında ifade edildiği gibi 15-16 yaşlarındaki gençler Çanakkale destanını yazdılar.

*          *          *

c)      ÇANAKKALE HAÇLI SALDIRILARININ DEVAMIDIR

Çanakkale savaşı, tarih boyunca sürüp gelen haçlı saldırılarının bir devamıdır. İslam’ı ve Türklüğü yok etmek, Türk devletine son vermek, Bizans’ı öldüğü yerden diriltmek emeline dayanan bu savaşın taşıdığı anlam, İngiliz parlamentosunda dile getirilen: “Türkler insanlığın yüz karasıdır.  İnsanlığın insan olmayan numunelerdir. Anadolu’dan sökülüp atılmalıdırlar.” Sözleri ile noktalanabilir.

Sultan Reşat:

“Salvet etmişti Çanakkal’a ya bahr ü berden
Ehl-i islamın iki hasm-ı kavisi birden.

Mısralarıyla Çanakkale savaşının batının Türk toplumundan intikam alma girişimi olduğunu ifade etmiştir. Batı asırlarca sürdürdüğü soğuk harple Türkün iç dinamizmini felce uğratma emelini taşımış ve sıcak harple de onu Çanakkale sularına gömmeye gelmiştir.

Tam değerlendirilecek olursa Çanakkale savaşı yalnız düşmanın boğazlardan geçmesini önleyen bir savaş değildir. Aynı zamanda haçlı zihniyetine vurulan bir tokat ve hilalin salibe üstünlüğünü bir kez daha ilan eden bir zaferdir. Bu zaferle İslam’ın ölümsüzlüğü ve Türkün yaşama azmi ortaya konmuştur.

Bundan sonra da uyanık olmalıyız. Çünkü Çanakkale ye yapılan saldırı, emperyalist haçlı saldırılarının ne ilkidir, ne de sonuncusu. Türkiye konusu bu gün de Batı’nın gündemindedir. Saldırılar bugün de devam etmektedir. Yalnız taktik ve hedef değişiktir.

Çanakkale bütün Hristiyan ülkelerin katkısıyla yapılan bir saldırıdır. Akif’in dediği gibi; “Kimi Hindu, kimi yamyam, kimi bilmem ne bela!” diye tarif ettiği bir saldırıdır.

Bu saldırının gayesi, Müslüman Türk milletini Anadolu topraklarından söküp atmaktı. Hasta dedikleri Osmanlının ölümünü gerçekleşmektir.

Bugün haçlı orduları yerine misyoner orduları kurulmuş görevi onlar devralmıştır. Hristiyan batı ve Amerika bu konuda ittifak halindedir.

Haçlı ordularını arasında Müslüman ülkelerden kandırılmış Müslümanlar da vardı. Ceplerinde Kur’an bulunan zenci Müslümanlar vardı. Hep yalan ve hilelerle Müslümanı Müslümana kırdıracaklardı. Düşman, Osmanlıya saldırdı. “Osmanlıya yardıma, halifeyi kurtarmaya gidiyoruz.” diye aldatmışlardı. Düşman saflarında Müslümanların olduğu anlaşılmıştı.

Çanakkale harbinin çalkantılı günlerinde Tayyar Paşa, orduda sesi düzgün ne kadar asker varsa, hepsinin sabah namazından önce hep birlikte ezan okuması emrini veriyor.

Emri alan yüzlerce nefer, sabahleyin hep bir ağızdan ezan okuyor.

Ezan bittikten sonra bir İngiliz gemisinden mevzilerine mesaj geliyor. Mesaj kâğıda sarılı bir taş…

Açıp bakıyorlar, farsça yazılmış bir not…

-          “Bizler Hindistanlı Müslüman askerleriz. İngilizler bize, Almanlara karşı Osmanlı’nın yanında savaşacağımızı söyledi. Biraz önce ezan sesleri duyduk, siz kimsiniz?

Hemen cevap yazılıyor:

-          “Burası Osmanlı payitahtının kapısı… Bizler de Osmanlı askeriyiz.”

Mesajı alan Hindistanlı Müslümanlar aynı gün gemide isyan çıkarıp, geri gidiyorlar.

Ezanı duyan Senegalliler: “biz Müslümanlarla savaşmayız.” deyip Fransızlara ait topları imha ediyor. Bazı Senegalli askerler Fransızlar tarafından öldürülüyor. Bazıları Türk tarafına kaçıyor.

Çanakkale de düşman, en ağır silahların yanında kimyasal silahlar kullanmıştır. Kendi askerlerine gaz maskeleri dağıtmışlardır.

Churchill, Türklerin insanla maymun arasında barbar varlıklar olduğu yönünde Darwin’izm görüşü benimsediği için Türklere karşı zehirli gaz kullanma emrini vermiştir. Bu insanlığa sığar mı? Cevabını alınca insanlığın yüzünü kızartacak şu ifadeyi kullanmıştır: “Türkler insan sayılmaz ki!”

Fakat ilahi bir lütuf olarak Churchill’in gemileri gaz bırakırken rüzgar hep karadan denize esmiş hain plandan sonuç alamamıştır.

Düşman o kadar çok mermi atmıştır ki 1 metre kareye 6 bin mermi düşmüştür.

Düşman kuvvetleri başkomutanı şu itirafta bulunmuştur:

-          “…Evet, insan ruhunu yenmek mümkün olmuyor. Dünyada hiçbir ordu, bu kadar sürekli ayakta kalamaz. Sadece bugün 1800 şarapnel attık. Aylardan beri gece gündüz savaş gemilerimiz mevzilerini bombalıyor. Son derece hırpalanmış Türkleri koruyan Cenab-ı Allah’larından ayırmak için başka ne yapılabilir…”

Winston Churchill kumandasında her türlü imkânı seferber edip 1915’te askeri ve siyasi hayatın en büyük çılgınlığına başvurdu. Churchill bile yenilgiyi aklının kenarından geçirmiyordu. Modern silahlarla donatılmış İngiliz, Fransız savaş gemileri boğazları geçecek, dünyanın incisi İstanbul’a demir atacaktı. Onlara göre Osmanlı hasta idi. Mirası paylaşılmalıydı.

Türkler onlara göre çok zayıftı, karşı koyamazlardı. Daha önce gelip gelip hüsranla döndüklerini unutmuşlardı. Üç günde İstanbul’a girmeyi planlıyorlardı. Düşmanın her türlü silahı vardı ama bir tek şeyleri yoktu. Oda Türklerde olan iman kuvveti.

İlk sahte para İstanbul’a çıkınca harcamak için basılmıştı. Paralarını harcayamadılar.

*          *          *

d) ÇANAKKALE GEÇİLMEZ

Sosyal, kültürel, ekonomik ve siyasi açıdan değerlendirilmesi gereken Çanakkale savaşı, en elverişsiz şartlar altında gerçekleştirilmiş, destanlaşarak tarihe mal olmuş büyük bir zaferimizdir.

Bu zafer, yorgun, bitkin milletimize “hasta adam” denildiği, emperyalizmin ise en güçlü anında kazanılan bir zaferdir. Saldırıya geçen batı ve batının en büyük donanmasıydı. Her tarafa ateş püskürten düşman kuvvetleri, imkânsızlıklar içinde bulunan Mehmetçiğin insanüstü gayretiyle boğazı geçemedi. Çanakkale sularına gömüldü. Böylece bütün dünyaya Çanakkale’nin geçirmezliği ilan edildi.

