TEPKİ TOPLUMU OLMAK

Her toplumun korunması gereken millî, manevi değerleri vardır. Onları koruyup yüceltemeyen toplumlar varlığını koruyamamıştır.

Suskunluk, nemelazımcılık toplumların benliğini yitirmesine inancından kültüründen kaçar hale gelmesine neden olmuştur.

Bugüne kadar milli ve manevi varlığımıza yapılan saldırılara, ecdadımızın karşı koyması bugünkü varlığımızı sağlamıştır.

Son zamanlarda yapılan saldırılara seyretmemiz ise, toplumu duyarsız, sessiz, içip içip tabakların üstünde tepindiren, ceket yakan hayat anlayışına sebep olmuştur.

Vücuda giren mikroba karşı vücut savunma yapamazsa, o vücut hastalanır, belki de ölür.

Neme lazımcılık ve tepkisizlik hastalığına tutulursak elde bir şey kalmaz. Kadın namusunu savunmazsa namus elden gider.

Cenab-ı Allah kıyamet gününde kuluna soracak:

– Kötülüğü gördüğün halde ona karşı çıkmana engel ne vardı? Kul diyecek ki:

– Falandan korktum.’’ Allah ona diyecek ki:

– Benden korkman gerekmez miydi.’’ (İlahi Hadisler:33)

 

Kur’an’a göre;

İnsan ölürken Melekler kendine yazık edene:

– Ne işle meşguldün? diyecekler. Onlar:

– Ne yapalım çaresizdik’’ deyince. Melekler:

– Allah’ın arzı geniş değil miydi.’’ derler. İşte onların yeri cehennemdir. Orası ne kötü bir gidiş yeridir.’’ (Nisan:97) diye haber verilmiştir.

            TEPKİ NEDİR?

            Tepki, kızgınlıkla yapılan bir hareket değildir. Karşı tarafa zarar vermek de değildir.

Tepki, kabullenmemek, benimsememek ve gerçeği savunmaktır.

Tepki, ilgisiz kalmamak, pasif, pısırık olmamaktır.

Tepki, görevdir. Sorumluluktur. Sahip çıkmaktır.

 

Peygamberimiz şöyle buyurur:

‘‘İnsanlar zalimi görürler de onların zulmetmesine mani olmazlarsa, Allah’ın bütün insanları azaba uğratması yakındır.’’ (Riyaz üs-Salihin:195)

Bu konuda unutulmayacak örnekler vardır. Meselâ. Nuh Aleyhisselâm’ın kavmi helâk olacaktır. Melekler:

– Ya Rabbi! Aralarında iyiler de var. Onlar da mı helâk olacak?

Deyince, Allah şöyle buyurur:

– Evet onlar kötülüklere ve kötülere karşı çıkmadılar.’’

Peygamberimiz Yahudilerin nasıl bozulduğunu da şöyle anlatır: ‘‘Önce kötülere karşı çıkanlar, kısa süre sonra onlarla beraber oldular, onlarla yiyip içtiler ve Allah hepsinin kalplerini birbirine benzetti.’’

 

Uhud savaşında peygamberimizin dişi kırılıp, kanlar içinde kaldığı zaman Mus’ab (Allah O’ndan razı olsun) bütün var gücüyle Peygamberi korumaya çalışırken büyük yaralar almış, ellerini kaybetmiş, yarım kalan kolları ile yüzünü kapatmıştır. Daha sonra bu hali Peygamberimiz: ‘‘Mus’ab Allah’ın Resûlünü gereği gibi koruyamadık, Allah’ın huzuruna nasıl çıkar ve ne cevap veririm diye yüzünü saklıyordu’’ diyerek anlatmıştır.

Ya şimdi biz O’nun bize getirdiklerini, bize bıraktıklarını lâyıkı ile koruyabiliyor muyuz? Sövenlere, siyenlere, dil uzatanlara gereken tepkiyi gösterebiliyor muyuz? Bunun hesabını nasıl, hangi yüzle vereceğiz?

