Değerli okuyucum ;

Niçin yaratıldığının, yaratılış gayesinin neler olduğunun, nereden gelip nereye gittiğinin farkında olmayan insanların yaşadığı bir ortamda yaşıyoruz.

Allah’la, dinle, ölümle ilişkilerimiz iç açıcı değil. Dünya ve dünyadakilerle ilişkilerimiz ise çok mükemmel. Bir çoklarımızın “Allah” demeye vakti bile olmuyor.

Her gün ölenleri gömüyoruz, yakınlarımızı kaybediyoruz, omuzlarımızda gömüp geliyoruz, ders almıyoruz. Halimizi değiştirmiyoruz. Ölüme hazırlanmıyoruz, hazırlık yapmıyoruz. Kısa yolculuklara, dört dörtlük, iğneden ipliğe hazırlanıyoruz. Ama ebedi yolculuğu unutuyoruz. Kefen almayı mezar satın almayı, ahiret hazırlığı zannediyoruz. Allah ve Peygamber bizden ne istiyor. Kur’an ne diyor, buna bakmıyoruz. Bir kaç iş, bazı gün ve gecelerde ameller yaparak kurtulduğumuzu zannediyoruz. Ucun, kestirmeden kurtuluş arıyoruz.

Eksiksiz ve günahsız olarak bu dünyadan ayrılıp kabre girmek, Allah’ın huzuruna çıkmak, çok zor. Ama tevbe ile hayırlı amellere, iyi niyetle çıkmamızda mümkündür.

Hayatımız, dinimiz, ahretimiz, ölümümüz ve ölülerimiz konusunda, bir türlü kendimizi yanlışlıklardan kurtaramıyoruz. Kurtulalım diye yaptığımız hata ve yanlışlıklar, bazen inancımıza zarar verecek durumda oluyor. Yapılan yanlışlıklar, bize zarar veriyor, ölülerimize zarar veriyor.

Anladığımız gibi konumuz, ölüm. Şimdi biz konuşacağız ölüm susacak, ölüm konuşacak biz susacağız. Dünya zevklerini bıçak gibi kesip atacak ölüm, konumuz olacak.

Bu bölüm, kurtuluşumuza; önce hatalardan, sonra da sorgu sualden kurtuluşumuza ışık tutması için hazırlanmıştır. Allah, yazdıklarımızın tesirini halk etsin. İnşallah öyle olur. Rabbim doğruları söylemek nasip etsin, güzel şeyler söyletsin ve tesirini göstersin. Okuyucularımıza da güzel şeyler öğrenmek ve kurtuluşumuzu sağlamak nasip etsin inşallah.

A – ÖLÜM NEDİR?

Kısaca ölüm, hepimizin ödeyeceği borçtur.

Ölüm dünya uykusundan uyanmaktır. Rüyanın bitmesidir. Allah Resulü (sav) şöyle demiş: “İnsanlar uykudadır ölünce uyanır.”

Cengiz Han ölürken : “Rüya bitti” demiş.

Ölüm yok olmak değil, bir halden bir hale dönüştür. Bu bakımdan ölüm, son değil, başlangıçtır.

Yunus Emre :

“Ten fanidir, can ölmez,

Çün gitti geri gelmez,

Ölür ise ten ölür,

Canlar ölesi değil” demiştir.

Ölüm tenedir, bedenedir, cana değil. Lambanın kırılıp elektriğin kırılmadığı gibi…

Hasan Basri’ye :

– “Falanca can çekişiyor” derler.

O da :

– “O yetmiş seneden beri can çekişiyordu” der.

Kus bin Saide, Ukaz Panayırında devesinin üzerinden şöyle demiştir : “Ey insanlar! Geliniz dinleyiniz, ibret alınız. Yaşayan ölür, ölen yok olur. Çocuklar doğar, ana babalarının yerini tutar. Sonra hepsi mahvolup gider. Gelen kalmaz, giden gelmez. Acaba gittikleri yerden hoşnut olup da mı kalıyorlar. Yazıklar olsun ömürleri gafletle geçenlere…”

Evet her insan ölecek; Kurttan veya olgunluktan dallarından düşen meyveler gibi insanlarda mezara düşecek.

Şeyh Galip, genç yaşta ölmüştü. Babası yıkanıp kefenlerden : “Bu kara sakala ak kefen yakışmıyor Galip!” demiştir. Yakışsa da, yakışmasa da vakti gelen gidecektir…

“Kimler geldi, neler neler istediler,

Hepside dünyayı bırakıp gittiler,

Sen, hiç gitmeyecek gibisin değil mi?

Ya işte! O gidenlerde senin gibiydiler.

Ölüye baktığımız zaman, gözler çökmüş çene düşmüş, suyu sıkılmış limon gibi görürsünüz. Bu duruma düşmeden, ölüm ötesine hazırlığı hep yarına bırakmayalım. Hiç dünya işini yarına bırakmıyoruz da, nedense ahiret işlerini hep yarına bırakıyoruz.Yarına bırakan kaybediyor. İşleri ihtiyarlığa bırakanda kaybediyor. Hele işi ölüm döşeğine bırakan hepten kaybediyor. Ölümle her şeyin biteceğini değil, başlayacağını düşünelim. Ölümü bir evden bir eve taşınmak olarak kabul edelim. Ölümü istemediğimiz ve beklemediğimiz bir anda dünyadan ayrılan bir olay olarak düşünelim.

 

Ölümün belirtileri nelerdir?

 

– Başta ölümün belirtisi doğmuş olmaktır.

– Her adım insanı ölüme yaklaştırır.

– Yaşlanmak, saça sakala ak düşmesi, ölümün habercisidir.

– Her kaza Azrail’in ölümü hatırlatmasıdır.

– Her geceki uyku bize “Böyle öleceksin” deyip durur.

– İnsan her gün can çekişir durur, en son kurtulmak için yatağa uzanır. İşte o zaman :

– Nefes alma verme zorlaşır, sıkıntı basar

– Gözler bir noktaya dikilir, öbür alemden bir şeyler görmeye başlar.

– Cilt sararır, buraya kadar, der.

– El, kol, ayak cansızlaşır,

– Ter başlar,

– Burun delikleri şişer,

En son Azrail gelir : “ver şu emaneti” der canı alır gider.

İşte bundan sonra eller, ayaklar bağlanır. Gözler kapatılır, çene bağlanır. “Adam gibi dur!” denilir. Dünyaya sığmayan insan böylece teslim alınır.

 

B – ÖLÜM HAKTIR

Dünya hayatı oyun ve eğlenceden ibarettir. Kısadır ve geçicidir. Her doğan ahiret yolculuğuna çıkar. Kefen satın almak için dünya pazarına uğrar, gene koşar adımlarla kabre doğru koşar. Son durak ölüm döşeğidir.

Allah Resulü şöyle demiştir :

– Cebrail bana geldi dedi ki: “Ya Muhammed! Dilediğin kadar yaşa, bir gün öleceksin. İstediğini sev, nihayet ondan ayrılacaksın. İstediğini yap, mutlaka onun hesabını vereceksin.” (Ramuz El Ehadis : 331/9)

Kur’anda da şöyle bildirilmiştir :

– “Her canlı ölümü tadıcıdır.” (Ankebut : 57)

– “Nerede olursanız olun ölüm size ulaşır; sarp ve sağlam kalelerde olsanız bile!” (Nisa : 78)

– “Allah’ın gökleri, yeri ve ikisi arasında bulunanları muayyen bir süre için yarattığını niçin düşünmezler.” (Rum : 8) (Ahkaf : 3)

– “Yer yüzünde bulunan her canlı yok olacak.” (Rahman : 26)

– Ölüm sarhoşluğu gerçekten gelir de : “İşte ey insan bu, senin öteden beri kaçtığın şeydir, denir.” (Kaf : 19)

Bu ayetlerde bildirildiğine göre her canlı ölümü tadacaktır. Ölüm döşeği, teneşir tahtası, kefen, tabut, musalla taşı ve mezar insanı bekliyor.

İnsan ölümden kaçamaz. Firavun sağlam kaleler yaptırdı ölümden kaçamadı. İnsan ölümü öldüremez. Genç görünme, genç kalma çabaları boşunadır. Estetikler, kremler, ilaçlar ve hiçbir şey insanı ölümsüz yapmadığı gibi ölümünü de geciktiremez.

İbrahim Peygamber Rabbine :

– Ya Rabbi! Dost dostun canını alır mı? Dedi.

Rabbi de :

– Dost dosta kavuşmaktan kaçar mı? Diye cevap verdi.

Musa Peygamberde ölmek istemedi. Rabbi ona “Ne kadar ömür istersin?” dedi. Ama o mutlak sonu görünce isteğinden vazgeçti. Şair ne güzel ifade etmiş :

Minarede ölü var, diye bir acı sala

Er kişi niyetine saf saf namaz… Ne ala!

Böyledir de ölüme kimse inanmaz hala!

Ne tabutu taşıyan, ne de toprağı kazan…

  N. Fazıl

 

Bir mezarlığın kapısında okumuştum :

– “Çıkmışsa ilahi emir bahane bol,

Toprakta başlar, toprakta biter bu yol.”

Evet ölüm hak. Ölmeden önce ölmek, ölüm korkusunu yenmek insanı iki cihan saadetine kavuşturacaktır. Yoksa ölümden kaçamayız.

Temel’in arkadaşı ölüm döşeğindeymiş. “Git ona biraz moral ver” demişler. Temel gitmiş demiş ki : “Korkma ve üzülme herkes ölecek!”

Evet herkes ölecek. Doğduğu gibi ölecek. Bundan daha tabi ne olabilir ki… Hayatı yaratan Allah ölümü de yaratmıştır.

 

C – ÖMÜR KISADIR

 

            Ömür, sayılı günlerdir. Sayılı günler çabuk geçer. Bir ifadeyle ömür, göz açıp kapamaktır. Yani insan doğar ve ölür. Öğleyin kalkan cenaze, geride kalanlara: “Sizde ikindiden sonra gelirsiniz” dermiş. İkindi kalkan cenaze

de : “Sizde yarın gelirsiniz” dermiş.

Şairin ifadesiyle de :

– “Ana rahminden geldik pazara,

Bir kefen aldık gidiyoruz mezara!”

Nuh (as), 900 yıl yaşamış. Son sözü şu olmuş : “Dünyayı bir han buldum. Bir kapısından girdim diğerinden çıkıyorum.”