Yıkılmaz bir azim ve inancın zaferi olan Çanakkale, Türkün kahramanlık destanı olarak tarihe 253 000 Mehmetçiğin kanı ile yazılırken, müttefik kuvvetleri başkomutanı General Hamilton: “çok cesur harp eden, iyi sevk ve idare edilen asil Türk ordusunun karşısında bulunuyoruz.” diyerek Türkün varoluş mücadelesinin önünde yenilgiyi kabul etmiş oluyordu.

Savaşın sonunda manevi bir destekle gösterilen mukavemet yenilmez denilen düşman kuvvetlerini yendi. Allaha şükür ki, Arslan payını Arslan olmayan almadı. Düşmanın masa başı hesapları suya düştü. Düşman, geçmek istediği boğazlardan mağlup ve perişan olarak geri dönerken düşmanın kafasına, Çanakkale’nin köpüklü sularına ve dünya tarihine “Çanakkale geçilmez.”  Yazıldı.

Bu durumu Abdülhak Hamid:

“Gördün mü ki Türk ordusu isterse edermiş,
Alçakları bir kat daha alçalmaya mecbur?…” derken Mehmet Akif de:

“asımın nesli… Diyordum ya… nesilmiş gerçek,
iste çiğnetmedi namusunu çiğnetmeyecek.” diyerek noktalamıştır.

*          *          *

e)ÇANAKKALE TÜRK’ÜN İMAN GÜCÜNÜN ZAFERİDİR

Çanakkale’de düşman, Türk milletine son darbeyi vurmak için saldırmıştı. Ama unuttuğu bir şey vardı. O da Türk milletinin imanı ve yaşam azmi idi.

Bu eşsiz kahramanlık destanı, maddi kuvvet ve sayı bakımından çok üstün durumda olan düşmana karşı Türk milletinin maddi imkânsızlıklar içinde bile yıkılmaz imanı ile daha nice nice zaferler kazanmaya gücünün yeteceğini gösteren imanın ve Hakk’ın zaferidir. Düşman, yokluk içinde, yorgun, fakat imanlı Mehmetçiği yenememiştir. Bu da gösteriyor ki, manevi üstünlük olmadan maddi üstünlük pek işe yaramayacaktır.

Müslüman Türkün iman gücünü ebedileştiren bu zafer, Türkün haçlı ruhuna karşı göğsünü siper ederek diktiği iman abidesidir. En önemlisi, Türk toplumunu batıdan farklı klan değerlerin üstünlüğünü belgelediği galibiyettir.

Bu kavga, Türk toplumun varlığına göz diken millet düşmanlarına karşı verilen ölüm kalım kavgasıdır. Unutulmamalıdır ki bu kavga, varlığını sürdürecek olan milletimizin kavgalarının ne ilki olmuş, ne de sonuncusu olacaktır.

Açıkçası görülmektedir ki, tarih boyu Türklerin kazandığı zaferler ne sadece teknik imkânların ve ne de yalnız savaş kabiliyetlerinin bir neticesidir. Sahip oldukları maddi imkânlarının yanında dünya görüşlerinin, ebedi hayatı müjdeleyen inançlarının ve sahip oldukları ideallerinin eseridir. İşte maddi kıyaslamaların yapıldığı tarih…

Çanakkale ya bize, ya da emperyalist güçlere mezar olacaktı. Bize değil, düşmana mezar olması için şehit olduk, gazi olduk, düşmanın topuna iman dolu göğsümüzü siper ettik. Cehennem ateşine benzer alevleri göğsümüzde söndürdük mermi bitti, süngüyü taktık. Dipçik kırıldı, yumruğu sıktık. Düşmanı kendisinin meydana getirdiği dalgalar arasında boğduk.

“Cem olup derya yüzün tutsa düşman ü firenk,
Nusret-i hak bizdedir edemez kimse bizimle cenk.” diyerek iman gücümüzün üstünlüğünün müşahhas örneğini verdik.

Tarihteki zaferlerimiz göstermiştir ki, Türk milleti imanına ve idealleri ne bağlı kaldığı dönemlerde mutlu anlar yaşamış, zaferden zafere koşmuş ve düşman tehlikesinden emin olarak yaşamıştır. İmanına ve milli ideallerine bağlılığı zayıfladığı anlarda da tehlikeli anlar yaşamış ve düşmanın saldırılarına hedef olmuştur. Fakat imanını tam kaybetmediği ve ideallerinden tamamen koparılmadığı için düşmanın her saldırısında akıllara durgunluk veren kahramanlıklar göstermiştir.

Bundan sonra da iman ve ideallerine bağlı olduğu, mili birlik ve beraberliğini koruduğu ölçüde milletimizin aynı kahramanlıkları göstereceğine, destanlarına destan katacağına inancımız tamdır.

Bugüne kadar din için, devlet için, millet için canlarını veren aziz şehitlerimizi rahmetle anar, ruhlarının şad olmasını, nur içinde yatmalarını ve kalpleri millet için atanlara şefaatçi olmalarını Cenab-ı Allahtan niyaz ederim.

Bu vatanı ve varlığımızı şehitlerimize gazilerimize borçluyuz. Çanakkale de şehit vermeyen aile hemen hemen yoktur. Ülkenin yetişmiş elemanları Çanakkale de yatıyor.

Çanakkale savaşını imansız anlatabilir miyiz? Yoksa evlendiği gün cepheye koşan, çocuklarını, eşini, her şeyini ardına bakmadan bile bile ölüme giden insanları ne ile anlatabiliriz. İman yoksa 270 kiloluk mermi nasıl kaldırılır?

Ebedi hayat müjdesi, şehitlik mertebesi olmasaydı kim cepheye koşardı?

Hz. Muhammed (as):

-          “Hudutta Allah yolunda nöbet tutanlar dışında her ölenin ameli sona erdirilir. Hudutta nöbet tutarken ölenin yaptığı amellerin sevabı ise kıyamet gününe kadar artarak devam eder, kabirdeki imtihanda da emniyet içinde olur.” (Tirmizi, Fezail’l-Cihad 2) buyurarak müjde vermişti.

Çanakkale de “Allah Allah” nidaları tekbir sesleri, ezan sesleri hep düşmana korku vermiş ve top seslerini bastırmıştır.

İngiliz ordu kumandanı orgeneral Hamilton’un:

-          “Bizi Türklerin maddi gücü değil, manevi gücü mağlup etmiştir. Çünkü onların atacak barutu bile kalmamıştı. Fakat biz, gökten inen güçleri müşahede ettik!…“ şeklinde itirafı da bu gerçeği sergilemektedir.

Alman subayı şöyle anlatıyor:

Erinden subayına herkes salaten tuncina okuyor, bilmeyenler tekbir getiriyor. Binbaşı Lütfi bey: “Yetiş ya Muhammed, kitabın gidiyor” diye feryat ediyordu.

