İSLAMIN YAŞLILARA VERDİĞİ ÖNEM

Genç ölmezse her insan, bir gün mutlaka yaşlanacaktır. Dünya nüfusuna baktığımız zaman hızla yaşlandığını görüyoruz.

Hakarete uğrayan yaşlı teyze kendisine saygısızlık eden gence: “Unutma! Bir gün sende yaşlanacaksın. Benim gibi belin bükülecek, elin ayağın tutmayacak, eline bir baston alacaksın, unutma! Diyordu.

İlkel toplumlarda yaşlılık kusur sayılırdı. Bu yüzden insanlar yaşlanınca, evden uzaklaştırılır, onlarla olan ilişki kesilirdi.

Bu günde insanlar modernleştikçe, üzerinde hakkı olan, saçı-sakalı ağarmış insanları unutuyor. Onları, adı “Huzur evi” olan yalnızlık evlerine terk ediyor.

Görevlerimizi yerine getiremediğimiz yaşlılar için “yaşlılar günü” ilan etmekle yetinmişiz

Medeni sayılan Avrupa’da bugün ferdi hayat yaşanıyor. Yaşlılık kusur, yaşlılar engel ve tüketici görülüyor. Bu, görev sayılıyor. Bazı ülkelerde kolay, acısız ölüm yerleri bu işi yapıyor.

Bizde yaşlılara görevler yapılmamaya başlanınca, yani Batılılaşma hareketi başlayınca aile bağları zayıfladı, saygı sevgi azaldı.

1896 yılında İstanbul’da Dârulaceze adı ile II. Abdulhamid tarafından yaşlılar için barınma yerleri açıldı. Böylece evlerin dışında yaşlılara sahip çıkıldı. Cami avlularında, parklarda, sokaklarda yatan terk edilmiş yaşlılar Darülacezelerde korundu.

Kültürümüzde ve inancımızda yaşlılık kusur değildir. O hali, o istememiştir. O, saygı duyulacak, eli öpülecek büyüğümüzdür. Her türlü varlığımızı onlara borçluyuz.

İnancımızda, ne yapsak onların hakkını ödeyemeyiz. Beşikte yatırıp sallasak sırtımızda taşısak bile…

Dinimizde el öpme yoktur. Ancak varlık sebebimiz olan anaların, babaların ve ihtiyarların birde la-yıksa ilim öğrendiğimiz hocaların eli öpülür. Çünkü onlar hayatın ihtiyacı olan her şeyi bize hazırlamışlardır.

 

Yaşlılar bizim için rahmet kaynağıdır, dua ağacımızdır.

Peygamber (as) şöyle buyurur:

“Beli bükülmüş ihtiyarlar, süt emen bebekler ve otlayan hayvanlar olmasa idi. Üzerinize azap yağardı”

Yüce dinimiz İslam, insan merkezlidir. İnsan kut-saldır, yeryüzünün halifesi kılınmıştır. Canlılar içinde Cenab-ı Allah en güzel ve en mükemmel insanı yaratmıştır.

“Yaşlı” denilince ilk akla gelen, bizi dünyaya getirip büyüten varlık sebebimiz, ana ve babalarımızdır.

Cenab-ı Allah Kur’an’da onlar için şöyle emrediyor:

Nisa Suresi’nin 36, ayetinde

En’am suresinin 151. Ayetinde

Ahkaf Suresinin 15. Ayetinde yaşlandıkları zaman anaya, babaya iyilik etmemizi emretmiştir.

İsra Suresinin 23 ve 24. Ayetlerinde de şöyle buyurmuştur:

“Rabbin, sadece kendisine kulluk etmenizi, ana babanıza da iyi davranmanızı kesin olarak emretti. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında yaşlanırsa, onlara “öf” bile deme; onları azarlama; ikisine de güzel söz söyle!”

“Onları esirgeyerek, alçak gönüllülükle üzerleri-ne kanat ger ve: “Rabbim, küçüklüğümde onlar beni nasıl yetiştirmişlerse, sen onlara öyle rahmet et” diyerek dua et!” Emir bu…

Peygamberimiz (sav) yaşlılara gösterilen saygının Cenab-ı Allah’a duyulan saygıdan kaynaklandığını bildirmiştir. (Ebu Davut Edep:20)

Kendisi de bizzat yaşlı kimselere saygı ve hür-mette asla kusur etmemiştir. Süt annesi Halime geldiği zaman ayağa kalkmış, son derece hürmetkâr davranmış. Onun ihtiyaçlarını karşılamıştır.

