Kötülüğe Tepki Göstermek, Kötülükten Men Etmek

Yozlaşmanın önüne geçmenin en güzel yolu, kötülüğe karşı çıkmak ve kötülüğe tepki göstermektir.

Tepkinin anlamı, Ben kötülüğü tasvip etmiyorum. Zulme râzı değilim. Günahına da ortak değilim, demektir.

Tepki, aynı zamanda savunma şeklidir. Tepki ile kötülüğün önüne geçilmiş olur.

Olan biteni seyretmek olmaz. Her tepki mutlaka bir ses verecektir. Vücut mikroplara karşı savunma yapmasa, sağlığını koruyamaz. Veya hasta ilâç almasa iyileşmez.

Halife Hz. Ebu Bekir son anlarında ileri gelenleri toplamış onlara şunları söylemiştir:

“Hiçbir belâ ve musibet sizi dininizin emirlerini ve Rabbinizin tavsiyelerini yerine getirmekten alıkoymasın.”

Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:

“Bir topluluk içinde bir anlam kalkarda bir takım çirkin hareketler işlerse, o topluluktakilerde ona mâni olmaya güçleri yettiği halde mâni olmazlarsa, ölmeden Allah onlara belâ verir.” (Müslüman Şahsiyeti:216 (Altınoluk Hediyesi))

Hz. Peygamber (s.a.) birkaç hadiste şöyle buyurmuştur:

–          “Üzerine düşen sözü söylemeyene Cenab-ı Allah

–          Niye söylemedin? Diyecek

–          Söylememi falan korku engelledi, deyince, Allah:

–          Ondan değil de benden korkman gerekmez miydi?”   diyecek. (Hadis Ans:17/554)

“Bir topluluk çirkin olan bir işi görüp de onu değiştirmedikleri zaman, Allah onları toptan cezalandırır.” (et’Tergıb Ve’t-Terkip : 3/229)

“Bir adam kıyamet günü birinin yakasına yapışır. O:

–          Sen kimsin? Niye yakama yapışıyorsun? Der o da:

–          Sen beni bir kötülük üzerine gördün de, beni nehyetmedin!” der. (İbni Hacer El Heytemi, Helal Haram 2/491)

Öğüt vermeyi geliştirebilsek, birçok insan kendine gelecektir. “Bu sana yakışmıyor”, “Ayıp olmuyor mu?”, “Kendine zarar veriyorsun” gibi sözler uyarıcı olur.

Bir de kınama, hatta tasvip etmiyorum, bakışı bile birçok insana yetip artacaktır. Zina her insanda biraz insanlık, bir Müslümanlık, biraz da edep haya duygusu vardır.

Bu duygular tamamen yok olmadan harekete geçmemiz lâzım.

Namuslu insanlar ortaya çıkmazsa, namussuzlar söz sahibi olacaktır. Tepki gösteren kadın, nasıl namuslu kalma hakkını elde ederse, bizler de inancımıza kültürümüze uygun yaşama hakkını ancak duyarlı olmakla elde ederiz.

Şikayet çere değildir. Atalarımız : “Sövmekle şeytanın sayısı artar” demişlerdir. Buna göre kızmak, köpürmek de çare değildir. Meşru yollarla, meşru çarelere başvurmak görevimizdir. Geç kalırsak onun da çaresi yok. Ev soyulduktan sonra kapı kilitlemenin, namus elden gittikten sonra namus davası açmanın ne anlamı olabilir?

Kötülüklerin artması, şikayetlerin çoğalması, dünün ve bugünün ilgisizliğindendir. Meşru olmayan herşey için görev yapılmalıdır. Çirkinliklerin, gayri meşru işler, birilerini rahatsız etmiyorsa, o kimseler imanlarını gözden geçirmelidirler.

Kötü halimiz kadar değildir, bizim hatamızdır. Şu hususu da özellikle ifade etmek istiyorum ki, yanlış ve eksik kadar ve tevekkül anlayışımız bizi uyuşukluğa, korkaklığa, umursamazlığa sevk etmemelidir.

