Gaflet Hastalıkları ve Çareleri

– A

Gaflete dalmak, nefsin isteklerini yerine getirmek, aldanmak, amelleri boşa çıkaracak iş-ler yapmak, kalbin ölmesine neden olacak hayat sürmek çoklarının alışkanlık haline getirdiği alış-kanlıklardır, hayat anlayışıdır.

*                      *                      *

*                      *

*

Gaflet, kalbin uyuması, nefsin uyanık olmasıdır. Genellikle nefis iyi şeyler istemez. İnsanın başını belaya sokacak, insanı sıkıntıya düşürecek şeyler peşinde koşar.

Nefsin istekleri yapılınca kalp kararır; iyi işler unutulur, kötü şeyler öne çıkar. Günah ortamlarında günahkarlarla yaşanmaya başlanır; haram, günah güzel görülür, haram kazançtan, şüpheli şeylerden kaçınılmaz olur. Dünya zevkleri hayat tarzı olur. Bütün bunlar kalbin paslanmasının ve kararmasının sonucudur.

Allah Kur’an’ da şöyle bildirir:

–         “Onların işlemekte oldukları kötülükler kalple-rini kirletmiştir.” (Mutaffifin: 14)

Günahkar kalp katılaşır; merhametten, sevgiden, şefkatten yoksun kalır. Ve kalp mühürlenir.

Bu konuda peygamber (as) da şöyle bildirmiştir:

–         “Dikkat edin! Nefsinizin arzu ve istekleri size öleceğinizi unutturmasın! Aksi halde kalpleriniz ka-tılaşır.” (İbn-i Mace, Mukaddime: 7)

–         “Kul yalan söylemeye devam ettikçe kalbinde siyah bir nokta oluşur. Bu nokta büyür ve kalbin tamamını kaplar.” (Muvatta, Kalem: 18)

İnsan uyanık olmalıdır. İnsan Allah’ a yönelirse, Allah onu hidayet eder. (Rad: 27)

Gaflete düşmenin ve gafletten kurtulmanın yolu Allah’ a yönelmek ibadetlere sarılmaktır. Uyanmak-tır. Uyanmadan insan hiçbir şeyin farkına varamaz.

Peygamber efendimize sabaha kadar uyuyan bi-rinden bahsederler. Peygamberimiz onun için “Şey-tan onun kulağına işemiştir” der. (R. Salihın: 451)

Cenab-ı Allah: “Kendi kendine yalvararak ve ür-pererek yüksek olmayan bir sesle sabah akşam Rabbini an. Gafillerden olma.”

–         “Kim Allah’ ı zikretmekten gafil olursa, yanın-dan ayrılmayan bir şeytanı ona musallat ederiz. Bu şeytan onu doğru yoldan alıkoyar da o kişi kendini doğru yolda sanır.” (Zuhruf: 36-37) buyuruyor.

Müslümanın gözü uyusa da kalbi uyumamalıdır. Midesini doldurup gaflete düşmemelidir. Zevk – se-faya dalarak kendini kurtaracak amellerden geri kal-mamalıdır. Çok gülerek kalbini öldürmemelidir. Pey-gamber (as): “Çok gülmek kalbi öldürür” demiştir. Ömer (ra) da: “Çok gülenin heybeti azalır” demiştir.

Eğer kalp ölürse, ölü gibi gözden yaş çıkmaz. Kuru gözle yürek yumuşamaz. Gözyaşı olmadan dualar, tevbeler kabul olmaz, günahlar silinmez. Peygamber (as): “Merhameti olmayanın gözü ya-şarmaz” demiştir.

Çoğumuzun ağlaması ancak dünya kayıpları için oluyor, günahlar ve manevi kayıplar için olmuyor. Onlar için Allah Kur’an’ da: “Artık kazanmakta olduk-larının cezası olarak az gülsünler çok ağlasınlar” buyuruştur. (Tevbe: 82)

Gafletin bir nedeni de nefsin gıdası olan müzik ve eğlencelerdir. Bu tür müzik ve eğlence insanı günaha sürükler, aklına kötü şeyler getirir, şehveti azdırır, kötü alışkanlıklara götürür. Hele müstehcen görüntü ve sözler insanı hasta eder, sapık düşünce-lere ve sapık iş işlemeye sevk eder.

 

 

– B

Besmelesizlik, şükürsüzlük sabırsızlık ve Allah’ ın adını anmama, iman zayıflığının neden olduğu hastalıklardır.

*                      *                      *

*                      *

*

Besmele, her şeyin başıdır. Besmelesiz işin ha-yırıda yoktur, bereketide yoktur. Besmele, bereket getirir, hayır getirir. Besmele, haramı helal kılar. Besmelesiz hayat, Fatiha’ sız mezarlara götürür.

Bir işin başında besmele çekilmeyince o işe şeytan karışır. Cenab-ı Allah Kur’an’ da şöyle bu-yurur: “Kim Allah’ ı zikretmekten gafil olursa, ya-nından ayrılmayan bir şeytanı ona musallat ederiz.” (Zuhruf: 36)

Peygamber (as) şöyle buyurur:

–         “Allah’ ın adını anmadan bir meclisten kalkanlar, merkep leşi yanından kalkmış gibi olurlar. O toplantı onların pişmanlığına sebep olur.” (R. Salihın: 838)

*                      *                      *

Müslüman şükretmesini bilmelidir. Atalarımız: “Bir yiyip bin şükret” derler. İnsan, Allah’ a şükretmekle sorumludur.

Farkında olmadığımız bir çok nimete sahibiz. Allah: “Bana şükredin, nankörlük etmeyin.” (Bakara: 152) buyurmuştur.

“Şükrederseniz nimetimi arttırırım” (İbrahim: 7) diyor.

Her nimetin, her organın bir şükrü vardır. Bir ne-fesin iki şükrü vardır. Müslüman her durumda şük-retmelidir. Çünkü “beterin beteri vardır” denmiştir.

Peygamber (as) şöyle buyurmuştur:

–         “Sizden biri kendinden üstün birini görünce hemen kendinden aşağıda olana baksın.” (Buhari, Rikak: 30)

Bir nimete sahip olan şükretmelidir. Her Müslüman, bulunduğu hale şükretmelidir. Nasılsın denilince “şükür elhamdülillah” demelidir. Kötü du-rumda olan haline şükretmelidir. Kur’an’ da: “Eğer siz iman eder ve şükrederseniz, Allah size neden azap etsin! Allah şüküre karşılık veren ve her şeyi bilendir.” (Nisa: 147) buyruluyor.

