Tarikat Çevresinde Hurafe

Tarikatlar, Peygamber (sav)dan nice sonra ortaya çıkmıştır.

 

Tarikat, yol demektir.

 

Dinde tarikate girmek ne farzdır ne vaciptir ne de sünnettir. Tarikat, iman ve itikad düzgünlüğü varsa, dini bilmeyenler için dinin öğrenilmesinde                                                , yaşanmasında yardımcı olur. Nasıl insan kendi kendine ense tıraşı yapamıyorsa, kendi kendine din öğrenilmez. İnsan, nefsini tek başına terbiye edemez.

 

Bazıları: “Şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır.”, “Yat rüyaya gör şeyhini.” diyerek tarikatına adam toplamaya çalışıyor. İnsan böyle şeyh ararsa, karşısında şeytanı bulur. Şartlı yatınca aç tavuğun düşünde darı gördüğü gibi o da aklında olanı görür.

 

Bazı öne geçenlerde: “Şeyhi olmayan cennete giremez. Mahşer yerinde ortada kalır.”, “Beni gören cehennemde yanmaz.”, “Kabrimi ziyaret eden cennete girer.” gibi sözlerle adam toplama yoluna gidiyor.

 

Tarikattan ayrılmak isteyende tehdit edilip, korkutuluyor. Şeyhin gazabına uğrayacağı söyleniyor.

 

Tarikata girenler şeyhin her an imdadına yetişeceği, ölürken imanlı gitmesini sağlayacağı, sıratta koltuğunun altına alıp geçireceği ve mahşer günü şefaat edip hesaptan kurtaracağı telkin ediliyor.

 

Kur’an’ı rehber edinen, sünnete uygun hareket eden ve halka güzel hizmetler sunan tarikat liderlerini, mensuplarını tenzih ederim ve Cenab-ı Allah’tan muvaffakiyetler dilerim.

 

İtikad düzgünlüğü olmayan gruplar için Rabbimiz Kur’an’da şöyle buyuruyor:

 

-“ Dinleri parça parça edip gruplara ayıranlar var ya, senin onlarla hiçbir ilişkin yoktur. Onların işi ancak Allah’a kalmıştır. Sonra Allah onlara yaptıklarını bildirecektir.” (En’am:159)

-“ Dinleri parçalayanlardan ve bölük bölük olanlardan olmayın. Bunlardan her fırka kendilerinden olan ile böbürlenmektedir.” (Rum:32)

 

Peygamber (sav) kimseden özel ilgi istememiş, kendisi için ayağa kalkılmasına razı olmamış, yükünü kimseye taşıtmamış, “ Benden önce krallara yapılanı bana yapmayın.” demiştir.

 

Hani efendiniz? Diyen Bizans elçisine, ashabına ikramda bulunan Allah Rasûlü: “Efendi hizmet edendir.” Cevabını vermiştir.

“Ey Allah’ın elçisi sen otur biz yemeği hazırlayalım.” diyen ashabına: “ Bende odun toplayayım.” demiştir.

Karşısında titreyen kimseye: “Niye titriyorsun, ben kuru ekmek yiyen Kureyşli bir kadının oğluyum.” diyerek rahatlamasını istemiştir.

Dört halife de insanlar üzerinde saltanat sürmemiştir.

Osmanlı padişahları: “Senden büyük Allah var, mağrur olma padişahım” diye halkın bağırmasını istemiş kendine hakim değil hâdim denmesini istemişlerdir.

Dinde ilimde ileri olan hiçbir Allah’ın kulu kendilerine iltifat edenlerden hoşlanmamışlardır.

Atalarımız: “ Duvara dayanma yıkılır, insana dayanma ölür.” demişlerdir.

 

Bazı tarikatlere bakıyorsunuz şeyh efendi uçmasa da uçuruluyor. Yere göğe sığdırılamıyor.

 

Bid’at ve hurafelerle meşgul olanlar şeytanın oyuncağı oluyor. Meselâ: Cenab-ı Allah anılıyor.  Peygamber (as) anılıyor, kılı kıpramıyor, şeyhten bahsedilince titreniyor, hoplayıp, zıplanıyor.