Sevgili peygamberimiz haksızlıklara karşı koyabilmek için Hılful Füdul Cemiyetine girmiştir. Haksızlığa uğrayan Hıristiyanın şikayeti üzerine, yerinden fırlayıp Ebu Cehilin kapısını yumruklamış, hak yerini buluncaya kadar kapıdan ayrılmamıştır.

Çok anlamlı olduğu için tarihi bir olayı hatırlatmak istiyorum. Mesele şu : Adamın biri İstanbul’da Çeşme yaptırır ve üzerine “Müslümanlar içemez” yazdırır. Bu ne demek oluyor diye karakola çekerler. Osmanlı çöküş dönemidir. Sebebini sorarlar. Anlatabilmek için Havrada ibadet sırasında Hahamın tutuklanmasını ister. Haham tutuklanınca bütün Yahudiler ayağa kalkar, karakola yığılırlar. Pazar günü ibadet sırasında Papazın tutuklanmasını ister. Papaz tutuklanır, bütün Hıristiyanlar ayaklanır, karakola taşınırlar. Papaz serbest bırakılamadan dağılmazlar. Cuma günü hutbeden sonra İmam’ın tutuklanmasını ister. İmam tutuklanır karakola götürülür. Camide biri öne geçer, namaz kılınır, herkes hiçbir şey olmamış gibi evine işine dağılır, bir kişi gelip de “Bizim hocaya ne oldu, suçu neymiş” demez. O adam şimdi anladınız mı neden “Müslümanlar içemez” yazdırdığı mı? der.

Hz. Ömer (r.a.) : “Zındıkların atılganlığından, Müslümanların uyuşukluğundan Allah’a sığırım” demiştir.

Müslüman uyuşuk, duyarsız, tepkisiz olmamalı, duyarlı olmalı, hassas olmalıdır. Bir şey beğenip beğenmediğini en azından haykırmalıdır. Yaşamak, varolmak isteyenler tepki göstermelidir. Çünkü her insanın her toplumun korunması gereken değerleri vardır. Bizden öncekiler de geleceğin kendimizin olmasını ve bizden sonraki nesle iyi bir gelecek hazırlamak istiyorsak, umursamazlığı terk etmemiz ve üzerimize serpilen ölü toprağını silkelememiz lâzımdır.

İnancımızda nemelâzımcılık, pasiflik yoktur. Diz boyu olan rezaletlere, kepazeliklere ayıplama şeklinde bile tepki gösteremiyorsak, inancımızı, Müslüman olduğumuzu ne ile nasıl isbat edebileceğiz?

Merhum Mehmet Akif ne güzel ifade etmiştir:

“Kanayan bir yara gördüm mü yanar tâ ciğerim,

Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim,

Adam aldırma geç git diyemem aldırırım,

Çiğnerim, çiğnerim hakkı tutar kaldırırım.”

Saldırı, canımıza, malımıza, arabamıza olduğu, namusumuza el ve dil uzatıldığı zaman ki göstermediğimiz tepkiyi, milli ahlaki, manevi konularda da göstermedikçe, düşman tehlikesinden emin olamayız.

Sevgili Peygamberimizin emrine göre : “Bir kötülük gördüğünüz zaman elinizle yok ediniz. Buna gücünüz yetmezse, dilinizle yok ediniz. Bunu da yapmaya gücünüz yetmezse kalbinizle buğzediniz. Bu ise imanın en zayıf noktasıdır.” Bu emre göre kötülüğe karşı çıkılacak, hangi yolla mümkün ise o yolla yok edilecektir. Kötülüğün yanında olmak, tahrikçisi, teşvikçisi olmak şöyle dursun kötülüğü umursamamak büyük suçtur. (Bak:Müslim 1/69)

Birgün Peygambere sorarlar:

–          İçimizde iyiler olduğu halde felâketlere uğrar mıyız? Peygamber cevap verir:

–          Fenalık çoğalırsa evet, böylece artan kötülüğün herkes zarar vereceğini belirtmiştir.