 

İnsanın kendisinin ailesinin ve çevresinin iyi olması, kurtuluş için yeterli değildir. Tek başına kurtuluş olmaz. ‘‘Gemisini kurtaran kaptan’’ düşüncesi İslâmî değildir. İyilik, başkalarına da yansırsa, o zaman iyi olur. Şu hastalıklı sözlere dikkat:

‘‘Ortalık kötü’’,‘‘Zaman bunu gerektiriyor’’,‘‘Aman benden olmasın’’,‘‘Her koyun kendi bacağından asılır’’,‘‘Bir ben mi’’,‘‘Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın’’ deyip, etliye sütlüye karışmayıp kabuğuna çekilmek Allah yanında insanı sorumlu kılar.

‘‘Ya Rabbi! Müslümanlara yardım et’’ duasını ‘‘Amin’’ deyip, ‘‘Haydi Müslümanlara yardım et’’ denilince, bin bir dereden su getirmek, müslümanca bir davranış olamaz.

Tepki göstermek inancımızın gereğidir. Tepkide üzerimize borç olan bir davranıştır.

Ortalık toz duman, biz seyrediyoruz. Kör, sağır, dilsiz olmak, inancımızla bağdaşmaz.

Tepki gösterilmeyen şey, tasvip edilmiş olur. Ona hayat hakkı verilmiş olur. Şikayet etmek, acizliktir. Cayır cayır kaşınmanın ne bite ne pireye çaresi vardır.

Ne diyor. Mehmet Akif şöyle haykırıyor:

‘‘Bana ne dedikçe bozuldu çarkın,

İşgale uğradı evinle barkın.

Yeter yattığınız, ayağa kalkın,

Dermanınız mı yok ölümüsünüz?’’

 

            Sütçü İmam, düşman işgali altındaki Maraş halkına: ‘‘Size Cuma namazı kıldırmıyorum’’ demiştir. Sebebini soranlara Fransız bayrağı dalgalandıkça siz esir sayılırsınız’’ cevabını vermiş, bacılarımızın örtüsüne uzanan ellere ilk kurşunu sıkıp tepki göstermiş, halkında tepki göstermesini sağlamıştır.

 

            Mehmet Akif, Anadolu’yu karış karış dolaşmış, milli ve manevi varlığımızın düşman tasallutundan kurtarılması, ırzımızın ve namusumuzun savunulması için Anadolu insanını ayağa kaldırmıştır.

 

Denizli’mizde Ahmet Hulusi Efendi, halkın yaklaşan Yunanlıya karşı çıkmasını istemiş, ‘‘silahımız yok’’ diyenlere ‘‘taş atacak eliniz demi yok’’ cevabını vermiştir. Böylece başlayan milli mücadele hareketi içinde her aileden şehit değil, şehitler verilmiş, yokluk, çaresizlik içinde bile düşmana teslim olunmamıştır.

Milli Mücadele günleri, çeşmede su dolduran kadın, gelenlere aldırmaz. Biri ‘‘Ne zamandan beri kadınlar erkeklerden kaçmaz oldu?’’ der. Kadın: ‘‘Vatan işgal altında, erkekler vatan savunmasında. Burada benim gibi kadınlar ve senin gibi kadın kılıklı erkekler kaldı’’ cevabını verir.

 

            NELERE TEPKİ?

Olan ve olacak her olumsuzluktan, herkesin az veya çok sorumluluk payı vardır.

Kur’an’da: ‘‘Müslümanlar arasında kötülüğün, ahlaksızlığın yayılmasını arzu edenlere dünya ve ahirette can yakıcı azap vardır’’ diye bildiriliyor. (Nur:19)

Peygamber (as): ‘‘İyiyi kötü, kötüyü iyi gördüğünüzde haliniz nice olur’’ diyor. (B.Hadis Külliyatı:7908)

– ‘‘Bir müslümanın yanında bir müslüman, alçaltılıp da ona yardım etmeye gücü yettiği halde müdahale etmezse, Allah onu kıyamette bütün mahlukatın huzurunda alçaltır.’’ (Age:7909)

– ‘‘İnsanlar zalimi görüp de zulme mani olmazlarsa, Allah’ın azabı yakındır.’’ (R.Salihın:195)

Bugün insanımız, aile yapımız, değerlerimiz büyük zarar görüyor. Aile yuvalarını yıkan, gençliği yozlaştıran her şeye tepki gösterilmelidir.