Mekke’nin fethinde Hz. Ebu Bekir (ra) gözleri görmeyen babasını Müslüman olması için onun huzuruna getirmişti.

Peygamber (as):

Ya Ebu Bekir; ihtiyar babanı niye buraya kadar getirip ona sıkıntı verdin? Biz onun yanına gidebilir-dik” demiştir.

Bir gün peygamber (as)ın yanına yaşlı bir kadın onu görmek için gelir. Orada bulunanlar yaşlıya yer vermekte biraz ağır davranır. Bunu üzerine peygamberimiz şöyle buyurur: “Büyüğüne saygı göstermeyen, küçüğüne merhamet etmeyen, bizden değildir” der. (Tirmizi Birr:15)

Ayrıca “Bir genç, yaşlı bir kimseye yaşlılığından dolayı hürmet ederse, Allah da ona yaşlılığında kendi-sine hürmet edecek birilerini halk eder” buyurmuştur. (age:75)

İslam ahlakında büyüklerin önünden geçilmez. Onların sözü kesilmez. Önce selamı küçükler yaşlı olanlara verir. Allah Rasulü namazda yaşlıların ön safa durmalarını istemiştir. Ayrıca savaşta yaşlıların ve çocukların öldürülmesini yasaklamıştır. Düşmanda olsa yaşlılara saygı gösterilmesini istemiştir. Ve şöyle buyurmuştur:

“Yaşlıları, düşkünleri gözetin. Onların sayesinde yardım görürsünüz:” (Riyaz’üs’ salihın:314) Onlar sigortamız…

İslâm’da yaşlılar hak sahibidir. Onlar, hizmete ve hürmete lâyık kimselerdir.

Savaş hazırlıklarının yapıldığı esnada bir sahabi heyecanla:

Ya Rasûlellah! Evimi terk ettim, sizin hizmetinize geldim. Anamı babamı ağlar halde bıraktım” deyince peygamber (as) ona:

Evine dön! Ağlattığın gibi onları güldür” demiş, saftan çekip almıştır. (Seçme Hadisler:140/7)

Bir sahabi de soruyor:

Ya Rasûlellah, ana babanın evladı üzerindeki hakkı nedir?

Allah Rasulü ona şu cevabı veriyor:

Onlar senin ya cennetin ya da cehennemindir. (Seçme Hadisler:138/3)

İnancımıza göre yaşlılar bize asla yük değildir. Onlara güzel muamele edilmelidir. Yaşlı diye çocuk muamelesi yapılmamalıdır. Elinden parası, malı çeşitli sebeplerle alınmamalıdır.

Yaşlıların bugünkü toplumda yeri, olması gereken yerde değildir.

Kendi elleriyle büyüttüğü evladından zulüm görenler vardır…

Eve her şey sığıyor: koltuklar, divanlar, dolaplar, her türlü âlet sığıyor. Hatta kedi-köpek, kuşlar, yılanlar sığıyor da yaşlılar sığmıyor.

Yaşlıların yeri, cami avluları, parklar ve sokaklar değildir. Hele sığınma evleri ve huzur evleri de değildir.

Kendi evinden atılan yaşlılar oluyor. Yaşlılıklarından yararlanarak, aldatılanlar oluyor.

Yaşlılarla alay edenler oluyor. Hor görüp, sıkıntı verenler oluyor.

Bir genç, siyah gözlüklerini takmış, motoruna binmiş, biraz harlattıktan sonra, eğlence olsun diye kenardan giden, eli bastonlu ninenin koluna vurup, kahkahalar atıyor. Nine sendeliyor; çantası bir tarafa, bastonu bir tarafa savruluyor. Şöyle bir bakıp gence;

Düşürdün evlat düşürdün. Ahlakını düşürdün, insanlığını düşürdün” diyor.

Peygamber (as) bir gün Ashabına soruyor:

“Günahların en büyüğünü size haber vereyim mi?

– Ver ya Rasûlellah” diyorlar. Allah Rasûlü:

Allah’a şirk koşmak, sonra ana babaya eziyet vermektir” diyor. (Buhari edep:6)

 

Neden oluyor bunlar?

Bazı aileler köpek besledi, köpek gezdirdi ve çi-çek yetiştirdi. Ama saygı duyacak evlat yetiştirmedi de ondan oluyor.