Nuh Peygamberim inanmayan, azgınlıkta ileri giden milleti helâk olacaktır. Meleklerin : “Ya Rabbi! Aralarında iyileri giden milleti helâk olacak mı?” diye sorduğu Cenab-ı Allah’ın : “Evet, çünkü onlar kötülüğe mani olmadılar” cevabını verdiği rivayet olunur. Allah : “Fenalıktan vazgeçirenleri kurtardık, zulmedenleri, günah işlemeleri sebebiyle şiddetli azaba uğrattık.” (A’raf Sûresi:165) buyurarak kötülüğe karşı çıkanların kurtulduklarını bildirmiştir.

 

a)     İyiliğe çığır açmak

İyilik yapmak iyiliğe çığır açmak, kötülüğe karşı olmak için güzel bir neden vardır. İnancımıza göre iyilik ve kötülükler için amel defteri kapanmaz. Yani uzun süre iyi ve kötü devam ettiği müddetçe başlatana, sebep olana günah veya sevap yazılmaya devam eder. Dinimizin bildirdiğine göre bir iyiliği yapan, yapılmasına sebep olan,  o iyiliği bizzat işlemiş gibidir. Bir kötülüğe sebep olan da, o kötülük devam ettiği müddetçe işlenen kötülüklerin günahı, sebep olana da yazılır. Bu durum şu hadislerle daha iyi anlaşılacaktır:

–          “Kim iyi bir çığır açarsa, açtığı çığrın ecri ve kendisinden sonra o yolda amel edenlerin ecrinin bir misli-onların sevaplarından hiçbir şey eksilmeksizin kendisinin olur. Kim de kötü bir çığır açacak olursa, açtığı çığırın ağır günah yükü ve kendisinden sonra o çığırda iş görenlerin yüklendiği vebal, onların günah yüklerinden hiçbir şey eksilmeksizin o kimsenin üzerine yüklenmiş olur.” (Müslim, c.8,s.61)

–          “Zulmen öldürülen hiçbir şahıs yoktur ki, Âdem Peygamberin ilk oğlu (Kâbil) üzerine onun kanını akıtmaktan dolayı bir günah nasibi ayrılmış olmasın. Zira o adam öldürme çığırını ilk açandır.” (Buhari, c.2, s.79)

Bizden öncekiler iyi eser bırakmaya dikkat ettikleri gibi kötülüğü başlatmamaya da dikkat etmişlerdir. Tarihte “İtburnu” lakabıyla anılan Ahmet Paşa, işlediği bir suçtan dolayı Padişahın huzurundan kovulur. Ve arkasında cellat gönderilip, bulunduğu yerde öldürülmesi emredilir. Cellat, Ahmet Paşa’nın daha evvel bir iyiliğini gördüğünden, karşılaştıklarında kaçmasını söyler. Ahmet Paşa, hayır, hayır, padişahın emrine itaat etmemek yolu benden başlamasın. Kes! Diye boynunu uzatır, boynu vurulur. (Ahmet Ağaoğlu, Üç Medeniyet, s.129, İst. 1972)

Kötülüğe çığır açmanın faydası yok, sevabı da yok, sonu pişmanlık… Bazılarına geri dönüp hayati tekrar yaşamak ister misin? Dense, bu fırsat verilse, eminim ki o kötü ve boş işleri tekrar yapmayacaklardır.

Bugün inanmayanların bekledikleri bir sevap ve mükafat olmadığı halde büyük bir gayretle, devamlı çalıştıklarını görüyoruz. İnananın bunlardan daha çok çalışmaları gerekmez mi?

Hz. Peygamber : “Her kim bir hayra delâlet ederse (o hayrın işlenmesine sebep olursa) ona da işleyenin sevabı kadar sevap verilir.” (Müslim:6/133)+(R.Salihın:172) buyurmuştur.

