İSLAM’DA KADIN

   A-İSLÂM DİNİNİN KADINA VERDİĞİ ÖNEM

İslâm Dininden önceki dinlerde ve toplumlarda kadına önem verilmemiş ve kadın haklarına rivâyet edilmemiştir. İslâm Dinine gelinceye kadar kadın, hep ihmâl edilmiş ve çevresinden devamlı kötü muamele görmüştür.

Tarihte kadının hukukuna İslâm Dini kadar önem veren bir din, bir sistem olmadığı gibi İslâm Peygamberinin kadınlara ait konularda getirdiği yenilikleri hiçbir yönetici ve hiçbir kanun koyucusu düşünüp gerçekleştirememiştir. Kadına yeni haklar vererek onu yücelten İslâm Dini ve onun yüce Peygamberi olmuştur. Bu gerçek, İslâm’dan önceki kadının durumuna göz atıldığın da açıkça görülecek ve İslâm Dininin kadına verdiği önem kolayca anlaşılacaktır.

 

  1. KADIN DA BİR İNSANDIR:

Kadın analığını, sultanlığını, topumda lâyık olduğu değerleri, İslâm Dini sayesinde elde etmiştir. İslâmiyet, daha evvelki kadınla ilgili saçma görüşleri, sapık düşünceleri temelinden yıkmıştır. İslâm’ın kadına tanıdığı haklar sayesinde daha evvel sahip olamadığı şeref ve haysiyetini elde etmiştir. Sınıf ve cins farkı gözetmeyen, insanları bir tarağın dişleri gibi eşit ilân eden İslâm inancı ile insan olduğunu hatırlamıştır.

İslâm Dini, kadının insan kabul edilip edilmeyeceğini, kadının ruhunun olup olmadığını tartışan papazların, hahamların kadın konusundaki tartışmalarına son verilmiştir. Kur’an’ da:” Ey insanlar! Doğrusu sizi biz, bir erkekle bir dişiden yarattık” buyrularak kadının da erkek gibi bir insan olduğu bildirmiştir.

İslâm Dininin yüce Peygamberi de:” İlim öğrenmek kadına da erkeğe de farzdır” buyururken kadını erkekten ayırmamıştır. Diğer bir hadislerinde de:” Cennet anaların ayağı altındadır” buyurarak kadının itibarını yüceltmiştir. Bütün bunlardan anlaşıldığına göre kadın ana ve eş olarak yaratılmış büyük bir saygı abidesidir.

Dinimize göre kadın çocuğunu emzirip emzirmemekte serbest bırakılmıştır. Eğer kadın çocuğunu emzirmek istemiyorsa, baba çocuğuna süt anne bulmaya mecbur tutulmuştur.

Bazı ülkelerde kadına mülk edinme ve tasarruf hakkı daha yeni verilmiştir. Aynı işi yapan kadınla erkeğe eşit ücret hakkı yeni verilmiştir. Boşanma hakkı ise kadının elde edemediği bir haktır. Halbuki, evlilik gibi boşanma da tabii bir haktır. Zıt yaratılışlara sahip, uyumsuz bir kadınla erkeğin evliliklerinin devamı istenemez. Herhangi bir nedenle boşanmayı engellemek, insan tabiatına aykırıdır. Bugün Katolik-Protestanlara göre boşanma yasaktır. “Tanrının birleştirdiğini insan ayırmamalıdır” şeklindeki İncilin hükmü geçerlidir. Roma ve Hammurabi kanunlarında boşanma sadece erkeğin hakkı idi. Bazı toplumlarda ise erkek, mahkemeye bile çıkmadan karısını üzerinden sildiriverirdi. Dinimizde ise (Nisâ Sûresi:19-34. ayetlerine göre kadın istenildiği zaman boşanamaz. Boşanınca da evlenme hakkı kısıtlanamaz. Ancak nesebi belirsiz çocukların dünyaya gelmemesi ve serbest ilişkilerin yaygınlaşmaması için boşanan kadının şiddet müddetine uyması emredilmiştir.

 

  1. B) İSLÂM DİNİNİN KADINA VERDİĞİ BAZI HAKLAR:

İslâm Dini kadına daha evvel sahip olmadığı bir çok önemli haklar vermiştir. Böylece Müslüman kadını, en tabii haklarını Batılı kadın gibi erkeğiyle kavga ederek, elinde pankart, sokaklarda yürüyerek almamış, kurtarıcı olarak gönderilen Hz. Muhammed (SAV) e inandığı için İslâmiyet ona lütufta bulunmuştur.

İslâmiyetten önceki Hammurabi kanunlarında, Brehmen hukukunda, İsrail şeriatinde, Romalılarda ve Araplar’da kadın, horlanan bir varlık durumundaydı. Her ne kadar sınırlı bazı haklara sahipse de, bunları hiçbir zaman dilediğince kullanma hakkına sahip değildi.

 

  1. C) İSLÂM’IN KADINA VERDİĞİ HAKLARI KISACA ŞÖYLE ÖZETLEYEBİLİRİZ:

Her şeyden önce İslâm’da inanç yönünden olsun, amel yönünden olsun, hatta birçok sorumluluklar yönünden olsun kadın-erkek ayrımı yapılmamıştır. Kur’an’da:” Kadın olsun, erkek olsun”,” Müslüman erkeklerle Müslüman kadınlar” gibi ifadelerde kadın erkekle beraber zikredilmiştir. İslâm’a göre kadın, evinin sultanıdır. Evin idaresinden ve çocuklarından erkeği ile birlikte sorumlu tutulmuştur.

İslâm’dan öne kadının miras hakkı yokken veya mirasta ancak Yahudilikte olduğu gibi hakların bazısına sahip olabilirken, İslâm Dini, kadına mirastan pay ayırmış, kadına mülk edinme, ticaret yapma ne malını dilediği gibi tasarruf etme hakkını vermiştir.

Daha önceki devirlerde, hatta İslâm’ın geldiği günlerde kadın, alınıp satılabilen, sırtından para kazanılan, dövülen, öldürülen bir varlık durumdayken İslâm Peygamberi:

-“En hayırlınız kadınlara karşı hayırlı olanınızdır.”

-“Kadınlarınızı dövmeyiniz, kadınlarını döven erkekler, hayırlı kimseler değildir.”

-“Sizden hiçbir kimse kadınlara buğzetmesin; zira hoşlanmadığı huyları varsa ona karşılık memnun olacağı huyları da vardır” buyurarak kadınlara iyi davranılmasını, onların dövülmemesini, her ne şekilde olursa olsun kadınlara zulmetmeyi yasaklamıştır. Hatta kadına sorulmadan, onun rızası alınmadan evlendirilmesini hoş görmemiştir. Bu konuda:

-“Dul kadının açıkça izni alınmadan nikâh olunmaz. Bekâr ise sorulup izni alınmadan nikâh olmaz. Bekâr kızın izni susmasıdır” buyurmuşlardır.

Kutsal Kitabımız Kur’an, namuslu kadına iftira edip de ispatlayamayanın cezalandırılmasını ve ebediyen şahitliğinin kabul edilmemesini emretmiştir. Nur Sûresinin 4. âyetinde şöyle burulur:

-“Namuslu kadınlara zina iftirasında bulunup, sonra da ispat için dört şahit getiremeyenlerin her birine seksen sopa vurun. Onların ebediyen şahitliklerini de kabul etmeyin. Zira onlar fasık kimselerdir.”