Çocukların karnı doydu. Obez oluncaya kadar doydu, ama beyni aç kaldı. Allah, peygamber, din, ah-lak, edep öğretilmedi.

Önce, haddini bilen, büyüğünü, küçüğünü tanı-yan nesil yetiştirilmedi.

Bizim yetiştirmediğimiz nesil, telefonla, televizyonla, popla, topla bizden çalındı. Bu kadar basit.

Aile yuvalarımıza göz dikenler, filmlerle, çizgi filmlerle ve sapık dizilerle ailelerimizi darmadağın etti. Ne sevgi kaldı ne saygı. Ne acıma kaldı ne merhamet.

Biz veremedik. Bir ideal aşılayamadık. Edepten, hayadan yoksun nesil yetiştirdik.

Bir zamanlar programıma huzur evinden üç terk edilmiş yaşlı aldım. Bir saat ağlaya ağlaya hikayelerini anlattılar. Doktor olarak, mühendis, öğretmen olarak yetiştirdikleri evlatlarına lanetle, beddua ile andılar. En son dedim ki:

Sizinle ilgilenmeyen, sizi evlerine sığdıramayan evlatlarınızı siz büyütüp, yetiştirmediniz mi? Neden şikayet ediyorsunuz? Ne verdiniz de onlar almadı? Nasıl olsun istediniz de onlar olmadı?

Hiçbir şey demeyip ayağa kalktılar, programı onlar kapattılar.

İnsanlar ektiklerini biçerler.

 

Birazda yaşlılara görevlerimizden bahsedelim:

Günümüzde yaşlılık toplumun kanayan bir yarası. Yaşlılık adeta kusur sayılıyor. İstenmiyorlar. Eve sığmıyorlar. Saygı görmüyorlar. Azarlanıyorlar, kırılıp atılıveriliyorlar. Satılabilseler eskiciye satılacaklar.

“Böyle insanlık olmaz!” dediğimiz şeyler oluyor. Bazı yaşlıların 5-6 çocuğu oluyor. Ama bakanı yok, birde kötü muamele görüyor.

Gazeteler haber yapıyor:

“Böyle insanlık olmaz!”

“Utanmazlar.

“Bu ne vicdansızlık?” manşetler atılıyor.

Sokağa terk edilmediyse “Huzur evi” tesellisiyle evden uzaklaştırılıyor, yalnızlığa terk ediliyor.

Parası, malı için öldürülenler oluyor. Kendi evladı gözaltına alınıyor. Haber “vahşet” manşetiyle veriliyor.

Ana baba kayboluyor; Cesetleri lağım çukurunda bulunuyor. Evlatları gözaltına alınıyor. Ne acı değil mi?

Yaşlı ana baba hizmet görecekse, Alman usulü oluyor veya ücret karşılığı oluyor.

Söylenecek tek söz, bunlar insanlığa da Müslümanlığa da yakışmıyor.

Yaşlılar ilgiye, saygıya muhtaç kimselerdir.  Yaşlıların en çok korktuğu şey, yalnızlık, ilgisizliktir. Bu korkuyu onlara yaşatanın peygamber (as)ın ifadesiyle burnu sürtülür, cennete giremez.

Yalnız kendi hayatını düşünenler, şunu unutmamalıdır. Onların duaları red olmaz. Beddua alanda iflah olmaz.

Günümüz de modernizm ve egoizm, yakınlarla olan bağları kopardı. Maddi arzular ön plâna çıktı.

Birde oturduğu evin eski sahiplerini gelin istemiyor, onların varlığından rahatsız oluyor, bencil davranıyor. “Hanım istemedi” deniyor.

 

Yaşlılara karşı görevlerimiz vardır.

Bize karşı görevlerini kusursuz yerine getiren, yaşlılara karşı insanlık ve evlatlık görevlerimizi yapar-sak, ancak o zaman hayır dualarını alır ve haklarını kısmen ödemiş oluruz.

Çocuklarımızın ve diğer insanların bize iyi davranmasını istiyorsak, biz yaşlılara iyi davranmalıyız, örnek olmalıyız.

Unutmayalım, bir gün bizde ömrümüz yeterse, yaşlanacağız. Elde baston, iki büklüm, başkalarının ilgisine ve desteğine ihtiyaç duyacağız.

Bugün önemsenmeyen yaşlılar, en verimli yıllarını evlatları için harcamışlardır. Bazen sabaha kadar uyumamışlar, yememişler, yedirmişlerdir. Onun için bazı günahlar vardır. Cezası ahrete kalmadan dünyada da çekilir.

