Tebliğ Hareketi

Tebliğ, insanlık tarihi boyunca var olan bir harekettir. İnsan yaratılırken hayvanlara ilâhi sevk insana verilmemiştir. İnsan, her şeyi öğrenme durumundadır. İnsanın bir şeyi doğru ve güzel yapabilmesi için eğitime ve öğrenmeye ihtiyacı vardır.

Tebliğ için ilk önce peygamberler seçilmiştir. Peygamberlerle beraber inananlar da bu görevden sorumlu tutulmuşlardır.

Geçmişte peygamberlerin davetine uymayanlar ve tebliğ görevini yerine getirmeyenler değişik şekillerde cezalandırılmışlardır.

İnsan her zaman uyarılmaya, yol gösterilmeye muhtaçtır. İnsan öğrenmediği ve bilgilendirilmediği takdirde hata eder.

Tebliğin fayda verebilmesi için bilgi, metod ve plânlı bir şekilde yapılması gerekir. Değilse fayda yerine zara görülür.

Bugün çocuğuna yaklaşmasını bilmeyen ana baba, iyi evlat, iyi insan ve iyi vatandaş yetiştiremez. Çocuk itaat edeceği yerde isyan eder, hizmet edeceği yerde hainlik eder. Öğrencisiyle diyalog kuramaya eğitimci gençleri yetiştiremez. Yol yordam bilmeyen din adamı insanlara faydalı olamaz. Usul bilinmeye sohbetler, konuşmalar etki yapmaz.

İnancımızda hayırlılardan olabilmek için hizmet eden olmak, hayırlı hizmetler görmek gerekir.

Tebliğ, her müslümana farz olan görevlerdendir. Bu görevin terkinde ceza vardır, mahrumiyet vardır.

Bu bölümde tebliğin ne manaya geldiği, nasıl olması gerektiği üzerinde duracağız.

Rabbim doğruları söyletsin ve etkili kılsın inşallah.

 

A)    TEBLİĞ NEDİR

İnsanın yapısı ve yaratılış itibariyle öğüde, rehbere, yol göstericiye ihtiyacı vardır. Cenab-ı Allah, insanı yarattıktan sonra onu başıboş, kendi haline bırakmamıştır. İnsanları uyarmak yol göstermek için kitaplar göndermiş, peygamberler göndermiştir. Peygamberlerden sonra da alimleri irşad görevini sürdürmekle sorumlu tutulmuştur. Peygamber efendimizin : “Alimler peygamberlerin varisleridir” hadisi bunu teyit eder.  (Buhari, İlim:10)

Tebliğin dinimizde büyük önemi vardır. Tebliğcinin, davet görevini yapacak olanlarında önemi büyüktür. Camilerde görevli her din adamı, okullarda din bilgisi öğretmenleri ve her “İnandım” diyen Müslüman tebliğe memurdur.

Tebliğ, her şeyden önce ilahi mesajları ulaştırma, anlatma, aydınlatma ve bilgilendirme faaliyetidir. Bu faaliyet en güzel biçimde ve samimi duygularla, sırf Allah rızası için yapılmalıdır.

Peygamber Efendimiz: “Din nasihattir.” buyurmuştur. Veda Hutbesinde de : “Burada bulunanlar bulunmayanlara tebliğ etsin” emrini vermiştir.

Kur’an’da : “Öğüt mü’minlere fayda verir.” (Zâriyat Sûresi:55) buyrularak öğüt vermenin önemi vurgulanmıştır.

İslâm’da davet, temel hedeftir. Çünkü İslâm, bütün insanlığa gönderilmiş son dindir. Bütün insanlığa tebliğ edilecektir.

 

B)    TEBLİĞ FARZDIR

Yahudilik ve Buda dinlerin dışında bütün dinlerde tebliğ vardır. İslâm’da da vardır.

Tebliğ, Hz. Adem’le başlamış, öneminden hiçbir şey kaybetmeden günümüze kadar gelmiştir.

Kutsal Kitabımız Kur’an’da şöyle buyrulur:

–          “Rabbine davet et.” (Kasas Sûresi::87)

–          “Hikmetle, güzel öğütle Rabbinin yoluna çağır.” (Nahl:125) buyurarak inananları tebliğ görevi bildirilmiştir.

İslâm, Allah Rasûlü tarafında tebliğ ile yayıldı. Peygamberimize tebliğ görevinden vazgeçmesi için olmayacak şeyler teklif edildi. Peygamber Efendimiz, bütün bu teklifleri : “Güneşi sağ elime, ayı da sol elime verseniz vallahi görevimden vazgeçmem” diyerek reddetmiştir.

İslâm, bazılarının iddia ettiği gibi kılıçla değil tebliğ ile yayılmıştır. İslâm’ı yaymak için İslâm Peygamberi, metodun her çeşidini denemiş ve uygulamıştır.

Kur’an’da :

–          “Ey Muhammed! Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik” (Enbiya:107)

–          “Ey Muhammed! Biz seni ancak bütün insanlara müjdeci, uyarıcı olarak gönderdik.” (Sebe:28) buyrularak peygamberim gönderiliş maksadının tebliğ olduğu belirtilmiştir. Bir ayette de:

–          “Sizin içinizden hayra çağıran iyiliği emredip kötülükten vazgeçiren bir topluluk bulunsun.” (Al-i İmran:104)

–          “Siz insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. Çünkü siz iyiliği emreder ve Allah’a inanırsınız” (Al-i İmran:110) buyrularak da tebliğ hareketinin Kıyamete kadar sürdürüleceği bildirilmiştir.

–          “iyilikle kötülük bir olmaz. Sen kötülüğü güzel bir şekilde önle…” (Fussılat:34)

–          “Rabbinin yoluna hikmet ve güzle öğüt çağır ve onlarla en güzel bir şekilde mücadele et.” (Nahl:125) buyrularak da tebliğin Müslümanlar için vazgeçilmez görev olduğu bildirilmiştir.

İslâm’ı bilmeyenlere, yanlış bilenlere, eksikliği olanlara, İslâm tebliğ edilecektir. Asr sûresinde emredildiği gibi Müslüman, hakkı tebliğ edecek, sabrı tavsiye edecektir.

Müslümanlar öyle çalışacaklar ki, kimse “Bana İslâm’ın güzelliği ulaşmadı dememelidir” Kur’an’da şöyle buyrulur:

–          “İnsanlara hatırlat. Çünkü hatırlatma imanlı kimselere fayda verir.” (Zariyat:55)

–          “Ben mü’minin deyip, Salih amel işleyip, insanları Allah çağıran kimseden daha güzel sözlü kim vardır” (Fussılat:33)

–          “Allah’ın dinine yardım ederseniz. O da size yardım eder, ayaklarınızı kaydırmaz.” (Muhammed:7)

Bu ayetlere göre Allah’ın dini tebliğ edilecektir. Atalarımız İl^y-ı Kelimetullah için çalışmış, rahat yataklarında yatmamışlardır.

Peygamber (s.a.)‘a peygamberlik görevi verilince Hz. Hatice : “Ya Rasûlallah çok yorgunsuz, biraz dinlensen” deyince Allah Rasûlü : “Dinlenecek zaman yok” cevabını verdi. “Önce yakınlarını uyar?” (Şuara:214) ayetine göre tebliğ görevine hemen başladı.

Safa tepesine çıktı, Mekkeliler İslâm’a davet etti. Ebu Leheb, yuhaladı, taş alıp attı : “Bunun üzerine Tebbet Sûresi nazil oldu” <Ebu Leheb’in iki eli kurusun> bedduası yapılıyordu.

Peygamber (s.a.) tebliği her alanda, her yolla devam ettirdi. Her şeyi göze  alarak açıktan İslâm’a davet etti. Elçiler gönderdi, mektuplar yazdı.

O’nun tebliğinin özü : “Müslüman ol kurtul” olmuştur. Çoğu kez tebliğ edeceği kimsenin ayağına kadar gitmiştir. Şöyle örnek verebiliriz:

“Bir Yahudi çocuğu Server-i Kâinât efendimize hizmet ederdi. Çocukcağız birgün hastalandı. Efendimiz kalkıp onu ziyaret gitti. Başucuna oturdu ve:

–          Müslüman ol, yavrum! Dedi.