Kadın konusunda İslâm Dininin en önemli başarılarından biri de kadını, kız çocuğunu istenmeyen bir varlık olmaktan kurtarmış olmasıdır. İslâm Dini, kadını uğursuz sayan zihniyeti kökünden yıkmıştır. Cahiliye insanının utanç vesilesi sayarak kadınlardan ikrah edip kaçmasını, kız çocuklarının diri diri toprağa gömülmesini, her ne şekilde olursa olsun kadınlara kötü davranılmasını kesin olarak yasaklamıştır.

Kadından kaçan, kız evlât istemeyenlere:” Göklerin ve yerin mülk ve tasarrufu Allah’ındır. Ne dilerse yaratır. O, kimi dilerse kızlar bağışlar, kimi dilerse ona erkek çocuklar lûtfeder. Yahut çocukları kızlar, erkekler olmak üzere çift verir. Kimi de dilerse onu kısır bırakır.” buyrularak kız dünyaya getiren anaların ve kız olarak dünyaya gelen çocukların Allah’ın birer yaratığı olarak horlanmamaları gerektiği belirtilmiştir. Peygamber Efendimiz de:” Kim iki kız çocuğunu ergenlik çağına erişinceye kadar besleyip, büyütürse kıyamet gününde (iki parmağını birleştirerek) şöyle beraber oluruz” buyurarak iki kız evlâdını ikrah etmeden büyütüp yetiştirenlere cennet vâdetmiştir. Bir başka hadislerinde de kız çocuklarından hoşlanmayan, bu yüzden onları diri diri toprağa gömen Araplara:” Sakın kız çocuklarından ikrah etmeyiniz. Bu hususta Allahtan korkunuz” buyururken Cenab-ı Allah da Kur’an-ı Kerim’de:” Onlardan birine kız çocuğu müjdesi verildiği zaman içi öfkeyle dolarak, yüzü simsiyah kesilir. Kendisine verilen müjdenin kötülüğünden dolayı insanlardan gizlenir. Onu hakir olarak mı tutacak, yoksa toprağa mı gömecek? Ne kötü hüküm veriyorlar.” (Nahl Sûresi:58-59)

İsrâ Sûresinin 31. âyetinde de:” Cahiliye devrinde olduğu gibi fakirlik korkusu ile evlâtlarınızı öldürmeyiniz. Onlara da size de rızkı biz veririz. Muhakkakki onları öldürmek büyük bir suçtur” buyrularak kız çocuklarının hor ve hakir görülmesi kınanmış, öldürülmesi ise büyük bir suç olduğu bildirilmiştir.

 

  1. D) İSLÂM KADINI GÜCÜ ÖLÇÜSÜNDE SORUMLU TUTMUŞTUR:

İslâm Dini, kadını erkekten haklı olarak bazı noktalarda ayırmıştır. Kadını gücü ölçüsünde sorumlu tutmuş ve ondan yapabileceği şeyleri istemiştir. Bu da kadını asla küçültmek ve önem vermemek anlamına gelmez. Bilakis kadına verilen değerin ifadesidir.

İslâm Dinine göre, yaratılışı ve görevi bakımından erkeğiyle şu konularda bir tutulmamıştır:

 

  1-AİLE REİSLİĞİ:

Allah (cc) çocukların geçimini ve her türlü ihtiyaçlarını karşılama görevini erkeğe yüklemiştir. Erkeğin ailenin reisi olduğunu bildirmiştir. Otoritayı erkeğe verirken kadını da erkeğin en büyük yardımcısı kabul etmiştir. Çocukların bakımı ve terbiyesini, ev işlerinde de sorumluluğu kadına vermiştir.

Bakara Sûresinin 233. âyetinde:”Anneler çocuklarını tam iki yıl emzirirler. Onların uygun biçimde yiyeceğini ve giyeceğini sağlamak çocuğun babasına aittir. Herkes ancak gücü ölçüsünde bir şeyle mükellef tutuluyor” buyrularak kadınla erkeğin sorumluluk alanı tayin edilmiş ve aralarında görev bölümü yapılmıştır.

Buradan da anlaşılıyor ki, kadına götüremeyeceği yük, yerine getiremeyeceği sorumluluk yüklememiştir. Zaten evin işleri, çocuk dünyaya getirme ve çocukların bakımı gibi görevleri itibariyle kadının ailenin sorumluluğunu ve aile reisliğini yapma imkânı yoktur.

Eğer erkeğin görevi olan aile reisliği, kadına da bulaştırılacak olursa kadınla erkek arasında görev ve sorumluluklar birbirine karışacaktır. Kadınla erkek arasında ardı gelmeyen reislik tartışması sürüp giderecektir. Yapılan tartışmalarda son sözü kimin söyleyeceği belli olmayacağından aile yuvasında huzursuzluklara zemin hazırlanacak ve uzlaşmaz durum devam edecektir.

Reislik kavgası devam ederken eşler arasında bağlar zayıflayacaktır. Kadın zaman zaman üstünlük iddiasını gerçekleştirmeye kalkacağı için, boşanmaya kadar götüren huzursuzluklar doğacaktır. Bu durumda yetişme ve eğitilme durumunda olan çocuklar kötü yönde etkilenecektir.

Ayrıca huzuru ve devamı açısından son derece uyuma muhtaç olan aile yuvalarında kadın başına buyruk, erkek başına buyruk olacaktır. Bu uzlaşmaz durum ise zaten sarsıntı içerisinde bulunan aile yuvalarının daha çabuk yıkılmasına neden olacaktır.

Bu sakıncalı durumlar nedeniyle Türk-İslâm geleneğine göre ailenin reisi erkektir, erkek olmalıdır.

 

   2-MİRAS KONUSUNDA:

İslâm Dini, daha önce hiçbir miras hakkı olmayan kadına mirastan belirli bir miktarda pay ayırmış ve onun mahrumiyetini önlemiştir.

Ancak, evin geçindirilmesi, çocuklarla beraber kadının bakımı erkeğe ait olduğundan erkeğe daha fazla pay ayırmıştır. Kadının kocası varken çocuklarını bakmak, evinin geçimini sağlamak görevi olmadığından mirasta alacağı pay da erkeğine eşit değildir.

Bunun bir nedeni de, aile hayatında maddî yönden erkeğin kadına değil, kaının erkeğe bağlı olmasının daha uygun oluşudur. Aksi taktirde birçok ailede kadının tek taraflı söz hakkı olacak, ailede erkeğin otoritesi kalmayacaktır.

 

  3-PEYGAMBERLİK MESELESİ:

Dinimize göre kadın Peygamber olamaz. Çünkü peygamberlik görevi, kadının yerine getiremeyeceği kadar zor bir iştir. Sorumluluk alanı geniş olduğundan uzun ve yorucu bir çalışma ister. Hem yakınlarından hem de toplumlardan sorumludur.

En önemlisi Peygamberin görevi, sadece insanlara yol göstericilik değil, bununla beraber her yönü ile her konuda insanlara örnek bir hayat yaşamaktır.

 

  4-DEVLET BAŞKANLIĞI VE İMAMLIK:

Devlet başkanlığı, önemli kararlar almayı gerektiren, gerekirse en önde savaşmayı, öne geçip namaz kıldırmayı icap ettiren bir görevdir.

Kusur, aciz ve korkaklıkla bir milletin idaresi yürütülemez. Dinimiz:

“Erkekler kadınlar üzerinde yöneticidirler” (Nisa Sûresi:34) buyurarak evlilik hayatında kadının hakimiyetini erkeğe verdiği gibi, ailelerin meydana getirdiği toplumun iradesini de erkeğe vermiştir.