Bir mermi teğmen Palulu Ali’nin sağ kolunu götürdü, gövdesi yere yıkıldı. Çıldırmasından korkup ona sarıldım: “Ölmeyeceksin Ali” dedim. Gülümseyerek bana dedi ki: “Ben gidiyorum, bak peygamber beni kucaklayamaya geliyor.” dedi gözünü bir noktaya dikti, hiç ayırmadı. En son bana dedi ki: “Köyde 4 yaşında oğlum var, sahip çıkarsan sevinirim.” Ben onu evlat edindim. Almanya’ya götürdüm…

İşte Çanakkale’yi ölümsüzleştiren ruh…

Bir acıklı ve ibretli olay da şöyledir:

Milli şairimiz Mehmet Akif Ersoy, Sultanahmet camiine her gittiğinde orada iki gözü iki çeşme ağlayan yaşlı bir zata rastlamaktadır. Her sabah ne kadar erken gitse de yine de mihrabın bir kenarına oturmuş olan saçı sakalı bembeyaz olmuş ihtiyarı orada görüyordu.

Nihayet bir gün, dayanamayarak o yaşlı zata;

-          “Muhterem, niye bu kadar ağlıyorsun? Allah’ın rahmetinden bir insan bu kadar ümitsiz olur mu?”

Yaşlı gözlerle ona bakan adam;

-          “Beni konuşturma! Neredeyse kalbin duracak.” der ve Akif’in ısrarına dayanamayarak başından geçen olayı şöyle özetler:

-          “Efendim, ben Abdülhamid Han’ın devrinde orduda bir binbaşıydım. Emrim altında olan bir birliğim vardı. Bu askeri görevime annemin ve babamın vefatına kadar devam ettim. Fakat onlar vefat edince istifa etmek istedim. Çünkü bir hayli servetimiz vardı. Bu mal ve mülkün başında durmak, onların çarçur olmaması için gerektiği şekilde ilgilenmek gayesiyle, bir istifa dilekçesi yazıp sadaret makamına gönderdim. Dilekçem de dedim ki: “annem de babam da vefat etti. Falan yerde mağazalarımız, filan yerde gayrimenkullerimiz vardır. Netice itibariyle bunlarla ilgilenecek, ticari işlerin yürümesi için mağazaların başında duracak bir nezaretçiye ihtiyaç vardır. Bu vesileyle şayet kabul buyurulursa görevimden istifa etmek istiyorum.” Bu dilekçeyi yazdıktan bir müddet sonra, doğrudan doğruya hünkârdan bana bir yazı geldi. Heyecanla, gelen mektubu açtım ve okudum. Orada istifamın kabul edilmediği yazılmıştı. Öyle anlaşılıyordu ki istifa dilekçem bizzat padişaha gönderilmişti. Ben istifa dilekçemi yenileyip bir daha verdim. Fakat bana yine aynı cevap geldi. Bunun üzerine bizzat sultanın huzuruna çıkıp kendisiyle şifahi olarak görüşüp istifamı vereyim diye düşündüm. Padişahımız Abdülhamid’in huzuruna çıktım. Azlimi istedim ve ısrar ettim:

-          “Haydi, git, seni azlettik”. Dedi. Sevinmiştim. Bir gece rüyamda şunu gördüm:

Ordular toplanmış, Allah Rasülü de teftiş ediyordu. Sultan Abdülhamid Han’da oradaydı. Sıra benim birliğime gelmişti. Başta komutan yoktu. Askerler dağınıktı. Peygamber (a.s.) Abdülhamid’e:

-          “Bu birliğin komutanı nerede” dedi. Abdülhamid:

-          “Ya Rasülallah, o istifa etti” deyince Allah rasülu:

-          “Ya öyle mi, bizde onu azledip, istifasını kabul ettik.” Buyurdu.

Şimdi söyle ben ağlamayayım da kim ağlasın?”

*          *          *

f) ÇANAKKALE ZAFERİ GURUR DUYACAĞIMIZ BİR ZAFERDİR.

Bugün batı kültürü içinde benliğini kaybetmiş, kendi milletinden, kendi kültüründen kopmuş aydınımız ve yabancı kültürlerin yıkıcı propagandasının tesiri altında kalmış bir kısım gençliğimiz, Türkün dünya görüşünü ve tarihte milletimizin kazandığı zaferleri milli açıdan değerlendiremediği için, tarihimizi süsleyen zaferlerle gururlanmanın ve bu zaferleri kutlamanın anlamını kavrayamamaktadırlar.

Unutulmamalıdır ki, diğer zaferlerimiz gibi Çanakkale zaferi de Türk tarihinde bir dönüm noktasıdır. Bunun için Türk tarihinde müstesna yer işgal eder. Çünkü zafer kazanılmamış olsaydı, Çanakkale’nin kanlı, köpüklü suları Türk milletine toptan mezar olacaktı.

Çanakkale de üstün düşman güçlerine karşı büyük fedakârlıklar gösterilmiştir. Yalnız düşman donanmasının boğazlardan geçmesinin önlenmesi açısından değerlendirilip zaferin anlamı küçültülemez. Şehitlerimizin kanı, canı karşılığında bıraktıkları miras, bugünkü insanımızın mevcudiyetini sağlayan bir miras olduğu unutulmamalıdır.

Çanakkale zaferi, 250 000 şehidin 250 000 destanıdır. Ne yazık ki bu destan, Batının müsaade ettiği ölçüde, Batının dilinden neslimize aktarılmıştır. Zaferin hangi zor şartlar altında gerçekleştirildiği, nasıl fedakârlık ve imanla kazanıldığı, zaferle beraber Türk toplumunun neler kazandığı, iki tarafın idealinin ne olduğu gibi konulara değinilmemiştir.

Her milletin tarihinde unutulması güç müstesna olaylar vardır. Nesiller bu müstesna olayları hatırlamak ve bu olaylarla gurur duymakla ancak var olmalarının nedenleri anlayabilirler. Milletimiz Çanakkale’de var olma kavgası vermiştir. Bu kavganın ifade ettiği anlama aydınımıza ve gençlerimize gereği gibi anlatılmalıdır.

Tarihimizi süsleyen ve her biri ayrı bir anlam ifade eden zaferlerimiz, vatan, millet düşman eline geçmesin, minarelerden ezan sesi kesilmesin, millet var olsun diye canlarını veren aziz şehitlerimize layık olabilme ve ruhlarını şad etme gayreti ile anılmalıdır.

Çanakkale zaferinin gururla hatırlamak, aziz şehitlerimizi rahmetle anmak, onları kanları, canları karşılığı yaşayan bizlere hem milli hem de insanı bir görevdir.

*          *          *

g) ÇANAKKALE ZAFERİ BİZE NE KAZANDIRDI

Savaş iki medeniyetin savaşıydı. Türk İslam medeniyetinin üstünlüğünün ilan edildiği zaferle sonuçlanmıştır.

Bu zafer, batının hesaplarını alt üst etmiştir. Bu zafer sonucu düşman birlikleri güven ve itibar kaybederek perişan bir halde memleketlerine dönmüşlerdir.

Çanakkale savunmamız bize hayat vermiştir. Hatta İslam dünyasına yapılabilecek haçlı saldırılarını önlemiştir.

Çanakkale zaferi ile Türk milletinin tarihinde beyaz bir sahife açılmış, Müslüman Türk milletinin şerefine leke sürdürülmemiştir.

Çanakkale zaferi Osmanlının son zaferidir. Bu şanlı zafer, diriliş destanımız olmuş, Çanakkale’nin geçilmez olduğunu ilan etmiştir. İngilizlerin, Fransızların üstünlüğü imajını sarmıştır.