Çocuk yanında duran babasının gözlerine baktı.

Babası:

–          Muhammed’in arzusunu yetine getir, deyince çocuk Müslüman oldu.

Gönlü herkese şefkatle dolu olan Efendimiz:

–          O’nu ateşten kurtaran Allah’a hamd olsun, diyerek oradan ayrıldı.”

Hazreti Peygamber (s.a.) Hazreti Osman’ı İslâm’a davet ederken “Ey Osman, seni Allah’a çağırıyorum, seni cennete çağırıyorum” diye seslenmişti. Hz. Peygamber (s.a.), Bizans Kralı’na yazdığı tebliğ mektubunda “İslam ol, kurtul” ifadesini kullanmıştır.

Bir tebliğ örneği de Hz. Ömer (r.a.) dan. Hz. Ömer (r.a.) İslâm’a davet edeceği kimseye şöyle demişti:

–          Beni seviyor musun? Beni beğeniyor musun?

–          Evet, denilince,

–          Benim bu iyi halim dinim olan İslâm’dandır. Gel sen de bu dine gir, dermiş. İşte en etkili tebliğ yolu da yapmak, yaşamak ve iyi hal ile davet etmektir.

Allah Rasûlü, bir müddet tebliğini gizli yapmış, daha sonra da her şeyi apaçık söylemekten asla çekinmemiştir.

Zeyd bin Sabit’e İbranice ve Süryanice öğrenmesi emretmiş sonra da onu tebliğci olarak göndermiştir. (Taberi:3/42)

Suffa ehline nasıl davranacaklarını öğreterek yetişemediği yerlere Suffa’dan yetişenleri gönderir, tebliğ görevini sürdürürdü.

Yetişemediği yerlere mektuplar yazarak, kralları, İmparatorları bile İslâm’a davet etmiştir. Hatta yaptığı savaşlar bile tebliğ temeline dayanırdı. Önce İslâm’a davet ederdi.

Allah Rasûlü’nden sonra dört halife de irşad ve tebliğ vazifesini devamlı canlı tutmuşlardır.

Cenab-ı Allah şöyle buyurur:

“Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz, iyiliği emreder, kötülükten nehyedersiniz.” (Al-i İmran Sûresi:110)

İrşad, tebliğ, cihad ve İlâ-yı Kelimetullah başta peygamberler olmak üzere bütün inananların vazgeçilmez görevleri olmuştur. Bu görevi terk edenler ise zelil olmuştur. Bu vazifenin terki konusunda hiçbir müslümanın herhangi bir mazereti olamaz. Zira İslâm’da peygamberin ahlâkı ile ahlâklanmak esastır.

Şu veya bu şekilde maddi manevi yahut dünyevi endişelerle tebliğ görevini terk edenler, ufak bir zarardan kaçarken büyük belâya uğrarlar.

İnananların, “İnsanları biz mi hidayet edeceğiz”, “Kur’an-ı Allah indirdi koruyucusu da O’dur”, “Kafirler istemese de Allah dinini tamamlayacaktır” şeklindeki düşünceleri de yanlıştır.

Lüks yaşamayı, parayı, serveti, rahatı çok seven günümüz insanına dua etmek kolay, iş yapmak zor olduğundan iş yapmıyor dua ediyor.

Birilerinin hidayetini isteyeceğiz, ıslahı isteyeceğiz ama üzerimize düşeni yaptıktan sonra dua edeceğiz.

 

C)    TEBLİĞ NASIL OLMALIDIR

Kur’an ayetleri ve Hz. Peygamberin hayatı gösteriyor ki, insanların ve toplumları Hakka hayra davet etmek, onları kâmil insan haline getirmek göründüğü kadar kolay bir iş değildir. Bu önemli görev, belli bir plân, metod dahilinde ve sağlam inançlı, sağlam karakterli insanlar vasıtasıyla gerçekleşir.

Tebliğ de önemli olan, tebliğ edilenin kabul görmesidir. Bunun için konu red olunmayacak şekilde sunulmalıdır. Seviye (maddi-manevi açıdan) gözetilmelidir. Meselâ; Peygamberimizin amcası Ebu Talib’in daveti kabul etmemesi değerlendirilecek bir husustur.

O ne diyor ki? “Ne derler” diyordu. Etrafından çekiniyordu.

Tebliğ, bir nevi su akımına benzer; su nasıl yüksek depolardan daha aşağı depolara boşalırsa ve akım nasıl böyle sağlıklı olursa, tebliğ de böyledir. Ayrıca üst depo dolu ve su kanalları da normal olursa, alt depoda boş ve doluma müsait ise dolma işi gerçekleşir. Tebliğde de sunan ile sunulan arasındaki iletişim önemlidir.

Tebliğ, rastgele olmaz. Anlatacak, aktaracak bir şeyleri olmayanlar, tebliğe kalkışmamalıdır. Bir zamanlar köyümüzün Camisinde, Cuma Vaaz’ında Hoca bir şeyler anlatmış bir de örnek vermişti. Namazdan sonra Cemaatten biri “Hocam o verdiğin örneği sizden birkaç defa dinledik” deyince, Hoca : “Bizim demek ki söyleyecek bir şeyimiz kalmamış, bizim yer değiştirme zamanımız gelmiş” diyerek ayrılmıştı.

Tebliğde insanların kalıplarına değil gönüllerine, akıllarına vicdanlarına hitap edilmelidir. Kimlere konuşulduğu ve neler söylenmesi gerektiği gözden kaçmamalıdır. Şahıslar hedef alınıp karalanmamalıdır. Birilerine etki düşünülürken, tepkiye neden olabilecek sözlerden,davranışlardan kaçınılmalıdır.

İmam-ı Azam Ebu Hanife, Basra’ya fıkıh ilmi, öğretme üzere gönderdiği talebesi Yusuf b. Hald Şemtî’yi insanlarla nasıl ilişki kurma gerektiği konusunda şu tavsiyelerde bulunmuştur.

“İnsanlarla iyi geçin, onlara muhalefet etme. Sen insanları terk edersen onlarda seni terk eder. Sen onlara söversen, onlarda sana söver. Sen onları sapıklıkta sayarsan olarda senin için aynı şeyi söyler.”

“İyilerle arkadaşlık yap. Kimseyi hakir görme, basit kimselerle düşüp kalkma. Güzel ahlâklı, geniş yürekli, derya gönüllü ol. Elbisen temiz, bineğin iyi olsun. Güzel kokular kullan. İkramda cömert ol. Cimri kimsenin hükmü geçmez. Fitne fesat varsa, onu ıslaha çalış, iyilikleri de arttırmaya çalış. İnsanlara ziyarette bulun. Herkese iyilik yap. İnsanların halleri ile ilgilen. Herkese selam ver. İnsanlarla münakaşa etme.”

”İnsanlara hoş muamele et, bezginlik gösterme. İnsanlar yapmaya alışık olmadıkları bir şeyi teklif etme. Daima iyi niyetli ol. Vefadan ayrılma. Takvaya sarıl.” demiştir.

İşte gönülleri fethetmenin yolları…

Tebliğ adamı, tebliğ yaparken kullandığı bütün yolların meşru olmasına son derce dikkat etmelidir. Söylenen sözün en doğru ve en güzel olmasına dikkat etmelidir. Fakat sözün doğrusu her zaman her yerde de söylenmemeli, yer ve zaman iyi ayarlanmalıdır.

Bir önemli husus da yalanla, meşru olmayan yollarla ve ihlaslı olmadan hayırlı bir netice elde edilemez. Bu husus da peygamberimizin uyarısı fevkalade açıktır:

“Bile bile kim bana isnad ederek yalan uydurursa cehennemdeki yerini hazırlasın.” (Buhari, İlim:38) buyurmuştur.