Günümüzde olduğu gibi geçmişte de işlerini ve iradesini kadınlara bırakan milletler, büyük sıkıntılara mâruz kalmışlardır. Bu konuda Yüce Peygamberimiz:” Bir millete bir kadın hükmederse, o millet felâh bulmaz” buyurmuşlardır.

 

  5-ŞAHİTLİK MESELESİ:

Dinimizde kadının erkekten ayrıldığı konulardan birisi de şahitlik konusudur.

Kadın erkeğe nazaran daha fazla duygusaldır. Bu nedenle olaylar karşısında daha çok duygulanır. Erkeğe nazaran daha fazla heyecanlanır. Yerine göre yersiz telaşa ve korkuya kapılır. Nazik yaratılışı ve görevi bakımından daha unutkandır.

Bunun için Allah:” Kadınlardan biri unutursa, hatırlaması daha kolay olur” buyurarak adaletin tecellesi için bir erkek ve iki kadının şahitliğini uygun görmüştür. (Bakara Sûresi:282)

Sonuç olarak; kadına göre erkek, daha güçlü, daha metânetli yaratıldığı açıktır. Asırlardan beri sürüp gelen kadın erkek eşitliği, kadının zaman zaman açığa vurduğu üstünlük iddiası, kadın hakları meselesi bunun açık delilidir.

Kadının asil görevi analıktır. Kadının bu kutsal görevi bırakarak erkeğin yerini alması, erkeğin analık üslenmesi kadar anlamsız olmaz mı?

Buna rağmen, İslâm tarihinde kadının yeteneklerine göre önemli görevler verildiği, kendilerine yakışan mesleklerde çalıştığı, hatta erkeğiyle omuz omuza savaştığı da bir gerçektir.

 

  1. B) KADIN ERKEK EŞİTLİĞİ

Son iki asırdan buyana kadın-erkek eşitliği ve kadın hakları konusu, her fırsatta dillere dolanan bir konu olmuştur. Bilhassa son yüzyılda, yazar, sanatçı, politikacı gibi eli kalem tutan, söz söyleme fırsatı bulan herkes kadın-erkek eşitliğinden söz etmiş ve kadın haklarını istismar konusu seçmiştir.

Yerli yersiz, eşit iş, eşit ücret sloganlarıyla evinden, yavrusundan koparılıp sokağa ve iş hayatına atılan kadının erkekle eşit olduğunu isbat için ne gerekiyorsa yapılmıştır.

Bu konuda ne denirse densin, ne yazılırsa yazılsın, biz ne yaparsak yapalım kadınla erkeği eşit yapmış olamayız. Çünkü kadınla erkek iki ayrı cinstir. Kadın erkek arasındaki eşitlik, ancak sosyal ve hukuki alanda söz konusu olabilir. Fakat iki cins, görev, yaratılış ve fiziki açıdan ele alınacak olursa, aralarında tam eşitliğin olmadığı açıkca görülecektir.

Kesin olarak denilebilirki, kadınla erkeğin hayattaki yeri ve vazifesi birbirinden ayrıdır. Daha baştan iki cins yaratılırken hayattaki görevlerinin değişik oluşuna göre yaratılmışlardır. Yaratıcı tarafından kadına ev işleri, analık ve çocuk yetiştirme gibi görevlerine uygun yaratılırken erkek de çocuklarının, eşinin sorumluluğunu ve dış hayatın ağır şartlarına göğüsleyecek güçte yaratılmıştır. Bunun içindir ki, iki cins küçüklükten itibaren hayattaki üstleneceği vazifeler göz önünde tutularak ayrı eğitime tabi tutulurlar.

Ayrıca kadınla erkek arasındaki ruhî ve psikolojik açıdan da belirgin farklar vardır. Allah(cc) Kur’an’da (Bakara Sûresi 282. âyetinde:”Bir erkek iki kadın şahitlik etsin” buyurarak bu farka işaret etmiştir. Bu ruhî ve psikolojik bir zarurettir.

Kadın ve erkeğin vücut yapıları ve vazifeleri farklı olduğu için kanun koyucuları da bu hususu göz önünde tutmuşlardır. Buna birkaç örnek verecek olursak:

“Kimse yaşına, gücüne ve cinsiyetine uygun olmayan bir işte çalıştırılamaz. Çocuklar, gençler ve kadınlar, çalışma şartları bakımından özel olarak korunur.” (Anayasa Mad. 43)

“Kadın erkeğin soyadını taşır ve ona bağlılığı her yönü ile kabul eder.” (T.M.K. Mad. 152)

“Kocanın müsadesi olmadan kadın, bir iş veya bir sanat ile uğraşamaz.” (T.M.K Mad. 159)

“Koca birliğin reisidir… Karı ve çocukların münasıp vechile iaşesi ona aittir.” (T.M.K. Mad.152)

“Karı, kocanın aile ismini taşır. Kadın, müşterek saadeti temin hususunda gücü yettiği kadar kocanın muavini ve müşaviridir.” (T.M.K. Mad. 153)

“Birliği koca temsil eder. Malların idaresi hususunda karı koca hangi usulü kabul etmiş olursa olsun, koca tasarruflarından şahsen mes’ul olur.” (T.M.K. Mad. 154)

Görüldüğü gibi kadınla erkek bir tutulmamıştır. Erkek ailenin reisi kabul edilmiş, kadına nazaran daha ağır sorumluluklar yüklemiştir. Boşanmalarda nafaka külfeti erkeğe yüklenmiştir. Ailenin geçimi, daha güçlü ve daha dayanıklı olduğu için erkeğe aittir. Kadının erkeğe tabi olması esas alınarak ailesinden erkek sorumlu tutulmuştur. Bütün bunlar erkeğin daha güçlü olduğunun ifadesi değil midir?

İslâm’a göre kadın, insan olarak, erkekten ayrı bir yaratık olarak değerlendirilmemiştir. İman esaslarına inanmakta, inancını yaşamak; Allah’ın emir ve yasaklarına uymakta, ceza, mükâfat konusunda kadınla erkek arasında bir fark gözetmemiştir. Kadın olsun, erkek olsun yaptıklarından sorumludur. İkisi de Allah’ın huzurunda hesap verecektir.

Kur’an’da kadın, erkekle beraber anılmıştır. Allah, Ademle Havva’ya aynı yasağı koymuştur. Nihayet ikisi beraber suç işlemiş, beraber tövbe etmişlerdir. Nisa Sûresinin 7. âyetinde kadına da erkeğe de mirastan pay ayrıldığı, Âl-i İmran Sûresinin 195. âyetinde de kadın olsun erkek olsun çalışan herkesin emeğinin karşılığı boşa çıkarılmayıp tastamam verileceği bildirilmiştir.

