Tepki Toplumu Olmak

İnsanlık tarihi, asr-ı saadetin dışında huzurlu ve mutlu anlar yaşamamıştır.

İnsanlığı kurtarmak için ortaya çıkan kişiler ve öne sürülen sistemler de, insanın iki yakasını bir araya getirmemiş, esaretine aldığı insanları da kan kusturmuştur.

İnsanlık her halde kabirde rahat yatacak, tabii yatırılırsa, ahirette rahat bulacak, tabii ki bırakılırsa.

Bugünkü insanlık da iyi bir dönemden geçmiyor. Birçok sosyal felâketle her an burun burunayız. Varlık içinde yokluk çekiyoruz. Her taraf toz duman. Herkes yarınından ümitsiz. Ülkemiz, insanımız iyi yönetilip iyi idare edilmiyor. Ayrıca insanlığı kimin yönettiği belli değil.

İnsanımız, en tabii haklarından mahrum ediliyor. Düşünce, inanç gibi başta gelen haklarını kullanamıyor. Milli, manevi değerlerimiz her geçen gün azar azar yıpratılıyor.

Düşman, var gücü ile inancımıza, ahlâkımıza, Ailelerimize, gençlerimize saldırıyor ve bizi yok etmeye çalışıyor. Yozlaşma, yabancılaşma, hızla devam ediyor. İnsanımızda, olanları seyrediyor. Sahip çıkmıyor, tepki göstermiyor, elinde imkânı kullanmıyor, karamsarlığın ve boş vermişliğin içinde uyuyor.

Geçmiş dönemlerde müslümana göz altı edildi, her şeyine ambargo kondu. Müslüman sindi, içine çekildi. Buna karşılık, bir tepki toplumu ortaya çıktı. Şarlatanlık yaptılar, her şeye tepki gösterdiler ve sürekli gündemde kaldılar. Bugünde inançlı, namuslu kesim, suskunluk gösterirken, bir kesim var ki, sürekli olur olmaz şeylere, uysun uymasın tepki gösteriyor. Tepki göstermesi gerekenler ortada görünmüyor. Hak davasını savunmuyor. Böylece problemlerini de çözemiyor. Tepkisizliği onu sıkıntıya sokuyor. Halbuki Müslüman, tepki göstermekle Allah’ın  rızasını kazanır, cennete de tepki göstererek gidebilir.

Ne yazık bugün, Allah rızası, cennet beklentisi olmayanlar tepki gösteriyor da, Müslüman “Nemelâzım” hastalığına tutulmuştur, suskundur, üzerine ölü toprağı serpilmiş gibi yaşamaktadır.

Bir kutsi hadiste şöyle buyruluyor:

“Allah Kıyamet günü Kulunu sorguya çekecek:

–          Kötülüğü gördüğünde ona karşı çıkmana engel teşkil edecek ne vardı? Neden karşı çıkmadın? Deyince kul:

–          Korktum deyince, ona Allah:

–          Benden korkman gerekmez miydi?” diyecek. (İlahi Hadisler 26 Nolu Prog:33)

Kur’an’da da şöyle bildirilmiştir:

“Kendilerine yazık edene kimselere melekler canlarını alırken:

–          Ne işde meşgul idiniz? Derler. Onlar:

–          Biz çaresizdik, cevabını verirler.

–          Allah’ın arzı geniş değimliydi hicret etseydiniz ya? denilir.”

İşte onların barınacağı cehennemdir. Orası ne kötü bir gidiş yeridir? (Nisa:97) Devamındaki ayette de:

–          “Erkekler, kadınlar ve çocuklardan gerçekten âciz olup hiçbir çareye gücü yetmeyenler, hiçbir yol bulamayanlar müstesnadır.” (Nisâ:98) buyrulmuştur.

Tepkisizlik, tedavisi mümkün olmayan bir hastalıktır. İnançsızlık hastalığıdır. Korkaklık hastalığıdır.

Bugün birçok ülkede Müslümanlar; kadın, çocuk demeden katlediliyor.

–          Müslümanlar nerede?

Bazı ülkelerde Müslümanlar açlıktan ölüyor.

–          Müslümanlar nerede?

Ekranlara bakamaz olduk, gazete okuyamaz olduk. Herşey kirli, inancımız, ahlâkımız, evimiz barkımız zarar görüyor.

–          Müslümanlar nerede?

Tepkiyi, uzaklaşmak, terk etmek olarak anlamamalıyız. Vurup kırmak, ortalığı dağıtmak olarak da anlamamalıyız.

Bazıları, bazı olayları bahane ederek bozgunculuk yapmayı, kırıp dökmeyi devletin güçleriyle çatışmayı tepki göstermek olarak anlıyor.

Tepki meşru yolla gösterilir. Tepkinin ölçüsü vardır, şekli vardır. Tepki, asla kızgın yapılan bir davranış değildir.

Tepki yerinde gösterilirse, insanı stresinin gitmesine, rahatlamasına sebep olur.

Gerektiği yerde tepki gösterilmezse, insan sıkıntıya düşer ve vicdan azabı çeker.

 

A)    TEPKİSİZ TOPLUM OLDUK

Aslında hemen hemen her canlıda kendini, kendine ait şeyi savunma ve saldırılara karşı tepki gösterme özelliği vardır. Canlılar arasında da kendisinin farkında olan ve yaptığın şuurlu bir şekilde yapan da insandır.

Ancak insan uyuşur, inancını, ideallerini yitirir, insani, ahlâki, değerleri umursamaz halde yozlaşırsa tepki gösteremez hale getir.

Her insanın insanca ve İslâmca, onurlu bir hayat yaşaması, maddi ve manevi varlığına yönelik saldırılara göstereceği savunmaya bağlıdır.

Bugüne kadar kendini, korumadan, savunmadan hiçbir toplum varlığını sürdürememiştir. Esaret altında da olsa düşmanına tepki gösteren, esaretten kurtulup hayat hakkı kazanmıştır. Bindiği gemiyi korumadan kimse varacağı yere varamamıştır.

 

Uyuşturulduk mu?

Aziz milletimiz, hasletleri ve taşıdığı idealler sebebiyle hep hedef millet olmuştur. Bugünde genci ile, aileleri ile, inanç ve idealleriyle milletimiz, düşmanlarının göz diktiği bir hedef halindedir.

Düşmanların gizli tamimleri, çalışma plânları incelendiği zaman çok acı ve düşündürücü gerçeklerin olduğu görülecektir.

Macarlar, bir Türk beyini öldürüp, atını yakalarlar, ama katiyen binemezler. İğdiş ederler. Ondan sonra her önüne gelen biner…

Yakın tarihe kadar, yeryüzüne sığmayan, atını üç kıtada koşturup denize süren bu milleti yok edebilmek için önce uyuşturmanın yollarını aramışlardır.

Kamu oyunun dikkatini çeken, bunun için şikayet eden, tepki gösteren, hep başkaları oluyor. Vurdukları zaman bile, vuruyorlar ardından “ne vuruyorsun”  diye bağırıyor.

Bu durumda herkesin, hepimizin yapabileceği, yapmamız gereken mutlaka bir şeyler vardır ve olmalıdır. Çünkü rahatsız olan, mutlaka bir şeyler yapar. Eğer bir şeyler yapmazsak ve çalışanlarla beraber olmaz, onlara yardım etmezsek, o zaman daha büyük belâlara müstahak oluruz.

Cenab-ı Allah şöyle buyuruyor:

“Kâfir olanlar bile  birbirinin yardımcılarıdır. Eğer siz bunu yapmazsanız yeryüzünde fitne ve büyük fesat olur.” (Enfal:73) Allah bizden ne bekliyor? Müslümanların el birlik olmasını ve birbirine destek vermesini istiyor.

Kötüye kötülüğe herhangi bir yolla hayat hakkı tanıyan, birgün mutlaka onun kahrına uğrar.

İnsanlardan çekinip, yapması gerekeni yapmayana, söylemesi gerekeni söylemeyene, kötülüklere üzülüp karşı çıkmayana Kıyamet gününde Allah soracak:

–          Niye üzerine düşen yapmadın? diyecek. Kul:

–          Bir şeyler yapmamı şu şu korku engelledi, Ya Rabbi deyince Allah:

–          Sen insanlardan değil benden korkman gerekmez miydi, diyecek.