– Ahlakı bozan müstehcenliği alevlendiren yayın basın organlarına almamakla, seyretmemekle tepki gerekiyor.

Bir İrlandalı Amerika’da müstehcen gazete çıkarıyor. Halk almıyor 3 gün sonra 4. gazete çıkmıyor.

– Bölücülük oyunlarına karşı uyanık olmak, birleştirici olmak gerekir.

– Her türlü fitne hareketlerine karşı olmak gerekiyor.

Bir hadiste: ‘‘Zalime de mazluma da yardım edin.’’

– Mazluma anladık, zalime nasıl yardım edelim?

– Onu zulmünden vaz geçirerek’’ buyruluyor.

 

İngiltere’de hayat kadınlarının mesken tuttuğu bir mahallede Müslümanlar köşe başlarına otururlar. Müşteri olarak gelen arabaların fotoğrafını çekiyormuş gibi yaparlar. Müşteriler çekinir, gelmez. O kadınlar da oradan taşınırlar…

Kötülerle ve kötülüklerle mücadele etmenin yoları vardır.

Bugün alkol satıp; cinayetlere, kazalara aile yuvalarının yıkılmasına, çocukların öksüz, yetim kalmasına sebep olan dükkanlara tepki, alışveriş yapmamak gibi bir yol izlenir. Değilse sorumluluk doğar.

 

            NASIL TEPKİ?

            Kızmak, şikayet çare değil. ‘‘Sövmekle şeytanın sayısı artar’’ denmiştir.

Geminin batmasını istemiyorsak, gemiyi deldirtmemeliyiz, değil mi?

Tepki gösterirken, fitneye sebep olmamak esastır.’’

Peygamber (as): ‘‘Ya hayır söyle yada sus!’’ buyurur. (Tirmizi Kıyamet:51)

 

Şikayet etmek, lânet okumak, öfkelenmek, bunlar acizlerin işidir. Kötü gidişata ‘‘dur’’ demenin yolu bu değildir.

Her şey için yapılabilecek mutlak bir çare vardır. Herkesinde durumuna göre yapabileceği bir şey mutlaka vardır.

Bir örnek:

  • Diyarbakır’da 7 Nisan’da yapılması planlanan Dünya Medeniyetler Kraliçesi adlı ‘çirkin yarışma’ bölge halkından ve STK’lardan gelen tepkiler üzerine iptal edildi. Yarışmanın peygamberler şehri Diyarbakır’da hem de Kutlu Doğum ayı içerisinde yapılmasının planlanması mütedeyyin halkın tepkisini çekmişti. (5 Nisan 2013 Akit)

 

Tepki işe yaramış, yarışma iptal edilmiştir.

 

Tepki gösterilmezse, şikayet konuları artar. Tepki, mutlaka meşru olmalıdır. Medenî olmalıdır, hukuka uygun olmalıdır. Vur deyince öldürüp de suçlu duruma düşülmemelidir.

Sadece her şeye tepki insanı olmak, meseleyi çözmez. Birazda etki insanı olmak gerekir. Tepkinin fitneye değil, hayra vesile olması lâzımdır.

Küçük suça büyük ceza kesmek, kötülüğü büyütür, fitneye sebep olur.

İmam-ı Gazali şöyle der: Bir yerde kötülük bulunduğu takdirde onu gidermek mümkün olmazsa, oraya gitmek, orada bulunmak doğru değildir. Çünkü orada bulunanlara lânet yağar. (İhya:2/395)

Bazı şeylere direk müdahale etmek yanlıştır. Şerlerinden sakınmak Cenab-ı Allah’a havale etmek en güzel yoldur. Bakın bir zamanlar Yatağan Medresesinde okuyan genç köyüne giderken başında tekke torbasında Kur’an olduğu için jandarma komutanı, evirip çevirip döver. Çocuk, perişan halde hocasına gelir. Hocası sorar:

–          Ne oldu? Çocuk cevap verir:

–          Komutan beni dövdü.