 

Tebliğde dikkat edilmesi gereken hususlardan bazıları da şöyledir:

1-     Sözler güzel ve doğru olmalı, durum apaçık ifade edilmelidir. İmam-ı Gazali, Ey Oğul adlı eserinde şöyle der:

“Birinin evine azgın bir selin yaklaştığını görsen, içerde bundan habersiz oturanları, bu durumdan haberdar etmek için bir takım yapmacık laflar, cinaslar, benzetmeler ve şiirler mi söylersin?” Evet felaket yakın, yangın alt katta, bitişik evde…

Manidar bir atasözümüz var:

“Ürmesini bilmeyen köpek sürüye kurt getirir.” Konuşmasını bilmeyen de faydadan çok zararı olur.

2-     “Lânetleyici değil, davetçi olarak gönderildim” diyen Hz. Peygamberi ve O’nun tebliğde izlediği metodu çok iyi bilmek lâzımdır. Konu çok hassastır. Ben tebliğ yapacağım diye rastgele ortaya çıkılıp ulu orta davranılamaz. Bir misyoner çok iyi yetişir, özel okullarda eğitim görür. Hıristiyanlığı bâtıl haliyle ondan sonra propaganda eder.

3-     Hassas olan İslâm davası anlatılacaktır. Mesele, anlatanın şahsında, tavrında ve sözlerinde şekillenecektir. Pazarda satıcının önemi küçümsenebilir mi? adam vardır sirkesini satar, adama vardır balını satamaz.

4-     Hz. Peygamber İslâm’ı tebliğ ederken her zaman ilgi ve istek durumunu göz önünde bulundurmuştur. Programlı bir şekilde vermek istediğini vermeye çalışmıştır. (Buhari, İlim:11)

–          “Siz bıktırmaktan çekiniyorum. Hz. Peygamberde böyle bir sakınca endişesiyle vakit vakit vaa’z  ediyordu.” Cevabını vermiştir. (Buhari, İlim:12)

5-     Dava adamı, Hz. Peygamberi çok iyi bilmelidir. İslâm’i bilmelidir. İnsan psikolojisini bilmelidir. İçinde bulunduğu toplumu, toplumda yaşayan insan ve insanın problemlerini bilmelidir ki, çözüm getirebilsin.

Tecrübeli, bilgili doktor ne kadar faydalı olursa, bilgisiz beceriksiz doktorda o derce zararlı olur. Hatta yanlış teşhis, yanlış ilâç derken hastanın ölümüne sebep olur. Öldürmese bile derdini artırı. Sakat bırakır.

Atalarımız : ”Dağ adamı hasta eder sağ adamı” bir başka sözde : “Yarım doktor candan eder, yarım hoca dinden imandan eder” demişlerdir.

6-     Sevgili Peygamberimiz her konuda olduğu gibi bu konuda da bize en güzel örnektir. O, konuşmaya Allah’ın adını anarak başlardı. Sesini iyi ayarlar, kızmak, öfkelenmezdi. Söz söylediği zaman kısa ve öz söyler, anlaşılmasın sağlardı. Önemli gördüğünü tekrar ederdi. Lafı uzatmazdı. Bıkkınlık vermezdi, dinleyenlerin seviyesine göre konuşurdu. Güler yüzlü tatlı sözlü idi. Herkesin anlayabileceği şekilde konuşurdu. Beddua etmez. Boş konuşmazdı. Herkese ikramda bulunurdu. Herkese iyi davranırdı. Verdiği söze sadık kalır, kimseyi bekletmezdi. Öyle nezaket gösterirdi ki, kötü niyetle gelenler bile hayran kalır, ona gönül verirde ayrılırdı. (Bir defasında Kays, Beni Âmir kabilesinin gönderdiği heyet arasında idi. Görevi ani bir hareketle peygamberi öldürmekti. Peygamberi dinledikçe düşündüğünden utandı ve yapacağı işten vazgeçti.)

7-     Hz. Peygamber önemli olan şeyleri vurgular ve üç defa tekrar ederdi. Sorulan soruları noksansız cevaplandırır, bazen de soru sorarak anlatırdı. “Kolaylaştırınız güçleştirmeyiniz, müjdeleyiniz nefret ettirmeyiniz” der, kolaydan başlardı.

8-     Buna göre, tebliğ adamı her şeyden önce iyi bir Müslüman olmalıdır. Sözünden önce davranışları ile örnek olmalıdır. Bir şeyi Allah için sevmeli, Allah için buğz etmelidir. Ağzı dualı olmalı, sade bir hayat yaşamalıdır. Mal, şan, şöhret ihtirası olmamalıdır. Bilgili, ahlâklı, ihlaslı, iyi niyetli ve hoşgörülü olmalıdır. Ağır yük, çileli yol karşısında cesur ve sabırlı olmalıdır. Israrlı olmak, fedakâr davranmalı, Allah’ın kullarına karşı şefkat merhamet timsali olmalıdır. Yaptıklarından maddi ve manevi karşılık beklememelidir.

9-     İrşad, insanları doğruya güzele ve hayra yöneltme işidir. Bunun için irşad yapacak kişi ilim sahibi olmalı, herkesle iyi geçinmelidir. Tavizsiz olmalı fakat katı değil, kibar davranmalı, fakat şahsiyet elden bırakmamalı, fedakâr olmalı fakat riyakâr değil, onurlu olmalı fakat gururlu değil. Her yaptığını Allah rızası için yapmalıdır. Kendisi için değil.

10- Tebliğ adamı kızmamalı, kızdığı zaman susmasını bilmeli, kendisine muhalefet edenlere hemen, yanı tarzda cevap vermemelidir. Hele hele her önüne gelenle münakaşa etmemeli, münakaşa edecek adam aramamalıdır. Çünkü münakaşa ile bir yere varılmaz, hiçbir fikir değişmez. Münakaşa, bir çeşit kavgadır. Her münakaşa sonucu iki taraf da kendi düşüncesinin daha doğru olduğuna inanır. Ve iki taraf da incinme olur.

“Fikirlerin çatışmasından hakikat şimşeği doğar” denmiş ama, diyelim ki, bir taraf kaybetti, bir taraf galibiyet duygusu elde ederken karşı tarafın onuru kırılır, gizli kin sahibi olur.

Münakaşa ile değil iki taraflı sevgi saygı, fikre hürmetle, tatlı bir sonuca varmak mümkün olur. Eksiklikler ancak böyle giderilir. Yanlışlıklar ancak bu yolla düzelir.

11- Tebliğde metod, karşıdaki insanın onurunu kırmak, aşağılamak, sürtüşmeye girmek, insanı âciz  bırakarak karşımıza almak değildir. Unutulmamalıdır ki, en büyük başarı münakaşa etmemektir.

Peygamberler davalarını tebliğ ederken insanlara yumuşaklıkla yaklaşımlar, kendilerin sataşanlara, kötü söz söyleyenlere ve kötülük edenler ayniyle cevap vermemişlerdir. Onların inançlarını kötülememişler, putlarına çatmamışlardır. İnanmayanların hissiyatlarını rencide etmeden gerçeği tebliğ etmişlerdir. Çünkü demagoji yaparak tarih boyunca kimse kimseye yaparak tarih boyunca kimse kimseye bir şeyi kabul ettirememiştir. Her zaman üstünlük, yapıcı ve olgun davranan tarafın olmuştur. Kırarak, yıkarak hiçbir şey mâmur edilemez.

Yanlışı düzeltmek için çok güzel yollar vardır. Şöyle nakledilir:

Kefal Hz. Lerine bir gelip:

–          Efendim, sultanın adamların eşeğimi aldılar vermiyorlar yardımınızı bekliyorum, der. Keffal Hz. leri, o adama:

–          Şimdi git güzel bir abdest al, iki rekat namaz kıl, sonra da Allah’ın sevgili kullarının yüzü suyu hürmetine eşeğine kavuşmak için dua et, der.

Adam bunları yaparken Keffal Hz. leri sultanın adamlarına haber gönderip eşeği mescidin önüne bağlamalarını söyler. Adam çıkışta eşeğini görünce çok sevinir.

Keffal Hz. lerine yanındakilerin bunu neden böyle yaptığını sorarlar. O da şu cevabı verir.