Diğer bazı âyetlerde de:

“Erkek ve kadından her kim, inanarak iyi işler yaparlarsa işte onlar cennete girerler ve zerre kadar haksızlığa uğratılmazlar.” (Nisa:124)

“Erkeklerin kazançlarından hisseleri olduğu gibi kadınlarında kazançlarından hisseleri vardır.” (Nisa:32)

“Bil ki Allah’tan başka Tanrı yoktur. Kendi günahın, inanan erkeklerin ve inanan kadınların günahı için af dile.” (Muhammed:19)

“Erkek kadından her kim inanarak iyi bir iş yaparsa onu dünyada güzel bir hayat sürdürürüz. Ahirette de onların ücretini, yaptıklarını en güzel şekilde mükâfatlandırırız.” (Nahl:97)

“Allah inanan erkeklerle, inanan kadınlara altından ırmaklar akan içinde ebedî kalacakları Cennetler ve And Cennetlerinde güzel yerler va’detmiştir. Allah’ın onlardan razı olması ise hepsinden büyüktür. İşte büyük kurtuluş budur.” (Tevbe:72)

“Ey insanlar! Biz sizi bir erkekle bi dişiden yarattık. Ve birbirinizi tanımanız için milletlere ve kabilelere ayırdık. Allah yanında en üstün olanınız, Allah’ın men ettiği şeylerden en çok kaçınanızdır.” (hücurat:13)

Buyrularak inanç ve amel konularında erkekle bir tutulduğu açıkça ifade edilmiştir. Bununla beraber dinimiz, hayattaki görevleri açısından erkeğin, sorumluluğunu üzerine aldığı kadınla her yönü ile eşit olmadığını da haber vermiştir.

Kısaca kadın kadındır, erkek de erkektir.

Kadın, anadır. Cennet anaların ayağı altındadır.

 

  1. C) KADIN ANADIR

Bir yazarımız:” Kadın âşufte ise ne kadar güzel olursa olsun hiçbir erkek ruhunu etkileyemez. Bir kadın namuslu olduğu ölçüde, bedii bir cazibeye sahip ve ruhlara hakim olur. Hafif meşrepli bir kadın, hakikatte namuslu olsa bile halk nazarında namuslu ve muhterem tanınmaz. Bunun için kadın, hal ve hareketlerine mensup olduğu cemiyetin örfüne yani ahlâki mefkûresine göre tanzim etmelidir,” der.

Kadın, toplumun ve aile yuvasının direğidir. Toplumun ayakta durması, aile yuvasının sürekliliği, kadının asli görevi olan analık görevini noksansız yerine getirmesine bağlıdır. Zira analık, kadının en belirgin vasfıdır. Bunun için milletin ve ailenin ayakta kalabilmesi kadının analık görevini yapmasıyla mümkündür.

Tarih boyunca kadın, analığını bırakarak zevk âleti olmadan hiçbir toplum alçalmamış, onun nâzik vücudu kirlenmeden toplum değerleri zedelenmemiştir. Bugüne kadar milletleri yükseltip alçaltan kadın olmuştur. Kadının analığı bıraktığı nokta, her zaman milletlerin gerileme ve yıkılma noktasıdır. Bu gerçeği bir düşünür şöyle ifade eder:

“Bir milletin önce anası, sonra dili, sonra da kendisi mahfolur.”

Bu gerçeği çok iyi bilen atalarımız, silahı atı, avratı kutsal ilân etmişler ve bunlar üzerine çok şey  söylemişlerdir. Fiiliyatta da kadını her türlü tehlikeden koruyarak huzurlu dönemler, mutlu anlar yaşamışlardır.

Yüce dinimiz de toplumun huzuru ve devamı açısından “Cennet anaların ayağı altındadır” buyruğu ile huzuru, ferahı, insanlığın anası olan kadının yükselmesinde görmüş, kadının namusunun ve iffetinin korunması için tedbirler almıştır.

İslâm’ın koyduğu bu ölçülere uymayan kadınlar, her devirde ailelerini ve içinde yaşadıkları toplumu ızdıraplara boğmuştur.

İslâm’ın koyduğu ölçüler bugünde geçerlidir. Eğer aileleri ızdıraptan, toplumumuzu dejenere olmaktan korumak istiyorsak üzerinde fırtınalar koparılan kadını, her türlü saldırıdan korumak zorundayız. Kadın, saygıya, merhamete muhtaç olduğu kadar korunmaya da muhtaçtır. Bunun için kadın istismar edilebilecek, hakkında kötü düşüncelere yol açabilecek durumlara düşürülmemelidir.

Atalarımız:” Kadın anadır; kadın namustur; kadın melektir; onu şeytan yapan başındaki erkektir.” Başka bir ifadeyle de:” Çocuğu hırsız yapan babası, kadını arsız yapan kocasıdır” demişlerdir. Demek oluyor ki kadını, ar ve er gibi iki şey zabdedecektir.

Kadın insanlık mektebinin hocasıdır. Diğer bir ifadeyle toplumu terbiye eden, insanlığa yön veren mürebbidir. Bu görev, milletin anası olan kadına asli görev olarak verilmiştir. Fakat şuanda bu görevin tam olarak yerine getirildiği söylenemez.

Çoğu kadınların topluma karşı analık görevleri şöyle dursun kendi çocuklarına bile ilgisiz kaldıkları bir gerçektir. Günümüz çocuklarının önemli bir kısmı anne şefkatinden, anne sütünden mahrum olarak büyümektedir. Vücut formlarını korumak, göğüslerinin bozulmasını önlemek için anneler, dünyaya getirdikleri çocuklarını emzirmekten kaçarak, diğer besin maddeleriyle beslemeyi tercih etmektedirler.

Bir durum, hem anne hem de çocuk açısından son derece sakıncalıdır. Zira anne sütünün yerini hiçbir şey tutamadığı için çocukta çeşitli fizikî ve rûhî bozukluklara neden olmaktadır.

Ayrıca çocuğunu emzirmekten kaçınan kadının, çocuğuna olan analık şefkatini ve kocasına olan kadınlık duygusunu erken kaybettiği ilim adamlarının ifade ettiği bir husustur. Bazı kadınların meylinin çocuğuna değil de kedisine, köpeğine olması bunun müşahhas örneğidir.

Bir köpek, bir bebek arzusu ile iyi nesiller yetişmez.

Müslüman kadınını analığını unutturma Allah’ım. Onlara hayırlı evlat ve iyi nesiller yetiştirmek nasip et.

 

KADININ GÜZEL GÖRÜNME ÇABASI

 

Tarih boyunca, süslenmek, olduğundan daha güzel görünmek kadının biricik arzusu olmuştur.

Geçmişte olduğu gibi günümüz kadınınında ne giymeli, nasıl yapmalı, ne takmalı, ne sürmeli, nasıl kırıtmalı ve nasıl sırıtmalı? İşte bütün derdi bu uğurda harcanan zamanın ve paranın ölçüsü belli değil. Adeta ziynet eşyası, makyaj malzemesi kadının vazgeçemeyeceği bir parçası halinde.

Sultan Aziz’in Paris seyahatine Dışişleri Bakanı Bakanı olarak katılan Keçeci Zade Fuat Paşa’ya saray kadınlarından biri, Paris güzellerini nasıl bulduğunu sorunca, Paşanın veciz bir ifade ile şöyle cevap verdiğinden söz edilir:

-Affedersiniz madam, ben yağlı boyadan anlamam!..

Cazip görünme sıtmasına tutulan nice kadınlar ilgi çekme çabası içinde çocuğunu, yuvasını, kocasını unutmuş durumdadır. Evinde kocası için yapmadığını sokakta başkaları için yapan bu kadınlar, yanlış bir anlayışın kurbanıdırlar. Ne istediği, neyin peşinde olduğu düşündürücü bir başka konudur.

Batı ülkelerinde yapılan bazı araştırmalar göstermiştir ki güzel görünme çabasında olan kadınların çoğunun çirkinlik kompleksi içinde olduğu belirtilmiştir. Bu kompleks onları bir şeyler yapmaya ve çeşitli saplantılara sürüklemektedir. Bazı kadınların gerçekten iffetsiz kadın görünümünde olmalarının nedeni de çirkinlik kompleksi içinde, güvensizlik sonucu kendilerini değiştirmek için zorlamalarıdır.