–          Beddua ettin mi? çocuk:

–          Hayır, yalnız sen bilirsin Ya Rabbi ‘‘dedim.’’ der.

Hocası:

–          Eyvah! der. Birkaç saat sonra Karayük pazarında at ürkmüş, üstündekinin de danaların asıldığı kasap çengellerine boğazından takılıp kaldığı haberi gelir.

 

Bugün birçok şey için elde şikayet hatları var. Alo polis, Alo jandarma, Alo zabıta, Alo RTÜK. Ne yapabilirim, elden ne gelir mazereti yok. Çekinmek seyretmek veya bana ne demek, ben mi düzelteceğim? demek insanı vebal altına sokar ve suca ortak durumuna düşürür.

Türk atasözleri arasında ‘‘oturak olmayasuz’’ diye bir söz var. İşe yaramaz olmamak lazım.

 

Şöyle anlatırlar: İstiklâl savaşı sonrası bir gazi köyüne döner. Daha önce yaralanıp köye dönen arkadaşı ile buluşur. Şehit olan arkadaşlarına ziyarete giderler. Gezerlerken arkadaşı bir mezar gösterir.’’ Bu vurdu’’, bir mezar daha gösterir. ‘‘Bu da vuruldu’’ der. İki mezarın başında da okurlar, ruhlarına bağışlarlar. Bir başkası için de ‘‘Bu ne vurdu, ne de vuruldu. Bu kaçtı’’ der. Onun da mezarını tepip, üzerine… ederler.

Acı bir gerçeği bir daha hatırlatmak isterim. İngiltere’de Volter’in Peygamberimizle alay eden piyesi oynayacaktır. Biletler satılır. Abdulhamid Han, piyesin oynatılmamasını ister, cihad-ı Ekber ilân ederim, der. İngilizler oynatmaya cesaret edemezler. Piyes Fransa’da oynatılmak istenir. Abdulhamid Han, derhal onlara da oynatmamaları için haber yollar. Piyesin oynatılmasını savaş sebebi sayacağını bildirir. Biletlerin satılmış olmasına rağmen Fransızlar da oynatma cesaretini gösteremezler. Hem de Osmanlı’nın hasta ilân edildiği, en zayıf döneminde!..

İslâm tarihinde ders alacağımız bir olay vardır. Şöyle cereyan etmiştir: Peygamber Efendimiz, Abdullah b. Revaha’nın bir askeri birlikle beraber sefere çıkmasını söyler.

O gün Cuma olduğu için Abdullah, arkadaşları ile beraber yola çıkmamış, kendi kendine:

– ‘‘Biraz ağır davranır, Allah’ın Resûlü ile beraber Cuma namazını kılarım, sonra onlara yetişirim.’’ diye düşünür.

Cumadan sonra Peygamberimiz onu görünce:

– Niçin arkadaşlarınla birlikte gitmedin? diye sormuş Abdullah da:

– Seninle Cuma namazını kılmak istedim, nasıl olsa onlara yetişirim’’ cevabını verince, Allah’ın Resûlü şöyle buyurmuştur:

– Yeryüzündeki her şeyi Allah yolunda infak etmiş olsaydın, yine de onlarla beraber erken çıkmanın sevabını elde edemezdin.’’

 

Tepki göstermek, benimsemediğini, karşı olduğunu ifade etmek önemli bir görev olduğu gibi aynı zamanda insanı sorumluluktan kurtaracak, beklide sevap kazandıracak bir davranıştır.