 

b)     Kötülüğe çığır açmak

İyiliğe çığır açan kimse nasıl sevap kazanıyorsa, kötü bir işi başlatan da o kötülük devam ettiği müddetçe günah kazanacaktır, amel defterine günah yazılacaktır.

Kur’an’da şöyle buyrulur :

“Kim iyi bir işe aracılık ederse, onun sevabından hisse vardır. Kim de kötü bir işe aracılık ederse, onun günahından payı vardır.” (Nisa:85)

Peygamber Efendimiz de :

“İyi bir çığır açana açtığı çığırın sevabı verileceği gibi yolda gidenlerin sevabı da verilir; bununla beraber onların sevabından hiçbir şey eksilmez. Kötü bir çığır açan kimseye de açtığı çığırın günahı yükleneceği gibi kendisinden sonra o yolda gidenlerin günahı da yüklenir; bununla beraber onların günahı eksilmez.” (Riyazüs-Salihin:170) buyurmuştur.

Görülüyor ki, her şeyin bir karşılığı var. Zilzal Sûresi 7-8. ayetlerinde “Kim zerre miktarı bir hayır işlerse, onun mükafatını görecektir. Kim de zerre miktarı bir kötülük işlerse onun cezasını görecektir.”  buyrulması, her iyiliğin mükâfatının olduğu, her kötülüğün de cezasının olduğu gerçeğini ifade eder.

Bir kötülük bizimle, bizim vasıtamızla başlamamalıdır. Çünkü kötülüklerin hesabını vermek kolay değildir.

Peygamberimiz şöyle buyurur :

“Âdemin ilk oğluna ayrılır; Çünkü o, adam öldürme çığırını başlatandır” (Riyaz-üs Salihın:171)

Bakın kötülüğe çığır açmak ne kötü. Dünya kurulalıdan bugüne günah kazan Âdem Aleyhisselam’ın oğlunun daha ne kadar günah kazanacağı bilinmiyor. Her günah her kötülük böyle… Mevcut olan bir kötülüğü yapan, o kötülüğün devamını sağladığı ve başkalarının da yapmasına sebep olduğu için kötülüğün günahının yanında o kötülüğü yapanların da günahını alacaktır.

Unutulmamalıdır ki, hiçbir kötülük, yapanı, destekçisi olamadan yaşayamaz, devam edemez. Kötülükler onu yapanların katkıları ile büyür. Onun için hiçbir kötülük, kötüde kalmaz, yayılır. Bu bakımdan hiçbir yanlışa, uzaktan veya yakından bulaşılmamalıdır. Kötülükler dürtülüp durmazsa kabuk bağlayıp kurur gider.

İmam Gazali : “Kalp olan bir dirhemi infak etmek, yüz dirhemi çalmaktan daha beterdir.” Der. (İhya:4/59)

Burada, kötü, yoldan hayır hasenat yapılmayacağının yanında, böyle bir şeyi başlatmanın yaygınlaştırmanın vebaline işaret edilmiştir.

İnsanlara haram olan ve günah olan bir şey telkin edilmez. Haramdan günahtan men etme görevimiz vardır.

–          Sen şu günahı işle, denmez.

–          Sen şu haramı ye, denmez. Denirse, onun vebali büyüktür.

Kim söylerse söylesin günah ve haram delil olmaz ve o şey meşrulaşmaz. Ayrıca haram ve günahta keramet kalmaz.

Bir de itikadı düzgün olan bir kimse kötü çığı açmaz. Bir insanın yaptığı yanlış için o Allah’tan izin alıyor veya o ne derse biz ona uyarız, denmez. Çünkü Cenab-ı Allah yanlışa, harama ve günaha asla razı olmaz.

Bir yolda susarak kötülüklerin yayılmasına sebep olunur. Ne diyor Hz. Peygamber : “Hakikat karşısında susan dilsiz şeytandır” diyor. Onun için bir kötülük karşısında susulmayacaktır. Susmak, tasvip olur, benimsemek olur. Neticede teşvik olur.