Bugün bir çokları, gördüğünü gördüm, duyduğunu duydum diyemiyor, şahitlik yapmaktan bile çekiniyor. Efendim “Kör sağır dilsiz ol” diyor. Evet ama bu fitne ortamındadır. Mecellede : “Mücbir tehdidini ika’a muktedir olmalıdır.” Denir.

Öyle olur olmaz korku mazeret olamaz. Bahaneler yüzünden artık hiçbir olaya tepki gösteremez hale geldik. Olanlara sesiz kalıyoruz. Sokak ortasında dövülen, sövülen, öldürülen ve çantası, parası gasbedilenlere karşı bile sessiz, ilgisiz kalınıyor, destek olmuyoruz, yardım etmiyoruz. “Bana dokunmayan yılan bin yol yaşasın deyip geçiyoruz.

Hiçbir şeye tepki veremez hale geldik başka ülkelerde gösterilen tepki ne yazık bizde gösterilemiyor.tepki gösterilmesi gereken olaylara günlük, sıradan bir olaymış, gibi bakıyoruz. Adam sende, “Adam sende”, “Bir benimlemi olacak” deyip geçiyoruz.

Ağlanacak halimize gülüyoruz. Sinirler duyarlılığını kaybetti.

Geçmişte oluşturulan baskının bugünkü insanımız da meydana getirdiği ürkekliğin etkisi yok değil. Meselâ; İstiklal Madalyası sahibi 66 yaşındaki Ak Engin adlı vatandaşımız Fransa ya tepki gösterdi diye tutuklanmıştır.

Bir neden de güvensizliktir. Hani hak Nasreddin Hocayı Timurun çadırına gitmeye davet etmişlerdi. Çadırın kapısından yalnız hoca girmiş… Yalnız bırakılmış.

 

B)    HER TOPLUMUN HERKESİN KORUMASI GEREKEN DEĞERLERİ VARDIR

Bir insanı bir toplumu ayakta tutan, başkalarından ayıran milli manevi değerler vardır. Bunları koruyup, sahip çıkmayanlar, varlıklarını koruyamazlar.

İki asırdan beri yapılan Müslüman-Türk varlığına saldırıları seyretmeye devam edersek, kimlik arayışımız devam edecektir.

Bakın, dünkü dünya görüşümüz, hayat anlayışımız, Allah’ın dinine bakışımız bugün yok. Sebil toplumundan rezil toplum haline geldik. Bazıları, lokantada tıka basa yiyor; hazmedebilmek için tabakların üstünde tepiniyor, ceket yakıyor. Bazıları köpek seviyor, insan sevmiyor.

Kendi değerlerimiz korumadığımız, kültür erozyonuna karşı çıkmadığımız, yabancı kültürlere tepki göstermediğimiz için başka milletlerin temsilcisi haline geldik.

Soruyorum: Toplumumuz özünde koparılmak isteniyor, azar azar çöküyor. Bu hâl karşısında ne yapıyoruz, ne düşünüyoruz? İdeallerimiz ne oldu?

Uhud Savaşında Mus’ab (r.a.) Peygamberin dişleri kırıldığı zaman var gücü ile Peygamberi korumak isterken büyük yaralar aldı. Kılıç darbeleri ile elleri doğrandı. En sonunda yarım kalan kolları ile yüzünü kapatmıştı. Bu hali Peygamberimiz (s.a.) : “Mus’ab Allah’ın Rasûlünü gereği gibi koruyamadım. Allah’ın huzuruna nasıl çıkar ve ne cevap veririm diye yüzünü örtüyordu” diyerek anlatmıştır.

Ya şimdi Allah Rasuûlünün bize getirdiği emanetleri, gereği gibi koruyabiliyor muyuz? Ona dil uzatanlara gereken tepkiyi göstere biliyor muyuz? Biz hesabımız nasıl vereceğiz?

Hz. Ebubekir (r.a.) zekât vermeyenlere savaş açtı. Neden? Eğer bir taviz verseydi, taviz olurdu,yazık olurdu. Nasıh? Sonra gelen de bir taviz verirdi ve bunun sınırı olmazdı, durdurulamazdı.

Bir örnek geçen yıl İngilizlerin “İslamî terör” sözcüğünü sıkça kullanılması sonucu, İngilterede yaşayan Müslümanlar konseyi, resmi temaslar girişti ve “İslâmi terör” tabirinin kullanılmamasını sağladı. “Hıristiyan terörü” denmeyeceği gibi “İslâmi terör” denilemez, dendi.

Korumamız gerek çok şeyimiz var.

–          İnancımız,

–          Kültürümüz,

–          Ahlâkımız,

–          Ailelerimiz

–          Gençlerimiz, korumadığımız, bizim demediğimiz herşey mutlaka elimizden çıkacaktır.

Tepe gözler yetiştiriyoruz, ama Basat yetiştiremiyoruz. Tepe göz neyimiz varsa alıp götürüyor, mani olamıyoruz.

Yetişmesine, büyümesine sebe olduğunuz her Tepegöz, ahirette yakamıza yapışacak. Peygamberimizin bildirdiğine göre:

–          “Bir adama Kıyamet günü birinin yakasına yapışır.” O adam:

–          “Sen kimsin? Neden yakama yapışıyorsun?” diye sorar. O cevap verir:

–          “Sen beni bir kötü hal üzerine gördünde beni uyarmadın beni nehyetmedin?” der. (İ.Hacer El-Hateymi, İslâmda Helal Haram:2/491)

 

C)    NEDEN TEPKİSİZ HALE GELDİK

Bilhassa son zamanlarda tepkisiz, uyuşmuş bir hale geldik. Olanları sadece seyrediyoruz. Nemelâzımcılık, uyuşukluk, pasiflik neredeyse vasfımız oldu.

Mazeretlerimize bakın:

“Banan ne”, “Bir benden ne çıkar”, “Ben mi düzelteceğim” “Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın”, “Her koyun kendi bacağından asılır”, “Neme lâzım” Bu sözleri bize benimsettiler. Çıkarlarımızdan başka bir şey bizi ilgilendirmiyor. “Yıkım yapan medyayı alma, besleme” diyenlere “Ben almasam başkaları alıyor” deniyor. “Kurbanlık koyun gibi yerlere götürülüyoruz” dendi mi, “Hayır bizi kurtaracaklar” diye cevap geliyor.

Dedelerimizin, babalarımızın karşı olduğunu biz âdeta kabullenmiş durumdayız. Onların can verdiği değerlerin birer birer elden çıkışına aldırış etmiyoruz.

Yöneticilerimiz : “Yurtta sulh cihanda sulh” sözleri ile içte ve dışta milli çıkarlarımız için aktif olamıyor.

Bakıyorsunuz, 3 – 5 kişi, sokakta pankart açmış, yürüyor. “Bu ne?” diyorsunuz “Bekâret kontrolüne hayır Protestosu” diyorlar.

Allah aşkına, bizim yapacak hiçbir şeyimiz yok mu? Denizlimize Yunan gelirken Ahmet Hulusi Efendi Halık Yunan karşı çıkmaya davet edince bazıları : “Silahımız yok” deyince Ahmet Hulusi Efendi : “Taş atacak kolunuzda mı yok?” diyerek cevap vermiştir…

Cenab-ı Peygamberin müslümana talimatı şudur : “Sizden kim bir kötülük görürse, seyirci kalmayıp onu eliyle düzeltsin. Buna gücü yetmezse, dili ile düzeltsin. Buna da gücü yetmezse kalbi ile buğz etsin. Bu imanın en zayıf derecesidir.” (K.Sitte:1/89 – İ. Canan)

Unutmayın, hep savunmada kalan kaybeder. Tepkisizlik ideal eksikliğindedir, iman zayıflığındandır, Kur’an’da uzak yaşamaktandır.

Ne demiş atalarımız:

“Mert çıkmazsa meydana

Nâmert çıkar merdâne”

Namuslular, namussuzlar kadar, inananlar, inanmayanlar kadar cesur olmazsa; namus da korunamaz, iman da korunamaz.