–          Bu adam eşeğini alanlara kavga edebilirdi, devreye girdim. Ayrıca bu adamın ibadet yoktu ve Allah’ın veli kullarına itimadı yoktu. Şimdi ise hem ibadetin önemini, hem de Allah’ın veli kullarının yerini kavramış oldu, der, güzel irşad örneğini verir.

İslâm tarihinden iki örnek daha vermek istiyorum:

Hz. Ömer’in inanmayan hizmetlisi vardı. Hz. Ömer (r.a.) ona sık sık sorardı. Birgün gene sordu ve aralarında şu konuşma geçti:

–          Benden hoşnut musun?

–          Tabi hoşnutum sen dünyanın en iyi adamsın.

–          Ahlakımı beğeniyor musun?

–          Elbette beğeniyorum.

–          Peki öyleyse benim bu iyiliğim ve ahlakım dinimden gelir. Benim dinim için ne diyorsun?

–          Güzel.

–          Öyleyse gel sende Müslüman ol.

Hizmetli Hz. Ömer’e:

–          Efendim beni zorlamayacaksan bırak babamın dininde kalayım, demiş fakat bu yaklaşıma uzun süre dayanamamıştır.

Diğer örnek de İbrahim (s.a.) ile ilgilidir:

İbrahim Peygamber, Mecusilere ziyafet verir ve ikramlarda bulunur. Birgün ikramların devamını sağlamak için ateşe tapanlar İbrahim Peygambere:

–          Bir emrin, bizden bir isteğin var mı?, derler.

İbrahim Peygamber:

–          Evet, sizden bir isteğim var. Benim Rabbime bir kere secde etmenizi istiyorum, der.

Mecusiler aralarında “İhsanlardan mahrum kalmayalım, İbrahim’i de kırmayalım, bir defa secde eder sonra da gidip kendi tanrılarımıza taparız, bir zararı olmaz” şeklinde konuşurlar. Secdeye varırlar. Onlar secdede iken İbrahim Peygamber, elini açar ve:

–          Ey Allah’ım! Benim gücüm bu kadar, daha fazlası elimde değil, bunlara hidayet nasibiyle, diye dua eder.

Cenab-ı Allah İbrahim (s.a.)’nı duasını kabul ediverir. Böylece hepsinin hidayetine sebep olur.

Peygamber Efendimiz:

“Kardeşine yapacağın iyilik, güler yüzden ibaret dahi olsa küçümseme” (Riyazüs Salihin:896) buyurmuş, iyiliğin her çeşidinin yapılmasını emretmiştir.

Müslümanların kardeşleri hakkında iyi düşünmesi, iyi niyetli olması gerekir. Buhari de (Edep:58) : “Güzel zan sahibi olmak güzel bir ibadettir.” buyurulmuş başka bir hadiste de “Camide gördüğünüzün iyiliğine şahadet ediniz” demiştir.

Müslümanların günahı yok edelim derken günah işlemekten,haramı kaldıracağım derken başka bir haram işlemekten kaçınmalıdır. Günahtan kaçındıracağım derken de başka bir günaha yol açmaktan uzak durmalıdır.

12- Hatalar yüze vurmadan, mahcup etmeden düzeltilmelidir. Resûlallah (s.a.) “Başkasının ayıbını örtenin Allah da Kıyamet günü ayıbını örter” (Buhari, Mezalim:3) buyurmuştur. Günah sahibi veya hatıl düşünenin rencide edilmeden kendine gelmesi, düşünmesi, mukayese etmesi sağlanmalıdır.

Birgün bir genç peygambere gelerek:

–          Müsade et zina etmek istiyorum, der

Peygamber ona:

–          Bu işin annenle yapılmasını ister misin?

–          Hayır.

–          Kimse bu işin annesiyle yapılmasını istemez.

–          Peki kız kardeşinle yapılmasını ister misin?

–          Hayır.

–          Kimse istemez, dedikten sonra : “Allah’ım bu gencin kalbini temizle” diye onun yanında dua etmiş, genç zina etmekten vazgeçmiştir.

Atalarımız : “Yolu iyi bilen yorulmaz” derken şuurlu bilgili ve metodlu yapılan işlerden iyi sonuçlar alınacağını ifade etmişlerdir

 

D)    TEBLİĞDE METOD NE OLMALIDIR

Peygamber Efendimizi:

“Harp hiledir.” (Riyaz üs-Salihin:1357) buyurarak mücadele hayatında bazı taktik ve metodların uygulanması gerektiğine işaret etmiştir.

Atalarımız da : “Yolu iyi bilen yorulmaz” başka bir atasözümüzde de : “Ürmesini bilmeyen köpek sürüye kurt getirir” demişler, taktik ve metodun bilinmesinin önemini ortaya koymuşlardır.

Tebliğ adamı her şeyden önce yolu iyi bilmelidir. Her vesileyle her fırsatı değerlendirmelidir. Farklı bölgeler ve farklı kesimlere göre farklı dil, farklı anlatım kullanmalı, inandırıcı ve ikna edici metodlara başvurmalıdır. Etki yapmak için ortam hazırlamalı, karşısındaki insanlara göre tavır takınmalıdır. Yanlışlıklara direk karşı çıkmadan gerçekleri telkin etmelidir. Bilhassa medenilik, çağdaşlık adına sinsice oynanan oyunlara karşı uyanık olmalı, başkalarını da uyarmalıdır.

Tebliğ adamı, tebliğ için yer ve zaman seçimini çok iyi yapmalıdır. Her doğru her zaman her yerde söylenmez. Peygamber Efendimiz davetini bir müddet gizli yapmıştır. Her zaman özel hal, özel yer ve özel zaman gözetmiştir. Zaman olmuş insanları evine çağırmış, ziyafetler vermiş, ikramlarda bulunmuş, zaman olmuş evlere gitmiş davetlere icabet etmiş tebliğ görevini öyle yapmıştır. Bulunduğu yer ve hitabettiği insanlara göre sesini, konuşmasını ayarlamıştır. Kutsal günleri, zamanları bilhassa Cuma, bayram ve kandilleri fırsat bilmiştir. Düğün, nişan anlarında, doğum anında hasta ziyaretlerinde, ölümü üzerine teselli ederken, kabristanda en etkili konuşmalar yapmış tebliğ için fırsat bilmiştir.

Unutulmamalıdır ki, tohum bile ortam bulursa yeşerir.

İnsanlara bir şey anlatılırken uluorta konuşmamalıdır. Hele İslâm söz konusu ise, üsluba, ses tonuna dikkat edilmeli, insanlar bir hareketleri ile cennete, cehenneme sokulu verilmemelidir.

Bilmeden anlamadan ciddi meseleler, sulandırılmamalıdır. Adamanı biri, üzerinde su bulunan eşeğini kaybeder, teyemmüm alıp namaza giderken eşeği oralarda görünü verir, sahibin görünce de anırmaya başlar. Eşeğin sahibi “eşek anırdı abdest bozuldu” der. bu duyan biri önüne gelene “eşek anırınca abdest bozulur, falandan duydum” der.

İnsan bilmediği konularda konuşulmamalıdır. Her konuda konuşmak, hele sızlanmak, şikayet etmek doğru değildir. Çarenin ne olduğunu anlatılmalıdır. Anlatmadan anlatmaya da fark vardır.

Şöyle anlatılır:

Kralın bir rüya görür. Rüyasında 32 dişide dökülmüştür. Vezirlerinden rüyasının tabirini ister.

Biri : “Efendimiz, bütün dost ve akrabalarınız ölecek, hayatta yapacak yalnız kalacaksınız” der. Kral, bu veziri görevden alır.

Diğer vezir : “Efendim dost ve akrabalarınız arasında en uzun ömürlü siz olacaksınız” der. Kral bu vezirine ihsanda bulunur baş vezir yapar.

Görülüyor ki, ikisinin söylediği şeyler aslında birbirinde pek de farklı şeyler değildir. Fakat sonuç farklıdır.

Sevgili Peygamberimiz : “Acele, şeytandandır” buyurmuştur. Bir insan davasında ne kadar haklı olursa olsun, anlatmasını bilmez, ağzını yüzünü bulaştırırsa, haklılığını ispatlayamaz.