 

c)     İyilikte yardımlaşmak

Cenab-ı Allah şöyle buyuruyor :

“Kafir olanlar bile birbirinin yardımcılarıdır. Eğersiz bunu yapmazsanız, yer yüzünde fitne ve büyük fesad olur.” (Enfal:73)

Sorumlulukların yerine getirilmesinde dikkat edeceğimiz bir husus da yardımlaşmadır. Bugün Müslümanların problemleri, bir iki olmadığı gibi, ağırdır. İnandım diyenler, Müslüman cemaatler yardımlaşırlarsa, problemlerini çözmede Cenab-ı Allah yardım edecektir. Küfre karşı inananları üstün kılacaktır. Yardımlaşmayacak olurlarsa, dağınık ve perişanlıklar devam edecektir.

Cenab-ı Allah:

–          “Ey İnananlar! Allah’tan sakınırsanız, O size iyiyi kötüden ayırt edecek bir anlayış verir, kötülüklerinizi örter, sizi bağışlar. Allah, büyük ve bol nimet sahibidir.” (Enfal:29)

–          “Ey İman edenler! İyilikte ve fenalıktan sakınmakta yardımlaşın, günah işlemek ve aşırı gitmekte yardımlaşmayın. Allah’tan sakının, Allah’ın cezası şiddetlidir.” (Miâda:2) buyurmuştur.

Hz. Ebu Bekir (r.a.) hutbede : “İyi hareket edersem bana yardım ediniz. Kötü davranırsam beni doğrultunuz” demiştir. (İhya:2/341)

Cennetin yolu bir tane değildir. Sadece belirli insanların yaptığı iş, İslâmi diğerlerinin yaptığı İslâm dışı da değildir. Peygamberin sünnetine ve Allah’ın rızasına uygun olan her hareket tasvip görmedir, destek görmedir. Aksi halde vebâl vardır.

Mesele İslâm, mesele Allah rızası, hiçbir şeyin lafı olmaz.

Hz. Peygamber (s.a.) :

–          “Mü’minler birbirini yıkayan iki el gibidir” demiştir.

–          “Zalime de mazluma da yardım edin.”

–          Zalime nasıl yardım edelim Ya Rasûlallah?”

–          “Zulmünden alıkoyarak, vazgeçirerek” buyuruyor.

 

d)     İyiliğe sebep olmak

İyilikler ve kötülükler kendiliğinden olmaz. Her şeyin bir başı ve başlangıcı vardır.

Nasreddin Hoca’ya:

–          “Bir şey icad ettin mi?” demişler.

–          “Ettim” demiş.

–          “Neydi o?” demişler.

–          “Karla ekmek yemek” demiş ve ilâve etmiş: “Bende beğenmedim”

Birileri çıkıyor bir şeyler yapıyor, onu görenler çoğu kez bilmeden, düşünmeden aynı şeyi yapıyor. Bir de bakıyorsunuz ki, istenmeyen, anlamsız davranışlar meşrulaşmış oluyor.

Kötü olmanın, kötülük yapmanın kötülüğe çığır açmanın insana sağlayacağı hiçbir menfaat yoktur. Aksine o kötülük devam ettiği müddetçe günah kazanacaktır. Bir iyiliğe sebep olmak, iyiliği başlatmak da, o iyilik devam ettiği müddetçe sevap kazandıracaktır.

Müslümanlar bu işi yaparken, sünnete uygun yapmalıdır. Hırçınlıktan kaçınmalı, münakaşaya, sürtüşmeye girmeden, kavga etmeden, ıslah yoluna gidilmelidir.

Müslüman, kendisinin ve karşısındakini seviyesini iyi bilmeli, fitneye sebep olabilecek davranışlardan, müdahalelerden son derece sakınmalıdır. Zaman ve yer seçimin de çok iyi yapmalıdır.