Bazı çevrelerde bakıyorsunuz. Birçok şey bırakılmış “Bir bebek, bir köpek” derdine düşülmüş.

Bu konuda Peygamber (s.a.)‘ın bir hadisi var:

–          “Kıyamet yaklaştığı zaman evlat beslemektense, köpek beslemek daha iyidir. O zaman büyüğe hürmet, küçüğe şefkat gösterilmez. Zinadan meydana gelen çocuklar çoğalır. Öyle ki yol üzerinde zina edilir hale gelir. O zamanın iyileri, yol üzerinde zina edenlere şöyle derler:

–          Bu işi keşke biraz kenarda yapsaydınız” (Tıbb-ı Nebev Ans:1/179)

Peki ya hiçbir şey denmez hale gelindiyse o zaman ne olacak?

Zina suç olmasın diye pankart açıp yürüyenler ses çıkarılmazsa ne olur? O zaman şöyle bir şey olur:

Amerika’da zinayı önlemek için bir dernek kurulur. Bir sene sonra yapılan genel kurulda fahişeler derneği ele geçirirler.

Bugün sokakta, parkta alenen utanç verici bir şekilde davranan gençlere bir şey denmeyecek olursa, yarın ki, manzara acaba ne olur? Ne gibi gözünüzün önüne geliyor?

Tepkisizlik, ilgisizlik şer güçlerine esaret veriyor, onları güçlendiriyor, iştahlandırıyor.

Hz. Ömer (r.a.) ne demiş “Zındıkların atılganlığından Müslümanların uyuşukluğundan sana sığınırım Allah’ım!” diye dua etmiş.

Şer güçleri çalışırken, seyretmek, iman sahiplerine yakışmaz. Bakın Hz. Peygamber ne diyor:

–          “İçinde kötülükler işlenen bir toplum. Bu kötülükleri bertaraf edecek güçte olduğu halde, seyirci kalır, müdahale etmezse, Allah’ın hepsinin saran umumi bir belâ göndermesi yakındır”

–          “Bir kötülüğü duyduğu halde üzülmeyen, mânen zarar görür” (K.Sitte:1/95, İ.Canan)

Düşündürücü bir örnek vermek istiyorum. Osmanlıya iç ve dış düşmanların saldırdığı bir dönem. Osmanlı gücünü kaybetmiş, son zamanları, tıpkı ölümcül hasta gibi… Volter, Peygamberimizi küçük düşürecek bir piyes yazar. Piyesi gören Papaz, Aforoz ettiği Volteri af eder, “Evladım Volter!” diye mektup yazar. Piyes, İngiltere’de oynatılacaktır, biletler satılır. Abdulhamit Han, derhal harekete geçer, piyesin oynatılmamasını ister, oynatılırsa, Cihad-ı Ekber ilân edeceğini bildirir. Gösterilen tepki, karşısında piyes oynatılmaz. Ardından da Fransa’da, piyesin biletleri satışa sunulur. Aynı tepki… Fransa’da da oynatılmaz.

İnancımızda ihmal yoktur, tembellik yoktur, vurdumduymazlık yoktur, nemelâzımcılık yoktur. Görev vardır, sorumluluk vardır.

İnancımızın zayıflamasıyla, karşı çıkma, tepki gösterme gücümüzde, cesaretimizde zayıflamıştır.

Eğer uyanmaz görevlerimiz yapmazsak, grup grup ilâhi ikâzlarla, ihmallerimizin cezasını çekmeye herkes hazır olsun.

Sütçü İmam “Size Cuma namazı kıldırmam” demiş, halkı uyandırmıştır.

Mehmet Akif Anadolu’ya karış karış dolaşmış, Anadolu insanını uyandırmıştır.

Kıyamet alametlerinin başı nemelâzımcılıktır. “Ne gereği var” dersek bugün sokakta olan, yarın evimizin içine girecektir. Bugün başkasına olan yarın bize olacaktır.

Şöyle bir olay olmuştur:

Bir meydana 2000 kişi toplanıp : “Hep birden bağıralım bakalım sesimiz nasıl çıkacak” demişler.

Bir demiş ki : “Bana ne ben susayım, ses nasıl çıkacak dinleyeyim” demiş. Diğeri de öbürü de aynı düşünmüş ve meydanda hiç ses çıkmamış…

Bir şeyi herkes başkasından beklerse, bir sonuç alınmaz. “Falan yapsın” denirse kimse yapmaz.

İnsanımız ve ülkemizin faydasına olan her şeyi alkışlamalıyız, desteklemeliyiz. Milli menfaatlerimize ters düşen konularda da tepkiyi elden bırakmamalıyız. “Bana mı düşer”, “Bir ben mi varım” denirse, vazife yapılmamış olur.

Uykuyu çok seviyoruz. Para kazanmasını çok seviyoruz. Bir de yemeyi çok seviyoruz. Ve bunlardan fedakârlık yapamıyoruz. İşte bu halimiz çok düşündürücüdür.

Bir husus da nefsimize esiriz. Nefsimiz bizi aldatıveriyor, şeytan bizi kandırıveriyor. Böyle olunca, onurlu ve namuslu yaşanır mı? Allah rızası düşünülerek iş yapılır mı?

 

D)    TEPKİ GÖSTERMEK KÜLTÜRÜMÜZÜN İNANCIMIZIN GEREĞİDİR

Deveyi “Boynun eğri” demişler, “Nerem doğru ki” demiş. Bizimde ne tarafımıza bakılırsa bakılsın insani, ahlaki çöküntü diz boyu. Durumdan birçoklarımız şikayetçi ama gereğini yapan yok.

Kötülüğe karşı çıkmak ve tepki göstermekte gecikmek, inancımızı açısından doğru değildir. Müslüman, her hareketin ve hayatın her anının hesabını verecektir. Bunun için müslümanın hayatına “değmeze”, “Nemelâzıma” yer yoktur. Müslüman, üzerine düşeni yapmakla yükümlüdür.

Tepki göstermek, belirli insanların görevi olmadığı gibi, tepkinin azlık ve çoklukla da ilgisi yoktur.

Tepki gösterilmesi gereken bir durumda, tepki göstermeyen, o kötülüğe ısınır, sonra da alışır, daha sonra da o kötü ortamın içine düşer, zarar görür.

Peygamberimiz (s.a) : “İnsanlar zalimi görür de zulmüne mani olmazlarsa, Allah’ın azabı yakındır.” (R. Salihin:195) der.

Nuhun kavmi helak olacaktır.

Melekler : “Ya Rabbi, aralarında iyilerde var” deyince Allah : “Onlar kötülüklere karşı çıkmadılar” der.

Peygamber (s.a.) : ”Kim zehirli keleri bir vuruşta öldürürse, yüz iyilik yazılır. İkinci üçüncü vuruşta öldüren için daha az sevap yazılır.” (R.Salihin:1896) buyurmuştur.

Tepki, şiddetli olmalı ki, kötüler, dönüp dönüp kötülük yapma cesaretini bulmamalıdır.

Tepki göstermek, insanın günahlarına kefarettir.

Biz, uykusuz gözlerin, yorgun ellerin mirasına konduk, yoksa şu anda sahip oluduğumuz şeyleri nereden bulacaktık.

Peygamberimiz : “Allah yolunda ayağı tozlananlara cehennem ateşi haramdır” (R.Salihin:1308) buyurmuş.

Bir Türk atasözü vardır : “Sakın oturak olmayasınız” diye. Evet oturak olunmayacaktır. Felçli gibiyiz… Kalk  kalkmıyoruz…

Milli mücadele yıllarında Aydın ilinde çeşmedeki su dolduran kadın, gelenleri aldırmaz. Çete reisi sorar:

–          “Ne zamandan beri kadınlar erkeklerden çekinip kaçınmaz oldu?” Kadın cevap verir:

–          “Vatan işgal altındadır. Bu yerin erkekleri Yunanla savaş gitti. Burada benim gibi kadınlar, senin gibi kadın kılıklı erkekler kaldı” der.

Ortada bir kötülük varsa, herkesin ondan mutlak bir payı vardır.