Bir sabah peygamber (as) karşılaştığı bir müslü-mana:

–         “Nasıl sabahladın?” diye sorar. O kişi:

–         “Hayır üzereyim” der. Allah Rasulü aynı soruyu üç defa sorar. Üçüncü defasında adam:

–         “Elhamdülillah Allah’ a hamd ü senalar olsun iyiyim” der. Bunun üzerine peygamberimiz:

–         “senden bu cevabı bekliyordum” buyurur.

Sadece dilde şükür, şükür olmaz. O dil alışkanlığı olur.

Büyüklerden biri bir adama sorar:

–         “Ne haldesin?” Adam:

–         “Afiyetteyim!” der. Bunun üzerine:

–         “Allah’ a isyan etmedin, bir günah işleme-diysen gerçekten afiyettesin. Günah işlediysen, di-nin emirlerinden birini yapmadıysan bundan daha büyük hastalık olur mu?” der.

*                      *                      *

Müslüman sabretmesini bilmelidir. Sabır, taham-mül demektir. Sabır kendine hakim olmak demektir. Allah insanı imtihana tabi tutar. İşte o zaman sabır gerekir. Allah: “Sabrederek ve namaz kılarak Allah’ tan yardım dileyin” diye emreder. (Bakara: 45) Bir ayette de: “Sabredenlere mükafatları elbette hesap-sız olarak verilir.” (Zümer: 10) denmiştir.

Sabır, Allah’ tan gelene razı olmaktır. Sabır, müslümanın en başta gelen vasıflarından biridir. Sabır, koruğu üzüm yapar, acıyı rahmete çevirir. Derde sabır Allah’ ın rızasını kazandırır. Sabır, bela ve musibet karşısında isyan etmemek, sızlanıp şika-yet etmemektir.

Sabırsızlık insanın başını belaya sokar. Onun için “sabrın sonu selamettir” denmiştir.

Asr suresinde şöyle ifade edilir:

–         “İnsanlar gerçekten zarardadır. Ancak iman edip iyi ameller işleyenler, birbirine hakkı ve sabrı tavsiye edenler hariç.”

Peygamber (as): “Sabır üçtür; musibete sabır, Allah’ a kullukta sabır, günah işlememekte sabır” buyurur.

Kur’an’ da: “Allah sabredenlerle beraberdir.” (Bakara: 15)

–         “Sizi biraz korku, biraz açlık, biraz mal can ve mahsul eksiltilerek imtihan ederiz, sabredenlere müjdele.” (Bakara: 155)

–         “Hoşlanmadığınız bir şey sizin için iyi olabilir. Hoşlandığınız bir şeyde sizin için kötü olabilir. Allah bilir siz bilmezsiniz.” (Bakara: 216) buyurmuştur.

Felaketlere karşı Müslüman sabretmekle bera-ber olaylardan ders almalı, hatasının olup olmadı-ğını düşünmeli ve kendini düzeltmelidir. İsyan etme-meli hemen inancını devreye sokmalıdır. Başkaları-na da sabır tavsiye etmelidir. Olayları büyüterek dert ve acıları arttırmamalıdır. Dua ve tevekkül ile Allah’ a sığınmalıdır. Çünkü bela ve musibetler, müslüma-nın iyi hali karşısında günahlarına kefaret olur. Malı telef olursa, sadaka olur. Kendi ölürse şehit olur.

*                      *                      *

Müslüman, Allah’ a güvenip Allah’ a dayanma-lıdır. Allah insana şah damarından daha yakındır. Her an görür, her şeyi de bilir. Hicret sırasında mağarada telaşlanan “Geldiler ya Rasulellah!” diyen Hz. Ebu Bekir’ e peygamber (as) ın cevabı: “Korkma Allah bizimle beraberdir” olmuştur.

Müslüman her işinde “İnşallah” demelidir. Bazı-ları “Bu işe Allah’ ı karıştırma!” deme hatasına düşü-yor.

İnşallah demek Allah’ ı anmaktır. “Allah izin ve-rirse” deyip Allah’ tan izin, müsaade almaktır.

Kur’an’ da: “Allah’ ın dilemesine bağlamadıkça (inşallah demedikçe) hiçbir şey için “bunu yarın yapacağım” deme.” (Kehf: 23) buyrularak peygam-berimiz uyarılmıştır.

*                      *                      *

Müslüman, güzel bir şey gördüğü zamanda zarara sebep olmamak ve sıkıntı vermemek için “Maşallah” demelidir. Çünkü insan, organlarının işlediği şeylerden mes’uldur.

 

 

– C

Din öğrenilmek istenmiyor. İşin kolayına kaçıp ağızdan öğrenmeye çalışılıyor. Kaynaklar bir tarafa bırakılıyor. Bilinmeyen soruluveriyor. Ondan sonra da “bana göre”, “benim aklıma göre” din anlayışı oluyor.

Din doğru anlaşılmıyor. Din bilinmeyince de doğru yaşanmıyor.

*                      *                      *

*                      *

*

Dinini doğru biçimde doğru kişiden ve doğru kaynaktan öğrenmek her müslümanın görevidir. Bu dinde farzdır.

Dini bilmeyenden, dini yaşamayandan din alıp din satandan din öğrenilmez.

Dini Allah peygamber aracılığı ile göndermiştir. Allah ne gönderdiyse, din odur.

Eğer din, kaynağından öğrenilmezse; itikat bo-zuk olur, Müslümanlık sözde kalır, sünnetsizlik, mezhepsizlik başlar. Ondan sonra da kolaylıkla şey-tanın tuzağına düşülür.

Peygamber (as) şöyle buyuruyor:

–         “Alimin günahı bir günahtır, cahilin günahı iki günahtır. Alim, günaha düştüğü için azap olunur. Cahil ise hem günaha düştüğü için hemde öğren-mediği için azap olunur.” (Ramuz e’l-Ehadis: 286/8) buyurarak dinini öğrenmeyenin iki suçu birden işlediğini bildirmiştir.

Dini yanlış kişilerden, yanlış kaynaklardan öğre-nenler için Mehmet Akif şöyle der:

“Eyvah! Beş – on kafirin imanına kandık;

Bir uykuya daldık ki cehennemde uyandık.”

İnsan, nüfusdaki kaydına göre Müslüman olmaz. Müslümanlık söz değildir, iddia değildir. Önemli olan insanın kime benzediğidir. Onu görenin kime ben-zettiğidir. Çünkü Müslümanlık lafla olsaydı o zaman münafık daha çok ve daha iyi Müslüman olurdu.