Kabristandaki mezar taşlarına bir bakın: “Doğdu – öldü” yazılıdır. Arada sadece bir çizgi vardır. İşte hayat bu. Bu çizgi, ömrün kısalığını ne güzel anlatıyor…

Ölüm beklenmedik bir anda geliverir. Ölen biri için: “Genç yaşta öldü zavallı” diyorlardı. Halbuki yapacak ne çok işim vardı. Gerçekten de bir çok işim yarım kalmıştı. Mesela oğluma iyi bir iş kuramamış, araba ile renkli televizyonun taksitlerini bitirmemiştim. Büyük bir firma kurup dostlarımı o firmada toplamak da, hayal olmuştu. Önümüzdeki kış için odun kömür de almamıştım.

Birden kulaklarımı, çınlatan sesle irkildim. Sanki mikrofonla söylenen bu ses, beynimin en ücra köşelerinde yankılanıyor ve :

“Geçti artık geçti” diyordu. İçimden: “Keşke geçmemiş olsaydı!” diyordum. Nerden başıma gelmişti o kaza bilmem ki? Halbuki ne kadar da iyi araba kullanırdım.

Olup bitenleri hatırlamaya çalışırken, dostlarımın çevremi sardığını ve üzerimi örtmek için tabutun kapağını kaldırdıklarını fark ettim. Avazım çıktığı kadar bağırmak ve çırpınmak istediğim anda ne kımıldayabiliyor, ne de bir ses çıkarabiliyordum. Biraz sonra da koyu bir karanlık içinde kalmış ve gözlerimi, tabutun tahtaları arasından sızan ışığa çevirmiştim. Dehşet içinde :     “Aman Allah’ım, dedim. Ne olacak şimdi halim?”

Durup dururken bir sel bir deprem, bir hortum, afet felaket bir kaza yakalayıverir. Bazı kavimlerin helak’ını Kur’an da Allah şöyle haber veriyor :

“Nitekim, vuku kaçınılmaz olan korkunç ses yakalayıverdi onları! Kendilerini hemen sel süprüntülerine çevirdik! Zalimler topluluğunun canı cehenneme!” (El Müminun : 41)

“Zulmedenleri, o korkunç ses yakaladı ve yurtlarında diz üstü çöke kaldılar…” (Hud : 67)

“Onları, sabaha çıkarlarken o korkunç ses yakaladı…” (El-Hicr : 83)

“(Ve) kazanmakta oldukları şeyler, onlardan, hiçbir zararı savmadı.” (El-Hicr : 84)

“Benim azabım ve uyarmam nasılmış!..” (El-Kamer : 30)

“Biz onların üzerine korkunç ses gönderdik. Hemen, hayvan ağılına giren kuru ot gibi oluverdiler…” (El-Kamer : 31)

“Bunun üzerinde onları, o (gürültülü) sarsıntı yakaladı da yurtlarında diz üstü dona kaldılar…” (El – A’raf : 78)

İşte ömür bu kadar kısa. Bir deniz kabarıyor 300 bin kişi ölüyor. Ölüm herkese bu kadar yakındır.

Bu durumda gündüz ensemizde gece de yastığımızın altında bizi bekleyen ölümü unutmamak gerekir.

Peygamber (as) şöyle der :

-“Zevkleri bıçak gibi kesen ölümü unutmayalım.”

– “Ölümü çokça hatırlayalım.”(Tirmizi, Zühal: 4)

Ölümden ölenlerden ders alınmalıdır. Hani ne demişler :

“Dost istersen Allah yeter,

Arkadaş istersen Kur’an yeter,

Mal istersen kanaat yeter,

Düşman istersen nefis yeter,

Öğüt istersen ölüm yeter.”

Ölümden ölenlerden ibret alan insan hazırlığını güzel yapar, hayatın sonunda yaşadığına pişman olmaz. İbret olmayan dünyaya geldiğinde yaşadığına, mal mülk sahibi olduğuna pişman olur. Geri dönmek ve adam gibi yaşamak istediğini bildirir ama aldığı cevap : “Şimdimi aklın başına geldi? Düşünmek için sana mühlet verilmedi mi?” olur.

Ana karnındaki çocuk gibi bazıları da ahiretten habersiz yaşıyor. Ağaçtaki meyveler gibi kimi olgunluktan kimi kurtlanmaktan yere düşüyor. İnsanın evveli bir damla su, sonu da toprak.

Hz. Ömer (ra) Peygamber (as)’a :

– “Bana öğüt ver, nasihat et” demiş.

Cevap :

-“Ölüm sana öğüt ve nasihat olarak kafidir” olmuş. Ömer (ra) ölümü hatırlatması için adam tutmuş. Bir zaman sonra adama ücretini verip “Bana öleceksin!” demene gerek kalmadı. Bak saçıma, sakalıma ak düştü artık” demiş.

Abdullah bin Amr bin As anlatıyor : “Ben Medine’de ahşap evimi tamir için çamurlamakla meşguldüm.

Resulallah (sav) bana uğradı ve :

– Bu da ne ey Abdullah? buyurdu.

Ben :

– Evim tamiriyle meşgulüm, dedim.

Allah Resulü bana :

– Ölümün gelmesi, bu evin yıkılmasından daha çabuktur, buyurdu. (Ebu Davut-Tirmizi)

Allah Resulü bir sohbette buyurdu :

– Demir paslandığı gibi, kalplar de paslanır.

Bir sahabe tarafından soruldu :

– Kalplerin pasını giderecek, parlatacak cila nedir ya Resulallah?

Allah Resulü cevaben :

– O, Kur’anı okumak ve ölümü düşünmektir, buyurdu.

Ömür insana bir emanet olarak verilmiştir. Kıymeti bilinmelidir. Ne zaman bizden alınacağı bilinmez…

Ah, ölümün insana uzak olmadığını bir bilebilsek…

D – ÖLÜMÜN ŞEKLİ VE ZAMANI ÖNEMLİ Mİ?

 

İnsan için tayin edilen ömür ne zaman biterse, ölüm olayı o an olur. Bazıları için hayırlı, bazıları içinde hayırsız olur. İmanın ameline göre değişir. Bazıları, yatak – yorgan yırtar. Bazıları da helalleşmeden gider.

İyi kimseler için sıkıntısız bir ölüm olur. Bazıları, için ahiret azığı hazırlanmadan, üzerindeki hakları vermeden, tevbe istiğfar etmeden gider ki, iyi bir gidiş değildir.

Aslında, hiçbir ölüm ani değildir. Daha önce defalarca hatırlatılmıştır. Çeşitli olaylar, hastalıklar, ders alınacak ölümler hep hatırlatmadır. O, an Azrail’in son gelişidir.

İnsanı, öldüğü zamana göre de değerlendirmek yanlış olur. İnsan eceli Cuma günü bitmişse, Cuma günü ölür. Ne iyi adammış demek yanlış olur.

Adamın biri kadir gecesi ölmüş.

– “Ne iyi insanmış, içki de içerdi, ibadette etmezdi ama…” demişler.

Gece, hanımı bir rüya görmüş, çocuklarına: “giden ben babanızı iyi görmedim” demiş. Çocuklar mezara gelmişler dışarıda ciğer parçaları, açmışlar babaları domuz suretinde imiş…

Dikkat edelim. Son anda bile şeytan insanın imanını bir bardak su ile çalabilir. İmansız gönderebilmek için aldatmaya çalışır. Ona yardımcı gibi, kurtarıcı gibi görünür. İmanı kurtarmak için iyi yaşanmalıdır. Güzel bir hayat, güzel bir ölümle biter.

Beşikle teneşir tahtası arasındaki mesafe çok kısadır. Birden bire sapa sağlam insan gidiveriyor. Eskiden insanımız helalleşe helalleşe ölürdü. Şimdi helalleşmeye vakit kalmıyor. Çoğu vasiyet etmeye bile, “Allah ısmarladık” demeye bile vakit bulamıyor.

Ahireti sona bırakan, hiç hazırlıksız gidiyor.

Hz. Peygamber: “Ani ölüm, mümine Allah’tan bir hediye kafire ise üzüntüdür, sıkıntıdır” diyor.

Müslüman her zaman her yönü ile bu dünyadan göçmeye hazır olmalı ve: “Sana gelmeye, yürümeye hazırım ya Rabbi! Canımı alabilirsin” diyebilmelidir.

Müslüman’a Cenab-ı Allah son nefesinde “sana ömrünü iade ediyorum” dese mümin : “ya Rabbi! Bu güne kadar senin için yaptıklarımı bir daha yapamam endişesini taşıyorum” diyebilmelidir.

Hz. Peygamber (sav): “Ani ölüm kafir için üzücü bir yakalanış, mümin için ise bir rahmettir.” (Büyük Hadis Külliyatı : 1/2397) buyurmuş, ansızın ölümden hep Allah’a sığınmıştır. Bir hadislerinde de : “Felç ve ansızın ölüm, kıyamet alametidir” demiştir.

Atalarımız : “3 gün yatak 4. gün ölüm” derler. “Kimseye muhtaç etme ya Rab!” diye dua edelerdi. Bu üç gün ömrü de helalleşmek ve vasiyet için isterlerdi.

Ansızın ölüm, hazırlıksız yakalanmaktır.

Lokman Aleyhüsselam oğluna: “Oğlum tövbe etmeyi geciktirme. Çünkü ölüm ansızın gelip yakalar” demiştir.

Hasan-ı Basri Hz.leri : “Baygınlık geçirerek veya ansızın ölenin acele gömülmemesini istemiştir.

Soralım: Habersiz gelecek ölüme hazır mısınız? Ne hazırlığımız var?

Cevap: “Mezarımı aldım, kefenim hazır.” Böyle değil, böyle hazırlıktan Allah korusun. Hazırlık şudur: “Ya Rabbi! Yaşadığım hayatım, yaptıklarım hesabını vermek için hazırım. Sana kavuşmak isterim” diyebilmektir.

İnsanın öldüğü gün, öldüğü yer ve ölüm şekli hep insanları meşgul etmiştir.

Bir insan camide ölür, bir insan tuvalette de ölebilir. Önemli değildir.

Cenazesi kalabalık olabilir, olmayabilir önemli değil.

Toprağı artar, artmaz önemli değil.

Gömüldüğü yer, kimlerin yanına gömüldüğü de önemli değil.

Görünümüne göre, cennetlik veya cehennemlik yorumu yapmak da yanlış.

Mezara onunla beraber Kur’an veya bir şeyler koymuş olmakta onu kurtarmaz.

Çabuk veya sıkıntılı ölümü de yorumlamamak gerekir. Mesela kalpten gitmek, kaza da gitmekte ani ölümdür. O kişinin iyiliğine veya kötülüğüne delil olmaz.