Mevlana, idam edilmiş birini görür. Ayaklarına sarılır. Ondan özür diler. – “Beni bağışla” der. “Seni bilseydim, seninle ilgilenseydim, sen bu duruma düşmezdin” der. Uzanamadığımız insanların vebâlinin üzerimizde olduğunda unutmayalım.

–          “Ben şimdiye kadar çok çalıştım. Biraz da başkaları çalışsın”

–          “Ben emekliyim”, “Biraz başkası yapsın”

–          “Ben ne yapabilirim”

–          “Benim ne gücüm var” sözleri, kimseyi kurtarmaz her insanın yapabileceği bir iş mutlaka vardır.

İlk vahiy geldiğinde Hz. Hatice validemiz:

–          “Bir dinlensen Ya Rasûlallah” dedi. Peygamberimiz (s.a.) :

–          “Dinlenmeye vakit yok” demiş hemen tebliğe başlamıştır ve aralıksız devam etmiştir.

–          “Vazgeç bu davandan” diyen müşriklere de:

–          “Vallahi Güneşi sağ elime Ayı da sol elime verseniz bu davamdan vazgeçmem” cevabını vermiştir.

Yunan İzmir’e ayak bastığı günlerde:

İzmir Eşref Paşa yokuşunda bir Türk delikanlısı tabancasını çıkarıp işgalci Yunanlıların üzerine boşaltır. Yokuşa tırmanırken, durum seyreden penceredeki ihtiyar nineye dönerek:

–          “Gördün ya nine, mermim bitti, Ahirette şahidim ol emi” der, yoluna devam eder.

Bir anlamlı tepki örneği vermek istiyorum.

Dolmuşçuluk yapan Mehmet Güler’e radyo açıktır, ilâhi çalmaktadır. Dolmuşa binen delikanlı :

–          “İnmek istiyorum” der ve iner, arkadan gelmekte olan dolmuşa biner. Son durakta karşılaştıkları şoför arkadaşı, delikanlının:

–          “İlâhi dinleyecekse evinde dinlesin” dediğini nakleder. İnancı, ideali doğrultusunda gösterilen bu tepki, beni çok etkilemişti.

Tepki göstermek, iyiliği emredip kötülükten sakındırmak, yeryüzünde kötülük kalmayıncaya kadar çaba sarf etmek, inancımızda farzdır.

İnancı zayıf olanlar, maddi kayıplara tahammül göstermezken, manevi kayıplara aldırış etmiyor. “Kıl beşi kurtar başı” diyor. Yok öyle şey.

Dine, küfre rıza küfürdür. Kötülüğe razı olunmaz.

Hz. Peygamber : “Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır” buyururken, kimse ucundan, kısa yoldan kurtulamaz.

Tepki göstermek, Müslüman kalmamızın ve gelecekteki varlığımızın teminatıdır. Gelecek endişesi taşıyan herkes, İslâm’ın emirlerin bir bütün olarak yerine getirmelidir. Yalnız kendisini değil gelecek nesilleri de düşünmelidir. Değilse; bizden sonraki nesiller bize rahmet okuma, lânet okur.

Bugün hayvanların yuvalarına, yavrularına zarar vermek isterseniz, bir çoğuna yaklaşamazsınız bile. Ama bizim yuvalarımıza, yavrularımıza yönelen yıkım ve tehditler ne yazık ki, tepki görmüyor. Aileler ve gençlik korumasız…

Unutmayın, tepkisiz kalan çocuğun elinden oyuncağını da alırlar, mamasını da… Tepki göstermeyenin ırzına geçerler. Onun için kadını göstereceği tepki, ona namuslu kalma, namuslu yaşama hakkını sağlar. Bizler de, Müslüman Türk olarak kalmak istiyorsak, bize az veya çok zarar vermek isteyen herkese, her şeye tepki göstermek zorundayız.

Tepki gösterenin ardına düşmezler. Laf atmazlar. Taciz etme cesaretini gösteremezler. Yani tepki aynı zamanda savunma yoktur.

 

E)    HER İNSANIN SORUMLULUKLARI VARDIR?

Canlılar içinde, yaptıklarının farkında olan ve yaptıklarından sorumlu olup, hesap verecek olan ter varlık insandır.

Sorumsuz, başıboş insan yoktur. Herkesin kendine göre; yaşına, ilmine, maddi varlığına ve yetkisine bağlı sorumlulukları vardır. Ayrıca insan, yalnız kendinden değil elinin altındakilerden, çevresinden ve yönettiği insanlardan da sorumludur.

Kur’an’da,

Tahrim 6 : “Ey İman Edenler! Kendinizi ve aile fertlerini yakacağı insanlar ve taşlar olan cehennem ateşinden koruyunuz.”

Ankebut 2 : “İnsanlar, inandık demeleriyle kendi hallerine bırakılacaklarını ve hiç imtihana çekilmeyeceklerini mi sandılar?”

Hz. Peygamber de : “Hepiniz çobansınız, herkes güttüğü sürüden mutlaka sorulacaktır” buyurmuştur.

Şuanda bir şeyler varsa, bir şeyler oluyorsa, bunda herkesin payı vardır. Bundan herkes sorumludur.

Mevlana, idam edilmiş birini görür, ayaklarına sarılır. “Beni bağışla. Seni bulsaydım, seninle ilgilenseydim, senin başına böyle bir iş gelmezdi” der.

Herkes, başkalarının yükünü de taşır. Ayrıca sorumlulukların süresi ve sınırı da yoktur. Bazılarını hizmete çağırıyorsun, gelmiyor : “Ben şimdiye kadar çok çalıştım, biraz da başkaları çalışsın” diyor. Bazıları : “Ben ne yapabilirim” derken bazıları da “Ben emekli, yaşlı bir adamım” diyor, sorumluluğu üzerinden atıveriyor.

İnsan, hayatının bir kısmının hesabını vermeyecek ki…

Sonra İslâm da emeklilik yok. Yaşlandım yok. Abdurrahman bin Avf, 93 yaşında Kars’ta şehit düşmüş. Ebu Eyyubel Ensari, İstanbul surları önünde 90 yaşında şehit olmuştur.

–          Sorumluluklar geçici görev değildir…

İlk vahiy geldiğinde Hz. Peygamber, hemen tebliğe kalkınca O’nun terli ve sıkıntılı halini gören Hz. Hatice : “Biraz dinlensen” deyince Peygamber “Dinlenecek vakit yok” demiştir. Davasından vazgeçmesi için yapılan tekliflere de : “Vallahi güneşi sağ elime, ayı da sol elime verseniz, bu davamdan vazgeçmem” diyerek reddetmiştir.

–          Mezarda yatacak vakit çok…

Çalışmak, belirli kimselerin görevi de değildir…

“Ben, inancımı yaşamaya çalışıyorum, ibadetimi yapıyorum” demek kimseyi kurtarmaz. İnanç savunulacak, geleceğe taşınacak, bizden öncekiler yalnız kendini düşünseydi çalışmasaydı, biz ne olurduk o zaman? Nereden bulacaktık buyurdu o zaman.

Sonra onlar, Müslüman olarak ölebilir miydi?

Hz. Peygamber (s.a.) : “Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz, nasıl ölürseniz öyle haşrolunursunuz” buyurmuştur.

Bazen vazife yapmamamın zilletin iyaşıyoruz.

Vatan için, millet için, çirkinlikleri önlemek insanımızı güzelliklere, iyiliklere çağırmak görevimizdir.

Biz vazifemizi yapmazsak “Köpeksiz köy bulup değneksiz gezerler. Sonrada köpekleri salıverip taşlara bağlarlar”

Yaptığımız bir şey var; kötülükleri kötüler çok konuşuyoruz ama bir şey yapmıyoruz. Gürlüyoruz yağmıyoruz. Böylece vazifemizi yaptığımızı zannediyoruz. Böyle vazife mi olur?

Hz. Peygamber (s.a.) :

“Bir ok yüzünden Allah üç kişiye sevap verir.”

1-     Oku yapana,

2-     Oku hazırlayana,

3-     Oku atana, demiştir.