Bazı hareketler var ki, asla İslâm’ın ruhu ile bağdaşmıyor. Konuşurken falan şöyle demiş, şöyle yapmış, hep onun sözleri, İslâmi yaşayış onlarda, onlarla tarif ediliyor. Kur’an ne diyor, peygamber (as) ne diyor ona bakılmıyor. “ Sen Kur’an ve sünnetten bahsetmiyorsun.” Denilince: “Bize lazım olan ayet ve hadisleri efendimiz kitabında zikretmiştir.” deniliyor.

 

–          Ölmüş veya diri birine: “Nefsimizin, şeytanın şerrinden bizi koru”

–          “ Bize kıyamet günü şefaat et”

–          “ Yetiş ey falan!”

–          “ Son anda imanla gitmemizi sağla ey falan!”

–          “ Falan bizi görüyor, halimize vakıftır”

–          “ Bizim hocamız bizi kurtarır” demek ve buna benzer laflar etmek, Allah korusun insanı küfre götürür.

 

Bir hocamıza biri elini öpüp: “Yarın bize yardım edersiniz değil mi efendim?” demişti. Hocamız çok kızmıştı ve: “ Defol! Beni de günaha sokma” dedi.

 

Bir kutsi hadiste şöyle bildiriliyor. Dünyada Allah’tan başkasından yardım bekleyene, ahirette; “ Falana git o seni kurtarsın.”, başkasından bir şey isteyene; “Git o versin.” denilir. Hz. Peygamber Ebu Bekir (ra)’a; “Falan olmasaydı, falan beni öldürecekti demek şirktir.” demiştir. Bunun için rızk ve ecel onun bunun elinde aranmaz. Bir hususa daha dikkat çekmek istiyorum: “Efendimiz, şeyhimiz bize yardım etti, işimiz oldu. Kazasız belasız atlattık.” demek şirktir.

“ Yetiş ey şeyh!” denmez.

“ Hocamız bizi korur, imanlı gitmemizi sağlar, kabirde yardım eder, sıratta kolumuzdan tutup geçiriverir, kıyamet günü şefaat eder.” deniliyor. Böyle diyen ve dedirten sapıktır, şirke düşmüştür.

“Sen halini şeyhe arz et, o Allah’a arz eder.” ifadesi şirk kokan bir ifadedir. Allah kimseyi vekil tayin etmemiştir. Allah adına kimse iş göremez.

 

Bir gün bir telefon geldi, bir arkadaşım bana şöyle soruyordu: “Bizim şeyhimiz bizim için dua ediyor, dervişlerim ölürken yanlarında olayım, imanlı gitmelerini sağlayayım diyor. Sen de bize gel. Sana da yardım etsin.” Ne dersiniz?

 

Hiçbir din büyüğü böyle yapmamış ve kimseye bir vaade bulunmamıştır. Bunlar yanlış şeylerdir.

 

Bir hususta rabıtanın kulla yapılmasıdır. Bu bidattir. Sünnette böyle bir şey yoktur. Rabıta, ölümle, cennet cehennemle, Cenab-ı Allah’la peygamber (as)la yapılır. Şöyle bir yanlışta yapılıyor: şeyhin resmi konuyor, o yanındaymış gibi hissediliyor ve ondan yardım isteniyor.

 

Şeyhe teslimiyetinin ölçüsü iyi ayarlanamıyor. Deniliyor ki “Cenazenin yıkayıcısına teslim olduğu gibi şeyhe teslim olacaksın.” Her şeyin ölçüsü şeyh oluyor. Kur’an sünnet unutuluyor, hoca efendinin bir kitabı varsa, o elden düşmüyor.

 

Bazı kitaplarda öyle şeyler var ki; ne Kur’an’a ne de sünnete uyuyor. Onlara asla itibar etmemek lazım.

 

Şeyhe kayıtsız, şartsız teslimiyet olmaz. Masum insan yoktur. Kusursuzluk Cenab-ı Allah’a mahsustur.