Müslüman denince farklı insan akla gelmelidir. Görülünce de Allah’ ı peygamberi akla getirmelidir.

Müslüman İslam’ ı doğru anlamalıdır. Doğru dü-rüst yaşamak için bu şarttır. İslam doğru anlaşıl-mazsa, hedefini şaşıran mermi gibi olunuyor, dinden uzaklaşılıyor. Din yaşanmaktan çıkarılarak tartışıl-maya başlanıyor.

İslam, Allah Rasulünün sunduğu gibi öğrenilmeli ve öyle yaşanmalıdır. Dinin başka türlüsü olmaz.

Dinde önce imandan başlamak gerekir. İmanda kesinlik olur, şüphe olmaz. İman, taklidi olmaz. İman, amele dönüşmelidir. Ne derler: “Müslümanlık imanla başlar, amelle devam eder.” Kur’an’ da şöyle bildirilmiştir:

–         “İnanıp iyi işler yapanları Rableri rahmetine kabul eder. İşte apaçık kurtuluş budur.” (Casiye: 30)

Benim kalbim temiz, Allah’ ın benim ibadetime ihtiyacı yoktur, ibadet edecek vaktim yok sözleri boş sözlerdir. Böyleleri başkasına söyler kendi yapmaz, yapmayacağı şeyler söyler.

Dinde itikat düzgünlüğü olmazsa, şeytan dev-reye girer; vesveseler, dini kendine göre anlamalar başlar. Fare gibi un çuvallarının ağzı açık olsada ta-banından delinir. Şeytan bir zamanlar inandığı ve meleklerin hocası olduğu halde imanını koruya-madığı için aldanan ve aldatan durumuna düşmüş-tür. Şimdi de imanı, itikadı bozuk kimseleri sapıklık-tan sapıklığa sürüklemektedir.

İslam’ ı doğru anlamak ancak şöyle olur:

–         Şeksiz, şüphesiz ve şirksiz imanla olur.

–         Hayrında, şerrinde Allah’ tan olduğunu bil-mekle olur.

–         Her şeyin yaratıcısının Allah olduğunu bil-mekle olur.

–         Peygamber (as) a uymakla olur.

–         Her şeyin hesabının Allah’ a verileceğini bil-mekle olur.

Şunlar asla unutulmamalıdır:

–         Allah biliyor,

–         Allah görüyor,

–         Allah soracak.

 

 

– D

İnançta, yaşayışımızda kararlılık ve sami-miyet olmuyor. Sıkışıldı mı “Allah” deniliyor. İhlas ve huşu içinde olamıyoruz. Namazı bile kaç rekat kıldığımızın farkında olamıyoruz.

*                      *                      *

*                      *

*

Cenab-ı Allah Kur’an’ da: “Dini Allah’ a has kıla-rak ihlas ile kulluk et.” (Zümer: 2)

“Azaptan ancak Allah’ ın halis kulları istisna edi-lecektir.” (Saffat: 40) buyurmuştur.

Şeytanın Allah’ a söyle dediği nakledilir: “And ol-sun bende yeryüzünde kullarına günahları güzel gösterip azdıracağım. Ancak onlardan ihlaslı kulla-rın müstesna.” (Hıcr: 39-40)

Dinde ihlaslı olmamızı tavsiye eden peygamber (as) bir hadislerinde şöyle buyurur:

–         “Allah bu ümmete zayıfların duası, namazları ve ihlasları sebebiyle yardım eder.” (Nesei, Cihad: 43)

İyi niyetli olmadan ihlaslı davranılamaz. İnancı-mızda niyet çok önemlidir. Bir hadiste: “Mü’minin ni-yeti amelinden hayırlıdır. Kim iyilik yapmaya niyet ederde yapamazsa, Allah ona o iyiliği yapmış gibi sevap yazar. Eğer o iyiliği işlerse ona on mislinden yedi yüz misline kadar iyilik sevabı yazılır.” (Buhari Rikak: 31) buyrulmuş, güzel bir müjde verilmiştir.

İhlasa ulaşmak için sağlam iman ve düzgün itikada sahip olmak ve vicdanı rahatsız edecek şeylerden arındırmak gerekir.

Veysel Karani’ nin annesi oğluna: “Geceleri nasıl uzun süreli ibadet edebiliyorsun?” diye sorunca Veysel: “Anacığım, ibadetimi özene bezene yapıyorum, kalbim huşu ile genişliyor, vaktin nasıl geçtiğini fark etmiyorum” cevabını veriyor.

Namazda sakalı ile oynayan birine Hz. Ali (ra): “Kalbin huşu duysaydı, organlarında huşu içinde olurdu.” demiştir. İnsanın dünya meşguliyeti ağır basarsa veya mala paraya ihtiraslıysa, bu hal hu-şuya mani olur. Hatta namazda bile kaç rekat kıldı-ğını unutur.

Bahâüddin Nakşıbend’ e sorarlar, o da cevap verir:

–         “Bir insan namazda nasıl huşu içinde olur?”

–         “Dört şeyle; helal lokma, güzel abdest, ken-dini huzurda bilirse ve namazdaki günahtan uzak durma halini namazdan sonra da devam ettire-bilmekle.”

İbadetin yalnız Allah için yapılması, riyadan uzak olması gerekir. Allah Kur’an’da şöyle buyurur: “Halbuki onlara, ancak dini Allah’a has kılarak iba-det etmeleri emredilmişti.” (Beyyine: 5)

İbadetlerde ölçü ihlastır. İhlastan uzak ibadet makbul değildir. Kul ihlaslı değilse kendini aldatır. Laz, denizde fırtınaya tutulmuş, ellerini açıp “Allah’ ım, beni kurtarırsan sana hamsi kurban edeceğim” demiş. Aradan aylar gecmiş, uşağı ona bu ahdini hatırlatınca Laz: “Sus ulan ben Allah’ ı aldattım” de-miş.

Allah’ a olan ahdimizi, Allah’ ın bize lütuf ve ih-sanlarını  unutmamalıyız. Kur’an’ da: “Kim Rabbine kavuşmayı arzu ediyorsa Salih amel işlesin.” Buyu-ruluyor. (Kehf: 110)

 

 

– E

İbadetsizliği seviyoruz. Hırslarımız ve ruh kirliliği yüzünden ibadetten kaçıyoruz. Böylece manevi bir açlık içindeyiz. Bunun için her gün fela-ketlere mâruz kalıyoruz.