Münakaşa ederek fikir dövüşüne girmek, isyanı arttırıcı ve tahrik edici hareketler, fayda yerine zararlı olur. Ayrıca dinleyen yoksa, aldıran yoksa, boşuna kürek çekilmemelidir. Hele hele fitneye sebep olma söz konusu ise, o zaman “Ey İman Edenler, siz kendinize bakın, siz doğru yolu buldukça sapanlar size zarar veremez.” (Maida:105) ayetinin emrine uyulmalıdır.

Ortamın müsait olduğu, az da olsa ihtimallerin bulunduğu zaman ise “Allah, siz kendinize bakın” buyuruyor diyerek asla pasif kalınamaz. Müslüman, her kötülükten, her kötü gidişattan sorumludur.

Sevgili Peygamberimiz şöyle der:

“Benden önceki peygamberlerin arkadaşları, dostlar olmuş, peygamberlerinin sünnetleri yerine getirmişlerdir. Peygamberlerin ardından kötüler zuhur etmiştir. Bunlar peygamberlerinin yapmadıklarını söyleyip, kendilerin emredilmeyeni yapmışlardır. Kim bu kimselerle eliyle mücadele ederse, mü’mindir. Kim de onlarla kalbiyle mücadele ederse o da mü’mindir. Bunun gerisinde artık zerre miktar iman yoktur” (Müslim, İman:80)

bu hadisten de anlaşıldığı gibi kötülere, kötülüklere her fırsatta ve her vasıta ile tepki göstermek inancımızın gereğidir. Müslüman “Beşikten mezara kadar ilim öğrenmekle sorumlu olduğu gibi hayatının her döneminde iyiliği emretmek, kötülükten sakındırmakla da görevlidir.”

İyiliği emretmek, kötülükten sakındırmak, belirli kimselerin görevi de değildir. Herkesin görevidir. Hiçbir kimse be bugüne kadar çok çalıştım, biraz da başkaları çalışsın. Bugüne kadar ben şöyle ettim, böyle ettim yeter. Ben yaşlandım, emekli oldum veya izindeyim, tatildeyim gibi mazeretler öne sürerek kendini aldatmamalıdır. Zira Müslümanlığın yaşı yoktur. Emekliliği yoktur. Hele tatili, hiç yoktur.

Ne yazık ki, bazı Müslümanlar mücadeleyi hayatlarının belirli dönemlerinde yapıyor, sonra emekli oluyor, boş vermişliğin, başı boşluğun içine giriyor. Bazı kardeşlerimizi aylarca aradığımız oluyor izinde diyorlar, tatilde diyorlar.

Dinlenmek herkesin hakkıdır. Kur’an’da, bildirildiğine göre Cenab-ı Allah’ı, dinlememiz için geceleri yaratmıştır. Ayrıca dünya hayatının sonunda mezarda yatacak, dinlenecek vakit çoktur. İzinde olsa, tatilde olsa Müslüman, zamanı değerlendirmeli, hiçbir fırsatı kaçırmamalıdır.

 

e)     Çocuğumuza görev nasıl olmalıdır?

“İzin” demek, yaz tatili demek, her şeyden ayağını çekmek, gezmek, tozmak, yatmak, uyumak, oynamak, eğlenmek demek değildir. Tatil, izin, çalışmamak değil, çalışmanın şeklini değiştirmektir. Bu çocuklar ve gençleri içinde geçerlidir. Yaz tatili dinlensin, eğlensin, kafası karışmasın düşüncesi yanlış olur.

Bir aleti çalıştırmazsanız küflenir. Gençlerin zihinleri de böyledir. Çalışırsa gelişir. Çocuk boş kalmasın diye uyduruk bir işi vererek, çocuğun ahlakını, terbiyesini bozacak bir kimsenin yanına vermek yanlış yapmanın adıdır.

Çocuk için yaz tatili değil, yaz okul diyorum. Yaz tatili çocuğun dinini öğrenmesi, Kur’an öğrenmesi için en büyük fırsattır. Bu fırsat ana baba ve dini cemaatler, imkânları ölçüsünde değerlendirmelidir. Zira Allah “Ey İman Edenler! Nefsinizi ve ailenizi, yakıtı ve taş insanlardan koruyun” (Tahrim:6) buyurarak inananlara kendilerin ve sorumluluğu altında olanları koruma görevi vermiştir.