Bir büyük arkadaşına :

– “Ben ani ölüm istiyorum” der. O sorar :

– Neden ?

– “Fitne çoğaldı fitneye düşmemek için” der.

Diğeri de :

– “Ben ani ölüm istemiyorum”

– Neden ?

-“Tövbe etmek, helalleşmek isterim” cevabını verir.

Abdulkadir Geylani son anda tebessümle değil de biraz sıkıntılı ölür. Görenler :

– “iyi gitmedi” derler.

Bu duruma bir talebesi çok üzülür. Rüyasında görür ve :

– Hocam son andaki üzüntün neydi? Der

– Melekler birbirlerine : “azıcık şiddet gösterelim de azıcık günahı da gitsin tertemiz intikal etsin” dediler. “Bazılarının aleyhime gördüğü o hal, benim lehimeydi” der.

Biz bilemeyiz Allah bilir.

Ömer Bin Abdül Aziz, hocasının ölürken yüzünü hemen kıbleye çevirir. Hocası derki:

Ben hayatımda yüzümü kıbleye çevirmediysem şu anda çevirmeniz neye yarar? Bir ömür boyu yüzümü kıblede tutmuşsam, son anda yüzümü kıbleye çevirmemeniz bana ne zarar verir? der.

Demek ki ölürken şekil, zaman önemli değil. Önemli olan imanla gitmektir.

E – ÖLÜM NEDEN GİZLİ TUTULMUŞTUR?

 

Ölüm haktır. Ayrıca gizli tutulmuştur. Nerede ne zaman ve ne şekilde öleceğini kimse bilemez. Gelecekten haber verdiklerini ve gizlilikleri bildiklerini iddia edenler bile ne şekilde öleceğini bilemez. Gelecekten haber verdiklerini ve gizliliklerini bildiklerini iddia edenler için burada alınacak ders vardır.

Cenab-ı Allah : “Hiçbir kimse yarın ne kazanacak, hiçbir nefis nerede ölecek bunu bilemez” (Lokman : 34 )

-“Her nefis ölümünü tadıcıdır.”(Ali İmran : 185)

-“Ölüm, mutlaka sizi bulacaktır. En sağlam kalelerin içinde olsanız bile” (Cuma : 8) buyuruyor.

İnsan ölümden kaçamaz, kurtulamaz. Mutlaka kendisi için tayin edilen ömrün sonunda, ölümün acısını tadacaktır.

Bunun için insan her an için ölüme hazır olmalıdır. Allah insana ömür vermiştir ve ölüme hazırlanmasını istemiştir. Hayat bir imtihandır. Hayatı iyi değerlendirmek lazım. Daha vaktim var. “Şu zaman şunu, şu zaman da şunu yaparım” diyerek gaflete dalmamak gerekir. Yoksa kurtuluş fırsatını kaçırmış oluruz. Hayat o zaman pişmanlık vesilesi olacaktır.

Yunus der ki :

“Ölüm haberi gelmeden,

              Ecel yakamız almadan,

              Azrail hamle kılmadan,

              Gel dosta gidelim gönül.”

Eğer ölümün vakti belli olsaydı. İnsan hayata bağlanmazdı. Dünyayı bırakıverirdi. Ölüm vakti belli olsaydı. Vakit yaklaştıkça insanın morali bozulacaktı. Bazı doktorların bazı hastalara ömür biçmesi durumunda olduğu gibi.

Kendisine ömür biçilenler sosyal görevleri, sosyal ilişkilerini normal devam ettiremezler. Boş vermişliğin içine sürüklenirler. Her şeyden ellerini ayaklarını çekerler. İslam da hayat, hep ümitle yaşanacaktır.

Nerede öleceğini, mezarın nerede olduğunu, tabutunun tahtasının hangi ağaçtan olduğunu ve ne sebeple, nasıl öleceğini bilemezsin, kimsede bilemez.

Allah sonumuzu hayretsin, demekten başka çare yok.

Kısaca eğer ölüm gizlenmemiş olsaydı, imtihanın önemi kalmazdı, her an ölüme hazır olunmazdı, ölenlerden de ibret alınmazdı. En önemlisi de hayata bağlanılmazdı. Doktorun birkaç yıl ömrün var dediği insandan birkaç gün sonra öleceğinden haberdar olmayan insan, daha zevkle, şevkle yaşar.

 

F – ÖLÜM UNUTULMAMALI :

 

Bazı önemli işler, önemli şeyleri unutmazken ölüm gibi bir gerçeği ne yazık ki, unutuyoruz.

Peygamber (as) : “Ağız tadını bozan ölümü çok hatırlayın” (Tirmizi Zühal : 4)

-“Ölümü yad edin. Kim ölümü çok yad ederse, Allah onun kalbini ihya eder ve ölümünü kolay kılar” (Ramuz : 80/15)

-“Zevkleri bıçak gibi kesen ölümü unutma” (İbni mace, Zuhd : 31) ikaz ve uyarılarında bulunmuştur.

Ensar’dan bir genç geldi. Efendimize selam vererek oturdu ve şöyle dedi :

-Ya Resulallah, müminlerin hangisi daha üstündür?

-Resulü Ekrem Sallallahu Aleyhi ve Selem ona cevaben buyurdu ki:

-Ahlakı en güzel olan…

Genç bir daha sordu :

-Ya Resulallah müminlerin hangisi daha akıllıdır?

Resulü Ekrem buyurdular :

-Ölümünü en çok hatırlayan… Ölüm gelmeden önce ona en iyi hazırlanan… İşte müminlerin en akıllıları bunlardır.

 

Yeryüzü, her gün, insanlara 10 cümle ile seslenir:

Ey Ademoğlu!

 

Üzerimde; gezip dolaşıyorsun!

  İçimde; hareket edemeyeceksin!

Üzerimde; günah işlersin!

  İçimde; hesap vereceksin!

Üzerimde; gülüyorsun!

  İçimde; ağlayacaksın!

Üzerimde; neşelenirsin!

  İçimde; mahzun olacaksın!

Üzerimde; mal topluyorsun!

  İçimde; pişman olacaksın!

Üzerimde; haram yiyorsun!

  İçimde; kurtlar seni yiyecek!

Üzerimde; hile yapıyorsun!

  İçimde; zelil olacaksın!

Üzerimde; sevinçlisin!

  İçimde; üzüntüye düşersin!

Üzerimde; ışıkta geziyorsun!

  İçimde; karanlığa düşersin!

Üzerimde; herkesle berabersin!

  İçimde; yalnız kalacaksın!

 

Ölümü hatırlamak demek düşünüp düşünüp “Vah yahu ölüp gideceğiz, her şeyi bırakıp gideceğiz” demek değildir. Ölen yakınlarımız için yas tutmak ta değildir.

Allah: “Müslüman doğduğunuz gibi Müslümanlar olarak ölün” diyor.

Hazırlık: Hayatın hesabını verecek şekilde yaşamaktır.

Allah : “Bana ne getirdin? Deyince :

– İşte ya Rabbi, şunları senin için yaptım” diyebileceğimiz işler yapmalıyız.

Bizi cennetliklerden yapacak hayırlar işlemeliyiz.

Dünyanın niçin ve neden yaratıldığı bilinmezse, nasıl yaratıldığını bilmek kimseye bir şey kazandırmaz. Dünyayı bileceksin, ahireti bilmeyeceksin olur mu? olmaz.

En az dünya kadar ahiretini bileceksin. Kıyamet öyle bir şey ki : “O gün insan, kaçacak yer neresi!” diyecek. (Kıyamet : 10)

Hiçbir gün yoktur ki, bir ahbabımızın veya tanıdığımızın ölümünü, ahirete intikal ettiğini duymuş olmayalım.

Omuzlarımızda cenazeleri kabristana götürmemize rağmen kendimiz için bir ibret dersi alıp; uyanık olabiliyor muyuz?  Bu bizim basiret gözümüzü açıp da, Allah’ü Teala’nın rızası yolunda, ahiret için hazırlıklı olmamıza sebep teşkil ediyor mu? Aynı ölümü kendimizin de tadacağımızı unutuyor muyuz? Basiret sahipleri için cenaze bir ibret levhasıdır. Ne yazık ki insanoğlu gafildir. Kendisinin fani olduğunu bildiği halde, sanki hiç ölmeyecekmiş gibi var kuvvetiyle dünyaya çalışır. Ne kadar kaçınırsa kaçınsın akıbet kara toprağa gömülecektir.

Resulü Ekrem (sa) Efendimiz bir mescide teşriflerinde bir topluluğun, konuşup, gülüştüklerini gördü ve onlara hitaben buyurdular ki :

– “Ölümü unutmayın, ölümü hatırlayın, varlığım kudret elinde olan Allah’a yeminle söylerim ki eğer benim bildiğimi bilseydiniz az güler, çok ağlardınız.”

Yasin suresinin 68. ayetinde; “Kime uzun ömür verdiysek biz onun gençliğini ve güzelliğini bozar, beli bükük hale getiririz. Yolculuk nereye düşünmezler mi? buyruluyor.

-Rivayete göre Hazret-i Osman (ra), Hızır’ın tamir ettiği yetimlere ait duvarın altından çıkan hazine için şunları söyler :

“Hazine, altından yapılmış bir levha idi. Üzerinde şu yedi satır yazılıydı :

1- Ölümü bilip de gülen kimseye şaşarım.

2- Dünyanın fani olduğunu bilip de ona rağbet eden kimseye şaşarım.

3- Her şeyin bir kader ile tayin edildiğini bilip de elden çıkan şeye üzülen kimseye şaşarım.

4- Hesaba tabi tutulacağını bildiği halde mal toplayan kimseye şaşarım.

5- Cehennem ateşini bildiği halde günah işleyen kimseye şaşarım.

6- Allh’ı yakinen bildiği halde, O’dan başkasını anan kimseye şaşarım.

7- Cenneti yakinen bildiği halde, dünyada istirahat ümit eden kimseye ve şeytanı düşman olarak bildiği halde ona itaat eden kimseye şaşarım.”

Ahireti, ölümü, mezardaki insanı unutmak akıllıca bir iş değildir, gaflettir.

Ölüm insanın elini hayırdan keser. Geride kalanlardan ikram umar hale getirir. Yani bir Fatiha’ya muhtaç eder.

G – ÖLÜMÜ TEMENNİ ETMEK

 

Ölüm elbette istenmez. Ama bazıları hayatı, dertleri çekilmez görüp, intihar ediveriyor. Ne olursa olsun, insan yaşamaya çalışacaktır. Engelleri aşmaya çalışacak, düzelme imkanı arayacaktır.