Kadınlar kendilerine şunu telkin etmelidirler: Aslında her kadında mutlaka bir güzellik vardır. Kadının daha güzel görünmek için göstereceği suni çaba, sahip olduğu güzelliği gölgeleyecektir. Yeter ki, kadında huy ve ahlak çirkinliği olmasın. Eğer böyle bir şey varsa en güzel kadını bile çirkinleştirecektir. Hatta tiksinti verecek kadar iğrenç bir duruma düşürür. Atalarımız: “Ahlakı çirkin güzel yüz beş para etmez” demişlerdir.

Bir kadının yalnız görünüşüne önem vermesi, sadece dışını süslemesi, kocasından başkası için güzel görünmeye çalışması çok yanlış bir harekettir. Ayrıca kızlarına sadece güzel görünme duygusu verip, onu teşhir eden analar yavrularına büyük kötülük etmektedirler. Çünkü bir erkek müstakbel eşinde sadece hayranlık uyandıran güzellikler aramaz. Fiziki güzelliğin yanında manevi güzellikler de arar.

Kadın, kendi mutluluğu ve aile yuvasının saadeti için kocasından başkası için süslenmemelidir. Peygamberimiz (sav):”Kocasından başkası için süslenerek dışarıya çıkan bir kadın, kıyamet gününde nursuz bir karanlığa benzer” buyurmuştur.

Aslında güzel görünmek için kendini zorlayan kadın, güzel bir kadın değildir. Çünkü güzellik, yapmacık hareketler ve geçici çabalarla sağlanabilen bir durum değildir. Gerçek güzellik huy ve ahlak güzelliğidir.

Peygamber Efendimiz, yapmacık davranışlarla güzel görünmeye çalışan kadınları lanetlemiştir. Bu konuda şöyle buyurur: “Allah, cildini renklerle süsleyenlere ve süsletenlere, yüzünün tüylerini yolanlara, kaşlarını yolanlara, sırf güzel görünmek için dişlerini seyrekleştirenlere, Allah’ın yarattığını bozan kadınlara, takma saç takan ve taktıran, derilerini iğne ile dövdürüp boya ile boyayan kadınlara lanet etsin.”

Bir gün bir kadın Allah’ın Elçisine gelerek:

-Ey Allah’ın Elçisi! Kızım hastalandı, sonrada saçlarının bir kısmı döküldü. Takma saç takayım mı?

Diye sormuş, Allah’ın Elçisi de şu cevabı vermiştir:

-Allah takma saç takana ve taktırana lanet etti.(rahmetinden uzaklaştırdı)buyurmuşlardır.

Başka bir hadislerinde de Peygamberimiz şöyle buyurmuşlardır: “Cehennem ehlinden iki zümre vardır ki, bunları henüz zamanımızda görmüyorum: Onlardan biri; sığır kuyrukları kırbaçlarla insanları döverler. Diğeri de kadınlardır ki; gerçi giyinmişlerdir. Fakat çıplak görünüşleri vardır. Başka kadınları kendileri gibi yapmaya teşvik ederler. Bunların başları, içine doldurdukları bezler ve saçlarla deve hörgüçlerine benzer. İşte bunlar cennete giremedikleri gibi cennetin kokusunu da duyamazlar”

Bu hadislerden anlaşıldığına göre başkaları için süslenen, gösterişten başka bir şey düşünmeyen kadınlar lanetlenmiştir.

Eğer kadın sırf güzel görünme çabası içinde sadece dış güzelliğine önem veriyorsa bu her şeyden önce kadını kendisine güvensizliğinin ifadesidir. Ayrıca görevlerini yapmasına engel olarak, benliğine zarar verecek olan bu davranışı, şehvet dolu bakışlarla rahatsız edilmesinden başka bir işe yaramayacaktır.Bu ihtimaller hesap edilmese bile mantık, kadının bu hareketinin kimin için, neden?..

Sorularını cevap gerektirmeyecek mi?

 

a)Tahrikçilik kadını alçaltır:

Kendini bilen bir kadın asla vücudunu sergileyip teşhir etmez. Kadın bedeninin teşhiri karşı tarafa seks mesajı verir. İffetsizlik mesajı verir. Ve tacize, tecavüze kapı aralar. Ona bakan normal gözle bakmaz.

Sokaklar açık hava plajına döndü. İnsanın “Edep Yahu!” diyesi geliyor.

Kendini teşhir eden kadın, önce biraz irkilir. Birazda utanır. Daha sonra ne utanır, nede irkilir. Alışıverir. Aptallaşır, açıldıkça güzel olduğunu zanneder. Kendisine şehvetle bakanları hayranlıkla baktıklarını zanneder. Ayrıca şeytanın soyarak tuzak kurduğunun farkına da varamaz. Şeytan, Âdem ile Havva’ya elbiselerini soyarak tuzak kurmuş ve cennetinden kovulmalarını sağlamıştır. İffetsizliğin bedeli ağırdır, sonu da bunalımdır, hafıza kaybıdır.

Son zamanlarda kızlarımızı soyarak karpuz güzeli, kabak güzeli, domates güzeli, kiraz güzeli ve kâinat güzeli seçiyoruz. Ahlakımızı, ailemizi yıkmak için iffetimize namusumuza saldıranlar. Çırılçıplak soydukları kızımızı ekran da bize seyrettirdiler.

“Güzele bakmak sevap” sözünü bize yutturdular. Güzele bakmak sevapsa, baktırmak da sevaptır. Öyle ise soyun, ananızı, bacınızı, kızınızı sevap kazandırın.

Sen başkasının namusuna göz dikersen, senin namusuna da göz dikerler. Son zamanlarda magazin, toplumu yozlaştırıyor. Kötü alışkanlıkları özendiriyor, namus iffet anlayışını yıkıyor.

Kanallar da gizli hesaplar ve reyting uğruna güzellik yarışmaları mankenlik, şarkıcılık ve oyunculuk yarışmaları çoklarına hayal kırıklığı yaşatıyor, manevi boşluğa itiyor çoğu uyuşturucu, alkol, seks bataklığına sürükleniyor. Gençlere kötü örnek oluyorlar. Güzellikler ticari oyuna alet oluyor. Kadın artık sırtından para kazanılan mal haline getiriliyor.

Bütün güzellik yarışmalarının ardından çirkinlik gelir. Utanç verici ilişkiler, manevi tükenme gelir. Hayatın sonunda yalnızlık, mutsuzluk, ilgisizlik sonunda intihar gelir.

Su testisi su yolunda kırılır hesabı acı son onları beklemektedir. Uyuşturucu komasında, alkol komasında veya evsiz barksız sokakta hayatı sonlanan örnekler az değildir.

İlk dünya güzeli seçilen Kerime Halis için jüri başkanı verilen puanlara bile bakmadan kürsüye çıkmış, şunları söylemiştir:

-“Sayın jüri üyeleri, bugün Avrupa’nın ve Hıristiyanlığın zaferini kutluyoruz. 1400 senedir dünya üzerinde hâkimiyetini sürdüren İslamiyet artık bitmiştir. Müslüman kadınlarının temsilcisi Türk güzeli Kerime, mayo ile aramızdadır. Bu kızı zaferimizin tacı kabul ediyor ve kraliçe seçiyoruz.”

Bakmak, baktırmak cinsel duyguyu harekete geçirir. Hemen şeytan devreye girer çıplak kadına bakmak gözün pasını silmez. Kalbi karartır, beyni kirletir.