Hz. Aişe (r.a.):

“Allah Elçisi sözlerin acele ederek arka arkaya sıralamazdı” (Buhari, İlim:30) der.

peygamber (s.a.), Hz. Ali’yi savaşa gönderirken ona: “Acele etme, evvela İslâm’a davet et. Allah’a yemin ederim ki, Allah’ın izniyle senin bir kişiyi hidayete erdirmen, sürü sürü kırmızı develere sahip olmandan daha iyidir.” demiştir. (Buhari, Cihad:102)

Tebliğ adamı, konular girmeden, kesin olarak şöyle olmalıdır, böyle olmalıdır kuralını koymadan, akılların alacağı biçimde konuşmalıdır. Hele batıl inançlar konusunda red ederek, küfürle itham ederek değil, günahla küfrü birbirine karıştırmadan konuyu ele almalıdır. Çünkü sapık inançlar paslı çiviler gibidir, birden bire sökülüp atılamazlar.

Hakim ifade almadan nasıl karar vermezse, karşı tarafı dinlemeden hüküm verilmemelidir. Anlatan ne kadar uzun anlatırsa anlatsın, sabırla dinlenmeli, acele edip anında cevap verilmemelidir.

Tebliğ adamına lazım olan şeylerden biri de tatlı dil güler yüz, yumuşak sözle güzel öğüttür.

Atalarımız : “Tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır” demişlerdir.

Cenab-ı Allah şöyle buyurur:

–          “Çirkin söz, yerden koparılmış kökü olmayan bir ağaca benzer.” (İbrahim Sûresi:26)

–          “İnanan kullarıma söyle, en güzel şekilde konuşsunlar.” (İsra Suresi:53)

–          Musa Peygambere hitaben : “Firavuna güzel söz söyle” (Taha Sûresi:44) buyurarak tebliğ dilinin nasıl olması gerektiğini bize bildirmiştir.

Sadi, şöyle anlatır:

“Bal satan adamın dükkanında müşteri yokmuş, ama sirke satanın dükkanı dolu imiş.”

Arif zat sormuş:

–          Neden bal sattığını halde müşterin yok, sirke satanın çok?

Balcı, müşterilerden şikayete başlayınca, Arif kişi şöyle demiş:

–          Bak sen bal sattığın halde yüzün sirke satıyor. Ötekide sirke sattığı halde yüzü bal satıyor. Sende ekşi surat, onda tatlı tebessüm. Anladın mı şimdi balına niçin müşterin yok,onun sirkesine niçin müşteri çok, demiş.

Bir olay da şöyle:

Devs Kabilesinden Tufeyl Müslüman olduktan sonra kabilesine dönmüş onları İslâm’a davet etmişti. Kabilesinden kimse İslâm’ı kabul etmeyince Peygambere geldi Kabilesi için beddua etmesini istedi.

Peygamber Efendimiz, onların hidayeti için dua ettikten sonra Tufeyl’e hitaben

–          Kavmine dön onları güler yüz ve tatlı dille İslâm’a çağır, kendilerine yumuşak davran, buyurdular.

Davranışların da dili vardır. Yanlışları düzeltme, doğruları yayma konusunda Hazreti Hasan ve Hüseyin’in yanlış abdest alan adama karşı davranışlarını hatırlamakta her zaman fayda vardır.

Atalarımız: “Hiçbir şeyin yoksa güler yüzün tatlı dilin demi yok” diyerek güler yüzün tatlı dilin bir çok şeyi haletliğini vurgulamıştır.

Tebliğde seviye gözetmek de çok nemlidir. Söylenilen sözler orada bulunanların anlayabileceği sözler olmalıdır. Söz çok basit veya anlaşılamayacaksa, söylenmesinde fayda yoktur. Bir söz yalandan, şakadan ve şaklabanlıktan ne kadar uzaksa o ölçüde seviyeli olur.

Hz. Ali (r.a.) : “Karşınızdakilerin anlayabileceği şeyleri söyleyin” demiştir.

İrşad ve tebliğ görevi yapacak olan kimse, insanlara olgun ve yumuşak davranmalıdır. Hoşgörülü olmalıdır. Sertlikten kimse hoşlanmaz.

Cenab-ı Allah şöyle buyurur:

“Uhut Savaşında yumuşak davrandın. Eğer kaba ve katı yürekli olsaydın muhakkak onlar etrafından dağılıp gitmişlerdi. Artık onları bağışla ve kendilerin Allah’tan mağfiret dile. İş hususunda fikirlerin al. (Müşavere et)” (Al-i İmran:159)

Hicir Sûresi’nin 85. ayetinde de peygamberimizden hoşgörülü olması istenmiştir.

Şeytan Yahya (s.a.) a : “Benim en kuvvetli tuzağım gazaptır. Ben insanları bu yolla esir alırım. Bununla cennetin yolundan saptırırım.”  demiştir.

Hz. (r.a.) da : “Kendisine karşı kusurlu olana yumuşak davrananın ilk mükafatı, bütün insanların ona yardımcı olmasıdır” demiştir.

“Yaratılanı hoş gördük yaratandan ötürü” diyen Yunus gibi Allah’ın kullarını hoş görmeliyiz, yumuşak ve merhamette, şefkatle muamele etmeliyiz ki, müsbet sonuç alınsın.

Tebliğ de önemli olan bir husus da dinde günah olan, haram olduğu bildirilen herhangi bir şey telkin edilmemelidir.

Kur’an’da : “İyilikte yardımlaşın, kötülükte yardımlaşmayın” emri vardır. Peygamberimizin ifadesiyle:

–          “Günah telkin edilince de emre itaat yoktur” (Buhari:1/1268)

Bu konuda şöyle bir örnek var.

Hz. Peygamber bir grup müslümanı bir yere göndermiş, birini de başların tayin etmiştir. Ona itaat edilmesini istemiştir. Yolda komutanı kızdıracak hareket yapılınca “Ateşe girin!” demiştir.

Bir kısmı ateşe yürümüş, bir kısmı da : “Biz ateşten Hz. Peygambere kaçtık” diyerek onlara mani olmuştur. Bu arada ateş sönmüş, komutanın öfkesi yatışmıştır. Bu olay Hz. Peygambere anlatılınca Peygamber (s.a.) : “Eğer ateşe girselerdi kıyamete kadar içinden çıkamazlardı. İtaat, dinin güzel gördüğü konularda olur” buyurmuştur. (Buhari:2/1672)

Buradan anlıyoruz ki, günah ve haram olan bir şey emredilse de itaat edilmeyecektir.

İrşad ve tebliğde dikkat edilecek en önemli hususlardan biri de, kolay yolu göstermek, insanlardan güçlerinin üstünde bir şey istememek, aşırı gitmemek ve insanları dinden soğutmamaktır.

Adamın bir yalan yanlış Kur’an okurken biraz bir şeyler bilen biri sormuş:

–          Sen ne yapıyorsun?

–          Allah rızası için Kur’an okuyorum. İnsanlar dinlesin Kur’an-ı sevsinler istiyorum, demiş.

O zat ona:

–          Allah aşkına sen bu Kur’an-ı okuma, demiş.

Rabbimiz şöyle buyurur:

–          “Andolsun ki, biz Kur’an-ı öğüt olsun diye kolaylaştırdık” (Kamer Sûresi:17)

–          “Allah sizin için kolaylık diler, güçlük dilemez.” (Bakara:185)

–          “Sen kolaylık yolunu tut.” (Araf:185)

–          “Eğer Rabbin dileseydi, yer yüzünde kim varsa, hepsi toptan iman derdi. O halde imana gelsinler diye insanları sen mi zorlayacaksın?” (Yunus Sûresi:99)

Peygamber Efendimiz de şöyle buyurur:

–          “Dinin en hayırlısı en kolay olanıdır.” (Müslim Cihad:3)

–          “Kolaylaştırınız zorlaştırmayınız; müjdeleyiniz nefret ettirmeyiniz” (Buhari, Cihad:164)

–          “İmam olup da namaz kıldıranlar, namazı kısa kessin. Çünkü cemaatin için hasta, zayıf ihtiyaç sahibi yaşlı ve çocuklar vardır.” (Müslim Salat:37) buyururken aynı şekilde kolay yolun gösterilmesin emretmiştir.