Biz ne yaparsak yapalım aynısını görürüz. Bir gün evlatları babalarına kızmışlar, evden atacaklar. Sürükleyip bahçe kapısının dışına vardıklarında çocuklarına:

“Yeter zalimler, yeter. Bende babamı buraya kadar sürüklemiştim” demiş.

Yaşlılar ölse bile onlara görevimiz bitmez.

Borcu varsa, ödenir.

Vasiyeti varsa, yerine getirilir.

Af, için dua edilir.

Mezarına ziyaret edilir, okunup ruhuna bağışlanır.

Kemiklerini sızlatacak davranışlarda bulunulmaz. Bu konuda ne söylesek azdır.

 

İbretlik birkaç olay:

Yaşlı kadın, gelini ile torununun sesini duyup odasından çıkar. Gelin:

Oğlum yemeğini koydum soğutma ye! Der. Çocuk babaanneyi görünce:

Babaanne gel, beraber yiyelim” der.

Babaanne bir iç çektikten sonra,

Evin büyüğü gelmeden sofraya oturulmaz. Baban gelsin, hep beraber yeriz, inşallah!” der.

Gelin:

Aman anne, eskidenmiş o, şimdi acıkan yer. Gelen de işte sofra!” der.

Yaşlı kadın:

Kızım, nasıl insanların bir edebi, hayası varsa, evlerinde bir edebi, adabı vardır” der.

Yaşlı adamın biri eşini kaybedince oğluyla gelininin yanına sığınır. Öncelikle onu iyi karşılayan oğlu gelini yaşlı adamın sağlığı iyice bozulup kendine bakamaz hale gelince kendilerince çareler düşünürler. Sonunda babasını alıp uzak bir yere götürme fikri ortaya atılır. Oğlu başta tereddüt etse de sonunda bu fikri uygulamaya karar verir.

Bir sabah babasına onu pikniğe götüreceğini söyler. Baba oğul yola koyulurlar. Şehrin dışına çıkarlar, dağlara doğru giderler. Oğlu bir yeri gözüne kestirir, burada duralım der. Ancak babası orayı beğenmez. Biraz daha giderler, oğlu durur ve burası iyi der. Ancak yaşlı adam burayı de beğenmez, biraz daha ilerlemek ister. Biraz daha giderler ve dururlar. Ancak yaşlı adamın burası da hoşuna gitmez. İyice kızan oğlu babasına, neden devam etmek istediğini sorar:

Yaşlı adam acıyla gülümseyerek: “Beni ilk bırakmak istediğin yer, babamın babasını bıraktığı yer-di. Sonraki yer, benim babamı bıraktığım yerdi. Sonraki yerde durmayıp devam etmek istedim, çünkü torunumun seni nereye bırakacağını merak ettim” der.

Öğretmenliğimin ilk yılları idi. Bir yaşlı adam geldi, oğlunu sordu. Yanında oğlunun yiyecekleri ve temiz giyecekleri vardı.

Çıkışı bekledi. Arkadaşları ile beraber öğrenci giderken, babası:

“Oğlum, oğlum” diye seslendi. Oğlunun kendisini görmediğini zannetmişti.

Oğluna arkadaşları:

“Bak amca seni çağırıyor” deyince, genç:

Bırak onu, dilenci midir nedir” diyerek uzaklaştı.

Biraz önce amca ile birkaç kelam etmiştik, ekip biçtiği tarlasını satarak okuttuğunu söylemiş, “Yeter ki oğlum okusun, adam olsun” demişti.

**

Bir genç bir gözü kör olan annesini hiç istemiyor. Anne bir gün oğlunun durumunu sormak için okula geliyor.

Arkadaşları, “Biraz önce seninle konuşan kadın kimdi” diye sorunca: “annemdi” diyemiyor. Hayatta annesin bir gözü çukur olduğu için hep annesinden uzak duruyor.

Nihayet anne ölüyor. Bunu duyan oğlu annesinin mirası için geliyor.

Komşusu, annenin bıraktığı mektubu ona veri-yor: Anne mektupta durumu şöyle açıklıyor:

Oğlum, hep benden utandın, uzak durdun. Sen küçükken babanla kaza geçirdik. Baban rahmetli kazada öldü. Sen yaşıyordun ama bir gözün çıkmıştı. Ben senin gözsüz olmana razı olmadığım için gözümü sana verdim.”