Peygamber (as) :

1-“Sizden biriniz ölümü” istemesin. Zira ölünce ameli kesilir. Müminin hayatta kalması, hayrını arttırır. (R. Salih’in : 2/587)

2-Sizden biriniz hastalığınızdan dolayı ölümü temenni etmesin. Eğer isteyecekse şöyle desin: “Allah’ım, yaşamak benim için daha hayırlı ise beni yaşat, ölmek hayırlı ise beni öldür.” (İslam Fıkhı Ans. : 3/13 , V. Zuhayli)

3-“Sizden kimse ölmeyi arzulamasın. Zira ölmeyi isteyen kimse eğer iyi biri ise, belki daha çok hayır ve iyilik yapar. Şayet kötü ise olur ki tevbe eder. Allah’ın rızasını kanmaya çalışır.” (Buhari, Merda : 19) buyurarak ölümün istenmemesi gerektiğini bildirmiştir.

Ömrün hayırlısını dileyelim, başımıza gelenlerin bir imtihan olduğunu unutmayalım. Dünyada sabredip çekilenler, günahlara kefarettir, bilelim.

Adamın biri, Ayakkabıcıya :

-Bana öyle bir ayakkabı yap ki üç yıl dayansın der. O sırada bir veli geçmektedir, şöyle der :

-Adamın bir yıl ömrü var, üç yıllık ayakkabı istiyor. İnsan fıkratı yaşamaya hırslıdır.

Allah Resulü şöyle haber veriyor :

“İnsan ölünce onu haktan alıkoyan her şey derlenip toplanır, önüne konur. O anda insan :

-“Ya Rabbi beni geri döndür de terk ettiğim Salih amelleri işleyeyim diyecek.” (Ramuz : 42/8)

Şehit de şehitliğin lezzetini tadınca, mükafatını görünce o da : Ne istersin? Sorusuna, dirilip tekrar “şehit olmak” diyecek dirilip tekrar geri gelmeyi isteyecek.

Kafir, manzaraya bakacak geri gelmek isteyecek “Şimdi mi aklın başına geldi” denilecek.

Geri gelinmeyeceğine göre; bizi sıkıntıya sokacak, yüzümüzü kızartacak işler yapmamalıyız.

Yaşadığımıza, dünyaya geldiğimize pişman edecek bir ömür yaşamamalıyız.

Başkaları için de ölüm istenmez. “Ölsün, gebersin” diye beddua edilmez. Sakatın, ihtiyarın veya bir hastanın da ölmesi istenmez.

 

H – ÖLÜMDEN VE ÖLENLERDEN İBRET ALINMALIDIR

Bazı evlerde, bazı işyerlerindeki levhalarda şunlar vardır.

“Dost istersen Allah yeter,

Arkadaş istersen Kur’an yeter,

Mal istersen kanaat yeter,

Düşman istersen nefsin yeter,

Öğüt istersen ölüm yeter.”

Allah Resulü (sav) : “Ölmeden önce ölünüz” buyurur. Bir başka hadislerinde de :

– “Eğer hayvanlar, ölüm hakkında insanların bildiğini bilseydi; onlardan semiz et yiyemezdiniz” buyurur.

Her gün ölüm tehlikeleri atlatıyoruz. Azrail bize sık sık geliyor. Ayağımıza bir şeyler takılıyor, başımıza bir şeyler düşüyor, bize bir şeyler çarpıyor: “öleceksin, öleceksin” denilip duruyor. Biz hiç aldırış etmiyoruz.

Ölenleri gömüyoruz, kendi ellerimizle gömüp geliyoruz. Hiç değişiklik olmuyor. Aynı hayat. aynı işler, mezarları görüyoruz, üzerinden yürüyoruz. Bunlar da bizim gibiydi, biz de bunlar gibi olacağız, demiyoruz.

Mezar taşlarındaki vasiyetleri okuyoruz ama anlamıyoruz.

Ölüm sohbetleri yapıyoruz veya dinliyoruz, ölmeyecekmiş gibi davranıyoruz.

Sırtımıza aldığımız ölüyü çabucak gömüp geliyor, ondan bir an önce kurtulmak istiyoruz, giderken gelirken, ne ölen bizi etkiliyor, nede ölen bize bir şey diyor…

Öleni gören, göz kapatan, çene bağlayan, yıkayan, kefene koyan, mezar kazan da ibret almıyor.

Ölenler bizi çağırıp duruyor, öleceksin diyor, gel diyor, rüyamız da görüyoruz, resmine bakıp duruyoruz, gene de ibret almıyoruz. Sıra bize gelecek demiyoruz.

Mezar, mezarlık görüyoruz ibret almıyoruz.

Sela veriliyor : “falan oğlu falan gitti” diyor, duymak istemiyor, biz de gideceğiz demiyoruz. Neden ?

Bu, dünyaya fazla meyledişimizden, ahirete hazırlık yapmayışımızdan, kalbin kararması ve katılığından olsa gerek.

Mezarlıktakiler bize diyor ki : “Bizi unuttunuz. Bu karanlık mezara, kuru toprağa sizde gireceksiniz. Hem de bir kefenle gereceksiniz…” diyorlar.

Her gün omuzlarında kendilerinden birinin cenazesini taşıyan insanlar düşünüp, ibret alsa düşüp bayılması gerekir.

Mezarlığa gittiğimiz zaman nice paşa, bey, kul, fakir, zengin Allah’ın hükmüne boyun eğmiş görüyoruz. Atıp tutanlar, arza da arşa da hırlayanlar, dünya hırsına kapılıp mal toplayanlar hepsi kara toprak altıda bir kefene girmiş yatıyor. Ve bizi de yatıya bekliyor. İnsan içinde bundan daha iyi ibret sahnesi olur mu?

Büyük Hükümdar Selahattin-i Eyyübi dünyadan göçme zamanının geldiğini anlayınca Şeyhül İslam’ı çağırır, ona :

-Bir insan öldüğü zaman ne kadar kefen gerekir?

-Altı arşın hükümdarım der.

Bir mızrak ve bir kefen getirilmesini ister. Bir asker çağırıp:

Bu kefeni mızrağa tak. Bağdat sokaklarında dolaş ve şöyle de :

-Ey ahali! Ülkeler,servetler sahibi Selahattin-i Eyyübi yalancı dünyadan ebedi aleme şu kefenden başka servet götüremiyor, ibret alın!..”

İşte Londra da British Müzesinde secde eder vaziyette Firavunun üç bin yıllık cesedi bütün organları saç sakalı tam mumyalanmamış halde, bilindiği gibi Musa Peygambere iman etmemiş, iman edenleri rahat bırakmamıştı da Allah onu Kızıl Denizde boğmuştu.

Kur’an da: “Bu gün senin gark olan (boğulan) cesedine necat vereceğim. Ta ki senden geridekilere bir ibret olasın. Ve şüphe yok ki, insanlardan birçokları bizim ayetlerimizden elbette gafildirler.” (Yunus suresi : 92)

Cesedi İngiliz araştırmacılar Kızıl Denizin kenarında bulmuştur.

Cesedin bu güne kadar niçin çürümediğini araştırmaktadır.

Hz. Ömer Peygambere “bana nasihat et” deyince Allah’ın Elçisi “ölüm sana yeter” buyurmuştur. Hz. Ömer o günden sonra her gün kendisine gelip “öleceksin ya Ömer!” demesi için birini tutmuş, sakalına ak düşüncede “artık gelmene lüzum yok ölümün nişanını üzerimde taşıyorum” demiştir.

Yakup Peygamber Azrail ile karşılaşır, ona canımı almaya gelmeden haber ver olur mu? der. O da bunu kabul eder. Bir gün de canını almaya gelir.

Yakup Peygamber :

-Hani canını alamaya gelmeden haber verecektin? diye sorar. Azrail :

-“Haber verdim ya; saçların siyahtı beyazlaştı, gençtin ihtiyarladın, güçlü idin zayıfladın” der.

Şu buyruklara kulak verelim :

“Ey insanoğlu : Eğer ölümün acısı ve şiddeti gizlenmeseydi, gece uyumamam, gündüz durmamam gerekirdi.” (Kutsi Hadis)

Genç bir anne şöyle diyordu :

-“Beş yaşında oğlum öldü. Beni ölüm o kadar etkiledi ki örtündüm ve namaza başladım…” İşte ibret almak budur.

İbret almak, değişmekle olur. Bazı şeyleri değiştirmekle olur.

 

I – ÖLÜM HERKESİ EŞİT YAPAR

 

            Ölüm de ebediyete davet vardır.

Ölüm, şan, şöhret, makam, mevki, zenginlik, büyüklük, küçüklük her şeyin sıfırlanmasıdır.

Ölüm, her kapıyı kapatır, ama iyilik, kötülük kapısını kapatmaz. Amel defteri kapanmaz.

Allah Kur’an da: “Öyle bir günden sakının ki, o gün Allah’a döndürüleceksiniz. Sonra herkese kazandığı tas tamam verilecek.” (Bakara : 281) buyurarak hesabı haber veriyor.

Şair :

“Yoklansın kafası mezarda her ölenin,

Farkı var mı bakalım hükümdarla kölenin” demiştir.

Şöyle anlatırlar : “Bir generalin cenaze namazı kılınacaktır.” “Er kişi niyetine” denilince, kenarda bekleyenler “Ne eri, er değil, generali general” derler.

Ölüm, beylik, paşalık, erlik, komutanlık bırakmaz erkesi eşit yapar. Herkes teneşir tahtasında yatar, musalla taşına gelir, bir namazlık saltanattan sonra bir tek kefenle mezar çukuruna girer, sonrada huzura çıkıp, iğneden ipliğe her şeyin hesabını verecektir.

Bazılarının selaları verildiği zaman : “Denizli eşrafından” denilerek, ölümü halka duyuruluyor.

Şu veya bu aileden gelmek, şu veya bu adı taşımak, bir makam sahibi olmak, zengin olmak insana şereflilerden yapmaz. Şeref, Allah katında, Peygamber yanında olur.

“Mal sahibi, mülk sahibi

Hani bunun ilk sahibi?

O da yalan, bu da yalan

Var sende biraz oyalan” fakat : “Yalan, dolan, oyalan” derken ölüm gerçeğini sakın unutma. Bıçak gibi zevkleri kesecek olan ölüm bir gün sana da gelecek, bana da gelecek, herkese gelecektir.

Mezarlığa bakalım, yatanların aralarında bir fark var mı? Hepsi kıyameti beklerken kabir de hesap veriyor.