Bir Kutsi Hadiste şöyle buyrulur:

-“Namahreme bakmak, iblisin oklarından bir oktur…”(H.H.Erdem, İlahi Hadisler:228)

Peygamber (as) da:

-“Gözünü kapadığın müddetçe fercin zina etmez “buyurur. (Hadis Ans. 2/213)

 

Cenabı Allah Müslüman kadınlarını şöyle uyarıyor: “Eğer Allahtan korkuyorsanız yabancı erkeklere karşı çekici bir şekilde konuşmayın. Sonra kalbinde kötülük olan kimse ümide kapılır.” (Ahzap:32)

Peygamber (as) bir gece kalkıyor:”Sübhanellah! Bu gece ne fitneler nazil oldu, ne hazinelerde açıldı. Müslüman kadınlarını uyandırınız. Dünya da nice giyinik kadınlar vardır ki ahrette çıplak olacaklardır.” (R.S:1664) buyurarak ince, kısa ve açık giyinmenin örtünmek olmadığını bildirmiştir.

Peygamber (as) çocuklar içinde şöyle buyurmuştur.

-“Çocuğunuzun örtünmesine dikkat edin. Onu örtün zira onun avreti büyüğün avreti gibidir.” (Ramuz el-Hadis:321/6)

Bir gün Hz. Peygamberin yanına Hz. Ebubekir’in kızı Esma, ince ve kısa bir elbise ile gelmişti. Peygamber ondan yüz çevirdi ve “Ey Esma! Kadın ergenlik çağına yaklaşınca, onun yüz ve ellerinin dışında ki yerlerini göstermesi uygun olmaz” demiştir. (Ebu Davut, Libas:31)

Çocuklar ve gençler için, “bırak hevesini alsın o daha genç, sonra örtünür” demek yanlıştır. Küçükten olmazsa tam örtünme olmuyor. Çokları artık kefenle örtünüyor. Şu bir gerçek ki, küçükken utanması olmayanın büyüyünce utanması olmuyor.

 

a)Allah’ın yarattığını değiştirmek (estetik):

Vücutta yapılması gereken şeyler şunlardır:

-Sünnet olmak,

-Tırnak kesmek,

-Saç sakal tıraşı olmak,

-Koltuk altı ve kasık kıllarını temizlemek,

– Görünümü bozan kılları yolmak,

Vücutta yapılmayan şeyler de şunlardır:

-İhtiyaç yokken estetik ameliyat olmak,

-Mahrem yerleri açmak,

-Cinsiyet değiştirmek,

-Dişleri seyreltmek, kaşları yolmak,

-Güzellik için saç takmak,

-Dövme yaptırmak,

-Gusle, abdeste mani dudak ve tırnak boyamak,

-Kadının erkeğe erkeğin kadına benzemesi,

 -Beyaz saç ve sakalın siyaha boyanması,

-Zaruret olmadan ağzı, burnu, yüzü, kulağı ve göğsü değiştirmek.

Allah’ın yarattığını değiştirmek, şeytanın telkinidir. Bunu yapanlara Peygamber (as)ın laneti vardır.

Estetiğin bir ameliyat olması nedeniyle ölüm gibi kalıcı izler, sakatlık gibi tehlikeleri de vardır.

Eğer bir durum insanı çirkin gösteriyor, rahatsızlık veriyorsa, ur, yara, yanık gibi insanın dışlanmasına neden oluyorsa, o zaman ameliyatla tedavi olmakta vebal yoktur. Bir bacı.”kaşlarım erkek kaşı gibi incelttirebilir miyim? Diyordu.

Şeytan Cenab-ı Allah’a diyor ki: “Kullarını saptıracağım onlara emredeceğim de Allah’ın yarattığını değiştirecekler.” (Nisa:119)

Şeytanın aldattığı kullara da Cenab-ı Allah şöyle soruyor: “Ey insan! Seni yaratıp düzgün ve dengeli kılan, seni istediği bir şekilde birleştiren ihsanı bol Rabbine karşı seni aldatan nedir?.. (İnfitar:6-8)

Dinimiz bir kadının eşi için süslenmesine müsaade eder. Başkaları için süslenmesi haramdır.

Gereksiz estetikler yaratıcının yarattığına müdahale olduğu için caiz değildir. İlerde şekil bozukluklarına neden olur. Güzellik uğruna servetler ödeniyor, sonunda da ağır bedel ödeniyor. Bir örnek hiç unutamıyorum:

Para çok ameliyat üstüne ameliyat. Yaptıran Michael Jackson (Maykıl Jaksın)  rengini değiştirmek istedi. Sonunda tanınmaz, yüzüne bakılmaz hale geldi, maske ile sahneye çıkıyordu.

Estetik yaptıran sanatçılar da kısa zaman sonra birden çökmekte, tanınmaz hale gelmektedir.

 

a)Geçici güzellik (kozmetikler):

Kozmetik ürünlerinin nelerden elde edildiğini biliyor muyuz?

Ürünlerin çoğunda alkol vardır. Ceninden, kediden, maymundan, köpekten, fareden, domuz gibi hayvanlardan elde edilir.

Kürtaj sonucu ana rahminde öldürülen ceninler kozmetik ürünlerine malzeme olmaktadır.

Gazete de bir haber şöyle:

-“Peru da insanları öldüren ve cesetlerinden elde ettikleri yağları parfüm ve güzellik ürünlerinin yapımında kullanılmak üzere karaborsa da satan bir çete yakalandı.”(21-11-2009 Yeni Şafak)

Bir başka haber de şöyle:

-“Kürtajla alınan ceninler, kadın doğum hastanelerinden kozmetik firmaları tarafından satın alınmakta ve kozmetik ürünlerinde kullanılıyor.(1-4-1994-Zaman)

Görünüyor ki durum iğrenç. Tek kelimeyle vahşetle güzellik olmaz.

Vahşetle gelen tehlikeyi acaba biliyor muyuz?

Kozmetik ürünleri;

-Vücutta alerjik reaksiyonlara yol açar.

-Göz sağlığına zarar verir.

-Hamilelerde çocuklara zarar veriri.

-Gençken doğal güzelliğin kıymetini bilmeyenler, orta yaşlarda zararını görmeye başlarlar.

-Kozmetikler de kullanılan maddeler, kanserden tümöre kadar çeşitli hastalıklara yol açar.

-Cilt hastalıklarına sebep olur.

-İç organlara da zarar verir.

-Uyuşturucu bağımlılığına yol açabileceğini uzmanlar uyarmıştır.

-Kullanılan alkol ve domuz yağı inancımız açısından uygun değildir.

-Saç boyamasında da tehlike vardır. Saç boyaları önce saçları yıpratır. Saçın yapısına zarar verir, saçta kırılma ve dökülmeye yol açar.

Peygamberimizin (sav) bir hadisi var:

-“Allah süslenmek için yüzünü boyayıp, kaşlarını yolana, yoldurana lanet etsin”

(Ramuz el-Ehadis:347/12)

Bazı boyalar tabaka oluşturur, altına su geçirmez. Bu durumda ne abdest olur nede gusül.

Ayrıca içerdiği maddeler dolayısıyla boyaların kansere yol açtığı uyarısı yapılmıştır. Kansere yol açtığı için Avrupa da saç boyasında kullanılan 22 kimyasal madde yasaklanmıştır.(28-7-2006 Yeni Şafak)

Takım tutan bazı gençlerin yüzlerine sürdükleri renk renk boyalar cilt hastalıklarına sebep olur, deriyi gerer, alerjik yaralara sebep olur.