*                      *                      *

*                      *

*

Yeryüzünde her şey, her şeyi yaratan yaşatan Cenab-ı Allah’ a itaat ederken, kullukla emredilen insan, emre itaat etmiyor.

Bir çok insanda ibadet bilgisi yok, ibadet aşkıda yok. “Çalışmakta bir ibadettir” diyor ibadet etmiyor. İbadetsiz çalışma nasıl ibadet olur? Veya “İbadete vaktim yok” diyor. Kur’an’ da: “İbadetiniz olmazsa Rabbim size ne diye değer versin?” (Furkan: 77) Peygamber (as) da: “ibadet edenle etmeyenin misa-li, ölü ile dirinin misali gibidir.” buyurmuştur.

İşin çoğu zaten meşru değil. İşte hayır yok, bereket yok. Neden? Allah’ ın ikram ve ihsanlarına cevap verilmiyorda ondan.

İbadetlerimizi tam, zamanında ve güzel yapmakla sorumluyuz. Cennet istiyoruz, cennete götürecek iş işlemiyoruz. Sadece cennet istemekle cennete girilmez. Peygamber (as): “Bana cennete ilk giren üç kişi haber verildi: “Şehit, iffetini koruyan ve Allah’ a ibadetini güzel yapan kimse.” demiştir.” (İ. C. Hadis Ans: 14/269)

Ezan okunuyor, Cenab-ı Allah namaza çağırıyor, kurtuluşa davet ediyor, birçoklarının kılı kıpırdamı-yor. Adam ezana, namaza, camiye düşman. Cami-lerin çokluğundan bahsediyor; “Fatiha dilencisi deği-lim”, “Namazımı kılmayın” diyebiliyor.

Camiye gidende cami adabına uymuyor, saygılı davranmıyor. Peygamberimiz (sav) bir hadislerinde: “Bir zaman gelecek ki insanlar camide halka halka oturacaklar; dünya sohbeti yapacaklar. Bu kişilere katılmayın. Zira onlarla Allah’ ın alakası yoktur.” (Ramuz el- Ehadis:301/3) buyuruyor.

Peygamber (as): “Namazsız din olmaz. Namaz dinin direğidir” diyor, Müslüman olduğunu söyleyen namaz kılmıyor. Bir hadiste de: “Namazı olmayanın kıyamet günü diğer amellerine bakılmaz” buyurur. (İ. C. Hadis Ans: 14/5067)

“Allah bu ümmete zayıfların duası, namazları ve yaşlıları sebebiyle yardım eder.” (Nesei, cihad: 43)

“Kulun Rabbine en yakın olduğu hal secde hali-dir.” (Müslim, Salad: 215)

“Aleyhinize yaktığınız ateşi namazla söndürün.” (Büyük Hadis Kül: 1/933) ifadeleri ile Allah Rasulü namazsız olmayacağını haber veriyor. Namazsız kurtulunmayacağını bildiriyor.

Kur’an’ da da Allah şöyle bildirmiştir:

–         “Öyle bir nesil geldi ki, namazı bıraktılar. Ne-fislerinin arzularına uydular. Bu yüzden sapıklıkları-nın cezasını çekecekler.” (Meryem: 59)

–         “Secde et, Rabbına yaklaş.” (A’lak: 19)

–         “Namaz kılın, müşriklerden olmayın.” (Rum: 31)

–         “Namaz, hayasızlıktan kötülükten alıkor.” (Ankebut: 45)

Bu ayetlerde namazsızlığın cezasının ağır oldu-ğu ve insanın ancak Allah’ a namazla yaklaşabile-ceği ifade edilmiştir.

Namazı güzel kılmak gerekir. Önce güzel abdest almak gerekir. Namaza önceden hazırlanıp beklen-melidir. Vaktinde kılınmalıdır. Devamlı kılınmalı, ha-yat tarzı haline getirilmelidir.

İbadetsizlik, namazsızlık sıkıntılara sebep olur. Namaz kılmayanın sıkıntılı bir hayatı olur. Peygam-berimizin son sözü: “Namaza, namaza dikkat!” ol-muştur.

“Allahü Ekber” diyerek namaza duran dünya ve dünyadakileri geride bırakmalıdır. Çünkü başta “Allah rızası için” demiştir.

Hz. Ömer (ra): “Vallahi namazı terk edenin İslam’ dan nasibi yoktur” demiştir. Namazı değil terk, geciktirmemek gerekir. Şöyle anlatılır: Adam namazları vaktinde kılmazmış. Ölmüş, amelleri tartılmış kötülükleri fazla çıkmış. Cehenneme doğru sürüklenirken, bir ihtiyar adam son anda elini tutup kurtarmış. Adam sormuş: “Sen kimsin?” Cevap: “Ben senin namazlarınım; hani vaktinde kılmayıp geciktirdiğin namazların…”

Namaz sadece Allah’ ın emrettiği kadar değildir. Farzlardan başka sünnet namazlar vardır. Hatta nafile namazlar vardır. Hepsinin kılınması lazımdır. Peygember (as) şöyle buyurur: “Biriniz farzlardan eksik yaparsa, Allah onu nafile namazlarla tamam-lar.” (Ramuz el-Ehadis: 491/9)

Önemli bir hususta, ibadetleri yaparken vesve-seden uzak durmak gerekir. Çünkü şüphe ile vesve-se ile ibadet olmaz. Şeytan en çok vesveseyide ab-dest ve namazda verir. Başta ibadet ettirmemeye çalışır. Allah’ ın senin namazına ihtiyacı mı var? der. Sizin ibadetiniz yapıldı. Senin kalbin temiz, çalış-makda ibadettir. Allah senin namazını kabul etmez. Allah’ ın affı geniş, seni affeder der. Namazı ibadeti bıraktırır. Abdest alsa, tekrar tekrar abdest aldırır, tekrar tekrar guslettirir. Namazı unutturarak kıldırır. Şeytanın işi gücü vesvese vermektir.

İnsan, Allah böyle diyor, böyle yap diyor, pey-gamberim böyle yapmış, böyle yapın demiş demeli vesveseye itibar etmemelidir.

Vesveseye kulak verilecek olursa, kuşkulu ve vesveseli kimseye şeytan çok şey söyler. Bunun için insan, bildiğini iyi ve sağlam bilmelidir. Çünkü bilgi vesveseyi kovar.

Şeytan, cahile ekmeği sabunla yıkatır. Günah işletir, isyan ettirir, nefsine uydurur. Bunun tedavisi insanın kendindedir. Vesvese ile güç kuran şeytanı kovmak için Allah, Felâk ve Nâs gibi iki sûre indir-miştir.