Aralarında görebildiğimiz fark mezar taşları. Bazıları yüklenmiş mermerleri altında eziliyor, fark bu, görünen ayrıcalık bu. Bu görünüm önemli değil. Ya ne önemli? Mezarın içi önemli. Oraya götürülen şeyler önemli. Oradaki hayat, dünya hayatının devamı olacağı için dünyadaki yaşayış önemli. Peygamber (as) : “Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz, nasıl ölürseniz öyle haşrolunursunuz.” buyurur.

Bir farklılıkta kabrin insanın yaşadığı hayata göre ya cennet bahçelerinden bir bahçe veya cehennem çukurlarından bir çukur olmasıdır.

 

İ – HAYATIN SONU ÖLÜM

 

            Cenab-ı Allah: “Her canlı ölümü tadacaktır” buyurmuştur. (Al’i İmran : 185) Bu, canlıların kaderidir.

Yunus : “İşte bu söze hak tanıktır.

                           Bu can bu gövdeye konuktur.

                             Bir gün ola çıka gide,

                             Kafesten kuş uçmuş gibi” der.

Necip Fazıl da şu ikazda bulunur :

“Şu geçeni durdursam, çekip eteğinden,

Soru versem: Haberin var mı öleceğinden”

Yatağan mezarlığının kapısında :

“Çıkmışsa ilahi emir bahane bol,

Toprakta başlar, toprakta biter bu yol” yazılıdır.

İnsan her gün omzunda cenaze taşır, bir günde onu başkaları taşır, bu böyle devam edip gider. En önemlisi, bu çark dönerken ibret almaktır. Bu gün altımızda olan toprak yarın üstümüzde olacak. Toprak belki insanı gizleyecek ama, günahlarını gizleyemeyecek.

İnsan kendini düşünmüyor, ahiretini de düşünmüyor. İsyan içinde, şüphe içinde, inkar içinde. Böyle olunca yapılan iyilikler bile fayda vermeyecektir.

Peygamber (as) :

-Aklınızı başınıza toplayın. Bilin ki yarın Allah’ınıza kavuşacaksınız. Bugünkü her hareketinizden hesaba çekileceksiniz. diye bizi uyarmıştır. Bu gidişin geri dönüşü yok. Ömür sermayesini boş yere harcamak, akıllıca bir iş olmaz. Hayat sınırlı, ömür sayılı günlerden ibaret.

Dikkat edin; insan, yaşadığı hal üzere ölür, öldüğü hal üzere dirilir ve o hali ile muamele görür. Niyeti ne ise, ne iş yaparsa, neyi severse, kiminle olursa, sonuç ona göre olacaktır.

Peygamber (as): “Kişi sevdiği ile beraberdir.” Buyurmuştur. Kendine zulmeden : “Ellerini çırpıp keşke peygamberle birlikte yol tutsaydım” diyecek. “Eyvah yazıklar olsun keşke falanı dost edinmeseydim” diyecek (Furkan : 27-28)

Biri hep: “Nerede çalgı, orada kaldı” dermiş ölürken parmaklarını kıtlata kıtlata ölmüş. Biride ölürken “Tuğla getir, harç getir” demeğe başlamış, kelime-i şahadet getirenlere aldırış etmemiş. Orada bulunan yaşlı biri :

-Bu ne yapar, nasıl yaşardı? Diye sormuş. Oradakiler :

-Ezan okunurken işi bıraktırırdı demişler.

O kişi ezan okumaya başlar. O sırada mühendis de kelime-i şahadet getirenlerle beraber kelime-i şahadet getirir ve o sırada can verir. Güzel yaşayan güzel ölür.

Hz. Peygamber: “Nasıl yaşarsınız öyle ölürsünüz, nasıl ölürseniz öyle haşrolursunuz” buyurmamış mı?

Bir de :

-“Allah’ın kulundan vazgeçmesinin belirtisi, o kulun boş şeylerle oyalanmasıdır” demiştir.

Bir çokları öleceğini ölüm döşeğinde hatırlıyor. Kaçamayacağını o zaman anlıyor. “Hayrımı yapın” demeye başlıyor.

Behlül Dana Hazretlerine sordular :

-Ölünce seni nereye gömelim?

Behlül Dana cevap verir :

-Nereye isterseniz oraya gömün. Ahiret her yerden aynı uzaklıktadır.

“Az yaşa, çok yaşa akıbet gelir bir gün başa” bu nedir? İşte bu ölümdür.

Yalnız ölüm çeşit çeşittir. Camide ibadet ederken ölmek var. Meyhanede kafa çekerken ölmek var. Allah diyerek ölmek var. Küfür içinde ölmek var.             “Ne şehittir, ne gazi pisi pisine gitti Niyazi” olmak var.

Fuhuş içinde cünüp ölünebilir. Alkollü ölünebiliyor. Kumar kavgasında, hırsızlık yolunda ölünebiliyor.

Yüce Allah uyarıyor: “Allah’ım, Müslüman olarak canımı al” diye dua et ve: “Müslüman olarak yaşa ve Müslüman olarak can ver” diye emrediyor.

 

J – DÜNYA İHTİRASI

İnsan yaratılırken hırsına düşkün olarak yaratılmıştır. Hani ne derler: “Aç karın doyarda aç göz doymaz”

Dünya malını büyüklerimiz acı suya benzetmiştir. İçtikçe insanın içesi gelir demişlerdir.

Dünyaya doyum olmaz. Bu gün dünyanın en zenginine bile “yetmedi mi” derseniz. Daha var mı? diyecektir. Şeytan onu da fakirlik korkusu ile korkutacaktır.

Kur’an da bildirildiğine göre, dünya hırsı ile yaşayan kimse kıyamet gününde: “Malım bana fayda vermedi” diyecek ve kendisine: “Tutun onu ellerini boynuna bağlayın, sonra onu alevli ateşe atın” (Hakka : 31) denilecektir

Bir ayette de: “Dünya hayatı oyun ve eğlenceden ibarettir.” (Enam: 32) buyrularak dünyanın boşluğuna dikkat çekilmiştir.

Bir grup insan mezarlıktan geçerken içlerinden biri duvarın dibindeki insan dışkısını göstererek: “İşte o dünya nimetleri, işte yiyenler” diyerek duvarın ardındaki mezarları gösterir.

Dünya iyinin de kötünün de satıldığı pazardır. Herkes dilediği kadar alır. Yoluna devam eder, esas evi olan mezara gelir.

Hayatının sonuna doğru bir yaşlıya sormuşlar: “Dünya kaç karış” diye. O da geçen cenazeyi göstermiş “Ona sorun ölçmüş biçmiş diyor” demiş.

Cenab-ı Allah, Musa (as) vasıtasıyla kavmini şöyle uyarmıştır : Ölümüne inanan nasıl güler? Nasıl şımarır? Nasıl dünyaya bel bağlar? Nasıl gaflet içinde yaşar?

İnsanın dünyadan bir kefen nasibi vardır. Selahaddin-i Eyyübi cenazesi götürülürken “Selahaddin-i Eyyübi bir kefenle gidiyor” diye bağırtmıştır. Kanuni ellerini tabuttan dışarı çıkartarak “bakın ellerim boş bir şey götüremiyorum” demiştir. İnsan bu dünyadan sümüklü mendilini de götüremeyecek, kirli çorabını da götüremeyecektir. İnsan bu dünyada emanetçidir. İnsan bu dünyada kiracıdır. İnsan bu dünyada yolcudur, misafirdir.

Büyük mutasavvıf  İbrahim Ethem Hazretleri’nin bir hatırası vardır. Kendisi bir ara Bağdat’tan sonra Basra’ya uğrar. Etrafını saran halk sorar;

– Ey İbrahim! musibetlerden bir türlü kurtulamıyoruz bu konuda dua ediyoruz ama kabul olmuyor. Acaba neden duamız kabul olmuyor?

Büyük Veli bunlara hemen cevap vermez;

– İzin verirseniz bir müddet içinizde kalayım, durumunuzu tetkik edeyim sonra cevabını vereyim, der.

Gereken araştırmadan sonra onları topladığı mescitte şöyle hitap eder ;

– Ey Basra halkı, halinizi inceledim. Kalbinizin günahlarla ölmüş olduğunu anladım. Ölmüş kalplerin duası kabul olmaz, der.

Halk sorar;

– Ne türlü günahlarla kalbimiz ölmüş?

Büyük Veli 10 tane günah sayar. Bunları da şöyle sıralar ;

1- Allah’ı tanıdığınızı söylüyorsunuz ama emirlerini tanımıyorsunuz.

2- Kur’an-ı Kerim-i okuyorsunuz ama muhtevasıyla amel etmiyorsunuz.

3- Resulallah’ı sevdiğinizi söylüyorsunuz ama sünnetini sevdiğinizi göstermiyorsunuz.

4- Şeytanın düşman olduğunu söylüyorsunuz ama onunla dostluktan asla geri kalmıyorsunuz.

5- Cenneti sevdiğinizi söylüyorsunuz ama ona layık bir amel işlemiyorsunuz.

6- Cehennemden korktuğunuzu iddia ediyorsunuz ama ona götürecek fiillerden geri kalmıyorsunuz.

7- Ölüm haktır diyorsunuz lakin hak olan ölüme hiç hazırlık yapmıyorsunuz.

8- Din kardeşinizin ayıbı ile uğraşıyor, kendi ayıbınızı hiç görmüyorsunuz.

9- Allah’ın lütfettiği nimetleri bolca tüketiyor ama hiç şükretmiyorsunuz.

10- Ölülerinizi gömüyorsunuz, bir gün sizinde gömüleceğinizi düşünmüyorsunuz.

İbrahim Ethem Hazretleri bunları saydıktan sonra sözünü şöyle bağlıyor.

– Ey Basra halkı! Kalbinizi öldüren bu 10 tane günahı terk etmedikten sonra dualarınızın kabul olacağını sanmayınız. Kalbinizin dirilmesini istiyorsanız bu günahlardan kaçınmaya gayret edin. Gidişatınızı düzeltin. Göreceksiniz ki dualarınız kabul olacak, başınızdan da bela ve musibetler uzaklaşıp gidecek.

İnsanoğlu dünya malını topluyor. Zekatını bile vermiyor. Sonra mirasçılara bırakıyor gidiyor. Başkaları sefasını sürerken ölen, o malların hesabını veriyor.

Çok mal haramsız olmaz derler. Dünya hırsına kapılanda günahlardan kurtulamıyor.

Peygamber (as) Hz. Ali’ye şöyle demiştir :

– “Ya Ali altı yüz bin koyun mu? istersin, yahut altı yüz bin altın mı? veyahut altı yüz bin nasihat mı isterin?”