 

Risale-i Kuşeyri’de şöyle denmiştir: “Kişinin havada uçacak kadar kerametlerle donatıldığını görseniz dahi, buna kanmayın. Siz onun, Allah’ın emirleri, yasakları karşısındaki tavrına, hududu koruyup korumadığına, şeriatı uygulayıp uygulamadığına bakın.” (Risale el Kuşeyri:1/103)

 

Şeyhin yazdığı kitap kusursuz kabul edilemez. Şeyhin günahsız, kitabının kusursuz kabul edilmesi İslâm inancına uymaz.

 

Şeyhin bir şey yapmasında keramet aranmaz, hikmet aranmaz. En büyük keramet itikad düzgünlüğüdür.

 

“Şeyhimiz bizi görür, halimizi bilir.” demek şirktir. Gaybı ancak Cenab-ı Allah bilir.  (Bakara:255 + Neml: 65 + A’raf:88)

 

Halil Günenç Hoca Efendi: “Bir kimse falan gaybı biliyor. Kalbimizden geçenleri bilir. Veya falanın ruhun hazır olup, halimize vâkıftır derse küfre girer.” der. (Günümüz Meselelerine Fetvalar:1/43-99)

Peygamber (sav) şöyle buyurur: “Gelecekten haber veren kimseye varıp bir şeyler soran ve onun dediğini tasdik eden kimsenin kırk gün           namazı kabul olmaz.” –Riyazü’s Salihın:1701

 

            Şeyhle yakınlıktan, beraberlikten kaçınılmalıdır. Şeyhe yakın olarak feyz alınmaz. Hele bir kadın mesafeyi ayarlamalıdır.

 

Beraber olmak, ancak nikah düşmeyen belirli kimselerle olabilir. Değilse haramdır. Şeyh olunca haramlık asla kalkmaz.

Peygamberimiz (sav) kör olan Ümmü Mektum’un oğlu için hanımına:

–          “O kör bizi görmüyor” deyince, Peygamberimiz (sav):

–          “Sizde mi körsünüz?” demiştir.

Kan kardeşi, manevi ağabeylik, ihvan, şeyh gibi samimiyet ne ölçüde olursa olsun, beraber olmayı İslâm dini yasaklamıştır.

Bir kadının kayın biraderi ile beraberliğini Peygamber, “Ölümdür” demiştir.(Riyazüs Salihın:3/1659)

 

“Bizim şeyhimiz temizdir. Kalbinden kötülük geçmez. Kaç göçe gerek yok, onunla baş başa görüşebiliriz” diyerek, bir kadın mahremiyeti kaldıramaz.

Peygamberimiz (sav)ın kalbi temiz değil miydi?

 

Şeyh olunca haramlık kalkmaz. Peygamberimiz (sav): “Bir erkekle bir kadın baş başa kalmasın. Manevi babalık, manevi ağabeylik gibi sözler, yabancılığı kaldırmaz. Hem babalığın, ağabeyliğin maneviliği olmaz.

 

Ayrıca yüz yüze, göz göze irşat olmaz. “       Müslümanım diyen bir kimsenin, dini ikazları dinlememeye, bazı şeyleri istisna etmeye, dini değiştirmeye, ne hakkı vardır ne de selahiyeti.

 

Peygamber Efendimiz (sav)ın gözleri görmeyen biri için hanımına vermediği izni, kimse kimseye veremez. Güven meselesi ise Peygamber (sav) hanımına güvenemiyor muydu?

 

Kadın erkek aynı yerde irşat olmaz, ibadet olmaz, zikir olmaz yani iş, İslam’ca olmaz.

Fercin zinası olduğu gibi, elin ve gözün de zinası vardır.

 

Her şeyin sahtesi olduğu gibi şeyhinde sahtesi vardır. Kur’an’a, sünnete uymuyorsa, sahtedir. Kurtulduğu, kurtarıcı olduğu söyleniyorsa sahtedir.

 

2011 yılında Bursa’da dergah açıp kendisine uyanlara cennet vaad eden U.K.

Taciz ve tecavüzden tutuklanmıştı. Yakın zamanda Kur’an okumasını bile bilmeyen biri çıkmış, şeyhliğini ilan etmiş, daha da ileri giderek Nebiliğini, Rasûllüğünü iddia etmişti. Kendisine “Risalet Nurları” diye kitap indiğini bile söylemişti.