Şeytan eşi ile ilgili vesvese verir. Evden çıkarken ocağı söndürdüm mü? Lambayı söndürdüm mü? Çeşmeyi kapattım mı? diye çoğu zaman geri döndürür, uzakta ise üzüntü ve sıkıntı verir. Bunu önlemek için evden kontrollü çıkmak; emin olmaktır, acelesiz çıkmaktır.

Kur’an’ da şöye buyruluyor:

–         “Eğer şeytanın fitlemesi seni dürterse, hemen Allah’ a sığın.” (A’raf: 200)

–         “Eğer şeytanda gelen bir kötü düşünce seni dürtecek olursa, hemen Allah’ a sığın.” (Fussılat: 36)

–         “Kuşkulanan olma!” (Bakara: 147)

–         “Şüphelenenlerden olma!” (AL-i İmran: 60) buyrularak, şüpheden kuşkudan Allah’ a sığınarak vesveseden uzak kalınabileceği ifade edilmiştir.

Şeytanın fısıldaması, vesvese vermesi aldatmak içindir. İnsanın amellerini boşa çıkarmak içindir. İn-sanı günaha sokmak ve suç işletmek içindir. Suç iş-leyenide o suça devam ettirmek içindir.

*                      *                      *

Duasız hayat olmaz. Dua istemektir, Allah’ ı yardıma çağırmaktır, Allah’ ın gazabından affına sığınmaktır. Dua ibadettir. Allah “Dua edin” diyor. (Mü’min: 60) Peygamberimiz: “Belaya dua ile karşı koyun” diyor. (Hadis Ans: 11/136) “Dua ile bela ateşini söndürün” diyor. (Ramuz e’l-Ehadis: 207/16)

Furkan 77 de: “Dualarınız olmasa Allah size ne diye değer versin?”

Fatır 15 te: “Ey insanlar! Allah’ a muhtaç olan sizsiniz.”

A’raf 55 te: “Rabbinize yalvara yakara ve gizlice dua edin. Bilesiniz ki; O, haddi aşanları sevmez.” diye bildiriliyor.

Duayı unutan Rabbini unutur. Rabbini unutanı da, O unutur.

*                      *                      *

Tevbesiz hayat insana sıkıntı verir. İnsanı daha da günaha iter, karamsarlığa neden olur.

Tevbe, kulun hatasını terk edip Allah’ tan bağış-lanmayı dilemesidir. Peygamber (as): “Bütün insan-lar hata yapar. Hata yapanların en hayırlısı hatasın-dan dönendir.” buyurur. (Tirmizi, Kıyamet: 50)

Allah, tevbe etmemizi istiyor: “İçtenlikle tevbe edin” (Tahrim: 8) buyuruyor. Tevbede gecikme, ih-mal olmamalıdır. Genellikle günahlar küçük görüldü-ğü için tevbeye ihtiyaç duyulmuyor.

Her günahta küfre giden bir yol vardır. Tevbe, küfürden kaçma yolu ve Allah’ a hicret yoludur.

Günahsız, hatasız kul olmaz. Onun için herkes tevbe etmelidir. Tevbe de ihmal, kalbi karartır ve in-sanı günahtan günaha sürükler.

Günahta ısrar olmaz. Allah beni affetmez diyerek ümit de kesilmez. Allah’ ın rahmetinden ancak kafirler ümit keser. Önümüzde şöyle bir örnek var: Adem (as) hatasından dolayı pişman olmuş ve tevbe etmiştir. Şeytan ise tevbe etmemiştir…

*                      *                      *

Allah hep bizimle olduğu halde biz onunla olmuyoruz. Cumadan cumaya bayramdan bayrama Allah’ a kulluk olmaz. Her an O’ nunla olunmalıdır. Çünkü Allah bize şah damarımızdan daha yakın. Bir nefeste alırkende verirkende Allah bizimle oluyor.

Kur’an bize: “Allah’ a tevekkül et; vekil olarak Allah yeter.” (Niya: 81) diyor. Tevekkül Allah’ a telsi-miyettir, Allah’ ı vekil bırakmaktır.

Anlıyoruz ki her an Allah bizimle, ya biz kimin-leyiz?

Osmanlı zamanında yurda gelen İngiliz elçisi evlere asılan “yâ Hafız” (Muhafaza eden Allah) lev-halarını sormuş. Fuat Paşa, elçinin anlayabileceği bir ifadeyle: “Onlar Osmanlı Sigorta Şirketinin lev-halarıdır.” cevabını vermiştir.

*                      *                      *

İslam’ ın beş temel şartından hac; döviz kaybı görülür, gitmek için can atılmazsa, zekattan kaçılır-sa, laf olsun diye işe yaramayan mallardan verilirse, İslam nerede olur? Bu nasıl Müslümanlık olur?

Peygamberimiz diyor ki: “Allah cehennem ehlin-den azabı en hafif olana: “Dünyadaki her şey senin olsaydı bu azaptan kurtulmak için onları verir miy-din?” der. O da: “Evet” der. Allah ona: “Ben senden onların çok azını istemiştim” der.” (Ramuz e’l-Eha-dis: 94/5) buyurarak hayatın sonundaki pişmanlığı haber veriyor.

Allah’ ı anmayan Allah ile olamaz. Allah da onunla olamaz. Kutsi hadiste: “Kulum beni anınca, bende onunla beraber olurum” buyurmuştur.

Allah’ ı anmayan beden ölüdür.

Kur’an’ da:

–         “Allah’ ı anmak en büyük şeydir.” (Ankebut: 45)

–         “Kim Rahman’ ı zikretmekten gafil olursa, ya-nından ayrılmayan bir şeytanı ona musallat ederiz.” (Zuhruf: 36)

–         “Siz beni anın ki bende sizi anayım. Bana şükredin; sakın bana nankörlük etmeyin!” (Bakara: 152) diye Allah kullarını uyarmıştır.

Günahın büyüklüğü, haramın çokluğu Allah’ ı an-maktan alıkor. Mal hırsı, nefsin ve şeytanın esareti insanı Allah’ tan uzaklaştırır.

*                      *                      *

Çağımız insanı, Kur’an okumamanın ve Kur’an’ a uymamanın sıkıntısını yaşıyor. Çoğumuz Kur’an ile tanışmamış, Kur’an ile barışık değil. Kur’an’ ı o-kumasını bilmiyor, Kur’an ne emrediyor, neyi yasak-lıyor bilmiyor. Kur’an’ a muhabbet yok tabii ki hiz-mette yok. Çocuklara öğretmek arzumuzda yok. Ev-de Kur’an yok, elde Kur’an yok, kalpte Kur’an yok, hayatımızda Kur’an yok. Kur’an bize nasıl fayda versin?