Kozmetik kullanan bir kadınla kullanmayan bir kadını 50’li yaşlardan sonra bakarsanız, kozmetik ürünlerinin tabii güzelliği bile bozduğunu görürsünüz.

Bir zamanlar kozmetik firması reklam yapacak kırsal kesime gittiklerinde 70 yaşlarında bir nine görüyorlar. Eli yüzü nurlu kozmetiklerin buruşturduğu bir yüz yok. Soruyorlar:

-Hangi kremi kullandınız, kullanıyorsunuz?

Cevap:

-“Biz krem falan bilmeyiz evlat. Günde 5 vakit abdest alır yüzümüzü seccadeye süreriz!” oluyor.

 

  1. c) Lanetli iş dövme (Fıtrata vurulan kara leke):

Dövme fıtratı bozar, insanın vücuduna vurulmuş bir kara lekedir.

Dövme iğne ile deri altına renkli boyaların yerleştirilmesidir. Bu olay AIDS ten kansere yol açabilir. Ayrıca abdeste ve cünüplükten kurtulmaya manidir.

Dövme bir bakıma ilkelliktir. Afrika, Amazon ve Kızılderilileri taklittir. Şimdi de zararlı ve tehlike saçan bir özentidir. Daha çok idealsiz boş hayat yaşayanların dikkat çekme arzusudan kaynaklanır.

Bir zamanlar ayağına gül dövmesi yaptıran genç kızın ayağı kesilmiştir.

Başbakan Erdoğan, vücuduna dövme yaptıran futbolcuya:

-“Vücuduna zarar veriyorsun. Allah muhafaza ilerde cilt kanserine varıncaya kadar birçok hastalığa yol açabilir.”Diyerek uyarmıştı.

Dövmenin insanın ruh yapısı üzerinde olumsuz etkileri olduğunu yetkililer uyarmıştır.

Bir ilim adamımızın uyarı haberi basına şöyle yansımıştı:

Celal Bayar Üniversitesi ( C BÜ ) Dermatoloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Serap Öztürkcan, dövmenin HIV başta olmak üzere birçok ciddi sağlık riskini beraberinde getirdiğini, sağlık açısından dövmeyi tavsiye etmediklerini belirtti.

Prof. Dr. Öztürkcan, yaptığı açıklamada, son yıllarda özellikle gençler arasında yaygınlaşan dövmenin bazı sağlık problemlerine yol açabildiğini söyledi.

Özellikle kalıcı dövmede kullanılan iğnelerin risk taşıdığını anlatan Öztürkcan şöyle konuştu:

“Dövme son yıllarda gerçekten çok popüler oldu. Biz sağlık açısından baktığımızda dövmenin riskli olduğu söyleyebiliriz. ( 11-9-2011-Akit)

Dini açıdan dövme yapmak, yaptırmak caiz değildir. Diyanet İşlerin Başkanlığının bu konuda fetvası vardır.

Peygamber ( as ) dövmeyi yasaklamıştır. Şöyle buyurmuştur:

-“Yaratılışı değiştirene Allah lanet etsin.”(Buhari, Tefsir:59)

-“ Allah; dövme yapana, yaptırana lanet etsin.” (Buhari,Libas:82)

-“ Takma saç takana, taktırana, bedene dövme yaptırana Allah lanet etsin.”(Ramuz el-Ehadis:347/8)

-“Sırf güzelleşmek için dövme yapan ve yaptırana, yüzünden tüy yolan ve yoldurana, dişlerini seyreltip inceltene böylece Allah’ın yarattığını değiştirenlere Allah lanet etsin.”     (Müslim Libas:120)+(Riyazüs-Salihın:3/205) buyurur.

Dövme ruh ve beden sağlığı açısından zararlı olduğu için hiçbir şekilde caiz değildir.

 

  1. d) Yasak olan Müzik ve Eğlence:

Müziğin insan üzerinde olumlu ve olumsuz etkisi inkâr edilemez.

İslam dini müzik ve eğlenceye karşı değildir. İslam’ın karşı olmadığı müzik insanı tahrik etmeyen nefsine hitap etmeyen, günaha sokmayan, kötülüğü akla getirmeyen, kötü alışkanlıklara sürüklemeyen dinleyince rahatlatan müziktir.

Öyle müzik öyle şarkı. Türkü vardır k, dinleyende olumlu duygulara sebep olmuyor. Alkolle, uyuşturucuya ve fuhşa sürüklüyor.

Bir de nefsin gıdası olan müziğin alternatifi dini musiki vardır. İnsan da olumlu duygulara sebep olur. Ezan sesi, Kuran sesi, ilahiler, tekbirler, salâvatlar insanı bir başka etkiler.

Atalarımız müzikle hastaları tedavi etmişlerdir. Mikrobik olmayan ruhi hastalıklar da akıl hastalarına bile müzikle tedavi etmişlerdir.

Mehterle Mozart aynı duyguyu vermez. Yunusun sazı, Mevlana’nın neyi, Süleyman Çelebi’nin mevlidi insanı başka türlü etkiler.

Avaz avaz bağıran yoz müzik çıldırtıyor, çileden çıkarıyor. Sigaralar yakılıyor, kadehler kaldırılıyor. Danslarla insanların şehvet duyguları kabarıyor.

Müstehcen giyimli kimselerin argo içeren erotik müzik ahlaki çöküntüye neden oluyor.

Kadınlı erkekli eğlenceler, oynanan oyunlar ve yapılan danslar Müslüman-Türk aile ve ahlakına asla uygun değildir

Eğlence yerinde zehir içmiş köpek gibi tabaklar üstünde tepinmek İslami ve insani duyguları öldürmüştür.

Bazı düğünlerin eğlence anlayışları, daha yeni aile yuvalarının temeline dinamit koymaktadır. El, dil ve göz zinasına neden olan, başka kötülükleri de davet eden dans ve eğlence insan fıtratına uygun değildir. Çünkü insan, bunun için yaratılmamıştır.

 

  1. e) Ahlaki çöküntüye neden olan Dans:

Aile yuvalarını, ahlak ve manevi varlığımızı kemiren hastalıkların biri de dans denilen harekettir.

Bu hareketin ortaya çıkışı yeni değildir. En ilkel toplumlarda bile görülen ferdi ve topluluk olarak yapıldığı bilinen bir harekettir. Resimlerden ve bazı tarihi kaynaklardan anlaşıldığına göre dans, en ilkel topluluklarda bile cinsi arzu ve istekleri tahrik vasıtası olarak ilkel bir ifade şekli olmuştur.

Bugünkü anlamdaki dansın ise, ilk önce batı ülkelerinde savaştan dönen erkeklerin karşısında kadınların, erkekleri tahrik için yaptıkları çeşitli figürlerle başladığı bilinmektedir. Daha sonraki devirlerde de kadın-erkek iki cinsin meydanlarda, salonlarda birlikte tekrarlanan hareketler olarak zamanımıza kadar sürüp gelmiştir.

 

Dansın Temelinde Tahrik vardır:

Kısaca dans figürlerinin ifade ettiği anlam, tahriktir. İki cinsin ses ve beden hareketleriyle nefsin arzularını karşı cinse anlatmaktır. Bunun böyle olmadığı söylenecek olursa, o zaman neden bir erkek, başka bir erkekle göbek göbeğe, yanak yanağa birbirlerine sarılarak dans etmez? Sorusuna tatminkâr cevap bulmak gerekir.

Sadece insanları değil, hayvanların bile birbirini harekete geçirmek ve tahrik etmek için sesler çıkararak hareketler yaptığı bilinen bir gerçektir.