 

Kim olursa olsun kişiye saygıda, sevgide, övgüde ölçülü olunmalıdır.

İslâm büyüğü aşırı ilgi ve övgüden rahatsız olur. Peygamber (as) “Beni övmeyin. Ben ancak bir kulum. Bana sadece Allah’ın kulu ve Rasûlü deyin.” buyurmuştur.(Buhari Enbiya:48) peygamberimiz kendisi için ayağa kalkılsın, eli ayağı öpülsün, karşısında eller bağlı divan durulsun, kendisine hizmet edilsin, ayrılırken geri geri gidilsin istememiştir. Çünkü her bir Müslüman İslam’ı temsil eder. Mahmud Sami Efendi: “İhvana söyleyin halk içinde elimi öpmesinler. O zaman daha çok istiğfar etmek zorunda kalıyorum.” demiştir.

 

Şeyh için söylenen bazı sözlere dikkat etmek gerekir. Meselâ:

Gavs: Sığınılan

Gavs-ı Azam: Büyük Sığınak

Gavs-ı Ekber: Büyük Sığınak

Ekber : Büyük

Şeyh-i Ekber: Büyük Şeyh demek yanlıştır.

 

İnancımızda ancak Allah’a sığınılır. Büyüklerimiz hep Allah’a sığınmışlardır. Büyüklük Allah’a mahsustur. Ekber, Azam sıfatları Allah’a mahsustur. Biz “Allah’ü Ekber” diyerek  “Ekber” kelimesini ancak Allah için kullanırız. Bu konuda Halil Günenç Hoca Efendi’nin görüşü şudur:

“Salih bir zatın dersini dinleyip, terbiyesini almak güzel bir şeydir. Ancak kişilerin derece ve makamlarını bilen Allahü Teâla olduğu için mensup olduğu zatın makamını tayin etmek için “Falan zat kutb-ı zamandır veya gavstır.” demek doğru değildir.

 

Bir de kurban kesme âdeti var. Buna dikkat edilmelidir.

          

Allah’tan başkasına kurban kesmek şirktir. O hayvan leş hükmündedir, eti de yenmez.

Mâide Suresinin 3. ayetinde Allah’tan başkasına kurban kesilmesinin haram olduğu bildirilmiştir.

Hayatta olan kişiye de, ölmüş olan kişiye de kurban kesilmez. Kesilen hayvanın kanı oraya buraya sürülmez.

 

Allah için kurban, bir ibadettir. Kurban kişi için kesilirse, ibadet kula yapılmış olur ki şirktir.

 

Hacdan dönene, doğan çocuğa, gelen siyasi veya bir Salih kula kurban kesilmez. Yani kişinin zatı için kurban kesilmez, ancak Allah için, Allah rızası için kesilir.

Hem kişi hem Allah için de kesilmez. Allah için yapılan, kula da yapılırsa, işte ortak koşma bu olur.

 

Şeyhin resmini mürid koynunda taşır, resimle rabıta kurarsa, şeyhinden feyz alır. Şeyhin resmi eve asılırsa, o eve nur yağarmış. Nur mu yağar, nâr (ateş) mı yağar bilemem. İslâm’a uygun bir davranış değil.

           

Peygamberimizin bildirdiğine göre içinde resim bulunan eve melek girmez. Resim secde mahalline konur ve namaz kılınırsa, namaz bozulur. Bunun putperestlikle bir farkı yoktur.

 

Peygamberimizin evinde resimli bir örtü yüzünden Cebrail (as) gelmemiştir.

 

Bir kadına bir erkeğin resmi de haramdır. Şeyhin resmi olunca haramlık gitmez. Resim ancak zaruri ihtiyaç halinde caizdir.