Biz Allah’ın ve Elçisini kolaylaştırdığını zorlaştırırsak bu bizi yanlış adrese götürür.

 

E)    TEBLİĞ YAŞAMAKLA OLUR

Tebliğ yapacak olan kişi önce kendinden başlamalı, kendini ıslah ettikten sonra başkalarını ıslaha kalkmalıdır. Yoksa şairin dediğin gibi

“Kendisi muhtac-ı himmet bir dede,

Nerde kaldı gayriye imdad ede.” olur.

Allah bir mürşid olarak insanlara gönderdiği Hz. İsa’ya şöyle buyurur:

“Ey İsa! Önce kendi nefsine nasihat et, sonrada insanlara. Eğer böyle yapmazsan benden utan.”

Biye de şöyle buyurmuştur:

–          “Siz insanlara iyiliği emredip, kendinizi unutur musunuz?” (Bakara Sûresi:44)

Kendi kurtuluşu için çalışmak her insanın görevidir. Cenab-ı Allah : “Ey İman Edenler! Siz kendinizi kurtarmaya bakın, siz hidayet üzerine olursanız kimse size zarar veremez” (Maide:105) buyurmuştur.

Bu ayetlere göre insan, önce kendini kurtaracaktır. Değilse, boşuna uğraşır durur.

Kendini kurtarmayanı kimse kurtaramaz. Peygamber Aleyhisselam kızı Fatıma’ya:

–          “Sakın babam peygamber diye güvenme” demiştir. Nuh peygamberin oğlu, Lut peygamberin eşi, İbrahim Aleyhisselam’ın babası kendisini kurtaramadığı için en yakınları onlara bir fayda vermemiştir.

Kendimiz doğru olmadan kimseyi doğrultamayız, kendin yüzme bilmiyorsan başkaların nasıl kurtarırsın? Kendi uyuyorsan, uyuyanları nasıl uyandırabilirsin? Salih bir kul olmadan başkalarını ıslah etmen mümkün mü? Bütün mesele ihlaslı olmak. Sonrada yakınlara yönelmektir.

Cenab-ı Allah : “Kendin sabırla namaza devam et. Ailene de namazı emret…” (Taha:132) buyurmuştur.

Malik İbnu’l Huveyris, kabilesinden bir heyet ile Peygambere ziyarete gelir. Yanında 20 gün kalır. İslâm hakkında bilgiler edinen heyet ailelerine dönmek isteyince Peygamber onlara:

–          “Pekalâ ailelerinize döndünüz, onlara dinlerini öğretiniz, namaz kıldırınız.” der.

Tahrim Sûresini 6. ayetinde : “Ey İman Edenler kendinizi ve aile fertlerini cehennem ateşinden koruyun” buyrulmuştur.

Hz. Peygamber, ilk önce İslâm’a ailesi Hz. Hatice’yi davet etmiştir. İlk faizi ve kan davasını akrabalarından başlayarak kaldırmıştır.

Başkalarına : “Şunun haline bak”, “Karısına bak”, “Çocuklarına bak” dedirtmemeliyiz.

–          “Benim özel durumuma başkası ne karışır” diyemeyiz. İnsanın kendisini, ailesinin, yakınlarının iyi olması, değiştirmeyi kolaylaştıracaktır.

En iyi tebliğ, yaşamakla olur. Yaşamadan olmaz. Peygamber (s.a.) : “Söyleme yap.” demiştir.

İslâm’ı tebliğ etmek istiyoruz, öyleyse önce İslâm’ı iyi bileceğiz sonra da İslâm’ı yaşayacağız. Çünkü yaşamak, sözden daha etkili olacaktır.

Müslümanlar olarak en zayıf taraflarımızdan biri, öğüt veririz, dini anlatırız, fakat verdiğimiz öğüdü kendimiz tutmayız, anlattıklarımızı yaşayıp hayatımızda tatbik etmeyiz. Bunu için yapılan hizmetler fazla etki yapmıyor. Dinleyenlerin bir kulağından girip diğer kulağından çıkıyor. En yakın8 evladımız bile isyan ediyor.

Peygamberimiz ve Ashabı İslâm’ı yayarken, İslâm’ı anlatmaktan ziyade önce kendileri yaşamışlardır. Böylece insanların dikkatini çekmişlerdir, İslâm’ı yaymak da kolay olmuştur. Bugün de bütün düşmanlıklara rağmen İslâm’ın dış ülkelerde büyük bir hızla yayılması, İslâm’ı güzelliklerini hayatlarında tatbik eden Müslümanların örnek olmasındandır.

Peygambere ilk vahiy geldiğinde biraz endişelenen Allah Rasûlü’ne hanımı Hz. Hatice şöyle demişti:

“Allah’a yemin ederim ki, Allah seni utandırmayacaktır. Çünkü sen, akrabalarınla iyi ilişkiler kuruyor, acizlerin yükünü taşıyor, yoksula yardım ediyor, misafiri ağırlıyor, felakete uğrayanlara yardımcı oluyorsun.” (Tecrid-ı Sarih Terc. C.1 S.297)

“Lafla peynir gemisi yürümez” derler. Kuru sözün, kuru telkininde etkisi olmaz.

Kur’an’da şöyle bir uyarı vardır:

–          “Yapmayacağınız şeyleri niçin söylüyorsunuz. Yapmayacağınız şeyleri söylemeyin” (Saff Sûresi : 2-3)

–          “İnsanlara iyiliği emrederken kendinizi unutur musunuz?” (Bakara:44)

Bu ayetlere göre tebliğden önce temsil gerekmektedir. Kendisi yapmayan ve yaşamayan kimse neyi anlatacak? Neyin yolunu gösterecek?

Bakıyorsunuz anlatım güzel, coşturuyor ama bir insan etkilenmiyor, düzelmiyor. Neden adama yaşayışla güven vermiyor da ondan.

Şair ne demiş:

“Onlar ki laf ile verir dünyaya nizamat,

Bin türlü teseyyüp bulunur hanelerinde.”

Laf değil, icraat önemlidir. Temsil önemlidir.

Peygamber (s.a.) şöyle anlatır:

–          “Miraç gecesi bir kavme rastladım dudakları ateşten bir makasla kırpılıyordu. Bunlar kimdir? diye Cebraile sordum. Bana : Bunlar dünyada herkese iyilik emreden, fakat kendileri yapmayan kimselerdir” dedi. (Ramuz el-Ehadis:392/13)

Kısaca tebliğ görevi nasıl yapılacakmış?

–          Önce kendinden ve yakınlarından başlayarak.

–          İyi örnek olarak yani söylemeden yaparak.

–          Güler yüz tatlı sözle.

–          Zorlaştırmayıp kolaylaştırarak, müjdeleyerek nefret ettirmeden.

–          Şefkat, merhamet göstererek, nazik davranarak

–          Tebliğde devamlılık esastır.

–          Doğruları söyleyerek, insanlara akılları oranında konuşarak,

–          Sırf Allah’ın rızasını gözeterek,

–          Yaptığı hizmetten, etrafın alkışlamasında şımarmadan, gurura, kibire kapılmadan şeklinde özetlenebilir.

Hatırlanacağı gibi İ. Azam Hz.leri Azat edilmesini isteyen köle için bir şeyler söylemeden önce, köle satın almış azat etmiş ondan sonra köle azat etmenin sevabından bahsetmiştir. Çocuğu çok şeker yiyen babanın isteğini yerine getirmeden önce, şeker yeme alışkanlığını kendisi bırakmış, ondan sonra şeker yemenin zararlarından bahsetmiştir.

Tebliğin temeli örnek olmaktır. Çünkü örnek olmak en güzel ve en iyi tebliğ vasıtasıdır.

Bilindiği gibi Kâbe’yi ziyarete giden İslâm ordusu, Hudeybiye’de durdurulur. Burada müşriklerle bir anlaşma imzalanır. Anlaşma, Müslümanlar açısından son derece ağırdır.