Mesela kuşların birbirine karşı yaptığı hareketler, çıkardıkları sesler tahrik için olup, onları çiftleşmeye götürmektedir. Bu durumu hemen hemen bütün canlılar da görmek mümkündür.

Dansın insanlar arasında ifade ettiği şey de aynıdır. Dans, insanların düşüncelerini ifade eden hareketler olarak, ilk çağlardan bugüne kadar devam edegelmiştir. Hatta sosyologlar ve psikologlar, insanların dans figürlerinden o kimselerin ruhu ile psikolojik düşünce yapıları anlamanın mümkün olduğunu belirtmişlerdir.

İnsanlar arasındaki gayri meşru ilişkileri müthiş bir şekilde tahrik eden dansın, salonlarda başlayıp salonlarda sona eren bir hareket olmadığı, fiili ilişkiler ve duygusal hisler olarak sürdüğü bilinen bir vakıadır. Dans, beden hareketleriyle karşı cinsi bir şeyler anlatma, karşı cinsi tahrik ve nefsi tatmin eden cilveler olarak, insanları serçelerin yaptığı oynak hareketlerle vardıkları sonuca götürdü inkâr edilemez.

Bunun için dansı, insanları ayakta tatmin yolu aradan bayağı bir hareket olduğu aile, toplum ve insanımızın geleceği açısından tehlikeli bir hareket olarak görmekteyiz. İnsanımızın çoğu, kendisini bekleyen felaketlerden habersiz durumdadır. Bilhassa çok temkinli olması gereken genç kızlarımız, sevip okşamaların çoğunun öldürmek için olduğunu unutmamalı, kendini ahtapot gibi saran hain ellere bırakmamalıdır.

 

Dans Şeytanın icadıdır:

J.J. Rousseau’nun ifadesiyle “dans, şeytanın icadıdır.”(Emil:293) Şeytan bu yolla insanların arasına girer, yaptırdığı cilvelerle onları tahrik eder.

Sarmaş dolaş kadınla erkeğin yaptıkları cilveler, normal durumdaki insanları bile çileden çıkaracak durumdadır. Bu durumuyla dans, namuslu insanların isteyerek yapabilecekleri bir hareket olamaz.

  1. Tolstoy’a göre: “Dans, genç ruhları şehvetle tutuşturan bir azdırıcıdır. Ömrümce iffet ve namusuna özen gösterdiğim kızımın dans sonunda bir delikanlının göğsü üzerinde, teri terine karışmış, teni tenine dokunur bir vaziyette fırıl fırıl döndüğünü gördüğüm zaman şöyle haykıracağım gelir:

-Çapkın! Bırak kızımı kollarının arasından. Çünkü ona hangi niyetle ve fikirle sarıldığını biliyorum”der.

Kadınlarımızın afif, aile yuvalarının huzurlu olduğu, ihanetin yapılmadığı dönemlerde dans bilinmiyordu. Türkiye de uzun zaman İngiliz elçisi olarak çalışmış olan Mr. Porter, hatıralarında Türklerin dans etmediklerini dans edenlere iyi gözle bakmadıklarını anlattıktan sonra şöyle devam eder: “Türkler dansı kendileri için insanlık şeref ve haysiyetini lekeleyen, insanın en bayağı ve ibtidai taraflarına hitaben basit bir hareket telakki ederler. Dans etmek için ya deli yahut sarhoş olmak gerektiğine inananlar.”Der.

Bunun nedeni, dansın Müslüman Türk’ün karakterine ters düşmesi, ayrıca yöneticilerin asırlarca insanımızı felaketlere karşı koruyup bu konuda tedbirler almış olmasıdır. Mesela; Kanuni Sultan Süleyman, dansın Fransa da cinnet haline geldiği bir dönemde Fransa kralına mektup yazarak, dansın ülkemiz sıçrama ihtimalinden bahsetmiş, Fransa da bu tür hareketlere son verilmesini istemiştir. Bazı kaynakların kaydettiğine göre bu mektup üzerine Fransa da bir müddet dans yasaklamıştır.

Ülkemizde batılılaşmanın gereği sayılan bir hareket olarak dans, batıya açılan kapıdan girmiştir. Bundan sonradır ki, birçok ailede eşini kıskanma duygusu zedelenmiş, eşlerin birbirine güveni sarsılmış, görülmeye başlayan zina olaylarıyla beraber boşanmalarda artmıştır.

 

Dans Bir Tuzaktır:

Bu açıdan dansı insanımız için tehlikeli bir tuzak olarak görmekteyiz. Zira dans, yatay tatbik imkânı bulamayan nefsin arzularını dikey bir şekilde tatmin etmeye imkân hazırlayan bir harekettir. Freud, bu durumu şöyle ifade etmiştir: “Dans, cinsi arzuların tabii ifadesidir. Kolektif faaliyetler ile şehveti tahrik etme tekniğidir.” Demek oluyor ki, kadın için de erkek için de dans bir tahrik vasıtasıdır. İlk çağlardan bu yana bu gaye için yapılmıştır.

Bazı kimseler tarafından bu kadar kötü düşünmeye, her şeyden bir mana çıkarmaya gerek olmadığı iddia edilebilir. Bunlara verilecek tek cevap şu olabilir: Eğer bir erkek gerçekten normal bir erkekse, kadın da normal bir kadınsa kollarının arasına aldığı karşı cinsine karşı hissiz kalması mümkün değildir.

Yaptığı tahribat göz önüne alınarak, kimin kime ait olduğunu ayırt etmenin imkânsız olduğu toplantılar, birbirine yabancı insanlar arasındaki mesafeyi kapatan eğlenceler, mahremiyeti ihlal edecek şekilde düzenlenen nişan, nikâh ve düğün merasimleri kadınla erkeğin birbirini tahrik, tatmin vasıtası olmaktan çıkarılmalıdır.

Dansın, yapıldığı yerde kalan, bırakalı vermekle biten bir hareket olmadığından, sonu genellikle pişmanlıkla son bulan, nice gençleri süfli arzularına kurban eden bir felaket olduğu açıktır.

İnsanın öz yapısıyla eğlencenin şeklinin yakından ilgisi vardır. Bu nedenle davranışlarımızla öz yapımız her şeyden önce uyum sağlamalıdır.

Ruhta ve şekilde bize ait olmayan dansın nerede ve hangi vesile ile yapılırsa yapılsın şehvete yönelik bir hareket olduğu açıktır. Eğer gerçekten eğlenmek istiyorsak milli oyuncularımız vardır. Folklorumuz, halaylarımız, zeybeğimiz hem insanımızın eğlenmesi, hem de geçmişimizle geleceğimiz arasında bağlarımızın kopmaması bakımından çok önemlidir.

Bize yakışan da budur.

 

F.N. Çamlıbel, San’at adlı şiirinde:

“Sen raksına dalarken için titrer derinden

Çiçekli bir sahnede bir beyaz kelebeğin,

Bizim de kalbimizi kımıldatır yerinden

Toprağa diz vuruşu dağ gibi zeybeğin.

 

Fırtınayı andıran orkestra sesleri

Bir ürperiş getirir senin sinirlerine,

Istırap çekenlerin açıklı nefesleri

Biz de geçer en hazin bir musiki yerine!

 

Başka San’at bilmeyiz, karşımızda dururken

Yazılmamış bir destan gibi Anadolu’muz.

Arkadaş, biz bu yolda türküler tuttururken

Sana uğurlar olsun… Ayrılıyor yolumuz!

 


Bu yazıyı 328 kişi okudu.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.