Kur’an’ a değer vermeyenler için peygamber (as): “Ey Rabbım! Kavmim bu Kur’an’ ı büsbütün terk ettiler” der. (Furkan: 30)

Altın yaldızlı Kur’an satınaldığını övünerek anla-tan birine: “sen Kur’an’ ı okumasını biliyor musun?” dedim “hayır” cevabını aldım. Kur’an’ ı torbaya ko-yup duvara asmakla Müslümanlık olmaz.

Kur’an’ ı öğrenmek, okumak ve O’na uymak her-kese nasip olmuyor. Kendisi için Kur’an okunsun, ölmüşleri için Kur’an okunsun isteyenler bile “Ben Kur’an okumasını bilmiyorum, öğreneyim” demiyor. Hatim, Yasin satın almaya kalkıyor.

Peygamber (as): “En hayırlınız Kur’an’ ı öğrenen ve öğretenizdir. Bir evde Kur’an okununca melekler hazır olurlar. Şeytanlar kaçar. Ev halkına genişlik hasıl olur ve hayır çok, şer az olur. Bir evde Kur’an okunmazsa, orada şeytanlar hazır olur melekler gider. Ev halkına darlık gelir. Hayır azalır, şer çoğalır.” (Ramuz e’l-Ehadis: 196/2)

Kur’an okumayanın, Kur’an’ a uymayanın kalbi-nin paslanacağı bildirilmiştir. Allah’ dan uzaklaşaca-ğı haber verilmiştir.

Eğer Kur’an bilinmiyorsa, Kur’an yaşanmıyorsa, güzel bir ölümle ölüneceği ve ölüm ötesinin güzel olacağı zannedilmemelidir.

*                      *                      *

İbadet edenimiz nasıl, kime ibadet edileceğini tam bilmiyor. Fıkıhsız ibadet olmaz. Peygamber (as): “Fıkıh öğrenin cahil olarak ölmeyin. Zira Allah, cahiller için mazeret kabul etmez” buyuruyor. (Ra-muz e’l-Ehadis: 336/2)

Kur’an’ da bilen;  gören insana, bilmeyen; gözleri kör kimseye benzetilmiştir. (En’am: 50)

Dinini öğrenmek her insana farzdır. Din bilin-mezse yanlış yapılır, sapıtılır. İslam’ da ibadetten önce bilgi gelir. Nasıl iman edileceğini bilmeyen şirke düşer. Nasıl ibadet edileceğini bilmeyenin yaptığı işler boşa gider.

*                      *                      *

Allah uymamız için peygamber göndermiş: “Sevin, uyun, itaat edin” demiş. Peygamberimizin emrettiği şeyler var, yasakladığı şeyler var. Onlar da dinin bir parçasıdır. Yani sünnetde bir emirdir. Sünneti terk peygamberi terktir. Allah’ a isyandır. Sünnetsiz din yaşanmaz. Sünnetsiz Kur’an anla-şılmaz. Hadisle emredilen bir şeyi tercih hakkımız yoktur. O’ nu her Müslüman yapmak zorundadır.

Kur’an’ da Allah: “Peygamber size ne verdiyse onu alın. Size neyi yasakladıysa ondan kaçının. Allah’ dan korkun. Çünkü Allah’ ın azabı çetindir.” (Haşr: 7) diye emrediyor. Kur’an’ da altmış kadar ayette de peygemberi sevmek ve O’ na itaat etmek emrediliyor. Yani peygambere, sünnetine itaat et-mek Allah’ ın emridir.

Peygambere uymamakta inat edenler oluyor. Allah Rasulünün emrine uygun olmayan bir şekilde hareket etme hakkımız yoktur. (Ahzab: 36) Allah Rasulüne ters hareket ettiğimiz zaman o kişinin amellerinin hiçbir değerinin olmadığı bildirilmiştir. (Muhammed: 33)

Kim dünyada kime uyarsa ahirette onunla beraber olacak, onunla beraber hesap verecektir. (Nisa: 69)+(İsra: 71)+(Hud: 98)

Peygamber (as) a uymayanlar helak olmuştur. Dinde peygambere uymayan sapıtır. Sapıklığın kay-nağı sünnete uymamakla başlar. Çünkü sünnet, din-de Kur’an’ dan sonra ikinci kaynaktır. Müslüman, Kur’an’ dan sorumlu olduğu gibi sünnettende so-rumludur.

Sünnete karşı çıkmakta Kur’an’ dan, peygam-berden uzaklaştırma, müslümanı başsız bırakma ve İslam’ ı yaşanmaz hale getirme gayreti vardır.

Bu konuda peygamber (as) şöyle diyor: “Öyle bir zaman gelecek ki, tartışmalı dönemde benim sün-netime tutunan, eli ile ateş tutan kimse gibi ola-caktır.” (Ramuz e’l-Ehadis: 502/10)

 

 

– F

Riya ve gösteriş en büyük hastalıklarımızdan biri. En çok sakınmamız gereken gösterişten kendimizi alamıyoruz. Kendimizi hep iyi, hep üstün görmeye çalışıyoruz.

*                      *                      *

*                      *

*

Gösteriş budalası insalar başka başka insanlar-dır. Onlara asla güvenilemez. Yalnızken başkadır-lar, insanların yanında başkadırlar.

Hz. Ali (ra): “Riyakâr insanlar, yalnızken tembel, insanları görünce gayretli olurlar. Bir de övülünce fazla, yerilince az amel işlerler.” demiştir.

Bir büyük zat da camide ağlayan birini görünce: “Acaba evinde de böyle ağlıyor mu?” demiştir…

Riya, gururlanma, övünme hastalığı olup bir şeyi olduğundan başka göstermektir. Onun için riyada yalan vardır. İnsanlar için yapıldığı ve insanlardan beklenti olduğu için riyada şirk vardır, münafıklık vardır.

Gösteriş düşüncesiyle yapılan işlerin Allah yanında hiçbir değeri yoktur. Gösteriş için yapılan amellerin sevabı için kıyamet gününde “Git kimin için yaptıysan, sevabını da ondan al” denileceği bildirilmiştir.