İnancımızda boş zaman olmadığı gibi zaman öldürme de yoktur. En iyi dinlenme şekli, çalışmanın şeklini değiştirmektir. Her insan ömrünün, her anımı hesabını mutlaka iğneden ipliğe en ince noktasına kadar verecektir. Bunun için herkes h9esaba çekilmeden kendini hesaba çekmelidir. Her günün sonunda kendine : “Ben bugün ne yaptım? İlahi rızaya uygun hangi iş işledim?”  diye sormalıdır. Boş ve anlamsız işlerden kaçınmalıdır.

Cenab-ı Allah soracak:

–          Benim için ne yaptın?

–          Namaz kıldım, oruç tuttum…

–          Bunlar kendin için sen benim için ne yaptın?

–          Ne yapabilirdim Ya Rabbi?

–          Kullarım için yaptığın benim yaptığın demektir.

İbadet denince, Allah rızası için denince sadece bazı ibadetler akla gelmemelidir. Vazife çok, yapılacak iş çok.

İnsan önce kendini kurtaracak, sonra yakınlarını kurtaracak, sonrada çevresini ve başkalarını kurtaracaktır. Kurtaracağı kimselerin arasında öncelikle evlâtları gelir.

Burada İ.Gazali’ye göre;

–          Zor kullanarak

–          Kaba sözlerle

–          Kırıp yığarak

–          Dövüp söverek, görev yapılmayacaktır. Yumuşaklıkla, tatlı dille yapılacaktır.

Kur’an’da şöyle bir örnek veriliyor:

–          “Lokma oğluna, yavrucuğum! Allah’a ortak koşma! Doğrusu şirk, büyük bir zulümdür” demişti. (Lokman:13)

–          “Lokman oğluna, Yavrucuğum! Yaptığın iş (iyi veya kötülük) bir hardal tanesi ağırlığında bile olsa ve bu, bir kayanın içinde veya göklerde yahut yerin derinliklerinde bulunsa, yine de Allah onu senin karşına getirir. Doğrusu Allah, en ince işleri görüp bilmektedir, ve her şeyden haberdardır.” (Lokman:16)

–          “Yavrucuğum! Namazı kıl, iyiliği emret, kötülükten vazgeçirmeye çalış, başına gelenlere sabret. Doğrusu bunlar, azmedilmeye değer işlerdir.” (Lokman:17)

Bu mesajlarda anlaşıldığı gibi yavrularımız unutulmayacak ve peygamber metodu ile iyilikler emredilecek, kötülüklerden uzaklaştırılacaklardır.

 

f)       Hizmet ilimsiz bilgisiz olmaz

Kur’an’da : “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” (Kamer:49) buyrularak bilginin önemi vurgulanmıştır.

İlk vahiy: “Oku” dur.

Rahman 7. de “Kullar içinde Allah’tan hakkıyla korkan yalnız âlimlerdir.”

Hadiste “İlim öğrenmek her müslümana farzdır.”

Bilmeyen, insanlara ne öğretecek? Nasıl öğretecek? Yol yordam bilmeden olmaz. Kaş yapalım derken göz çıkarılır.

“Cahil insan dinden eder” derler.

Hz. Peygamber, hizmet ehlini özenle yetiştirmiş, Suffada eğitmiş ondan sonra göndermiştir.

Bilgisiz insanın etkisi olmaz. Daha çok soğutucu olur.

Bir de hizmette bilgi kadar edep de çok önemlidir. Hizmet ehli, depli, liyâkatli, güvenilir, samimi, iyi tanınan, sevilen, söylediğini yaşayan biri olmalıdır.

Hizmet ehli, yol yordam bilmeli, metod bilmeli, Peygamberin sünnetini ve büyükleri ahlâkını çok iyi bilmelidir.