Biz doğrudan bir şey yapamamış olabiliriz. Yapanı severiz, yapana yardımcı oluruz, bizde sevap kazanırız. Sebep olmak, vasıta olmak insana sevap kazandırır. Gücü bir şeye yettiği halde, yapması gerekeni yapmayan mes’ul olur.

Herkes kendi kendine sorsun.

–          Bugüne kadar kime? Neye tepki gösterdim? Kimi etkiledim, kime faydam oldu?

Bakın etrafınıza; her türlü kötülük cirit atıyor. Toplum toptan yozlaşıyor. Ailemiz çöküyor. Bir neredeyiz? Biz ne yapıyoruz?

Unutmayalım tepki, var olma, onurlu yaşama ve korunma yoludur. Bir yerde kötülük varsa, kötülük varsa, sorumluluk da vardır.

Ashabtan Vehb bin Kebşe (r.a.)’ı Peygamber Efendimiz Çin’e göndermiştir. Tam bir yıllık yolculuktan sonra Çin’e varan Kebşe (r.a.), uzun süre Çin’de kaldıktan sonra Allah Rasûlünü özlemişti. Yollara koyuldu. Medine’ye ulaştığında Allah Rasûlü vefat etmişti. Tekrar görevi döndü. Çünkü görev kutsaldı. Bir müddet daha çalıştı, orada vefat etti, mezarı Çin’dedir. “Gitmeyeceğim, yeter” dememiştir.

Vazife, zamanla, yerle sınırlı değildir.

Sütçü İmam, Maraş’ın işgali ve iki kadına Fransız askerlerin saldırıları karşısında gösterdiği tepki ile Maraş’ın kurtuluş destanını başlatmıştır. Uzunoluk Çarşısında dikilen anıta : 30 Teşrin 1919 da Sütçü İmam, Türk namusun burada silahı ile korudu, yazılarak Sütçü İmam hayırla yâd edilmektedir.

 

F)     İNSANIN KENDİSİNİN İYİ OLMASI VE KENDİNİ KURTARMASI YETMEZ

İnsanın iyiliği başkalarına yansımadıkça, insana pek faydası olmaz. İnancımızda kültürümüzde tek başına kurtuluş, tekbaşına huzur yoktur.

Bazıları : “Ortalık bozuk, zaman kötü, zaman bunu gerektiriyor”, “Aman benden olmasın”, “Her koyun kendi bacağından asılır” diyerek, etliye sütlüye karışmıyor, kendi kabuğuna çekiliyor.

İnsan, kendisi iyi olacak, çevresi de iyi olacak, her şeyin herkesin iyi olması için çareler arayacak. Başkaları ile ilgilenmemek, dünyadan el etek çekmek, inzivaya çekilmek ve pasif davranarak, inancımızla bağdaşmaz. Allah, müslümana, insanlığı ıslah etme,dünyayı tanzim etme, düzene koyma görevi vermiştir.

Bazıları : “Ben temizim, bu bana yeter” deyip, kurtulduğunu ve kurtulacağın zannediyor. Bu böyle olsaydı, Allah herkesi kendisinden sorumlu tutardı. O zaman : “Gemisin kurtaran kaptan” denebilirdi.

Camide ön safta : “Ya Rabbi! Müslümanlar yardım et” duasına “Amin” deyip çıktıktan sonra “Haydi bakalım sende katıl” davetine “İnşallah, Maşallah, Allah muvaffak etsin” deyip geçme gafletine düşülüyor.

Kendi çocuğumuz bize benzemiyor. Allah : “Emaneti ne yaptın?” dese, cevap veremeyiz. Bu senin mi, bu sana mı ait dense, yutkunuyoruz.

Çevremiz kurtulmadan, biz kurtulabilir miyiz? Bir hadiste : “Bir topluluk çirkin olan bir işi görüp de onu değiştirmedikleri zaman Allah onları toptan cezalandırır” buyurmuştur.

 

G)    TEPKİ TOPLUMU OLMAZSAK İLAHİ İKAZLAR KAÇINILMAZ OLUR

İyilik de, kötülük de, mutlaka sahibine ulaşır. Hak etmeden insana ne iyilik gelir, ne de kötülük. İnsan çalışmasının mükafatını, ihmallerinin de cezasını görür. Bunun için Müslüman, başkaları rezaletler üretirken o, faziletler üretmelidir.

Bugün, her an ilahi uyarılar ve felaketlerle ikaz edilip duruyoruz. “Neden, niçin” demiyoruz, çaresine bakmıyoruz. Halimizle bağlantı kurmuyoruz.

Hiçbir felaket sebepsiz değildir. Kul azmayınca Allah yazmaz.

Şair:

“Kula hiç zulmeder mi Hüdâsı,

Kulun çektiği kendi cezası” demiştir.

Yunus 44 : “Allah kimseye zulmetmez, insan kendi kendine zulmeder” buyrulmuştur.

Düzelmezsek, düzeltmez isek, ilâhi ikazlar ve musibetler eksik olmayacaktır.

Bilelim ki, karşı olmadığımız her kötülük, birgün mutlaka bize veya yakınlarımıza acı verecektir. Acı çekmemize neden olacaktır.

Filler, atlar yırtıcı hayvanlar saldırdığı zaman bir araya geliyorlar, yavrularını arlarına alıyorlar, hem kendileri hem de yavrularını korumuş, kurtarmış oluyorlar.

Bufalolar, aslanların yatırıp yemeğe hazırlandığı arkadaşlarını kurtarmak için bir araya geliyorlar, aslanlarına üzerine yürüyorlar, böylece hem arkadaşlarını koruyorlar hem de korktuklarından emin oluyorlar.

Bazı hayvanlar, sıra ile nöbet tutuyorlar, tehlike anında bağırıp çağırarak alarm veriyorlar, varlıklarını devam ettiriyorlar.

Hz. peygamber de bize uzanan uyarılar var:

1-     “Bir toplulukta bir takım günahlar işlenir, işlemeyenler, o günahları işleyenlerden daha güçlü ve daha çok oldukları halde engel olmazlarsa, mutlaka Allah hepsine birden cezâ verir” (Ebû Dâvûd, Melâhim, 17; İbn-i Mâce, Fiten,20)

2-     “Bir gün peygamberimize içimizde iyi insanlar varken, helâk olur muyuz?” diye sormuşlar. O da, “Evet, ahlâksızlık ve günah çoğaldığı zaman helâk olursunuz buyurmuşlardır.” (Buhâri, !iten, 4, Müslim, Fiten, 4)

3-     “Fuhuş yaygınlaştıkça yer sarsıntısı olur” (Feyzü’l Kadir, 1/401)

4-     “Bir yerde zinâ açıkça işlenir, içıkça faiz yendiğinde yer sarsıntıları olur!” (Hakim, Müstetrek, 2/37)

5-     ibn Mes’ûd (r.a.)’dan rivayet edilen bir hadis-i şerife göre Peygamber sallallahü aleyhiye sellem şöyle buyurmuştur:

“İsrail oğulları arasında bozgunluk şöyle başlamıştır: Bunlardan birisi günah işleyen diğer birisine rastlar, be adam, Allah’tan kork, yapmakta olduğun işi bırak; zira o işi sana helâl değildir, der. ertesi gün yine o adama aynı halde rastlar. Böyle olduğu halde, o adamla yiyip içmekten ve onunla düşüp kalkmaktan çekinmezdi. Onlar böyle yapınca Allahü Teala, onların kalplerini birbirine benzetti. Sonra, İsrail oğulları içinde kâfir olanlar isyanları ve hududu aşmaları yüzünden, Dâvud ve Meryem oğlu İsa diliyle lânetledirler. Onlar, yaptıkları günahlardan birbirini menetmeye uğraşmazlardı. Bu ne çirkin bir şeydi. Bunlardan bir çoğunun kâfirleri dost tuttuklarını görürsün. Onların nefisleri kendilerin ne fena şeye, Allah’ın gazabına götürdü. Onlar azab da daim  kalacaklardır. Bunlar Allah Peygamber’e ve ona gönderilen Kitab’a inanmış olsaydılar, kafirler dost etmezlerdi. Fakat onların çoğu fasıkdırlar”, mealindeki ayeti okudu, sonra şöyle buyurdu.