Kâbe ziyaret edilemeyeceği için peygamber tıraş olunmasını, kurbanların kesilmesini ister. Fakat kimse bu isteğe uymaz. Efendimiz isteğini bir kez daha tekrar eder gene bir hareket yok, üçüncü kez tekrar eder, kimse ne kurbanını keser, ne de tıraş olur. Peygamberimiz üzülür. Zevcesi Ümmü Seleme:

–          “Ey Allah’ın Rasûlü! Siz çıkınız kendi kurbanınız kesiniz ve tıraşınızı olunuz. Onlar da sizi görüp, size uyacaklardır” der.

Peygamber aynen böyle yapar, peygamberi gören Sahabe de Peygambere uyar.

Fikirde, düşüncede, davranışlarda örnek olunacak, öncü olunacak olursa, zor olan kolay olacaktır.

Gazali “Ey Oğul” adlı eserinde:

“Terk etmen gereken şeylerden biri de, onu buna nasihat etmek, vaizlik taslamaktır. Çünkü bunun pek çok mahsuru vardır. Bu işi iki şartla yapabilirsin. Birinci şart: Söyleyeceğin nasihatları önce kendin tutacaksın, ondan sonra başkalarına öğüt vereceksin. İsa Aleyhisselama söylenmiş olan şu söze kulak ver: El Meryemin oğlu! Önce kendi nefsine nasihat et, kabul ederse o nasihatı başkalarına söyle.”

Cenab-ı Allah:

“Ey İnsanlar! Yapmadığınız şeyi niçin söylersiniz?” (Suff:2) “Yapmadığınız şeyi yaptık demeniz, Allah katında büyük gazaba sebep olur.” (Suff:3) buyurarak azabı haber vermiştir.

Bir kutsi hadiste de:

“Yapmadığınızı niçin söylüyorsunuz? Sakınmadığınız şeylerden niçin sakındırıyorsunuz?” (Firi Yavuz, 40 Kutsi Hadis S.53) buyrularak yapılmadığı halde söylenen sözlerin etkisin olmayacağı bildirilmiştir.

Peygamber Efendimiz şöyle anlatır:

–          “Ey Cebrail! Bunlar kimdir?” Cebrail:

–          “Bunlar senin ümmetinin, insanlara iyiliği emredip kötülüğü men ettikleri halde kendilerini unutanlardır” dedi.

Bir hadiste de şöyle anlatılır:

“Kıyamet gününde bir kimse getirilip cehennem atılır; bağırsakları karnından dışarı çıkar ve o halinde değirmen çeviren merkep gibi döner.”

–          “Bu halin ne? Bize iyiliği emreden, kötülükten sakındıran sen değimliydin?” derler.

O adam:

–          “Evet, iyiliği emrederdim lakin onu yapmazdım, kötülükten nehyederdim de onu kendim yapardım” der. (Riyazüs Salihin:196) buyurur.

 

F)     TOPLUMUN KURTULUŞU İÇİN ÇALIŞMAK

Felaket geldiği zaman kişilere, belirli kimselere gelmez, felâket geldiği zaman topluma gelir. Toplumda yaşayan herkesin içinde yaşadığı topluma karşı sorumlulukları vardır. Bur sorumluluk, makam, mevki, maddi güç ve ilmi kariyer nisbetinde değişir.

İnancımızda bir insanın kendini kurtarması yetmez. İnsan kendi sorumluluğunun yanında başkaların da sorumluluğunu taşır. Bu sorumluluk duygusu, tarihe mal olmuş büyüklerimizi rahat yataklarında yatırmamıştır. Abdurrahman Bin Avf, 90 yaşında Kars’ta şehit düşmüş, Ebu Eyyüb        el-Ensari İstanbul Surları önünde, küfre bayrak açmıştır. Şehit olduğu yaş 93’tür.

Kendini bilen kimse, olan biteni seyredemez, nemelâzımcı, sorumsuz, bencil olamaz. Amcasının ısrarına karşılık : “Vallah güneşi sağ elime, ayı da sol elime verseler bu davamdan vazgeçmem” diyen peygamberini hiçbir zaman unutmayacaktır.

Tebliğ yapanın unutmaması gereken iki husus vardır: Birincisi, ne yaparsa yapsın, çoğunun ikna olmayacağı, inanmayacağı hususudur. İkinci husus da, Hidayetin Allah’tan olduğu hususudur.

Cenab-ı Allah , Hz. Peygambere:

–          “İnanmıyorlar diye kendini mahvetme” (Şuara:1)

–          “Sen sevdiğini doğru yola eriştiremezsin, Allah dilediğini doğru yola iletir.” (Kasas:56)

–          “Sen hatırlat. Çünkü sen ancak bir hatırlatıcısın. Tahakküm edici değilsin.” (Gasiye:21-22) “… Senin üzerine düşen, açık bir tebliğdir. ” (Nahl:82) buyurarak Peygamberin bile görevinin inandırmak değil, tebliğ olduğunu bildirmiştir.

Maksat Allah rızasıdır. Cennete adama kazanmaktır. Bunu yaparken hayrın, şerrin ne olduğunu, iyiliğin mükafatını, kötülün cezasını güler yüz ve tatlı bir dille anlatmalıyız.

Müslümanlar tarafından esir alınıp Medine’ye getirilen Hakem bin Keysan, Peygamber Efendimiz İslâm’a davet etti. O ise İslâm’ı kabul etmediği gibi İslâm’la alay etti. Hz. Ömer dayanamayıp:

–          “Ya Rasûlallah! Bununla ne diye konuşuyorsun? Bu Müslüman olmaz, vuralım boynunu gitsin” demiştir.

Hz. Peygamber İslâm’ı anlatmaya devam etti. Hakem Kelime-i Şahadet getirip Müslüman oldu. Peygamber, Hz. Ömer’e ve Ashabına dönerek

–          “Eğer ben sizin gibi düşünseydim onu öldürüp cehennem yollamış olacaktım” demiştir.

Peygamberimizin bu sözü hem düşündürücü hem de uyarıcıdır. Hüner cehenneme adam yollama değil, cennete adam kazanmaktır.

Cenab-ı Allah : “Doğrusu ben, kendini Allah’a verenlerdenim diyen, yararlı iş işleyen ve Allah’a çağıran kimseden daha güzel sözlü kimler vardır?” (Fussilet:33) buyurarak tebliğ görevi yapanı övmüştür.

Asr Sûresinde de:

“İnsanlar hiç şüphesiz hüsrandadır. Ancak inanıp yararlı iş işleyenler, birbirlerine gerçeği tavsiye edenler ve sabırlı olmayı tavsiye edenler hariç” buyrularak kurtuluşa erenlerin kimler olduğu bildirilmiştir.

Peygamberimiz de:

“Başkalarını doğruluğa çağıran kimseye, kendisine uyanların sevabı kadar sevap verilir.” (Riyaz üs Salihin:173) buyurarak hayra doğruluğa çağırmanın sevabından bahsedilmiştir.

Allah’ın kulları terk edilmeyecektir. Günahkârlarda olsalar iyiliğe davet edilecek kötülüklerden sakındırılacaktır. Abese Sûresinde Peygamber (s.a.) a adam yüz çevirdi diye “Yüzünü ekşitip çevirme. Ne biliyorsun belki o, kendisi arındıracaktı yahut öğüt alacaktı da, bu öğüdün faydasını görecekti” diye ikaz edilmiştir.

Zariyat Sûresinde de (Ayet:55) :”İnsanlara anlat, anlatmak fayda sağlar” buyrulmuştur.

Tek kişinin hidayetine sebep olmak dünyanın en değerli şeylerinden daha değerlidir. Mes’ud bin Huneyde (r.a.) İslâm’ı anlatarak bir müşrikin Müslüman olmasına sebep olmuştu. Bunu duyan peygamberimiz şöyle demiştir:

–          O kimsemin senin vasıtanla Müslüman olması, üzerine güneşin doğup battığı her şeyden senin için daha hayırlıdır.