Hazret-i Ali kerremellahü  vecheh dedi ki :

– Altı yüz bin nasihat isterim.

Sallallahü Aleyhi ve Selem diyor ki :

– “Şu altı nasihate uyarsan, altı yüz bin nasihate uymuş olursun.

1- Herkes nafilelerle meşgul olurken, sen farzları ifa et. Yani farzlardaki rükünleri, vacipleri, sünnetleri müstehabları ifa et.

2- Herkes dünya ile meşgul olurken, sen Allah Teala’yı hatırla. Yani din ile meşgul ol. Dine uygun yaşa, dine uygun kazan, dine uygun harca.

3- Herkes birbirinin ayıbını araştırırken, sen kendi ayıplarını ara, kendi ayıplarınla meşgul ol.

4- Herkes dünyayı imar ederken, sen dinini imar et, zinetlendir.

5- Herkes halka yaklaşmak için vasıta ararken, halkın rızasını gözetirken, sen Hakk’ın rızasını gözet. Allah Teala’ya  yaklaştırıcı sebep ve vasıtalar ara.

6- Herkes çok amel işlerken, sen amelinin çok olmasına değil, ihlaslı olmasına dikkat et.”

Peygamberimiz insan ruhunu teslim ettiği zaman ona şöyle denir diyor :

-Ey insanoğlu, sen mi dünyayı terk eyledin, yoksa dünyamı seni terk eyledi? Sen mi dünyayı topladın, yoksa dünyamı seni topladı? Sen mi dünyayı öldürdün, yoksa dünyamı seni öldürdü?

 

K – ÖLÜME HAZIR MIYIZ?

Kur’an da bizden istenenler arasında ahiret hazırlığı da var. Şöyle buyruluyor : “Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve herkes yarına ne hazırladığına baksın.” (Haşr : 18)

Bir gün her insan ölecek ve hayatının hesabını Allah’a verecektir. Bunun için herkes ölümün yok olmak demek olmadığını bilmelidir. Her an ölümü hatırlamalı ve ders almalıdır. Çünkü hayatının sonunda insan, hiçbir hatasını ve eksikliğini telefi edecek vakti de olmayacak, imkanı da olmayacaktır.

Peygamber (as) bunun için bizi uyarmıştır: “Ölmeden önce ölünüz” “Ölümü çok anın kim ölümü çok anarsa, Allah onun kalbini ihya eder ve ölümünü kolaylaştırır.” (Ramuz El Hadis : 80/15)

– “Ölüyü üç şey takip eder ; Ehli, malı, ameli. İkisi geri döner ameli onunla kalır.” (Age : 506/10)

Allah Resulünün bu tavsiyeleri ölüme hazırlanın demektir.

Ölüme hazır olan insan teslim alınmaz, teslim olmuştur. Biri camiye davetlere kulak asmamış. Camiye gidelim diyen arkadaşına da ben gitmeyeceğim dermiş, reddedermiş. Bir gün ölmüş yani teslim alınmış tabuta koymuşlar camiye getirip, musalla taşına yatırmışlar. Selası verilince arkadaşı gelmiş tabuta eğilmiş: “Hani gelmeyecektin ya!” demiş.

Hayatta iken insana hayat :

– “Ömrünü güzel yaşa” der

İnsan öleceği zaman bir ses :

– “Sakın hazırlıksız ölme” der.

Cenaze yıkanıp kefene sarılanca bir ses :

– “Sakın azıksız yola çıkma, geri dönüşün olmaz” der.

Cenaze kabre varınca bir ses :

– Kabir için ne getirdin? der.

Kabre konulunca bir ses:

– Gel bakalım! der.

Cenaze o zaman anlar ki ölmüş.

Bazıları ölüme hazırlık denince kefen alıyor, mezar alıyor, hatta kazdırıyor. Bir içine girmek kalıyor. Ölüme hazırlık bu değil. İnsanı çıplak gömmezler. Bir kefen bulurlar. Çöplüğe de atıvermezler mutlaka gömerler. Ölüme hazırlık bizden istenilenlerin yerine getirilmesidir. Bunlar yapılmadıysa yapılan teferruatın ne yararı olur? Cenaze namazının ne faydası olur? Dünyada öğüt ve nasihat dinlemediyse kabri başındaki telkinin ne faydası olur?

Kul dünyada iken Allah’la olursa, ölümden sonra Allah da onunla olur. Bir vaiz camide Allah soracak, şunu soracak, bunu soracak diye sıralarken bir Allah dostu ona şöyle der.

– Allah o kadar çok soru sormaz. O der ki : “Ey kulum dünyada ben hep seninleydim ya sen kiminleydin?…”

Allah Resulü : “Dünyada garip bir yolcu gibi ol” diyor. (Buhari, Rikah : 3)

Yolcu olan ne kadar dünyalık varsa sırtlanır mı?

Ahiret yolcusu olan ölümden korkar mı?

Dünya da Allah’la olan kimse Allah’a kavuşmaktan korkar, kaçar mı? Bir adam Hazret-i  Peygambere (as) der ki :

– Ya Resulallah, nedense ölümü hiç sevemiyorum. Ondan hep ürküyorum, ahirete ciddi bir mehil duyamıyorum!

Şöyle buyurur :

– Malın var mı?

– Evet, var.

-Öyle ise ondan ahiret için harca. Göreceksin ki, oraya ilgi duyacak meyil hissedeceksin.

Bundan sonra da şöyle buyurur :

– Çünkü insan malının bulunduğu yerden ayrılmak istemez. Senin malın ise hep buradadır. Oraya hiç göndermemişsin!

Bundan olacak ki Süleyman Bin Abdülmelik :

– Ahirete hiç meyil duymuyorum acep nedendir? Diye soran birine şöyle cevap vermiştir :

– Hep dünyamızı tamir ediyoruz, ahiretimizi ise harap bırakıyoruz ondan. İnsan mamur ettiği yerde kalmayı ister, harap bıraktığı yere gitmeyi arzulamaz!

Ne garip değil mi? Hayatı boyunca Allah’la olan da kabre giriyor. İşlemediği günah kalmayan da mezara konuyor.

Hazret-i Peygamber Sallallahü Aleyhi ve Sellem, Ebu Zerr’e :

– Bir yolculuğa çıkmak istersen onun için hazırlık yapar mısın?diye sordular.

Ebü Zerr :

– “Evet ya Resulallah” diye cevap verdi.

Hazret-i Peygamber Sallallahü Aleyhi ve Sellem :

– Peki kıyamet günü yolculuğu nasıl olacak? Beni dinle o gün sana yarayacak olanı söyleyeyim mi? diye sordu.

Ebu Zerr :

– “Evet ya Resulallah anam ve babam yoluna feda olsun” dedi.

Alemlerin efendisi şöyle buyurdu :

“Yeniden dirilme günü çok sıcaktır. O gün ferahlamak için şimdiden oruç tut. Kabir yalnızlığı için gece karanlığında iki rekat namaz kıl. Kıyametin büyük hadiseleri için bir kere hacc et ve mutlaka bir sadaka ver. Ya haklı yere bir söz söyle, yahut kötü bir söz söylemekten dilini alıkoy.”

Peygamber efendimiz buyurdu :

“Yarın hesaba çekileceğine inandığı halde ibadet etmeyene şaşarım.”

– Ya Resulallah! Bana tavsiyede bulun dedim.

– Sana Allah’tan korkmanı tavsiye ederim. Çünkü Allah korkusu her işin başıdır.

– Ya Resulallah! Bana daha tavsiyede bulun.

– Kur’anı oku. Allah’ın zikrine sarıl. Çünkü zikrullah senin içinde yer yüzünde ışık, gökte de saklanan bir azıktır.

– Ya Resulallah! Bana daha tavsiyede bulun.

– Sakın çok gülme. Zira çok gülmek kalbi öldürür, yüzünün ruhunu söndürür.

– Ya Resulallah! Bana daha tavsiyede bulun.

– Cihaddan geri kalma çünkü cihad ümmetimin rehbanlığıdır.

– Ya Resulallah! Bana daha tavsiyede bulun.

– Çok konuşmamaya çalış, çünkü bu, şeytanın senden uzaklaşması için bir vesile, dinini koruman hususunda bir yardımcıdır.

– Ya Resullallah! Bana daha tavsiyede bulun.

– Fakirleri sev, onlarla hem dem ol.

– Ya Resulallah! Bana daha tavsiyede bulun.

– Senden aşağıdakilere bak, senden üstünlerine bakma.

– Ya Resulallah! Bana daha tavsiyede bulun.

– Acı da olsa gerçeği söyle.

L – ECEL DEĞİŞİR Mİ?

 

            Ölen her insan  eceli ile ölür. Gençti, vakitsiz gitti denmez.

– “O ecelleri gelince ne bir saat geri bırakılabilirler ne de öne alınabilirler.” (A’raf : 34) (Nahıl : 61) diye bildirilmiştir.

– Zamanı gelince hiçbir nefis geri bırakılmaz.(Münfıkın 11)

Kimse kimsenin yerine de ölmez.

Kimse kimseye ömür veremez.

Ömrün uzaması, mutlu ve huzurlu yaşamak demektir.

Ölümden kurtuldu diye bir yorum doğru olamaz.

Onun ömrü bitmemiş ondan ölmemiştir.

Verilmiş sadaka’da ölümü geciktirmez, acıyı ıstırabı hafifletir. İyi kimsenin ıstırabı günahlarına kefaret olur.

– Ecel, onun bunun elinde aranmamalıdır. Ölümün vaktini şeklini tayin ve taktir eden Cenab’ı Allah’tır.

– “Genç yaşta gitti”, “erken gitti”, “yazık oldu” gibi ifadeler yanlıştır. “öyle böyle olsaydı yaşardı” demek hatadır. Nemrut ölmemek için kaleler yaptı, gene ölümden kurtulamamıştır. Firavunlar çareler aradı bulamadı..

Kur’an da “hiç kimse yoktur ki ölümü Allah’ın iznine bağlı olmasın.Ölüm belli bir süreye göre yazılmıştır.” (Ali İmran : 145) buyrulur.

Bir kazada ölmeyen için kurtuldu deniliyor. O kurtulmadı, ölme zamanı gelmemiş ölmedi. Eceli gelseydi kimse onu kurtaramazdı.

Bir kazada  ölende eceli gelmiştir, ölmüştür. Efendim gitmeseydi ölmezdi, o vasıtaya binmeseydi böyle olmazdı demek, bazı şeyleri inkar manasına gelir. Ölümden kaçmak için atılan her adım, bilelim ki ölüme doğru atılan adımdır. Allah herkese belirli bir ömür vermiştir.Vakit gelince “ölüm gelmiş cihana baş ağrısı bahane” olur.