“Hayır, ya mârufu emiri ve münkerden nehyeder, zâlimi zulmetmekten men eder, onu hakka çevirir ve hak üzerinde dururusunuz, yahud Allah Tealâ kalblerinizi birbirince benzetir. Sonra sizi de İsrail oğullarını lânetlediği gibi lânetler.” (Ebû Dâvud ve Tirmizi)

N. Fazıl’ın ifadesiyle biz görevimiz yapalım da utanan biz olmayalım:

Tohum saç, bitmezse toprak utansın!

Hedefe varmayan mızrak utansın!

Hey gidi küheylan, koşmana bak sen!

Çatlarsa, doğuran kısrak utansın!

Eski çınar şimdi Noel ağacı;

Dallarda iğreti yaprak utansın!

Ustada kalırsa bu öksüz yapı,

Onu sürdürmeyen çırak utansın!

Ölümden ilerde varış dediğin,

Geride ne varsa, bırak utansın!

Ey binbir tanede solmayan tek renk,

Bayraklaşmıyorsan bayrak utansın!

 

H)    NEYE KİME TEPKİ?

Cenab-ı Allah : “Müslümanlar arasında kötülüğün, ahlaksızlığın yayılmasını arzu edenlere dünya ve ahirette can yakıcı azaba vardır” (Nur:19) diye bildirmiştir.

Hz. Peygamber : “İyiyi kötü, kötüyü ise iyi gördüğünüz de haliniz nice olur?” (Büyük Hadis Külliyatı:7908) diyor.

“Bir kimsenin yanında bir Müslüman, alçaltılıp da, ona yardım etmeye, müdafa etmeye gücü yettiği halde, yardım etmezse, Allah onu Kıyamet gününde bütün yaratıkların huzurunda alçaltır.” (B.H. Külliyatı:7909) buyurmuş, tepkisizliğin akıbetini bildirmiştir.

–          Bugün, bizi tehdit eden en büyük tehlike, Nemelâzımcılıktır. Önce İslam’a uymayan halimize tepki, şarttır.

–          İnancımıza, kültürümüze yönelik iç ve dış düşmanlara tepki…

–          Ahlaki, milli çöküntüye, müstehcenliğe ve bunları alevlendiren yayın basın organlarına tepki göstererek, seviyesiz programlara karşı çıkmalıyız. “Ben almasam başkaları alıyor”, “Ben seyretmesem başkaları seyrediyor” diyerek ilgisiz kalamayız. Görevimizi kusursuz ve devamlı yapmalıyız.

Hz. Peygamber bir gün Ashabına:

–          “İster zalim olsun, ister mazlum olsun kardeşinize yardım edin”

–          “Ya Rasûlallah! Mazluma yardım edelim, zalime nasıl yardım edelim?” diye sorar. Bunun üzerine Peygamber (s.a.) :

–          “Onu zulümden vazgeçirerek” buyurur.

Halk isterse, bir çok zalimi zulmünde vazgeçirebilir. Nasıl mı, “Almaz”, “Okumaz”, “Seyretmez”, “Alkışlamaz”. Tepki gösterir, karşı olduğunu iletir. Bak ne oluyor o zaman…

Amerika’da bir İrlandalı müstehcen gazete çıkarır. Amerika vatandaşı, tepki gösterir; satın almaz. 3 gün sonra gazete çıkmaz. Kapanır. Biz ne yapalım:

–          Topluma en büyük saygısızlık olan müstehcenliğe,

–          Dini milli değerlerimize saldırılara,

–          Aile yapımıza, gençlerimize karşı faaliyetlere…

–          Kur’an’a, Kur’an kurslarına, İmam Hatip Liselerine karışı oynanan oyunlara,

–          Bu milleti Alevi, Sünni, Kürt-Türk gibi bölmeye çalışan hainlere,

–          İslâm’ın emri olan analarımızın, bacılarımızın ve İslâm kadının onuru olan baş örtüsü düşmanlarına,

–          Her gün bir yenisi sahneye konan fitne hareketlerine,

–          Müthiş bir şekilde tahrik edilen yozlaştırma ve yabancılaştırma oyunlarına,

–          Rezalet noktasına gelen ahlaksızlığa,

–          Tiksinti veren din düşmanlığına karşı çaresiz değiliz. Bizi kukla gibi oynatanlara, esir de değiliz.

Biz, ne yapıyoruz? Sadece şikayet etmekle yetiniyoruz. Devlet adımımızda bizim gibi şikayet ediyor. Halbuki o icraat adamı, şikayet adamı değildir. O çare adamıdır.

Şikayet çare değil. Necip Fazıl’ın dediği gibi: “Cayır cayır kaşınmanın ne bite ne pireye faydası vardır”

Son zamanlarda vatandaş tepki konusunda sindirilmiştir. Demokratik haklarını kullanamaz hale gelmiştir. Zaman zaman tepki gösteren kimse, suçlu muamelesi  görüyor onun için sessiz kalmayı tercih ediyor.

İdealsiz insan istendiğinden, bazı şeylere tepki gösterenlere ceza verilebiliyor.

Bazen de tepki gösteren olmuyor, olsa da yalnız kalıyor. Nasreddin Hocayı Timur’a gönderen halkın çadırın kapısından dönüverdiği gibi…

İnsanlar yaşadıkları sıkıntılardan dolayı tepki göstermekten çekiniyor. Tepki gösteremeyenlerin bu sıkıntısı, yakınlarına şiddet olarak yansıyor. Eşini çocuklarını dövüyor, öldürüyor… Veya intihar ediyor.

Tepki gösteren boşalıyor, ruhî bunalıma düşmüyor. İlim adamlarının ifadesine göre Psikolojik yapısı zarar görmüyor, cinnet geçirmiyor. Gerilimden kurtuluyor, stres yükünde kurtuluyor.

Bu tepki, kırıp, yıkıp, etrafa zarar verme şeklinde olursa insan rahatlamaz, vicdanı rahatlamaz. Bir noktada zarar veren insan olarak vicdan azabına dönüşür.

Tepki, hukuki, tepki, meşru olmalıdır. Zarar vermek tepki göstermek değildir.

Tepki göstereceğim diye vatan kurtaran Şaban olmamak lâzımdır. Yani zarar da vermemek gerekiyor.

İşte bir tepki örneği:

Misyonerler broşür dağıtıyor, ücretsiz İncil dağıtıyor diye bizim dinleyicilerimiz de : “Hadis  verelim, Kur’an meali verelim” dediler. Çok üzücü ve düşündürücüdür. Birkaç kişi ile sınırlı kaldı. Vermede de almada da ilgi görmedi.

Aslında alternatiflerle karşı çıkmak en etkili cevap olacaktır.

Güzel bir tepki örneği de İngiltere’de bir mahallede hayat kadınları mesken tutar. Oradan oturan Müslümanlar da, sokak başlarına oturur, müşteri olarak gelen arabaların plâklarını alırlar. Hiçbir müdahale etmedikleri halde müşterileri uzaklaştırmış olurlar ve hayat kadınları da o bölgeyi terk eder.

Kötülükle, kötülerle mücadele edilmek istenirse yol çok ve hayra vesile olmak da kolay.

 

İ)        NASIL TEPKİ GÖSTERELİM

Şikayet, çare değil demiştim. Kızmak, sövmek, lânet okumak da çare değil. Atalarımız : “Sövmekle şeytanın sayısı artar” demişlerdir. Kızgınlık, şikayet ve öfke, acizlik ifadesidir. Bu yolla kimse kendini kurtaramaz, bir sonuç da alamaz.

Vücudumuz, mikroplara karşı savunma mekanizmasını nasıl hareket geçirip kendini koruyorsa, bizde savunma ile, tepki ile kendimizi koruyabiliriz. Değerlerimiz koruyabiliriz.

Kötü gidişatı seyretmeyip “Dur!” diyen toplumlar varlığını korur.

Tepkisiz olmak, seyretmek ve rıza göstermek, teslim olmak demektir. Bu da felâket olur. Düşünün ki, birileri gemiyi deliyor. Bu, gemideki herkesin batması demek olur. Tepki gösterilirse, herkes kurtulur.