 

Peygamber Efendimiz bir hadislerinde de:

– ‘‘Kim zehirli alaca keleri bir vuruşta öldürürse yüz iyilik yazılır. İkinci vuruşta öldüren için birinciden daha az, üçüncü vuruşta öldürene de ikinciden daha az sevap yazılır.’’ (Riyaz üs-Salihın:1896) buyurarak alınacak sevabın, zararlıya gösterilecek tepki ölçüsünde olacağını ifade etmiştir.

 

            SORUMLUYUZ:

Fert olarak, toplum olarak ve millet olarak savunmamız, korumamız gereken değerler vardır. İki asırdan beri özümüzden, kökümüzden koparılmak isteniyoruz. İnancımız, ahlakımız, ailelerimiz ve gençlerimiz gibi koruyacağımız şeyler var. Herkesin yaşına, ilmine, makamına, maddi varlığına göre derece derece sorumluluklarımız var.

Cenab-ı Allah uyarıyor: ‘‘İnsanlar ‘‘inandık’’ demeleri ile kendi hallerine bırakılacaklarını mı, sorguya çekilmeyeceklerini mi sanıyorlar?’’ (Ankebut:2)

Herkes yaptığından ve yapmadığından sorumludur. Her şeyin hesabını iğneden ipliğe verecektir.

Yapılacak iş çok insan, hayatının bir kısmının hesabını vermeyecek. Hayatının her anının hesabını verecek. Ben yaşlıyım, ben emekliyim yok.

 

İnancımızda da ihmâl yoktur, tembellik yoktur, vurdum duymazlık, nemelâzımcılık yoktur. Görev vardır, sorumluluklar vardır.

Bir büyüğümüze sormuşlar:

– Kıyamet alâmetlerinin başı nedir?

– Neme lâzım!’ demiş.

İnancımızın zayıflamasıyla karşı çıkma, tepki gösterme gücümüz de cesaretimiz de zayıflamıştır. Onlara karşı hissiz tavrımız, bunun en belirgin göstergesidir.

Başkaları rezaletler üretirken müslüman, faziletler üretmeye mecburdur. Birileri üzümden şarap yaparken müslüman üzümden pekmez yapılabileceğini göstermelidir.

Kur’an’da: ‘‘Müşrikler hoşlanmasa da Allah, dinini bütün dinlere üstün kılmak için Resûlünü hak din ile gönderdi’’ (Tevbe:33) buyrulur.

 

 

            TEPKİSİZ TOPLUM OLDUK

            – Bilhassa son zamanlarda tepkisiz, uyuşmuş toplum haline geldik. Ahlakımıza, inancımıza, kültürümüze yapılan saldırıları, atılan iftiraları sadece seyrediyoruz.

‘‘Bana ne’’ diyor, ‘‘Ben mi düzelteceğim’’,‘‘Bana dokunmayan yılan binyıl yaşasın’’, ‘‘Her koyun kendi bacağından asılır’’ deyip çoğumuz köşesine, kabuğuna çekiliyor.

Toplum olarak da nemelâzımcı olduk. Uyuşukluk, pasiflik, ürkeklik, çekingenlik, korkaklık vasıflarımız oldu. İnsanımızı kazancından, çıkarlarından başka bir şey kolay kolay ilgilendirmiyor.

Adamın takımına, partisine laf etsen kıyamet kopuyor, inancına, ahlakına sövsen hakaret etse, gıgı çıkmıyor.

Bekâretin aranmaması için 3-5 kokana sokaklarda pankart açıyor. Homoseksüeller sokaklarda nikâh hakkı istiyor. Başörtü düşmanı sokakta eşarp yırtıyor ve çiğniyor. Kime ne?..

Büyük bir kesimin sayısı ve gücü üstün olduğu halde seyretmekten başka bir şey yapmıyor. Onun hiçbir istediği yok. Tepkisizlik hastası olmuş.

Aranmayan hak zayıftır, elde edilemez…

Yeryüzüne sığmayan ecdadın torunları uyuşturuldu.

Macarlar öldürdüğü Türk askerinin atına binmek isterler binemezler. İğdiş ederler, ondan sonra önüne gelen biner.