Cenab’ı  Allah hepimize hayırlı bir son versin. İman, Kur’an nasip etsin, ölümün acılarından hepimizi korusun. Kabir azabından cehennem azabından korusun. Sıratı kolay geçen, amel defteri sağ tarafından verilen ve hesabı kolay görülen, cennetlik olan kullarından etsin.

Kendisini öldüren de, öldürülen de, kaza ile ölende eceli ile ölmüştür. Katil veya intihar eden, eceli değiştirmiyor. Öyleyse neden sorumlu olmuyor denirse, o Allah’ın yasakladığı cana kıymıştır da ondan sorumludur.

Bir de ecel değişmeyeceğine göre çare aranmasın mı? denilebilir. Hastalıklara çare aramak Allah’ın emridir.

Çare aranmazsa, ölen intihar etmiş olur.Çeke çeke ölünür.

Bazı “geber, öl ölünü görelim!” gibi bedduaları da ömrü kısaltmaz ama hayatı zehir eder.

Ayrıca her bedenin ruhu kendine aittir. Birinin ruhu ölünce başka bedene geçmez. Ölümsüz ruh da olmaz.

Bir de hayır hasenatın, ana babaya itaatin, sadakatin ömrü uzatması, Allah uzun ömürler versin hayır duaları ömrün zaman olarak uzaması değildir.Yaşanılan ömrün huzurlu ve mutlu bir şekilde yaşanmasıdır.

Diğer konular da olduğu gibi bu konuda da itikat düzgün olmalıdır. Kur’an da bu konuda şöyle buyurmuştur:

– “Uhut’ta ölenler için”, “eğer bizim yanımızda otursalardı ölmezlerdi” diyen münafıklara Allah : “Öyle ise kendinizden ölümü geri çeviriniz, eğer samimi iseniz” buyurdu. (Al-i İmran : 168)

– “Evlerinizde olsanız da üzerine ölüm takdir edilenlerin bulunduğu yerde öleceği bildirilmiştir.” (Al-i İmran : 154)

– “Onların ecelleri gelince ne bir saat geri kalır ne de ileri gider” (Nahl : 61)

– “Allah’ın izni olmadan hiçbir kimse ölmez. Ömür belli bir süreye göre yazılmıştır.” (Al-i İmran : 145)

– “Her milletin taktir edilmiş bir eceli vardır. Ecelleri geldiği zaman ne bir saat ileri gider ne de bir saat geri kalır” (Yunus : 49)

– “Ölüm korkusundan dolayı yurtlarından çıkıp gidenleri görmedin mi?” Allah onları “ölün dedi, öldüler.” (Bakara : 243)

– “Sizi çamurdan yaratan sonra ölüm zamanı takdir eden odur. Bir de o’nun katında belirli bir ecel vardır. Siz hala şüphe ediyorsunuz” (En’am : 2)

Bu ayetlerden de anlaşıldığı gibi Cenab-ı Allah herkese bir ömür taktir etmiştir. Bu değişmez.

 

M – ÖLÜM YOK OLMAK DEĞİLDİR

           

Ölüm yok olmak değildir. Ölüm uyanmaktır. Ölüm yer değiştirmektir. Ölüm, gerçek hayata geçiştir. Ölüm, uykuda rüya gören insanın uyanmasıdır.

Her dinde ölüm ve ölüm ötesi hayat anlayışı ve inancı vardır.

İlkel insanlar bile ölüm ötesine inanmış, ölüm ötesi hayata dünya hayatından daha çok önem vermişlerdir. Bunun için ölen insanı, biraz sonra kalkıp gidecekmiş gibi oturur durumda, kıymetli eşyalarıyla gömmüşlerdir.

Hatta atını mezarın başına bağlar, mezarda yiyecek içecek koyarlardı. Ceset mumyalanırdı.

Allah tanımazlığı, ölüm ötesini inkarı, günümüzün ateist insanın da görüyoruz.

Bu gün bile ölenin yıkanması, cenaze merasimi ve gömülüşü düşünülecek olsa, Ahiretin inkarının ne kadar anlamsız olduğu ortaya çıkacaktır.

Ölüm ruha değil, tenedir, bedenedir.

Hiçbir şey yok olmaz. İnsan öldükten sonra, uyuyanın uyanışı gibi, toprağa atılan danenin çıkışı gibi, kışın kuruyan ağaçların ilk baharda yeşermesi gibi, yeniden dirilecektir.

Ahireti yok diyenler öyle zannediyor. Bazıları: “Ölümü çöplüğe atıversinler” diyor. Tavuk leşi, köpek leşi bile çöplüğe atılmaz. Senin onlar kadar mı değerin yok. Bakın inançsızlık insanı ne kadar alçaltıyor, basitleştiriyor.

Allah : “Hanginizin daha güzel iş yapacağını denemek için ölümü ve hayatı yarattık” (Mülk : 12) buyuruyor.

Herkes hayatının hesabını verecek. Kimsenin yaptığı kendi yanına kar kalmayacak. Hatta “boynuzsuz koyun, boynuzlu koyundan hak alacak”

İnsanın yok olacağı düşüncesi, inançsız çevrelerce geçerlidir. O, inanmadığı için ve iyi ameller işleyip, hazırlık yapmadığı için işine öyle geliyor. Hesap vermesin istiyor.

Başlangıçta her şeyi yoktan var eden Allah, öldükten sonra elbette dirilecektir. Hud : 7 de “Ölümden sonra elbette diriltileceksiniz” buyurmuştur.

Ölüm yok olmak demek olsa, o  zaman hiçbir şeyin kıymeti kalmazdı. Ticarette kazanmayacağını bilen, yatırım yapar mı? yapmaz ahiret olmazsa, o zaman kimsenin hayrı olmazdı, sadakası olmazdı, iyi düşüncesi olmazdı…

Dirilme olmasaydı, zayıf hakkını nerede alacaktı?… Gidenlerin gelmediğine bakıp, “Yok olacağız” şeklinde düşünmek, çok basit olur. Onlar yok oldukları için değil, gelemedikleri için geri gelmiyorlar.

Her canlı doğar, yaşar, ölür. İlim cansız aleminin de yavaş yavaş sona doğru gittiğini bildirmektedir. Böyle olunca canlı cansız her şeyin bir sonu var demektir. Ama bu son yok oluş demek değildir. Canlı cansız her şeyin sona doğru gittiğini aslında herkes kabul ettiği halde ihtilaf, ölümden sonraki hayat üzerinde olmaktadır.

İnanç sahibi kimseler, insanın öldükten sonra yok olup gitmediğine, tekrar dirilerek Allah’ın huzurunda dünya hayatının hesabını vereceklerine inanırlar. İman esaslarını inkar edenler ise, ölümü yok olmak kabul ederler. Ölümden sonraki hayatı, hesap vermeyi kabul etmezler. İnsanı biyolojik varlık olarak kabul edenler ve ölümle her şeyin bittiğine inanırlar.

Ölüm ötesi inanç tarihinin en eski zamanlarında bile mevcuttur. Çünkü bütün Peygamberler ahirete imanı tebliğ etmişlerdir. Ahiret inancı, efsanelere, mitolojilere konu olmuş, halk deyimlerine dile getirmiştir. Mısır efsanelerinde, İran, Yunan ve Türk mitolojilerinde ahiret inancının izleri görülür. Bunun için insanın ölüsüne ölü hayvana yapılan yapılmamıştır. İnsanın ölüsü yıkanmış, mumyalanmış, merasimle gömülüp, yanına yiyecek, içecek ve bazı eşyalar konmuştur. Bazı toplumlarda günahları için cesedin yakılması yoluna gidilmiş, ruhun bedenden geçici olarak ayrıldığına inanılmıştır.

Günümüzde de herkes tarafından yapılan kabir ziyareti, kabir masrafları, ölünün yıkanıp, kefenlenip, namazın kılınması, ardından yapılan hayır, okutulan mevlit ve Kur’an okutma, cennet ve cehennem kelimelerinin dillerden düşmemesi aslında herkesin ölüm ötesini kabul ettiğinin ifadesi değil de nedir?

İnançsız olduğunu söyleyen, ben ölünce ölümü çöplüğe atıversinler diyen biri mahalle  çocuklara bir şeyler dağıtılıyordu. Ne yaptığını sordum bana :

-Anamın babamın hayrını yapıyorum dedi.

-Ne lüzum var? Ölmüş gitmişler dedim.

-Bana bunca emekleri geçti. Evlatlık görevim deyince ona dedim ki :

-Sen bu dağıttığın şeylerin hayır olduğuna, ana ve babanın bundan fayda göreceğine inanıyor musun?

-İnanmasam yapar mıyım? deyince dedim ki

-İşte yakaladım seni. Hani sen inanmıyordun? Çöplükten bahsediyordun? Bırak şu inkarı, inan da evladın da senin için bir şeyler yapsın ve o sana ulaşsın.

Ölüm ruha değil bedenedir. İlmi açıdan hiçbir şey yok olmaz. Biz duyu organlarımızla ölenin yok olduğunu sanırız. Bu aslında bir diriliş bir dönüşümdür. İnsan dünyada uykudadır, ölünce uyanır. Akşam yatağına nasıl yatıp sabah uyanıp kalkıyorsa, ölüm ve diriliş de böyle olacaktır. Ölüm nasıl hak ise ölüm ötesi de haktır. Kur’an şöyle buyrulur :

-“Öyle bir günden sakının ki , o gün Allah’a döndürüleceksiniz. Sonra herkese kazandığı tastamam verilecek.” (Bakara suresi : 281)

Allah için hiçbir şey güç değildir. Allah insanı yoktan var etmiş, bir damla sudan meydana getirmiş, hayat vermiş, güç vermiş, dünyada kalacağı bir zaman tayin etmiştir. Vakti gelince hayatı ondan alacak sonra da tekrar ona hayat verecektir. Toprağa atılan kuru tohumu nasıl diriltip ona hayat veriyorsa, gökten indirdiği yağmurla baygın bitkileri, kışın yaprakları dökülmüş ağaçları ilk baharda nasıl diriltip can veriyorsa Allah ölüleri de öyle diriltecektir.