Herkesin mutlaka yapabileceği bir şey vardır. Yapılan herşey de mutlaka bir iz bırakacak, mutlaka bir ses verecektir. Bir şeyler yapanlar da unutulmayacaktır.

Şöyle anlatırlar : İstiklâl Savaşı sonrası, bir gazi, köyüne döner şehit arkadaşlarını ziyarete gittiği mezarlıkta eski bir dostu ile karşılaşır, arkadaşı bir mezar gösterir. “Bu vurdu” der, o mezara okurlar. Bir diğer mezar için “Bu vurdu, ne vuruldu” der ona da okurlar. Üçüncü bir mezar için “Bu ne vurdu, ne vuruldu bu samanlıkta saklandı” der. “Buna işenir deyip” çiş ederler.

Tepki gösterirken çok dikkatli olalım. Kırıp, yığmak, kesip öldürmek, cezasını vermek bizim yapacağımız şey değildir. Tepki, meşru ve medenî şekilde olur. Hani “vur” deyince, öldürme örneği vardır ya, bir şeyi yaparken tepki gösterirken suçlu duruma düşmemek gerekir.

Tepki gösterirken; yeri olup olmadığına, ortamın müsait olup olmadığına iyi bakmak gerekir. Arada provakatörlerin, ajanların olup olmadığına dikkat edilmelidir.

Diyelim ki, bugün Türkiye’de 40 kadar erotik dergi var, lağım kanılımı, ne olduğu belli değil. Ne yapılacak? Efendim, gazeteler müstehcen kokuyor. Ne olacak? gayet basit, almayacaksın, okumayacaksın, beslemeyeceksin.

Bakkal içkimi satıyor. “Niye satıyorsun, satma” desen fitne çıkacak. İlerdeki bakkala gidip oradan alışveriş edeceksin. Tepkini göstereceksin. Hem görevini yapacaksın, hem de yanlış iş yapanı da hizaya getireceksin. Tepki gösterirken, fitneye sebep olmayacaksın. Taşlı, sopalı, yakıp yıkarak, zarar vererek tepki olmaz. Bu yol yıkıcı, vatan, millet düşmanlarının tepki şeklidir. İnsanımızın bölünmesine, emniyet güçleri ile sürtüşmeye neden olacak tepki şekli bizim tepki şeklimiz olmaz. Polis bizim polisimiz, ordu bizim ordumuz,bu millet bizim milletimiz, bu vatan bizim vatanımız. Hiçbirine zarar gelsin istemeyiz.

Bazı tepki şekilleri de şöyledir:

Atıp tutmakla tepki olmaz. Atıp tutan vazife yaptığını zannediyor. Hareket geçmiyor. Oturup seyretmeye devam ediyor.

Karalama, itham, insaf yolu da yanlıştır. Bazıları da böyle rahatlıyor. Köşesine çekiliyor açıyor ağzını…

Sadece tepki insanı değil, biraz da etki insanı olmalıyız. Çoluk çocuğa, hanıma, yanında çalışanlara hep bağırıp çağırmak değil, doğruya güzele çağırmak, düzeltmek gerek…

Biri Allah Rasûlü’ne laubali davranıyor:

Bu laubaliliği geriden seyreden Hz. Ömer ise her defasında izin ister:

–          Ya Rasulallah, bunun adam olacağı yok, izin ver de haddini bildireyim!

Tabi istediği izni bir türlü de alamaz.

Bir gün bakar ki işini bitirmek istediği adam mescidde hem kendinden ön safta…

Gelir:

–          Ya Rasulallah, o adamı gördüm mescide. Hem de ön saftaydı.

Tebessüm eden Efendimiz tarihi açıklamasını yapar:

–          Ey Ömer, der, senin (Tepkiselliğine) uyup da izin verseydik, şimdi cehenneme bir adamı göndermiş olacaktık. (Tepkiselliği) değil (etkselliği) tercih ettik, cennete bir adam kazandık!

Ve Efendimiz ilâve eder:

–          Hüner cehenneme bir adam göndermek değil cennete bir adam kazanmaktır.

İşte size tartışılamayacak kadar açık bir gerçekDPeygamberimiz : “Allah’a ve ahiret gününe inanan, ya hayır söylesin ya da sussun.” (Tirmizi Kıyamet:51)

Demek ki, ağzımızdan çıkana dikkat edeceğiz. İyi niyetli olacağız. O zaman hayıra vesile oluruz inşallah.

Tenkitte ölçüyü kaçırmamak gerekir. Küçük suça büyük ceza kesmemek gerekir. Abartmadan iyi niyetle davranılırsa, çok iyi sonuç alınacağına inanıyorum.

Hiçbir şey yapamadın; yapsan, söylesen fitneye dene olacak. işte o zaman Allah’ın şu buyruğun göre hareket edilir:

“İnkârcılara boyun eğme, onların eziyetlerine aldırma Allah’a güvenip dayan, vekil ve destek olarak Allah yeter” (Ahzab:48)

Demek ki çaresiz kalınınca Allah’a havale edilecek.

Bir kötülüğü ortadan kaldırmak imkânı yoksa boykot edersin. Gazali şöyle der:

“Bir yerde münker bulunursa, onu gidermek mümkün olmadığı takdirde, oraya gitmek, orada bulunmak doğru değildir. Çünkü oradaki bulunanlar üzerine Allah’ın lâneti iner.” (İhya:2/395)

Tepki göstermeden önce, inancımıza, varlığımıza ve haklarımıza saygıya davet etmeliyiz. Sonra, konuşmalıyız, anlatmalıyız, ıslahları için dua etmeliyiz. O da olmazsa Allah havale etmeliyiz. Şöyle bir olay anlatırlar:

Yatağan Medresesinde okuyan bir genci, takkeli ve elinde tesbih olduğu için bir görevli memur görür, evirip çevirip döver. Perişan halde hocasının yanına gelince hocası sorar :

–          Ne oldu?

–          Beni bir görevli dövdü, der. hocası sorar:

–          Beddua ettin mi, bir şey dedin mi?

–          Efendim, yalnız sen bilirsin Ya Rabbi, dedim deyince, hocası

–          Eyvah, der. biraz sonra Karayüz pazarında atın ürküp, o kişinin kesilen danaların asıldığı çengele takılıp kaldığı haberi gelir. Hoca talebesine “Gördün mü?” der.

Mazlumun duası red olunmayan dualardandır.

Tepki göstermenin yolları çok. Zaten kalemim manası “Uzaklaşmak, terk etmek, karşı koymak” demektir. Ayrıca bugün elimizde telefon, fak, gibi çok önemli şeyler var. Bugün, gerçekten tepki gösterilseydi, bizi üzen, canımızdan bezdiren hiçbir şey olmazdı.

Eğer tepki toplumu olsaydık, bizden oy isteyen vekillerimize: “Ey vekilim! Ben seni niye seç tim? Bunun için mi oy verdim? Beni temsil edemedin veya beceremedin?” diye sorsaydık, böyle mi olurdu?

Diyelim ki, Ankara’ya ulaşamadık, vekilimize erişemedik. Burada her partinin il başkanlığı var temsilcisi var. Ona telefon açıp tepkimizi iletemez miyiz? Partiler, il başkanları niçin vardır, ne işe yarar? Sadece seçimden seçime oy istemek için mi vardır.

–          Yapılan iyi iş için teşekkür edeceksin.

–          İstemediğin bir şeyi istemediğini bildireceksin.

–          Yapılmasını istediğin şey için teklif önereceksin.

–          Bir partiye, takdir ediyorum, oyun senin.

–          Bir partiye sen bunu nasıl yaparsın, nasıl evet dersin bundan sonra benden oy isteme diyerek yönlendirmen mümkün iken, verdiğin oyu takip etmiyorsun. Sen asilsin, onlar vekil, vekiline müdahale etmiyorsun, sonra da acı çekiyorsun, sızlanıyorsun.