Sinirler duyarlılığını kaybedince insan felç olur. Duyarlılığını kaybeden insanların oluşturduğu Toplumlarda yok olmaya yüz tutar.

Halk ağır şartlar ileri süren Timura gitmek için Nasreddin hocayı da davet etmişler. Kabul etmiş. Timurun çadırının kapısına gelince tek hoca kalmış. Bugünkü halimiz bu. İnşallah, Maşallah ortada kimsecikler yok.

 

Allah Resûlü:

– ‘‘Bir kötülük gördüğü halde üzülmeyen zarar görür’’ diyor. (İ.Canan, Hadis Ans:1/95)

– ‘‘İyiyi kötü, Kötüyü iyi gördüğünüzde haliniz nice olur’’ diyor. (B.Hadis Ans: 7908)

– ‘‘İnsanlar zulmü görürde, zulme mani olmazlarsa, oradakilerin azaba uğraması pek yakındır’’ diyor. (R.Salihın:195)

 

Hayır sever bir adam İstanbul’da çeşme yaptırmış üzerine de ‘‘Müslümanlar içemez’’ diye yazdırmış. ‘‘Ayıp sana! Hem hayır yapıyorsun hem de Müslümanlar içemez yazdırıyorsun’’ demişler. Bu ne demek diyenlere, ‘‘üç isteğim olacak yerine getirirseniz açıklarım’’ demiş.

1-      Kilisede papazı tutuklayın. Tutuklamışlar Hıristiyanlar karşı çıkmış karakola kadar gelmişler. Papazlarını almadan gitmemişler.

2-      Havrada hahamı tutuklayın, Yahudiler karşı çıkmış, karakola gelmişler. Hahamı almadan gitmemişler.

3-      Camide imamı tutuklayın demiş tutuklamışlar. Cemaat birbirlerinin yüzüne bakmışlar, birini öne geçirip namazlarını kılmışlar, evine giden gitmiş, işine giden gitmiş. Kimse nedir, imam nerede diye arayıp sormamış. Adam: ‘‘İşte cevabı’’ demiş.

 

Şu andaki durum inanıyorum bundan farklı değil.

 

Bakın Peygamber (as) ne diyor:

– ‘‘Sizden kim bir kötülük görürse, seyirci kalmayıp onu eliyle düzeltsin. Buna gücü yetmezse, dili ile düzeltsin. Buna da gücü yetmezse kalbi ile buğz etsin. Bu imanın en zayıf noktasıdır’’ (İ.Canan Hadis Ans:1/89)

Haklılar, haksızlar kadar, namuslular, namussuzlar kadar cesur olmazsa, hak da korunamaz, namus da korunamaz.

 

Ne demiş atalarımız:

Mert çıkmazsa meydana,

Nâmert çıkar merdâna!’’

 

Bakın bir zamanlar Amerika’da fuhşu önlemek için dernek kurulur. Bir sene sonra yapılan genel kurulda fahişeler derneği ele geçirir.

Hz. Ömer (ra) şöyle dua etmiştir:

– ‘‘Zındıkların atılganlığından, müslümanların uyuşukluğundan sana sığınırım Allahım!’’

Uykuyu, gezip tozmayı, para kazanmayı, başına buyruk yaşamayı, yiyip içmeyi çok seviyoruz. Fedakarlığı sevmiyoruz. İşte bu çok kötü…

 

            TEPKİSİZLİK CEZAYI GEREKTİRİR:

            İyide, kötüde döner dolaşır sahibine ulaşır; işine aşına ve evladına yansır.

Yaptıklarımız veya yapılmasına sebep olduklarımız, ya mükafat olarak veya ceza olarak bize dönecektir.

Tepki toplumu olmazsak, kötülüklerin karşısına çıkmazsak ilâhi ikazlar, belâ ve musibetler kaçınılmaz olur.

Hiçbir musibet boşuna değildir. Kul azmayınca Allah yazmaz.

Şair şöyle diyor: ‘‘Kula hiç zulmeder mi Hüdâsı,

Kulun çektiği kendi cezası.’’