Allah diriltilmeye inanmayanlar için şöyle buyurur :

-“İşte onlara bir delil : ölü yeri diriltir ve oradan taneler çıkarırız da ondan yerler.” (Yasin suresi : 33)

-“Rüzgarları gönderip de bulutları yürüten Allah’tır. Biz bulutları ölü bir yere sürüp onunla toprağı ölünden sonra diriltiriz. İnsanları diriltmek de böyledir. (Fatır suresi : 9)

-“Hayat ancak bu dünya ki hayatımızdır, yaşarız ve ölürüz, bizi ancak zamanın geçişi yokluğa sürüklüyor”  derler. Onların bu hususta hiçbir bilgisi yoktur. Sadece böyle sanırlar. (Caşiye : 24)

Allah’ın insanı ölümden sonra tekrar diriltip hayat vermesi, dünya hayatından önceki yoktan yaratıp hayat vermesinden daha kolaydır. Peygamberimiz zamanın da “Küfür ve inkar edenler dediler ki : Biz ve atalarımız toprak olduktan sonra mı kabirlerimizden çıkarılıp tekrar diriltileceğiz? And olsun ki, şimdi bu tehdit bize yapıldığı gibi daha önce atalarımıza da yapılmıştır. Evvelkilerin düzme yalanlarından başka bir şey değildir. Deki Ey Muhammed! Yerde gezin dolaşın da inkarcı günahkarların sonu nice olmuştur görün. (Neml suresi : 67 – 68 – 69)

Bugünkü bazı inkarcılar gibi Ubey Bin Halef bir gün elinde çürümüş bir kemiği ufalayarak Peygamberimize geldi. O’na :

-Bu çürümüş kemiği bu halde iken tekrar kim diriltecek? Dedi.

Peygamber (as) ona :

-Onu Allah diriltecek. Seni de öldürecek ve sonra ateşe sokacak dedi.

Bunun üzerinde şu ayetler nazil oldu :

“İnsan kendini bir nutfeden yarattığımızı görmez mi ki, hemen apaçık bir hasım kesilir ve kendi yaratılışını unutur da : “Çürümüş kemikleri kim yaratacak” diyerek bize misal vermeye kalkar. Ey Muhammed! dedi: “Onları ilk defa yaratan diriltecektir. O her türlü yaratmayı bilendir. Yaş ağaçtan size ateş çıkarandır. Ondan ateş yakarsınız. Gökleri ve yeri yaratan kendilerinin benzerini yaratmaya kadir olmaz mı? (Yasin suresi :77-81)

 

N – HAYIRLI SONA NASIL GİDİLİR ?

 

Cenab-ı Allah Kur’an’da: “Ey iman edenler! Allah’ın ve Resulünün hayat verici davetlerine icabet ediniz” buyurur.

Kur’an kurtuluş reçetesidir. Kur’an’a uymadan kurtuluşa ermek mümkün değildir.

Hz. Muhammed (SAV), insanlara saadet yolunu göstermiştir. Asr-ı Saadet ile de bunun örneğini vermiştir.

Hz. Peygamberi rehber edinmeden kurtuluş yoktur.

Ehli sünnet çizgisine girmeden, haram helal titizliği göstererek istikameti düzeltmeden ve “Ya Rabbi! Halimizi akıbetinizi hayretle bizi sapmaktan, sapıtmaktan koru, bizi güzel bir sona erdir” diye dua etmeden hayırlı bir sona gidilemez.

Ayrıca sonumuzun hayır olmasından emin olma gafletine de düşmemeliyiz. Allah’tan ümit kesmek nasıl yanlış ise, kesin kurtulacağına inanmak da yanlıştır.

Müslüman görünmek, İslam’i sohbetler yapmak, dini eserler okumak, amel etmedikçe fayda sağlamaz.

İnanacaksın yaşamayacaksın. İnanç hayatta belirleyici olmayacak, yönlendirmeyecek istenen bu. Böyle bir inanç riyadan başka neye yarar?

Hayatı güzelleştirmeden ölüm güzelleşmez. Ölüme hazırlanılmazsa ölüm güzel olmaz. Kaliteli Müslüman olunmazsa ölüm güzel olmaz.

İnsan ölümle dost olmalı. Ölmekten korkmamalı. Ölürken: “Sana geliyorum Rabbim! diyebilmelidir.

Necip Fazıl’ın ifadesiyle:

“O dem ki perdeler kalkar, perdeler iner;

Azraille “hoş geldin!” diyebilmek de hüner!”

Müslüman’ın günahtan kaçma arzusu ve çabası olursa, bu dünyadan imanla gitmek isterse, hesabını yüz akı ile vermek ve amel defterini sağından almak için çalışırsa ve cennette Rabbinin nur cemalini görmek dilerse, hayırlı ve mutlu sonla bu dünya yolculuğunu tamamlayacak demektir.

Müslüman’ca yaşamak ve : “Ya Rab! Beni Müslüman olarak öldür ve beni Salihlerden et” derse (Yunus: 101)

–          “Ey iman edenler! Allah’tan ona yakışır şekilde korkun ve ancak Müslümanlar olarak can verin” (Ali İmran: 102)

“Sana ölüm gelinceye kadar Rabbine itaat et!” (Hıcr: 99)

“Allah’ı unutan ve bu yüzden Allah’ından onlara kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın” (Haşr: 19) emirlerine uymadan kimse mutlu sona gidemez.

Lokman Hekim oğluna şu sekiz hususa riayet etmeden kurtuluşa eremezsin demiştir.

1- Kalbini muhafaza et

2- Lisanını muhafaza et

3- Boğazını haram lokmadan muhafaza et

4- Gözünü haramdan muhafaza et

5- Allah Teala’yı zikret.

6- Ölümü unutma

7- Başkasına yapmış olduğun iyiliği unut

8- Başkalarının sana yapmış olduğu kötülüğü unut, görülüyor ki kurtulmak o kadar kolay bir iş değil.

 

O – ÖLEN İÇİN MATEM UYGUN DEĞİLDİR

 

Cenab-ı Allah: “Her nefis ölümü tadıcıdır” (Ali İmran: 185) buyurmuştur. Yaratırken de ölmek üzere yaratmıştır. Can, hayat, insana Allah’ın emanetidir. Yani canı Allah verir, Allah alır. Verirken iyi, alırken kötü mü olacak?

Ölen için sükut edilir, sabır gösterilir. Çığlık atma, bağırıp çağırma, yas tutma, “neden aldın?” der gibi tavırlar, matem tutarak karamsar olmak Allah’a isyandır. Allah’ın hükmüne rıza göstermemektir. Günahtır. Ölüye de bir şey sağlamaz, ölenin azabını arttırmaktan başka bir işe de yaramaz.

Ağlanır, ağlanmaz değil, Hz. Peygamber bile ağlamıştır. Ama Allah’a isyan derecesine varan bir şekilde ağlanmaz. Taşkınlık yapılmaz. Ancak kadın kocası için 3 gün yas tutup ağlayabilir.

Peygamberimiz: “Allah’a ve ahiret gününe iman eden kadına ölü için 3 günden fazla yas tutmak helal değildir. Ancak kocası için dört ay on gün beklemesi müstesnadır” buyurmuştur. Diğer hadislerde de:

–          “Bir kulun çocuğu öldüğü zaman, Allah meleklere der ki:

–          Kulumun çocuğunun ruhunu gabzettiniz mi? der. Melekler:

–          “Evet” deyince Allah:

–          Kulum ne yaptı? Diye sorar. Melekler:

–          “Sana hamd edip, sabredip “innalillahi ve innaileyhi raciun” dedi, derler.” Cenab-ı Allah şöyle buyurur:

–          “Öyleyse ona cennette bir köşk hazırlayın” (Büyük Hadis Külliyatı: 1/2350)

–          “Ölü, kendisi için ağlandığı ve feryat edildiği müddetçe azap olunur” (Riyaz-üs Salih’in: 3/1689)

–          “Ölüler için, cahiliye insanı gibi yırtınan, dövünen bizden değildir.” (Riya-üs Salih’in 3/1690)

Ölen kim olursa olsun, uzun süre yas tutulmaz, ikide bir ölümü hatırlanmaz, hatırlatılmaz. Şöyleydi, böyleydi, şöyle demişti, böyle yapardı” denmez. Onda olmayan vasıflar yakıştırılmaz. Onda olmayanı ona yakıştırırsak. Melekler “Sen böyle miydin? der onu  azab eder.

Seven, sabreder. “O bizden önce gitti, bizde  gidiciyiz” diye düşünür, ölümden ders alır. Ölen için de dua eder, hayır hasenat yapar. Kendisini de ölüme hazırlar.

Feryat, figan etmek, iman zayıflığındandır. Ölüye zarar vermektir. Demek ki, çırpınmak, saç baş yolmak, feryat etmek, sevgi demek değildir.

Birde yıllarca matem tutanlar oluyor. O ölü ile yatıp kalkıyor. O ölü ile yaşıyor. Bu da son derece yanlıştır.

“Hepimiz Allah içiniz, Allah’a dönücüyüz.”

 

Ö – ÖLENLER HAYIRLA ANILMALIDIR

Müslüman’ın, Müslüman hakkındaki şehadeti çok önemlidir. Zira Müslümanlar, Allah’ın şahitleridir.

Bir kimse,  Müslümanlar tarafından hayırla yad edilirse, cenneti, şerle yad edilirse cehennemi hak eder.   Hz. Ömer (ra)’ın yanında geçmekte olan cenazeyi hayırla anarlar, Hz. Ömer : “Vacip oldu” der. “Ne vacip oldu ya Ömer” derler. “Hayırla yad edilen cennet, şerle yad edilene cehennem” der. (Riyaz-üs Salih’in : 2/954-955)

Hz. Peygamber (sav) : “Ölülere sövmeyin, ayıplarını söylemeyin” buyurur. (R. Salih’in : 3/1595)

İslam’da gıybet, dedikodu, iftira büyük günahlardandır.

Allah’ın huzuruna çıkıp, hesabını vermeye başlayanı Allah’a havale edelim, ölülere takılıp kalmayalım, çünkü onları Allah teslim almıştır. Gıybetini yapıp, ölü eti yeme yerine onlara yüce Allah’a havale edelim.

Sevdiklerimizi de “Rahmetli”, “Rahmet’ullahi aleyh” diyerek analım, günahlarının affını dileyelim.

Ölülerinizin ardından okumayı, hayır hasenatı da unutmayalım.

Ölenlerin vasiyetlerini yerine getirerek, onların istediği şekilde hareket ederek onları memnun edelim.

Ölenin amel defterine şer olarak yazılacak ve kemiklerini sızlatacak şeylerden uzak duralım.


Bu yazıyı 4.135 kişi okudu.

Araştırmacı Yazar
Mustafa ÖSELMİŞ