Peygamber (as): “Elimde olsa amelimi Kiramen Katibi’ nden gizlerdim” demiştir. Yaptığımız şeyleri ikiyüzlülükle değil Allah için yapmalıyız. Yapılanları gözümüzde büyütmemeliyiz. Kendimizi büyük gös-termeye çalışmamalıyız. Her şeyi bilen ve gören Allah, bizim kalbimize bakar, görünüşümüze bak-maz.

Kur’an’ da Allah bizi şu ayetlerle uyarmıştır:

–         “Kim izzet ve şeref istiyorsa, bilsin ki izzet ve şeref Allah’ ındır. O’ na ancak güzel sözler ulaşır. Onlarıda Allah’ a Salih emelleri ulaştırır.” (Fatır: 10)

İkiyüzlü münafıklar içinde:

–         “Münafıklar, Allah’ ı aldatmaya çalışırlar. Al-lah da onların hilelerini ve oyunlarını bozar. Onlar namaza kalkarken üşene üşene kalkarlar, Müslü-manlara gösteriş yaparlar yoksa Allah’ ı pek az hatırlarlar.” (Nisa: 142)

–         “Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki; onlar namazlarını ciddiye almazlar. Onlar gösteriş yapan-lardır, hayırada mani olurlar.” (Ma’un: 4-7)

Bu konuda peygamber (as) da şöyle buyuruyor:

–         “Gösteriş için namaz, oruç ve sadaka şirktir” (Ramuz e’l-Ehadis: 428/1)

–         “İnsanlara başka başka yüzle yaklaşan, in-sanların en şerlisidir.” (Buhari, Menakıb: 1)

–         “Dünyada şöhret elbisesi giyene Allah ahiret-te zillet elbisesi giydirir ve yüzüne bakmaz.” (Buhari, Libas: 5)

Bir sahabi peygambere sorar:

–         “Biz mallarımızı şan şöhret için sadaka ver-sek Allah bize bir mükafat verir mi?” Peygamber (as):

–         “Hayır” cevabını verir. O zat:

–         “Hem Allah rızası, hem de şan şöhret için versek?” deyince peygamber (as):

–         “Allah, rızası için yapılmamış hiçbir ameli ka-bul etmez” der ve şu ayeti okur: “Şüphesiz ki kitabı sana hak olarak indirdik. O halde sende dini yalnız Allah’ a has kılarak ihlas ile kulluk et.” (Zümer: 2)

Bir şey ya Allah içindir ya da başkası içindir. Hem Allah için hem de başkası için olmaz. Bir şey de Allah dan başkası için en ufak bir niyet varsa o alah için değildir.

Bazı şeylere dikkat etmemiz lazım. Mesela işleri-mize Allah dan başkasını karıştırmamalıyız. Yatırlar-la iş yapmamalıyız, adaklar adamamalıyız. Riyadan gösterişten uzak yaşamalıyız. Başkalarını imdada çağırmamalıyız. Başkasından yardım beklememeli-yiz. Allah dan başkasını yaratıcı görmemeliyiz. Biri-lerine saygıda, hizmette, el etek öpmekte aşırı gidip sınırı aşmamalıyız. Her işimizde Allah’ ın rızası ölçü olmalıdır.

Bir büyüğümüzün elini eğile büküle öpmek iste-diler. Elini çekti de: “Böyle etmeyin, çok tevbe et-mem gerekiyor.” dedi.

 

 

– G

En belirgin hastalıklardan biri de başkasını taklit etme, başkasına benzeme hastalığı, kimlik kişilik zaafı gösteriyoruz. Başkasına benzemek başkası olmak hoşumuza gidiyor. Maymun vari bir taklitten kendimizi alamıyoruz.

*                      *                      *

*                      *

*

Taklit hastalığı, kimlik kişilik zaafıdır. Taklit, gü-vensizlik ve yozlaşma hastalığıdır. Milli, insani de-ğerler taklidle ölür, kimlik kişilik kaybı başlar. İrade ortadan kalkar, bağımlılık başlar. Bir ağacın mey-velerini koparıp başka bir ağaca iliştirebilir misiniz? Sürahiyi kırıp bardak yapabilir misiniz?

Aslında taklit çok zor bir iştir. O  gibi olmak, ona benzemek kolay değildir. Mesela iki kağıt alsak, avucumuzda buruştursak birbirine benzeteblir miyiz?

Maddi, manevi varlığımızdan sıyrılıp başkası gibi olursak, adam olacağımızı zannetmemeliyiz. Za-manla din değiştirelim, kan değiştirelim tartışmaları yapılmıştır. Bu millet kimliğinden, kökünden kopa-rılmaya çalışılmıştır.

Taklit, belki geçici olarak dışımızı süsler. Ama içimizi boşaltır. Mevlana şöyle der: “Seçkin kişi iç değerleri, bayağı kişide dış değerleri sever.”

Osmanlı’ nın son döneminde girilen taklit hare-keti bize bir şey kazandırmamıştır. Bizim kökümüzle olan bağı zayıflatmış; etkisiz, tepkisiz hale getir-miştir.

 

Necip Fazıl’ ın ifadesiyle:

“Tam bir buçuk asırdır maymunlardan el’aman,

Bizdeki hale nispet maymun taklitten pişman.”

Taklitte kendini beğenmeme, başkasının üstün-lüğünü kabul etme vardır. Bu da insanı ve toplumu alçaklık kompleksine sokar.

Benlik, kişilik kazanamamış kimselere bakıyor-sunuz başka milletlerin temsilcisi gibi yabancı re-simli, yabancı bayraklı gömlekler, tişörtler… Üze-rinde Die = ölüm, satan = şeytan, kiss me = beni öp gibi nice nice sözler…

İnancımızda bir başkasına benzeme asla hoş-görülmez. Mesela; üç vakit vardır, bu vakitlerde gü-neşe tapanlara benzememek için namaz kılınmaz.

Peygamberimiz Mekke’ den Medine’ ye hicret ettiğinde oruçlu olan Yahudilere benzememek için orucunu bozmuş: “Bir başka topluluğa benzeyen onlardandır” demiştir. (Tirmizi, İsti’zan: 7)

Ateşe tapanlara benzememek için ateşe karşı, putperestlere benzememek için resme karşı namaz kılınmaz. Yılbaşını peygambere yakışmayacak şe-kilde kutlayanlara benzememek için yılbaşı kut-lanmaz.