 

Bu konudaki hüküm şudur:

“Bir âlim, bir şeyhin resmini tazim için, himmet bekleyerek taşımak, öpmek caiz değildir. Yardım Allah’tan beklenir. Böyle yapmak batıl dinlerdeki resim ve heykele tapmaya benzer. Eğer resim, sadece bir hatıra için taşınabilir.” (Doç.Dr. Ahmet Gürtaş-Günümüzün Meselelerine Fetvalar. S. 116)

 

Ne için olursa olsun şeyhin elini öpmek dini bir davranış değildir. Nikah düşen kimseler birbirinin elini öpemez. Peygamber (as) elini öptürmemiştir. Biat alırken kadınların elini tutmamıştır.  “Bizim elimizi tutmadın.” diyen bir kadına “ Ben kadınların elini tutmam.” demiştir. (Prof.Dr. Faruk Beşer, Hanımlara Özel Fetvalar 1/77-83)

 

            “ Şeyhin elini öp günahsız olursun.” sözü günahtan kurtulma yolu değil, günaha sokan bir yoldur.

İslâm fıkhına göre bakılması helal olmayana dokunulması da helal değildir.

 

Her organın bir zinası vardır. Din öğretme iddiasında olanların daha hassas olmaları gerekir. El öpülmesinde sakınca görmeyende itikad noksanlığı vardır. El öpülmesini günah saymamanın boyutu ise çok farklıdır.

Prof.Dr.Faruk Beşer:” El öpme dinin emri değildir. Mahremiyet varsa cinsler birbirinin elini öpemez. Erkek ne kadar yaşlı olursa olsun, onun elini bir kadın sıkamaz, öpemez. (Çünkü erkekte hiçbir yaşta erkeklik duygusu ölmez.) –Age:1/77-78

 

İnançlarından dolayı el tutmayan da kınanamaz. Prof. Dr. Tayyip Okiç: (İslâm’da Kadın Hakları Antolojisi:60) şöyle der: “Ahirette istedikleri nimetlere kavuşmak isteyen Müslüman erkek ve kadınların el tutma, el öpme gibi geleneklerden uzak kalmaları ve İslâm’ın özüne dönmeleri gerekir.”

Sonuç; bir kadın müridin, mürşidin elini öpmesi, İslâmi değildir. Öpende günaha girer, öptürende. El öptürmek, bazılarının hoşuna gidebilir, ama Allah’ın ve Peygamber’in hoşuna gitmez.

 

Şeyhin kendisinden veya ruhaniyetinden yardım beklenmez. Beklenirse şirk olur.  “ Falanın ruhu bizi görür.”, “ Bize yardım eder.”, “İmdat ey falan”, “Ey falan bize yardım et.” denmez. İnsan ölünce dünya ile tasarrufu kalmaz, ruh dönüp gelmez. (Yasin:31)

 

Bunun aksini yapar, Allah’tan beklenileni kuldan beklemeye kalkarsak, bu, tevhid inancına aykırı olur. Zira namaz kılan herkes, Fatiha Suresi’ni okur, Allah’a ibadet eder, beklediğini de Allah’tan beklediğini söyler.

İbrahim Peygamber (as) ateşe atılınca, Cebrail Aleyhisselam O’na:

-“Benden bir isteğin var  mı, yardım ister misin?” demiş, İbrahim Peygamber de:

            -“Hayır! Ben istediğimi Allah’tan isterim, Allah bana yardım eder.” cevabını vermiştir.

Ulema eğer İbrahim Aleyhisselam’ın Cebrail’den bir beklentisi olsaydı, ateş onu yakardı.” denmiştir.

Bir kutsi hadiste şöyle buyrulmuştur: “Allah’tan başkasından yardım isteyene, kıyamet günü: – Git! O seni bağışlasın, Git! O seni kurtarsın” denileceği bildirilmiştir.

 

Yardım ancak ve ancak Cenab-ı Allah’tandır. (Âl-i İmran:126) 

 

İmam-ı Bürgüvi Hazretlerine göre “ Medet Ya Rasûlullah!” demek bile tehlikelidir. Çünkü Allah Rasûlü ancak Allah’ın izniyle şefaat edecektir.

 

Kurtuluş ve hidayet Âlemlerin Rabbi olan Allah’tandır. Papanın kendisinde gördüğü vaftiz ve aforoz yetkisi İslâm‘da kimsede yoktur.

 

İnancımıza göre salih kimseler insanın hidayetine vesile olur. Kula iltica olmaz. Peygamber (as)dan başkasından şefaat beklenmez. Kıyamet gününde peygamberler bile Peygamberimizin şefaatini bekleyecek ve “nefsî, nefsî” diyecektir.