Çanakkale savunması sadece oradaki toprakların savunması değil, topyekûn milletin canının, malının ırz ve namusunun da savunulması olmuştur. Bu millet geleceğini kazandı. Bağımsızlığını kazandı.

Bu savunmanın en kötü şartlarda kazanılan zaferin benzerini tarih kaydetmemiştir. Bu zafer, en çok ilahi yardımın görüldüğü bir zafer olmuştur.

Yenilen ve itibar kaybettiren Corcil mahkemede:

“Biz Türklerle değil Allah’la savaştık. Neden hala anlamıyorsunuz?” demiştir.

253 bin şehit boşuna ölmedi. Onlar ölmemiş olsaydı biz nasıl var olacaktık? Üzerinde yaşadığımız vatanı nereden bulacaktık? Saldırı tam bir haçlı saldırısı idi. İtalya, Fransa ve İngilizler bu toprakları vatan yapacaktı.

Bu zaferi sadece m. Kemal’e mal edenler oluyor. Bu zafer, Osmanlının son zaferidir. Bütün bir milletin kazandığı bir zaferdir. Canını dişine takan her şeyini feda eden millete haksızlık edilmemelidir. M. Kemal, Çanakkale’de subaylardan biridir. Onlar üstünde generaller, paşalar vardır. M. Kemal’in rütbesi albaydır.

Çanakkale de emeği geçen şehit ve gazi, er, komutan hepsini hayırla yad etmeliyiz. “Ruhları şad olsun. Makamları cennet olsun” demeliyiz.

*          *          *

h) ÇANAKKALE SAVAŞI HATIRALARI

Çanakkale savaşı sırasında şehitlik ve gazilik mertebesine erişen vatan evladı kahramanlarımızla ilgili sayısız hatıralar yaşanmış ve günümüze kadar kulaktan kulağa bizzat o günün heyecanını yaşayan gazilerimiz tarafından nakledilmiştir.

Bende okuyucuları o günün acı ve tatlı hatıralarından bazılarını nakletmek istiyorum. Fakat okuyucularım takdir ederler ki; o günün heyecanını yaşamadan o günlerin hatıralarını gerçek anlamda anlatan anlatamaz, okuyan da o heyecanı duyamaz. Ama o günkü heyecanı her ne kadar yaşayamasak da yaşatamasak bile, hiç olmazsa Çanakkale savaşının nasıl cereyan ettiğini, hangi şartlar altında yapıldığını, en önemlisi de nasıl kazanıldığını ortaya koyacağımız inancındayım.

Her hatırada şehitlerimiz, gazilerimiz bizlere mesajlar vermişlerdir. Hatıraları okurken onları rahmetle analım, verdikleri mesajları iyi anlayıp iyi değerlendirelim. Onların uğrunda öldükleri ideallerin genç nesle aktarıp o ruhu yaşatalım. Ruhları şad olsun…

Çanakkale de vatan, millet, namus ve bayrak uğruna 253 bin kahraman şehit olmuştur. Ölmüşlerdir fakat mağlup olmamışlardır. Bu durumu en iyi gören Napolyon şöyle demiştir:

“Erkeğin cesur, kadının iffetli olması, bu iki meziyetin yanı başında her iki cinsi şereflendiren tek bir meziyet vardır: vatana icabında her şeyini feda edecek kadar bağlı olmak… bu meziyetler ve bu faziletin en büyük kahramanlığı, hayatın elemine  ve kederine karşı korkusuz kalmayı, ağır hadiselerin acılarına göğüs germeyi doğurur. İşte Türkler bu çeşit kahramanlardandır. Ondan dolayı, Türkler öldürülebilirler, lakin asla mağlup edilemezler.”

*          *          *

ÖL DE KÖYE DÖNME OĞUL!…

Bilecik istasyonunda tren hareket etmek üzeredir. Teğmen Abdulkadir, telaşla koşan bir ana ile karşılaşır. Ona:

-          “Anacığım, burada ne arıyorsun?” diye sorar.

-          “Asker oğlum var, onu uğurlamaya geldim.”

Cevabını alan Abdulkadir teğmen:

-          “Çağırayım mı, ana?” deyince çilekeş ana:

-          “Zahmet olmazsa evlat, sana dua ederim. Ona söyleyecek birkaç sözüm var da…”

Söğüdün ak gönlü köyünden Mahmut oğlu Hüseyin, anacığına koşarak gelir. Elini öper. Sarılırlar. Ana ciğerparesine der ki:

-          “oğlum Hüseyin, dayın Sıpka’da , baban Dömeke’de iki ağan Çanakkale de şehit oldular. Bak son yongam sensin. Eğer minarelerde ezan sesleri kesilecekse, köyün, vatanın düşman eline geçecekse, bu yüzden şehitlerimiz bizi lanetleyecekse, sütüm sana haram olsun. Öl de köye dönme. Haydi, oğul Allah yolunu açık etsin. Yüzünü ak etsin.” der.

Hüseyin, tekrar anacığının elini öper, teğmenini selamlar ve trene biner. Ana ile oğlunun konuşmalarını dinleyen teğmen ile ana arasında şu konuşma geçer:

-          “Valide! Demek sizin evin erkekleri hep şehit oldu öyle mi?”

-          “Yalnız bizim köyün değil oğul, yıllardır köy mezarlığına bir tek erkek gömülmedi.”

Teğmen çilekeş ananın elini öper ve ona:

-          “Anacığım, beni de dualarında unutma emi” diyerek ayrılır. Çok duygulanmıştır, kendi kendine “milleti doğuran da ana, yaşatan da…” diyerek trene biner.

*          *          *

DAHA AZ HAYSİYETLİ DEĞİLİM

Talat paşa, Abdülhamit’in huzuruna çıkar. Ona Çanakkale de kanlı savaşların devam ettiğini, bu nedenle, payıtahtın Konya’ya taşınmasını, kendisinin de Bursa’da bu hünkar köşkünde oturmasının uygun olacağını söyler.

Talat Paşa’nın bu teklifine Abdülhamid’in cevabı şöyle olur:

-          Konstantin bir nefer gibi elinde kılıç, burçlarda dövüşe dövüşe can verdi. Ben İstanbul’dan bir vapura, bir trene binip de mi ayrılacağım? Hayır, olmaz. Ben Bizans imparatoru Konstantin’den daha az haysiyetli değilim…”

*          *          *

DÜŞMANDAN KAÇILMAZ

Çenk Bayır’ında uzun süre düşmanla kahramanca çarpışan ve cephaneleri bittiği için bir takım asker geri çekilmek zorunda kalmıştır.

Mustafa Kemal geri çekilmekte olan askerleri durdurur ve sorar:

-          “Niçin geri çekiliyorsunuz?”

-          “Efendim düşman…” derler.

-          “işte!…” diyerek karşı tepeyi gösterirler.

Bunun üzerine Mustafa Kemal askerlere:

-          “Düşmandan kaçılmaz.” deyince askerler:

-          “Cephanemiz kalmadı” der.

Mustafa Kemal:

-          “Cephaneniz yoksa süngünüz de mi yok?” diyerek taarruz emri verir ve ölmelerini emreder.

Düşman askerleri, bu saldırı ve canını feda etmekten çekinmeyen Mehmetçiği görünce paniğe kapılıp geri çekilmeye başlarlar.