Allah Kur’an’ da şöyle uyarıyor:

–         “Yeryüzünde bulunanların çoğuna uyacak olursan, seni Allah’ ın yolundan saptırırlar. Onlar zandan başka bir şeye tabii olmazlar, yalandan başka sözde söylemezler.” (En’am: 116)

–         “Kafirlerle beraber oturmayın yoksa sizde onlar gibi olursunuz.” (Nisa: 140)

Şekil benzerliği deyip geçmeyelim. Şekil benzer-liği, ruh benzerliğine götürür. İnsanı başkaları gibi yapar. İnsan kendisi olamaz, istese de kendisi ka-lamaz.

Karga kilisenin kırık camından içeriye girmiş, kutsal şaraptan içmiş, putun üzerine pislemiş, ortalığı dağıtmış, çıkamamışdta. İçeriye giren papaz hali görünce, kargaya saldırmış ve:

–         “Müslümansan niye içki içtin? Hristiyansan putun üzerine neden pisledin?” demiş.

Sahi biz kimiz? Müslüman mı? Hristiyan mı?

Peygamber (as) gelecekle ilgili şöyle buyurmuş-tur:

–         “Sizler başkalarının yoluna tıpatıp uyacak-sınız. O derece ki, onlar kelerin deliğine girseler, sizde onlara tabii olacaksınız.”

–         “Bunlar Yahudi ve Hristiyanlar mıdır ey Allah’ ın elçisi?” denilincede:

–         “Başka kimler olacak?” cevabını vermiştir. (Müslim, İlim: 6)

Bizim benzemeye çalıştıklarımız, başkasına benzemeye çalışmıyor. Yahudi protokollerinde şöyle bir madde var:

“Bir Yahudi hiçbir zaman yabancıların adet ve ahlakını benimsemeyecek, asla onların temsilcisi olmayacaktır. Bir Yahudi her zaman yine Yahudi olarak kalacaktır.”

Hristiyanlardan daha yaman Noel kutlamak iğrenç bir yabancılaşma örneğidir. Bizim Noel’ e ihtiyacımız yok. O’ nun gayrı meşru babalığınada ihtiyacımız yok. O bizim çocuklarımızı kandırdı. Bacadan girip ruhlarını çaldı. Üç ayları, kandilleri bayramları unutturdu. Dede Korkut’ umuzu, Mev-lana’ mızı ve Yunus’ umuzu alıp götürdü.

Yozlaştırma, Hristiyanlaştırma ve yabancılaştır-ma oyununun boyutu korkunç, o gece devlet imkanları kullanılıyor. O gece günah kavramı, ahlak anlayışı bir tarafa bırakılarak her türlü kumar, içki, fuhuş gibi her türlü rezaletlerle peygamberin doğum günü kutlanıyor.

Yılbaşı denince akla iyi şeyler mi geliyor, kötü şeyler mi geliyor? Kötü şeyler geliyorsa aklı başında bir insan neyi kutlar?

Cenab-ı Allah Kur’an’ da şöyle uyarıyor:

–         “Ey iman edenler! Başkalarını sırdaş edinme-yin. Çünkü onlar size kötülük etmekten asla geri durmazlar hep sıkıntıya düşmenizi isterler. Onların kin ve düşmanlıkları ağızlarından çıkan sözlerinden bellidir. İçlerinde sakladıkları düşmanlık ise daha büyüktür. Eğer düşünüp anlıyorsanız, size açıklı-yoruz.” (AL-i İmran: 118)

 

 

– H

İbret almaz, öğüt dinlemez ve nasihat kabul etmez bulaşıcı hastalığına tutulduk. Rahmet olan yağmur damlalarını içine almayan sert toprak haline geldik.

*                      *                      *

*                      *

*

Mevlana: “Düşman kazanmak istersen öğüt ver, nasihat et” demiş. Evlat, öğüt veren, yol gösteren anababasına kızıyor. Öğrenci, zarar görmesin diye çırpınan öğretmenine kızıyor. Cemaat, doğruları söyleyen hocaya kızıyor. Hülasa, kendisine nasihat eden birilerine kızıyor. Eskiden yanlış yapan bir çocuk bir kenara çekilir nasihat verilirdi. Çocukda dinlerdi. Ana babada bundan memnundu. Şimdi nerde? İstersen bir çocuğa öğüt vermeye kalk ba-kalım. Hoca öğrencisine nasihat etsin bakalım. Ba-şına bela mı lazım?

Bir insan öğüte nasihate muhtaçtır. Allah in-sanlara peygamber ve kitap göndermiştir. Büyükleri küçüklerden, bilenleri bilmeyenlerden sorumlu tut-muştur. İyiliği emretmek ve kötülükten sakındırmayı görev olarak vermiştir.

İnsan her şeyi kendi kendine öğrenemez. Gök-yüzünün mavi olduğunu öğrenmek için dünyayı do-laşmakda gerekmez. İnsanın her şeyi kendi kendine öğrenmesi için ömrü yetmez.

Peygamber (as) ikaz manasında:

–         “Ölüpde pişmanlık duymayacak hiç kimse yoktur” der.

–         “Onun pişmanlığı nedir?” diye sorulunca da:

–         “İyi bir insansa, iyiliğini daha fazla arttırma-dığına, kötü bir insansa, kötülüklerden vazgeçme-diğine pişman olur” der. (Tirmizi, Zühd: 59)

İnsan keşkesiz bir hayat yaşamak istiyorsa, ha-yatının sonunda pişman olmak istemiyorsa, yol gös-teren peygamberi ve öğüt veren büyükleri dinlemek zorundadır. Kur’an’ da Cenab-ı Allah peygamberleri-ni dinlemeyen, ilim erbabını dinlemeyip azan top-lumların nasıl helak olduklarını bize haber vermek-tedir.

Her biri inci kadar, altın kadar değerli olan sözler hastaya verilen ilaç gibidir. “Bir musibet bin nasi-hatten hayırlıdır.” sözü aklını kullanmayan, öğüt din-lemeyenler içindir.

Sapmamanın, sapıtmamanın yolu yapılan nasi-hatleri ve verilen öğütleri dinlemektir.

Cenab-ı Allah Kur’an’ da:

–         “Sen öğüt ver. Çünkü öğüt mü’minlere fayda verir.” buyuruyor. (Zariyat: 55)

–         “Hikmetle, güzel öğütle Rabbinin yoluna ça-ğır.” diye emrediyor. (Nahl: 125)

Peygamber (as) da: “Başkalarını doğruluğa çağı-ran kimseye kendisine uyanların sevabı kadar se-vap verilir.” müjdesini vermiştir. (R. Salihın: 173)


Bu yazıyı 2.051 kişi okudu.

Paylaş

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here