**

Huzur evinde bir anne anlatıyor:

Beş yıl oldu buraya geleli. Oğlumu, kızımı, torunlarımı özledim. Zamanda geçmiyor.

Hiç arayıp sormuyorlar da…

Ben, çocuklarım için hayatımı verdim. Onlar küçücüktü. Anne olarak hep bağrıma bastım. Şimdi evlatlarım beni yalnız bıraktı. Beni soranlara “O huzurevine gitmeyi kendi istedi” diyorlarmış…

Gelinim beni hep azarladı. “Bunak”, “Moruk” “Geri kafalı” derdi.

Burada iyi davranmıyorlar. “Pis kokuyorsun” diyorlar. Pencereleri açıyorlar, çok üşüyorum. Geçen köyümüzden biri geldi. Oğlum, yeni ev almış. Ev ge-nişmiş, içini güzel eşyalarla doldurmuş. “Oğlum o kadar eşyayı evine doldurmuş da beni sığdıramadı, kuzum!”

Şimdi ölene imreniyorum. Birisinin öldüğünü duyunca “Darısı” başıma diyorum.

Huzur evindeyim, ama ben her gün ölüp ölüp diriliyorum. Tanımadığım kimselerle yatıp kalkıyorum. Burası bana huzur vermiyor.

Dünyaya sığmayan gönlüm, huzursuz bir odaya hapsedildi. Anne olmanın anlamı kalmadı artık. “Allah’ım al emanetini artık ne olur, bu yükü taşıyamıyorum” diyor, kapıya değil pencereden uzaklara bakıyor, gözünü hiç ayırmıyordu.

**

Rivayetler göre, bir gün Hz. Musa Allah’tan (cc) cennetteki arkadaşını kendisine tanıtması ister. Allah (cc) şöyle hitap eder: “Senin cennetteki arkadaşın filan nahiyedeki gençtir. Hz. Musa genci bulmak için oraya geldiğinde onun kasaplık yapan biri olduğunu görür ve onu çaktırmadan takip etmeye başlar ki hangi amelle böyle büyük bir makamı elde ettiğini öğrenmiş olsun. Akşama kadar bekler, fakat onun için önemli olan ve böyle bir makama onu layık kılacak bir ameli göremez.

Akşam olunca genç, iş yerini kapatıp eve gitmek istediğinde Hz. Musa kendini tanıtmadan adamdan, o gece kendisini misafir etmesini ister. Hz. Musa bu vesileye gece boyunca da gencin iyi amellerini takip etmeyi amaçlamaktadır. Genç, Hz. Musa’nın isteğini kabul edip onu evine götürür. Hz. Musa eve girdiğinde gencin her şeyden önce yemek yaptığını daha sonra evde bulunan ve eli ayağı felç olan ihtiyar bir kadının yanına gelerek büyük bir sabır ve şefkatle yemeği lokma lokma onun ağzına koyarak yedirdiğini, sonra elbisesini değiştirdiğini, ihtiyaç gidermesine yardımcı olduğunu; sonra da özel yerine yatırdığını görür. Hz. Musa (a.s) o gece sabaha kadar gencin normal dini vazifeleri dışında fevkalade bir amel ve ibadet tarafını görmez. Sabah olduğunda ise yine genç evden çıkmadan o kadının yemeğini yedirir ve diğer ihtiyaçlarını gidermede şefkatle ona yardımcı olur. Vedalaşırken Hz. Musa gence sorar: “Bu kadın kimdir ve sen ona yemek yedirirken, gözlerini yüzüne dikerek ne söylüyordu?” Genç şu cevabı verir: “Bu benim annem, ben ona yemek verdiğim zaman hakkında şöyle dua ediyor: “Allah’ım bu hizmetlerin karşılığında oğlumu cennette Hz. Musa’nın yanına arkadaş eyle” Hz. Musa ‘da kendisini tanıtarak gence annesinin duasının kabul olduğunu müjdeler.

Peygamber (as)ın ifadesiyle:

Cennet anaların ayağı altındadır.

Allah’ın rızası babanın rızasındadır.

Rabbim herkese İsmail (as) gibi babasına itaat eden, Veysel Karani gibi anasının sözünden çıkmayan ve Musa Peygambere komşu olacak olan gibi evlat yetiştirmek nasip etsin.


Bu yazıyı 24 kişi okudu.

Paylaş

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.