*          *          *

BİSMİLLAH YA ALLAH

18 Mart bütün gün susmayan mecidiye tabyamız. 17 30 ‘da bir düşman mermisi ile susunca, iki kişinin dışında bütün kahramanlarımız şehit olmuştur. Arkadaşlarından biraz sonraya kalan Edremitli Seyyit onbaşı, o anda bozulan top sürenin yerini alır. 270 kiloluk mermiyi kaldırıp topa sürer, olmaz. Bir daha sürer, gene olmaz. Bismillah ya Allah diyerek üçüncü defa sürer. Böylece arkadaşlarını şehit eden Ocean zırhlısını dümeninden vurarak haini döndüre döndüre sulara gömer.

*          *          *

SON VAZİFE

Kanlı sırt’ta çok kanlı geçen çarpışmalarda sarı İbrahim oğlu borazan Mehmet, ağır yara almıştır. Arkadaşları onu öldü zannı ile bırakıp geri çekilirler. Fakat o ölmemiştir. Üç gece sürünerek arkadaşlarına kavuşur. Onlar ulaştığında düşmanın gizlice sürdürdüğü baskını haber verir.

Netice de baskınla büyük bir zafer kazanmak isteyen düşman, büyük zayiat vererek geri çekilmek zorunda kalmıştır.

*          *          *

BENDEN BAŞKA KİMSE KALMADI

Bütün arkadaşları şehit olan Ali Onbaşı, umumi karargâhta telefonla:

-          “Bataryamda iki top ve benden başka kimse kalmadı. Bütün arkadaşlarım Allah’ın rahmetine kavuştu. Atışa devam ediyorum.”

Demiş, o cesur ses bir daha duyulmamıştır.

*          *          *

NE İŞİN VAR?

Musa onbaşı ile iki arkadaşı, gece karanlığında sürünerek düşman siperlerine yaklaşmışlardı. Musa onbaşı bir düşman askerinin üzerine atılır. Adam güçlü kuvvetli iridir. Zor zar kamutanrına getirir. Komutanı şaşırır. Düşman askerinin Avusturyalı bir boksör olduğu anlaşılınca komutan sorar:

-          “Bu topraklarda ne işin var?”

Boksör cevap olarak:

-          “Ben sporcuyum. Savaş eski bir spordur. Bunun için askere yazıldım.”

Komutan tekrar sorar:

-          “Bizim Musa’nın sportmenliğini nasıl buldun?”

-          …

*          *          *

ABİDE

Yahya çavuş abidesinin bir yüzünde:

“Yahya çavuş emrindeki 63 kahraman, 6 düşman taburunu, 10 saat bu kıyıda tuttular. Çanakkale’yi kurtardılar. Tarihe maloldular.”

Abidenin diğer yüzünde de şunlar yazılıdır:

“Bir kahraman takım ve de Yahya çavuştular,
Tam üç alayla burada gönülden vuruştular.
Düşman tümen sanırdı bu şahane erleri,
Allah’ı arzu ettiler, akşama kavuştular.

*          *          *

İKİ HATIRA

Çanakkale şehitleri abidesinin altında bir  tarafta düşman askerlerinin boşalttığı içki şişeleri…. Diğer tarafta düşman kurşunlarıyla delik deşik olmuş Mehmetçiğin su matraları…

*          *          *

CENNETE GİTMEYE HAZIRLANIYOR

Anafartalar komutanı Mustafa Kemal şöyle anlatıyor:

“Bombarstı vakasını anlatmadan geçemeyeceğim. Siperler arasında mesafe 8 metre ölüm muhakkak.

Birinci siperdekilerin hiçbiri kurtulmamacasına kâmilen düşüyor. İkincilerdekiler onların yerine geçiyor. Fakat ne kadar gıpta edilecek bir itidal ve tevekkülle, biliyor musunuz? Öleni görüyor, üç dakikaya kadar öleceğini biliyor, hiçbir korku ve endişe göstermiyor, hiç sarsılmak yok. Okuma bilenlerin elinde Kur’an cennete gitmeye hazırlanıyorlar. Bilmeyenler kelime-i şehadet getirerek yürüyorlar. Bu, Türk askerlerindeki ruh kuvvetinin gösteren şayanı-ı hayret bir misaldir.”

*          *          *

KAÇMAYA GÜCÜ YETER

Bir hatıra da afyonun sandıklı kazasında Mustafa onbaşıya aittir.

Bir gazetecinin sorusu üzerine Mustafa onbaşı şöyle anlatır:

-          “60. Alay vardı. Düşman bu alayı mahvetmişti. Bizim taburu takviye verdiler. Hücuma kalktık. Düşmanı püskürttük. Yüzbaşı Mustafa Efendi önümüze düştü bize:

-          Haydi evlatlarım! Anamız bizi bugün için doğurdu! Diyordu. Biz İngilizleri epey kovaladık.

Gazeteci tekrar sorar:

-          Eee! Bu İngilizlerde hiç cesaret yok mu?

Mustafa onbaşı şu cevabı verir:

-          Askeri korkaktır. Denizden gücü çoktur, ama karadan yüzü yoktur. Bir kere Türk’ün askerini gördü mü, gerisin geriye kaçmaya gücü yeter, yoksa başka bir şeye gücü yetmez…”

*          *          *

TOPRAKLARIMIZDA NE İŞİ VARMIŞ

Bir İngiliz, Londra’da lüks bir lokantada çalışan Türk olduğunu öğrenince, bozulur, kaşlarını çatar:

-          “Ben Türklerden nefret ederim.” der.

Türk genci sorar:

-          “Niçin?”

-          “Çünkü siz Türkler binlerce İngiliz’i Çanakkale’nin sularına gömdünüz.”

Türk genci gayet sakin ve anlamlı bir şekilde sorar:

-          “Peki o İngilizlerin Çanakkale de ne işi varmış?”

-          …

*          *          *

BİR BAŞKA MİLLET YOKTUR.

Çanakkale savaşları sırasında komutan olarak görev yapan alman generali liman Von Sanders, savaş sonrası hatıralarında şunları yazmıştır.

“Gelibolu yarımadasında Türkler, dünyanın en kudretli donanma ve orduları ile dövüşmüşlerdir. Çanakkale’yi bir asker olarak anlatmak çok zordur.

Çelikten, manevi kudretten, vatan aşkından bir insan yapısı ne demektir? Sorusunun cevabı, Anadolu çocuğunun ta kendisiydi…

Tarih kitaplarında Türkler için okunanlar, hatta onlarla dövüşenlerin anlattıkları hikâyeler, hakikati ifadeden acizdir. Çanakkale’de Türklerle beraber aynı safta dövüşmenin şerefini ömrümün sonuna kadar unutmayacağım.

Çoğu yarı çıplak, yarı açtılar. Haftada ancak bir öğün et yemeği yiyorlardı. Diğer zamanlarda çiçek yağında haşlanmış buğday kırığı (bulgur) yiyorlar, taş üstünde yatıyorlar, güneşe, fırtınaya, soğuğa ve yağmura karşı korunmamış siperlerde çamur ve toz içinde günler geçiriyorlar, fakat dünyanın bütün vasıta ve imkanlarına sahip düşmanlarını buldukları zaman arslanlar gibi dövüşüyorlardı.