 

Kur’anda: ‘‘Allah kimseye zulmetmez. İnsan kendi kendine zulmeder.’’ Buyrulmuştur. (Yunus:44)

Peygamber (as)’ın şu uyarılarına kulak verelim:

– ‘‘Bir yerde günah işlenir. İşlemeyenler, günah işleyenlerden daha güçlü ve daha çok oldukları halde o kötülüğü engel olmazlarsa, Allah hepsini birden cezalandırır.’’(Ebu Davut, Melahim:17)

Peygamberimizin hanımı Zeynep (ra): ‘‘Peygamberin benzi sararmış halde geldi ve dedi ki: ‘‘Allah’tan başka ilah yoktur. Yaklaşan büyük şer yüzünden insanlara yazık olacak’’ Dedim ki:

– İçimizde iyiler olduğu halde mi ya Rasûlallah!

– Fenalık çoğalırsa, evet.’’ (R.Salihın:187) ‘‘Azap top yekün isabet eder. Fakat daha sonra iyiler Allah’ın rahmetine, affına kavuşurlar’’ (Ramuz el-Ehadis:54/2-3) buyurdu. O iyi olanların suçu ne? diyenlere de böyle bir açıklama yapmıştır.

 

            SONUÇ:

            Din, Ahlak, vatan, millet düşmanları, Ateistler, misyonerler ve bütün şer kuvvetleri harı harıl çalışırken yatılmaz.

Şer güçler önce nabız ölçerler, tepki görmezlerse, yapacaklarını yaparlar… Aleyhimizde yakılan;

Fitne ateşini el birlik söndürmeye çalışalım. Komşunun evi yanıyorsa, bizimki de yanacaktır, yanmasa bile zarar görecektir. Fitne ateşi herkesi yakmadan, menfaatlerin, gurup taassubunun üstünde ‘‘Müslümanım’’ diyen herkese büyük görevler düşüyor.

Hiçbir zaman çareler bitmez. Her şeyin mutlaka bir çaresi vardır. Bizim dertlerimizin, problemlerimizin de çareleri vardır. Eli kalem tutan kalemi ile, ağzına söz yakışan dili ile, telefonla, telgrafla, mektupla, maddi ve manevi gücümüzle, bize karşı olana el birlik karşı olalım ki, varlığımız sürsün, milletimiz var olsun.

 

Şimdi konumuzla ilgili iki şairimizin bize seslenişine kulak verelim:

 

‘‘İnsandır sanıyordum mukaddes yüke hamal:

Hamallık ki, sonunda ne rütbe var, nede mal.’’

‘‘Bana kefendir yatak, sana tabuttur havuz;

Sen kıvrıl, ben gideyim, son Peygamber kılavuz!’’

 

‘‘Yol O’nun, varlık O’nun, gerisi hep angarya;

Yüzüstü çok süründün, ayağa kalk Sakarya!..’’

N.F.Kısakürek

‘‘Âtiyi karanlık görerek azmi bırakmak…

Alçak bir ölüm varsa, eminim budur ancak!

 

Dünyada inanmam, hani görsem de gözümle:

İmanı olan kimse gebermez bu ölümle.

 

Ey dipdiri meyyit, ‘‘İki el bir baş içindir’’,

Davransana… Ellerde senin, baş da senindir.

 

His yok, hareket yok, acı yok… Leş mi kesildin?

Hayret veriyorsun bana… Sen böyle değildin.

Âlemde ziya kalmasa, halk etmelisin, halk.

Ey elleri böğründe yatan, şaşkın adam, kalk.

 

M.A.Ersoy

 

 

Bugün İslâm alemi koruması gerekeni koruyamadığı, sahip çıkması gerekeni sahip çıkmadığı ve ‘‘Müslümanlar kardeştir’’ ilâhi buyruğa kulak vermediği için mazlum durumdadır.

Rabbim İslâm alemini içine düştüğü gafletten kurtarsın.


Bu yazıyı 186 kişi okudu.

Paylaş

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.