 

Peygamberimize şefaat hakkı verilmiştir.

Peygamberimiz Allah’ın izin verdiği kimselere şefaat edecektir. (Taha:109)  çünkü şefaat Allah’tandır.(Zümer:44)  “Onun izni olmadan kim şefaat edebilir?” (Bakara:255 + Sebe:23 + Enbiya:28 + Yunus:3)

 

Peygamberimiz: “Kıyamet günü bana şefaat hakkı verilir.” demiştir. (Buhari:2/2224)   

Bir husus da Allah’tan başkasından şifa beklenmez. Şifa Allah’tandır.

Şeyhten, şeyhin artığından şifa umulmaz. Bir kaptan şeyh içecek, aynı kaptan bir oda dolusu insan sıradan içecek, bundan şifa beklenmez. Beklense beklense hastalık beklenir. Kendimize soralım: Peygamberimiz böyle bir şey yapmış mıdır?

 

Şöyle bir hatırlatma yapmak istiyorum:

 

Zaman zaman dışarıdan birileri geliyor. Bunlar Maon Tarikatı temsilcileri oluyor veya Hintli Mataji gibi kimseler oluyor. Veya Seyyid adı ile dolaştırılan kimseler oluyor. Veya şifa dağıttığı söylenen kimseler oluyor. Böyle kişilere inanmak ve onlardan şifa beklemek, İslâm inancıyla asla bağdaşmaz.

 

24.04.2002 tarihinde İstanbul’a Hintli Mataji geldi. Gazetelerden öğrendiğimize göre; salon ağzına kadar dolu. Ne istiyorlar?

–   Rahatlamak, şifa bulmak,

–   Ondan çıkan ilahi enerji ile buluşmak,

–   Ona secde edip boşalmak,

–   Ayağını yıkadığı su ile şifa bulmak,

–   İlahi aydınlanma, bu beklentilerin her biri şirke götüren davranışlardır.

 

Vesile kılmakta da yanlış anlamalar oluyor. Kur’an’da: “Allah’a yaklaşmak için vasıta arayın.” (Mâide:35) buyruluyor. Kişi aracı olarak görülmez.

 

Araplar, Allah’a yaklaşmak için putları vesile kıldıkları için müşrik durumuna düşmüşlerdir.

 

Kur’an’da şçyle buyrulmuştur:

-“Rasûlüm! De ki: Allah’ı bırakıp da ilah olduklarını ileri sürdüklerinize yalvarın. Ne var ki onlar, sizin sıkıntınızı ne uzaklaştırabilir ne de değiştirebilirler.” (İsrâ:56)

-“Onların yalvardıkları bu varlıklar Rablerine hangisi daha yakın olacak diye vesile ararlar. O’nun rahmetini umarlar ve azabından korkarlar. Çünkü rabbinin azabı sakınılacak bir azaptır.” (İsrâ:57)

Adem (as) hata edip cezalandırıldığı zaman şöyle dua edip Peygamber (as)ı vesile kılmıştı.

-“Ya Rab! Muhammed’in hakkı için beni bağışla!” ona:

-“Sen O’nu nereden biliyorsun? Denilince Adem (as):

-Ben yaratılınca başımı kaldırdım gökte “Lâ İlâhe İllallah Muhammedün Rasûlullah” yazılı idi, cevabını verir.

“Ya Rabbi! Sevgili kullarının hatırı için, diye dua edilirse yanlış olmaz.

 

Meselâ hastalık için: “Doktor iyileştirdi.” denmez . Doktor vasıtadır, ilaç iyileşmek için bir vasıtadır. İyileştiren Cenab-ı Allah’tır.

 

Kurtulmak, cennete girmek, Cenab-ı Allah’a yaklaşmak için şeyhe “ Kurtar.” denmez. “Bizim cennete girmemizi sağla, bizi Allah’a yaklaştır.” denmez. Denirse Kur’an’da kınanan Arapların durumuna düşülür.

 

Müslüman sözlerinde, hareketlerinde şirke düşmemeye ve imanını korumaya dikkat etmelidir.


Bu yazıyı 961 kişi okudu.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.