Bu ne gösterişsiz, övgüsüz bir yurt sevgisiydi. Arkalarında fakir bir vatan toprağı, duran bu insanlar, cephede birer kahramandılar… Ölüme gülerek giden bir başka millet yoktur…”

*          *          *

MEHMETÇİK YATIYOR

İstiklal savaşından sonra Türk milletine hayran olanlar, istiklal savaşı komutanını görmek isteyenler, hayranlıklarını ifade edebilmek için Ankara’ya koşuyorlardı.

Bunların arasında İran şehinşahı rıza pehlevi de bulunuyordu. Rıza pehlevi Çanakkale de Mustafa Kemal ile gezerken aziz şehitlerimizin yattığı yere geldiklerinde birden durur, hazır ol vaziyetine geçer ve şehitlerimizi selamladıktan sonra sorar:

-          “Bu topraklarda kaç şehit yatıyor?”

Mustafa Kemal şu cevabı verir:

-          “Ekselans, şu gördüğünüz topraklarda sadece bir kişi yatıyor. Fakat öyle bir kişi ki o, bu vatanın, bu toprağın, bu bayrağın tek başına sembolüdür. Ve onun adı da MEHMETÇİKTİR.”

*          *          *

Avustralyalı üsteğmen cosef şöyle anlatıyor:

25 Nisan 1915 günü Conk bayırında Türkler ve birleşik kuvvetler arasında korkunç siper savaşları oluyor. Siperler arası 8-10 metre mesafe var yok… süngü hücumundan sonra savaşa ara verildi. Yaralı ve ölüler toplanıyor. İki siper arasında açıkta bir yaralı, bir bacağı kopmak üzere olan İngiliz yüzbaşısı… avazı çıktığı kadar “beni kurtarın” diye bağırıyor ve ağlıyordu. Ancak hiçbir siperden kimse çıkıp yardım edemiyor, çünkü en küçük bir kıpırdanışta yüzlerce kurşun yağıyordu.

Bu sırada akıl almaz bir olay oldu; Türk siperlerinden beyaz bir iç çamaşırı sallandı, arkasından iri bir Türk askeri silahsız olarak siperden fırladı. Hepimiz donup kaldık kimse nefes alamıyordu; sadece ona bakıyorduk! Asker yavaş yavaş yürüyor, siperdekiler kendisine nişan almış bekliyordu. Asker yaralı İngiliz subayını kucakladığı gibi bizim siperlere doğru yürümeye başladı. Siperlerimizin önünde yaralıyı usulca yere bırakıp kendi siperine doğru yürüdü, teşekkür bile edemedik. Savaş alanında, günlerce bu kahraman Türk askerinin cesareti ve insan sevgisi konuşuldu.

*          *          *

Denizci teğmen m. Grammont şöyle anlatıyor:

-          “Bouvet, yana yatarak hızla batıyordu. Arkadaşlarımla birlikte denize atladık. Sahile vardığımızda soğuktan çok korkudan titriyorduk. Çünkü karanın iç kısımlarında Türkler vardı. biraz sonra da korkumuzla burun buruna kalmıştık. Türkler bizi bulmuştu. Onları karşımızda görünce işimizin bittiğini düşündüm. Fakat onlar bilmediğimiz dilleriyle bir şeyler söyledikten sonra üzerlerindeki kaputları çıkartarak bizlere giydirdiler. Ve daha sonra yanan sıcacık bir odaya yerleştirdiler. Yemek ve ıslak giysilerimizi değiştirmemiz için çamaşır verdiler. Şaşkınlıktan donup kalmıştık. Karnımız doyduktan sonra genç bir subay yanımıza geldi. Mükemmel bir Fransızca ile “geçmiş olsun. Bu savaşın sonuna kadar misafirimizsiniz. Sizler için savaş bitti. Ben ise yarın ölebilirim. O yüzden bir ihtiyacınız olursa nöbetçi onbaşıya söylersiniz. “ Türklerin bu dürüstlüğünü ve konukseverliğini ölene kadar unutacağımı hiç sanmıyorum.”

*          *          *

Bir gazimiz anlatıyor:

-          “Çekiyorum tetiği, çekiyorum tüfek patlamıyor.” diyor. Ve sebebini ekliyor.” Arkadaşlara tüfeğimi niye patlamıyor diye göstermek istedim, bir baktım benim parmak kopmuş.”

*          *          *

Bir ağacın dibinde bir asker oturmaktadır. Kumandan

-          “Asker! “ diye seslenir.

Asker derhal kalkar, selam verir. Yalnız, yanlış yere selam vermiştir.

-          “Ne o gözlerini mi kaybettin?” deyince asker:

-          “Ben göreceğim şeyleri görmüştüm, komutanım” der. Komutan, kendini tutamaz ağlar.

*          *          *

Yüzbaşı Hasan’ın kız çocuğu olduğunu bildiren bir telgraf gelir. Komutan Cevat paşa:

-          “Hasan evladım! Bir kızın olmuş, izinlisin.” der.

Hasan şu cevabı verir:

-          “Komutanım, vatan daha mukaddes, gidemem, ismini Didar koysunlar.”

O gece hasan bey şehit olur.

*          *          *

Celal onbaşının iki ayağı dizlerinden kopmuştur. Düşüncesini şöyle ifade eder:

-          “Vatan bana yeter. Ben sürüneyim ama milletimin başı göklerde olsun.

*          *          *

Bir top mermisinin isabet ettiği takım şehit düşer. İçlerinden biri soluk almaktadır. Onun da kolları kopmuştur. Takım komutanı ise, hüngür hüngür ağlamaya başlayınca, kolları kopmuş olan asker, ağlayan komutanına:

-          “Üzülme komutanım ben yaşıyorum ya” demiş. Oda şehit olmuştur. Bir daha konuşamamıştır.

*          *          *

Bir şehidin mektubu:

9 Ocak 1916 da Çanakkale de şehit düşen Gümüşhane’nin Şiran ilçesinden üsteğmen Zahit’in eşi Hanife Hanım’a vasiyeti niteliğindeki mektubu: “ ben ölürsem sakın gam yeme. Beni ve seni yaratan Allah bizi nasıl dünya da birbirimize nasip etti ise, beden şehitlik rütbesini esirgemediği takdirde, elbette, ruhlarımızı da birbirine kavuşturur. Vatan yolunda şehit olursam bana ne mutlu. Ancak, sana bir vasiyetim var: birincisi benim için kat’iyken ağlama… İkincisi, eşyamın listesi ilişikte. Bunları sat, ele geçecek paradan mihr-i muaccel ve mihr-i Müeccel’ini al, üst tarafı ile bana mevlit olut. Eğer bunlardan sana borcumu ödemezse hakkını helal et ve ilk gece aramızda geçen sözü unutma…”

*          *          *

Son nefeste soruyor:

Çanakkale’de ateş hattında çarpışan ve vazifesi başında da şehit olan zabit muzaffer bey, son nefesinde artık sesinin çıkmadığı ve gözlerinin bir şey anlatamadığı dakikada cebinden bir zarf çıkardı ve üzerine yarasından akan kanlarla yazmaya başladı.

-          “Kıble ne tarafta?”

Etrafındakiler, ruhunu, beytullaha dönerek Allah’a teslim etmek isteyen muzaffer Bey’in bu arzusunu yerine getirip onu kıbleye çevirdiler.