Görülüyor ki, insan kazanmanın önemi büyüktür. Hayırlı bir hizmettir. Birgün Hz. Peygamber, Hz. Ali’ye sancağı verir. Hz. Ali’nin görevinin ne olduğun sorması üzerine şöyle buyurur:

–          “Onlara yavaşça sokul, sahalarına in, sonra kendilerini İslâm’a davet et. Onlara gerekli olan İslâm esaslarını haber ver. Ey Ali, Allahü Teala’nın senin sayende bir tek kişiye hidayet vermesi, iyi bil ki, sana  kızıl develer bahşedilmesinden daha hayırlıdır.” (Buhari, Fedailul’ Ashab:9)

 

G)    MESELEYİ TAKDİM ÖNEMLİDİR

İnsanımız İslâm’ı tam olarak bilmiyor. Evde alamıyor, okulda verilmiyor. Aydın geçinen insanımızın bile İslâm hakkındaki bilgisi, kulaktan dolma bilgiler veya sokakta, arabada satılan kitapçıklardan öğrendiği bilgiler. Böyle olunca İslâm’ın çağdaş din olduğu ve çağlara hükmedecek güçte olduğu bilinmiyor.

İslâm’ı takdim edenler noksan takdim etmiş, İslâm’ın hayat dini olduğu, çağımızın problemlerini çözüm getirecek din olduğu anlatılmamıştır. Halbuki Batı, dağılan aileler için Müslüman-Türk aile yapısını örnek veriyor. Amansız hastalıklar için çare İslâm’dır diyor ve akın akın İslâm’a koşuyor. Batı’nın düştüğü bunalıma düşmemek için bizde İslâm’ı çağımız insanına aktarmak zorundayız. Çünkü insanımız İslâm’ı tanımadığı için ona soğuk bakıyor.

İslâm’ı insanlığa derman olarak anacak iyi yetişmiş, ihlaslı Müslümanlar sunacaktır. Biri ilâç ne kadar iyi ve etkili olursa olsun, hastaya ulaştırılamazsa, hastalığa çare olamaz. Hasta ilâcı elde edemezse derdine derman olmaz.

Tebliğde kemiyet değil keyfiyet esasdır. Metod esastır. Peygamberimize inanlar sayıca düşmandan hep daha az olmuşlardır. Meselâ; Bedirde üç yüz on üçe karşı dokuz yüz ellidir. Hayberde bin beş yüze karşı düşman yirmi bindir. Buna rağmen mağlup olmuştur.

İnsanlara, bilhassa geç nesle incelik, nezaket ve hassasiyette İslâm’ı en güzel şekilde sunmaktır. Aksi halde yeni nesil bize ait ne varsa hepsine baş kaldıracak, çocuklarına bizim adlarımızı vermeyecek, bizim yaptığımız camilere girmeyecek, bizim cenaze namazımızı kılmayacak, alkış başına gelince de bize beddua edecek, lânetler yağdıracak, Allah’ın huzurunda da yakamıza yapışacaktır.

 

SONUÇ

Zorla tebliğ olmaz. Kâfirûn Sûresinde senin dinin sana benim dinim bana, buyrularak baskının olamayacağı bildirilmiştir.

İnsanların hemen değişmesini istemek de yanlıştır. Bir tohum nasıl mevsiminde ve tavında yeşeriyorsa, bir insanın da ıslahı kolay değildir.

Böyle işlerde sabır ve süreklilik esastır. Damlaların mermeri delmesi gücünden değil, devamlılığındandır. Kur’an bile 23 yılda nazil olmuştur.

Tebliğ bıkmadan, usanmadan ve usandırmadan, samimiyetle yapılmalıdır. Tenkit ederek kötüleyerek tebliğ olmaz. O zaman münakaşa ortamı oluşur. Münakaşa ile de kavgaya gidilir.

Ankara’da bir misyoner bir kapıyı çalmış, İncil uzatmış Hıristiyanlık Propagandası yapmaya başlamış.

Ev sahibi çok kızmış:

–          Sen benim kim olduğumu biliyor musun? Ben Diyanette bir yetkiliyim, demiş. Misyoner:

–          Fark etmez, demiş. Ben sana dinimi anlatıyorum. Sende bana dinini anlat, demiş. Cevap:

–          Adresini ver, demiş.

–          Ben senden adresini aldım damı geldim, buyur gel demiş.

Her vesile ile her vasıta ile üzerimize farz olan tebliğ görevini her Müslüman yapmakla mükelleftir.

Tebliğ zorluğa rağmen taviz vermeden yapılırsa, sonuç doğru ve çabuk alınır.

Dinin emrettiği hayırlı işlerde destek ve dayanışmaya önem verilmeli, işin ucundan tutulup, öyle veya böyle hizmete eden olunmalıdır. Peygamber (s.a.) bir hadislerinde şöyle buyurur:

–          “Allah bir ok yüzünden üç kişiye sevap verir; Oku yapana, oku hazır edene ve oku düşmana atana,”

Tebliğde hüner cennete adam kazandırmaktır. Cehenneme değil. Onun için tatlı dil, güler yüzlülük esastır. Peygamber (s.a.) : “din kardeşini güler yüzle karşılamak gibi bir iyiliği sakın küçük görme” (Müslim, Birr:144) buyurur. Çünkü güler yüz karşımızdakini rahatlatır, bize yaklaştırır.

Bir hadiste de : “Yumuşak davranmayan, hayırdan mahrum olur.” (Müslim, Birr:74) buyrulmuştur.

Söz söylendiği zaman yumuşak ve tatlı söylenecektir. Hadisde : “Tatlı söz sadakadır” diye geçer.

Fuat Paşa’ya sormuşlar:

–          Ali Paşa ile aranızda ne fark var?

Cevap vermiş:

–          Biz ikimiz de muhallebeciye benzeriz. O nefis muhallebi yapar fakat satmasını bilmez. Ben yapmasını bilmem fakat satmasını iyi biliriz. O bir bağırır herkes ürker. Ben tatlı tatlı : “Hanımlar,beyle muhallebim var” derim satarım. Farkımız bu, demiş.

Cenab-ı Allah :

–          “Fenalığı güzel bir şekilde sav” buyuruyor. (Fussilat:34)

–          “Yumuşak davran hoş görülü ol.” (Hıcır:85)

–          “Rabbinin yoluna hikmetle, güzel öğütle çağır. Onlarla en güzel şekilde mücadele et.” (Nahl:25) diyor.

–          “Onlara yumuşak davrandın. Eğer sen sert ve katı kalpli olsaydın, muhakkak ki insanlar etrafından dağılır, giderlerdi.” (Al-i İmran:159) buyurarak tebliğ görevini nasıl yapılacağını bize bildirmiştir.

Peygamber (s.a.) kendisinden istemeyen öğüt ve nasihat vermedi. Zaman, zemin gözetti. Üç yıl gizli davet etti. Gerektiğinde de asla taviz vermedi, hiçbir başkaya aldırış etmedi görevini yaptı ve her yola başvurdu, her vasıtayı kullandı. Büyük bir ilgi gördü. Bunun yanında inanmayanlar oldu. Hatta tebliğ hareketine karşı çıkanlar oldu. Karşı çıkanlardan biri Ebu Leheb idi. Tebbet Sûresi nazil oldu:

“Ebu Lehebin iki eli kurusun! Kurudu da malı ve kazandıkları ona fayda vermedi. O, alevli bir ateşte yanacak. Odun taşıyıcı olarak ve boynunda hurma lifinden bükülmüş bir ip olduğu halde karısı da ateşe girecek” deniliyordu. Karısı da ona yardım ettiği için onunda ateşte yanacağı bildiriliyordu.

İstek üzerine Peygamber (s.a.) 70 irşad heyeti göndermişti. Maûne Kuyusu yanında İslâm düşmanları tarafından tuzağa düşürülüp hepsi şehit edilmişti. Peygamberimiz çok üzülmüş bir ay süre ile beş vakit namazdan sonra beddua etmiştir.

Buradan anlıyoruz ki, tebliğe mâni olarak lanet ve beddua sebebidir.

Hizmet etmekten alıkoymak ve geri kalmak nasipsizliktir.

 


Bu yazıyı 1.956 kişi okudu.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.