Bir atasözümüz de : “Ürmesini bilmeyen köpek sürüye kurt getirir.” denmiştir.

 

g)     Marifet cehenneme doldurmak değil, cennete adam kazanmaktır

Hizmette güzel sonuç alabilmek için Hz. Peygamberin metodu esas alınmalıdır.

Bir husus burada nakledelim. Ne diyor Hz. Peygamber (s.a.) :

“Kolaylaştırınız. Zorlaştırmayınız. Müjdeleyiniz nefret ettirmeyiniz.” Allah Rasûlü hep böyle yapmıştır.

Peygamberimiz hicretin 17. ayında Abdullah bin Cahş komutasında 12 kişilik bir serriye (askeri birlik) hazırlamıştı. Onları, Mekke’nin yukarısındaki Nahl Vadisi’ne etrafı araştırmak, müşriklerin durumları hakkında bilgi toplamak üzere keşfe göndermişti.

Abdullah bin Cahş ve askerleri, Nahle’ye vardıklarında orada Kureyş’in bir ticaret kervanı ile karşılaştılar. Kervan Taif’ten gelmekteydi. Müslümanlar bir baskın düzenleyerek, kervanı ele geçirdiler. Kervanda bulunan Hakem bin keysan’ı esir ederek, Medine’ye geri döndüler.

Peygamberimiz, Medine’de Hakem bin Keysan’ı İslâm’a davet etti. Fakat Hakem, bu daveti kabul etmediği gibi, İslâm’la alay etmeye, Peygamberimize dil uzatmaya başladı. Kafirlere karşı şiddetiyle meşhur olan Hz. Ömer, onun alaylarına daha fazla dayanamayarak:

Ya Rasûlallah! Bununla ne diye konuşuyorsun? Bu, hiçbir zaman Müslüman olmaz. Vuralım boynunu gitsin, dedi.

Peygamberimiz Hz. Ömer’in sözüne aldırmadı. Anlatmaya devam etti. Uzun konuşmalardan sonra, nihayet Hakem, anlatılardan ikna oldu. Ve Kelime-i Şahadet getirerek İslâm’a girdi.

Peygamberimiz, bu duruma çok sevindi. Yanında bulunan Hz. Ömer’e ve ashabına dönerek:

Eğer, ben sizin bu adam hakkındaki görüşünüze uysaydım, şimdi onu öldürmüş, çoktan Cehenneme yollamış olurdum, buyurdu.

Peygamberimizin bu sözü, düşündürücü olduğu kadar uyandırıcıdır da.

Hüner, Cehenneme adam göndermek ve Cehennemliklerin sayısını arttırmak değil, Cennet’e adam kazandırmaktır.

Nitekim Hz. Ömer de, Hakem’i gördüğünde, Peygamberimizin huzurunda önü öldürtmek istediğini hatırlar.

Eğer, benim dediğim olsaydı, şimdi bu kişi Cehennem de olacaktı, diye söylenip kederlenirdi.

Gerçekten de Hakem, müşriklerin mü’minlere hazırladığı bir komplo olan Maûne Kuyusu Faciası’da şehit düşmüş; Peygamberimizin sabrı ve hoşgörüsü sayesinde yalnız kürden kurtulmakla kalmayıp, şehitlik gibi yüce bir mertebeye çıkmak saadetine de ulaşmıştır.

Biri Hz. Peygambere :

–          Cennet madem ki çok güzel dua et de ikimizden başkası girmesin deyince:

–          Allah’ın geniş rahmeti daralttın, dedi kızmadı.

Bir mescidin avlusuna su dökmüştü. Oradakiler onu azarlıyor ve kınıyordu. Peygamber : “Bir kova su getirin dedi” temizletti. Kızmadı.

İnsanlar ürkütülmemeli, kaçırılmamalı, soğutulmamalıdır.

İnsanlara durumuna göre davranılmalıdır.


Bu yazıyı 1.476 kişi okudu.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.