*          *          *

Şükrü naili paşa anlatıyor:

Çanakkale de ileri hattayız. Düşman keçi Deresi’nin karşısında makinalı tüfeklerini kurmuş, durmaksızın bu dereyi ateş altında tutuyor. Burada her gün bizden on, on beş kişi şehit oluyor.

Bir gün teftişe gittim. Teftiş sırasında tabi o dereden de geçmek icap etti. Dere başına gelince, alay kumandanı bana:

“Burası sırat köprüsüdür. Evvela ben geçeyim. Sonra siz geçersiniz.” dedi. Kırk adım kadar olan mesafeyi koşarak geçti. Ben de arkasından koşarak geçtim. Düşman durmaksızın ateş edip duruyordu.

Geçtikten sonra arkama baktığımda, ne görsem beğenirsiniz: bir Mehmetçik, elinde karavana bakraçlar, ateşe hiç aldırmadan, ağır ağır geliyor. “ koş oğlum, koş. Vurulacaksın” diye bağırdım.

Sesimi işitmemiş gibi hiç istifini bozmadı. Aynı yürüyüşle yanıma kadar geldi. Niçin koşmadığını sordum. Ne cevap verdi bilir misiniz?

“koşsaydım, bakraçlardaki bakla çorbası dökülürdü. Arkadaşlarım aç kalırlardı. Düşmandan kaçılmaz, kumandanım.”

*          *          *

KINALI ASKER

Çanakkale’nin köylerinden her gün yüzlerce genç savaşa katılmak üzere birliklerde toplanmaktadır. Acemi eratın ve teçhizatı tamamlandıktan sonra cepheye sürülmektedir. Yüzbaşı Sırrı bey, ikindi vakti yeni gelen eratı teftiş ederken, içlerinden bir tanesinin saçının bir tarafı kınalanmış olduğunu görür ve takılır:

-          “Hiç erkek kınalanır mi?”

Mehmetçik:

-          “Buraya gelmeden evvel, anam kınalamıştı komutanım.”

Der ve sebebini bilmediğini ilave eder. Komutanın isteği üzerine anasına haber salar. “niye benim saçımı kınaladın?” gelen cevap mektupta şunlar yazar:

-          “Ey gözümün nuru Hasanım, köyümüzde rahat rahat oturalım mı? Vatan sevgisi içimizde alev alev yanıyor. Sen ecdadından, babandan aşağı kalamazsın. Ben, senin anan isem, beni ve seni Allah yarattı. Vatan büyüttü. Allah, bu vatan için seni besledi. Bu vatanın ekmeği iliklerinde duruyor.

Sen bu ailenin seçilmiş bir kurbanısın.

Hasanım, söyle zabit efendiye… Bizim köyde kurbanlık ayrılan koyunlar kınalanır. Ben de seni evlatlarımın arasından vatana kurban adadım. Onun için saçını kınalamıştı. El-hükmü billah, seni İsmail Peygamber’in yolundan ayrımasın. Seni melekler şimdiden rahmetle anacaktır. Gözlerinden öperim.

“Anan-hatice”

(Mehmet İhsan Gençcan, Çanakkale Savaşlarından Altın Harfler, s. 61-62)

*          *          *

Mehmet Tevfik’in şehit olmadan yazdığı mektup:

Şimdiye kadar milletin bana verdiği parayı bugün hak etmek zamanıdır. Vatanıma olan mukaddes vazifemi yerine getirmeye çalışıyorum. Şehitlik rütbesine kavuşursam, Cenab-ı Hakkın en sevimli kulu olduğuma kanaat edeceğim. Asker olduğum için, bu her zaman bana pek yakındır.

Sevgili babacığım ve valideciğim, gözbebeğim olan zevcem münevver ve oğlum nezihciğimi önce Cenab-ı Hakka sonra sizin himayenize bırakıyordu. Bana hakkınızı helal ediniz. Ruhumu şad ediniz, refikama yardımcı olunuz.

Hepiniz, her gün beş vakit kılınız… ruhuma fatiha okuyarak beni sevindiriniz. Elveda, elveda, cümlenizi cenabı hakka tevdi ve emanet ediyorum ebediyyen Allaha ısmarladık. Sevgili babacığım ve valideciğim.

*          *          *

Bir gazinin anlattıkları:

Gaziantep’te Çanakkale savaşına şehit olduğunu belirten 102 yaşındaki Hatice Köşe, düğün hazırlığı yapan dayısının, kına gecesi elleri kınaladıktan sonra Çanakkale’ye savaşmaya gittiğini söyledi. Dayısının düğün hazırlığı yaptığı sırada Çanakkale savaşına çağrıldığını kaydeden Köşe, yaşanan o günleri şöyle anlattı:

“Ninemle meydandan geçerken davul-zurna çalındığını gördük. Ama ortada düğün yoktu. Ne olduğunu sorduğumuzda seferberlik ilan edildi, savaş var” dediler. Ben o sıralarda çocuktum. Ama yaşanan olayları hatırlıyorum. Savaş sıralarında dayım düğün hazırlığı içindeydi. Kına gecesi yaptık. Kınası yakıldıktan sonra askerler geldi. Dayım elleri kınalı kınalı helallik alarak savaşa gitti. Geldiğinde kulakları sağır olmuştu.”

*          *          *

YABANCI İTİRAFI

Çanakkale savaşlarında savaşıp bir kolu ile ayağını kaybeden Fransız generali Bridges, yurduna döndükten sonra anlattığı bir savaş hatırasında şöyle diyor:

-          “ Fransızlar, Türkler gibi mert bir milletle savaştıkları için daima iftihar edebilirsiniz. Hiç unutmam, savaş sahasında döğüş bitmişti. Yaralı ve ölülerin arasında dolaşıyorduk. Az evvel Türk ve Fransız askerleri sürgü süngüye gelip ağır zayiatlar vermişlerdi. Bu sırada gördüğüm bir hadiseyi ömrüm boyunca unutmayacağım. Yerde bir Fransız askeri yatıyor, bir Türk askeri kendi gömleğini yırtmış, onun yaralarını sarıyor, kanlarını temizliyordu. Tercüman vasıtasıyla şöyle bir konuşma yaptık:

-          “Niçin öldürmek istediğin askere yardım ediyorsun?

Mecalsiz haldeki Türk askeri şu karşılığı verdi:

-          “Bu Fransız yaralarınca cebinden yaşlı bir kadın resmi çıkardı. Bir şeyler söyledi. Anlamadım ama herhalde annesi olacaktı. Benim ise kimsem yok. İstedim ki, o kurtulsun anasının yanına dönsün.”

Bu cevap karşısında hüngür hüngür ağlamaya başladım. Bu sırada, emir subayım Türk askerinin yakasını açtı. O anda gördüğüm manzaradan yanaklarımdan sızan yaşlarımın donduğunu hissettim. Çünkü Türk askeri göğsünde, bizim askerimizden daha ağır bir süngü yarası vardı ve bu yaraya bir tutam ot tıkmıştı. Az sonra ikisi de öldüler…”

*          *          *

Çanakkale ye yapılan saldırı, Müslüman Türk milletini Anadolu’dan söküp atmak ve yok etmek isteyen Hristiyan batının düzenlediği bir haçlı saldırısıdır.

Cereyan eden Çanakkale savaşı, tarihin en kanlı savaşlarından biri olmuştur. Bu savaşta çoğu üniversite öğrencisi 253 bin Türk aydını şehit olmuştur. Fakat mağlup olmamıştır. Yorgun, bitkin ve hasta adam yakıştırması yapılan milletimiz, istilacılara karşı vatanını, ırzını ve Müslüman Türk varlığını savunmuştur. Milli şairimiz bu nedenle Çanakkale kahramanlarını Bedrin aslanlarına benzetmiştir.

Yüce milletimiz Çanakkale de tarihin en büyük zaferlerinden birini kazanmıştır. Bu zafer, hudutsuz kan, can fedakârlığını sonunda iman ve azmin zaferi olmuş, destanlaşarak tarihe geçmiştir.

Çanakkale savaşı, maddi gücü ve kuru kalabalığı her şey sanıp, masa başı hesaplar yapan haçlı ordularının hezimeti ile sonuçlanmıştır. Türkün haklılığını, kahramanlığı ve iman gücü hesap edilmemiştir. Hilalin üstünlüğü ile sonuçlandığı için hem İslam, hem de Hristiyan dünyasında derin izler bırakmıştır, unutulması güçtür.

Tarih boyunca inançlar, ideolojiler ve bunlara bağlı insanlar hep karşı karşıya gelmişlerdir. Bu gün de aynı durum söz konusudur. İnanıyorum ki, milletimiz inanç ve ideallerine bağlı kaldığı müddetçe, gerektiğinde gene üstünlük kuracak ve destanlar yazacaktır.

Türk varlığını imhasının düşünüldüğü günümüzde, bize büyük görevler düşmektedir. Evvela var oluş sebebimiz, bizim için canlarımı vermekten çekinmeyenlere minnet borcumuzun olduğu genç nesle aktarmalıyız. Diğer bir husus da; bugün sahip olduğumuz her şeyi bize bırakmaları sadece belirli günlerde değil, belirli yerlerde değil, her an her yerde rahmetle anmalıyız. Onların bize bıraktığı mirası ve emanetleri layıkı ile korumalıyız.

Son olarak, vatan, millet ve namus için seve seve canlarını veren aziz şehitlerimizi ve gazilerimizi rahmetle anar, ruhlarını şad olmasını niyaz ederim.

Selam olsun Çanakkale’nin erlerine, komutanlarına şehitlerine ve gazilerine…

Selam olsun onların mirasına sahip çıkanlara…

Akif’in ifadesiyle:

“Ey şehid oğlu şehid isteme benden makber,
Sana avucunu açmış duruyor PEYGAMBER!…”

 

ÇANAKKALE ŞEHİTLERİNE

Şu boğaz harbi nedir? Var mı ki dünyada eşi?
En kesif orduların yükleniyor dördü beşi,
Tepeden yol bularak geçmek için Marmara’ya
Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya,
Ne hayâsızca tahaşşüt ki ufuklar kapalı!
Nerde gösterdiği vahşetle “bu bir Avrupalı”
Dedirir-yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi
Eski dünya, yenidünya bütün akvam-ı beşer,
Kaynıyor kum gibi… Mahşer mi, hakikat, mahşer,
Yedi iklimi cihanın duruyor karşında,
Ostralya’yla beraber bakıyorsun; Kanada!
Çehreler başka, lisanlar deriler, rengârenk,
sade bir hadise var ortada: vahşetler denk.
Kimi Hindu, kimi yamyam, kimi bilmem ne bela…
Hani tauna da züldür bu rezil istila…
Ah o yirminci asır yok mu, o mahlûk-u asil,
Ne kadar gözdesi mevcut ise hakkıyla sefir
Kustu Mehmetçiğin aylarca durup karşısına:
Döktü karnındaki esrarı hayâsızca sına,
Maske yırtılmasa hala bize afetti o yüz…
Medeniyet denilen kahpe, hakikat, yüzsüz…,
Sonra mel’undaki tahribe müvekkil esbab,
Öyle müthiş ki: eder her biri bir mülkü harab.
Öteden saikalar parçalıyor afakı;
Beriden zelzeleler kaldırıyor a’makı;
Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin;
Sönüyor göğsünün üstünde o aslan neferin.
Yerin altında cehennem gibi binlerce lağam
Atılan her lağımın yaktığı yüzlerce adam
Ölüm indirmede gökler, ölü püskürtmede yer
O ne müthiş tipidir: savrulur enkaz-ı beşer…
Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak,
Boşanır sırtlara, vadilere, sağanak sağanak.
Saçıyor zırha bürünmüş de o namert eller,
Yıldırım yaylımı tufanlar, alevlerden seller.
Veriyor yangını, durmuş da açık sinelere,
Sürü halinde gezerken sayısız tayyare,
Top tüfekten daha sık, gülle yapan mermiler…
Kahraman orduyu seyret ki tehdide güler!
Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından;
Alınır kal’a mı göğsündeki kat kat iman?
Hangi kuvvet onu, başa, edecek kahrına ram?
Çünkü te’sis-i ilahi o milletin istihkam.
Sarılır, indirilir mevki-i müstahkemler,
Beşerin azmini tevkif edemez sun’i beşer;
Bir göğüslerse Huda’nın edebi serhaddi;
“O benim sun’i bediim, onu çiğnetme” dedi
Asım’ın nesli… Diyordu ya… Nesilmiş gerçek:
İşte çiğnetmedi namusunu, çiğnetmeyecek.
Şüheda gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar…
O, rükû olmasa, dünyada eğilmez başlar,
Vurulup tertemizi alnından, uzanmış yatıyor
Bir hilal uğruna, ya Rab, ne güneşler batıyor!
Ey bu topraklar içinde toprağa düşmüş, asker!
Gökten ecdat inerek öpse o pak alnı değer,
Ne büyüksün ki, kanın kurtarıyor tevhid’i…
Bedr’in aslanları ancak, bu kadar şanlı idi.
Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın?
“Gömelim gel seni tarihe” desem, sığmazsın
Herc ü merc ettiği edvara da yetmez o kitap…
Seni ancak ebediyetler eder istiab.
“Bu, taşındır” diyerek Kâbe’yi diksem başına,
Ruhumun vahyini duysam da geçirsem taşına;
Sonra gök kubbeyi alsam da, rida namıyla,
Kanayan lahdine çeksem bütün ecramıyle,
Mor bulutlara açık türbene çatsam da tavan;
Yedi karanfil Süreyya’yı uzatsam oradan;
Sen bu avizenin altında, bürünmüş kanına;
Uzanırken, gece mehtabı getirsem yanına;
Türbedarın gibi ta fecre kadar bekletsem;
Gündüzün fecr ile avizeni lebriz etsem;
Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana…
Yine bir şey yapabildim diyemem hatırına.
Sen ki, son ehli-i salibin kırarak savletini,
Şarkın en sevgili sultanını Selahaddin’i,
Kılıç Arslan gibi İclal’ine ettin hayran…
Sen ki, İslam’ı kuşatmış, boğuyorken hüsran,
O demir çemberi göğsünde kırıp parçaladın;
Sen ki, ruhunla beraber gezer ecramı adın;
Sen ki, a’sara gömülsen taşacaksın…heyhat,
Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihat…
Ey şehit oğlu şehit, isteme benden makber,
Sana ağuşunu aşmış duruyor PEYGAMBER.


Bu yazıyı 75 kişi okudu.