Bir başka husus da birçok şeyden sorumlu olmamızdır:

–          Artan müstehcenlikten,

–          Bozulan ahlaktan,

–          Cinselliğin ön plâna çıkmasından,

–          Genel ahlaka aykırı programlardan,

–          Çocukların, gençlerin yanlış yönlendirilmesinden,

–          Boşanmaların artmasından, yıkılan aile yuvalarından,

–          Örf, âdet ve yıkılan geleneklerden,

–          Yanlış haberlerden, karalamalardan,

–          Seviyesiz program, oturum ve reklamlardan şikayet edip duruyoruz. Şikayetten başka ne yapılıyor? Hiç.

Bunlar neden kaynaklanıyor? İlgisizliğimiz ve tepkisizliğimizden değil mi? biraz hassas olunsaydı böyle olur muydu? Olmazdı.

Alo 178 RTÜK şikayet hattı var. Bundan kaçımızın haberi var? Haberi olanlar ne yapıyor? Koskoca bir HİÇ.

Radyo ve Televizyon üst kurulu halktan gelen takdirleri ve şikayetleri büyük bir titizlikle değerlendirerek, uyarma ve yayın durdurma gibi cezalar vermektedir. Bu işlemler için de şikayetler gerekmektedir.

Yüce Allah şöyle emrediyor:

–          “Sizden hayra çağıran, iyiliği emredip kötülüğü men eden bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.” (Al-i İmran:104)

İşte kurtuluş yolu bu. Görev de bu. Korunmak ve kurtuluş için hiç birşey yapmayacağız. Kurtulalım isteyeceğiz bu yanlış…

Şöyle bir soru aklıma geldi

–          “Nasıl ve ne ile kurtulmayı düşünüyoruz?”

Bu soruyu herkes kendine sormalı ve cevabını da düşünmelidir.

 

SONUÇ

Misyonerler, Siyonistler, Ateistler, Allah, Peygamber, İslâm ve Müslüman düşmanları, maddi ve manevi fedakârlıklarla, harıl harıl çalışırken, Allah’tan af, Peygamberden şefaat ve cennet bekleyen Müslümanlar olarak bizim yatmamız olmaz, olanları seyretmemiz hiç yakışmaz.

Mukaddesatımıza uzanan dillere, ellere tepki gösteremez isek, şehit dedelerimizin, şehit babalarımızın, şehit kardeşlerimizin ve manevi tasarrufları olan büyüklerimizin kemikleri sızlar.

Milli, manevi değerlerimize hergün söven gazeteleri, her gün alır, eve sokar, onları beslersek, daha şiddetli sövmeye devam ederler. Bu fırsatı onlara vermemek lâzımdır.

Ailelerimize, gençlerimize yapılan sinsi saldırılar karşısında suskun kalırsak, evimzin baş köşesinden milli manevi değerlerimize saldıran Televizyon kanallarını seyretmeye devam edersek, bu vebalin altından nasıl kalkacağız?

Kötülüklerden hicret etmezsek, iyiliklere nasıl kavuşacağız?

Bunca yıkıma daha ne kadar dayanacağız? Tahribata daha ne kadar seyirci kalacağız?

İnsan kendini, ç ocuklarını, yakınlarını ve sahip olduğu değerleri, en önemlisi de emanetleri korumalıdır. Koruma yolları aramadıkça hiçbir şeyin sahibi olunamaz. Elindeki, avucundaki şeyler birer birer çıkar gider.

Aslında günümüz insanı alternatifsiz değil, çaresiz de değildir. Birçok imkana sahiptir. Hal böyle iken ne tarafımızdan tutulursa tutulsun eski bohça gibiyiz. Çark tersine dönüyor. İslâm ülkesinde namaz kılan, başörtüsü takan, dışlanıyor. Başka inancın sahibi olunca her türlü özgürlük varda müslümana niye yok? Onun inancını yaşamak hakkı değil mi?

Müslüman her şeyi sineye çeker, hâlâ uyanmazsa, uyandıracaklardır. Müslüman, şikayet ediyor, şikayetçi olmuyor. Namus gittikten sonra kapı dayaklamanın ne anlamı kalır? Birçok şey elden gittikten sonra hak aramanın da bir anlamı kalmaz.

Haklarımıza kaybetmeden sahip çıkalım, yanlışın, kötünün takipçisi olalım. Çareler hiçbir zaman bitmez. Bizim de problemlerimizin çaresi vardır; elik kalem tutan kalemi ile, ağzına söz yakışan dili ile, telefon, telgraf, faks, mektup imkanı olan elindeki fırsatı kullanarak,tepki görevin sürdürürse, bu millet, milli ve manevi değerleri ile var olacak, ideallerin temsil edebilecektir.

İyilikler teşvik görmelidir. Kötülükler de tepki görmelidir. Kötülükler tepki görmezse çoğalır. Hastalıklara karşı yeterli ilâç kullanılmayınca hastalığın arttığı gibi tepkisizlik veya yeterli olmayan tepki de kötülüklerin artmasına neden olur.

Şer güçler nabız ölçüyor. Eğer tepki yeterli ise birçok şey durduruluyor veya geri çekiliyor. Öyleyse demokrasinin kuralları içinde tepki gösterilirse, şikayete ve sızlanmaya yer kalmayacaktır.

Ortalığın bozuk olduğu son zamanlarda Müslüman duyarlı olmalı, çok çalışmalı, meşru biçimde eliyle, diliyle tepki göstermeli, yetemediği yerde de kalbi ile buğzetmeli ve kötülüğe razı olmadığını ispatlamalıdır. Bir de elinde imkanı olmayanların dua etme fırsatı vardır.

İlgisiz ve sorumsuzluk, başta inanç, ideal ve cesaret noksanlığındandır.

Müslüman hergün kendisini sorgulamalıdır. Ben bugüne kadar ne yaptım. Bugün ne yaptım, bundan sonra ne düşünüyorum diye kendi kendine sormalıdır. Geçmişte durum iç açıcı değilse,hiç olmazsa bugün harekete geçmelidir.

Bir insan bir şeyler yapmamışsa, yapmıyorsa ve yapmama ihtimali varsa, gerçekten bu büyük bir talihsizliktir. Hayatın sonunda pişmanlığa sebep olacaktır.

Allah Muhammed ümmetine zeval vermesin. Yurdumuzu, bayrağımızı, milli ve mânevi varlığımızı korusun.

Kur’an’da şöyle bir ayet var:

–          “Eğer Allah’ın, insanlardan bir kısmını diğerleri ile savması olmasaydı. Elbette yeryüzü alt üst olurdu.” (Bakara:251)

 

Son sözlerimiz mısraların dili ile olsun, konuyu güzel mısralarla süsleyelim.

 

İnsanımızı aldatanları

Her şey haber yapanları

Vatandaşı ağlatanları

Nefretle kınıyoruz

 

Uykularımız bölenleri

Duygularımızı sömürenleri

Beyinlerimiz kemirenleri

Şiddetle kınıyoruz

 

Ahlaksızlığa soyunanları

Eyyamcılıkta kalanları

Riyakarlık yapanları

Hiddetle kınıyoruz

 

Tiraj düşkünü basını

Şansçılar furyasını

Ortaçağ kafasını

Hayretle kınıyoruz

 

Sözde aydın kafaları

Siz sömürgeci babaları

Siz çifte standartçıları

Esefle kınıyoruz

 

Yeter artık gerçeğe dönün

Biraz olsun doğruyu görün

Bıktık bu yalanlardan her gün

Yoksa sizi hep, hep kınıyoruz

Hikmet DİNÇ

 

*              *              *

 

İnsandır sanıyordum mukaddes yüke hamal:

Hamallık ki, sonunda ne rütbe var, ne de mal.

 

Bana kefendir yatak, sana tabuttur havuz;

Sen kıvrıl ben gideyim, son Peygamber kılavuz.

 

Yol O’nun, varlık onun, gerisi hep angarya;

Yüz üstü çok süründün, ayağa kalk Sakarya

Necip Fazıl

 

*              *              *

 

Âti’yi karanlık görerek azmi bırakmak…

Alçak bir ölüm varsa, eminim budur ancak!

 

Dünyada inanma, hani görsem de gözümle;

İmanı olan kimse gebermez bu ölümle.

 

Ey dipdiri meyyit, “İki el bir baş içindir”

Davransana… Ellerde senin, baş da senindir.

 

His yok, hareket yok, acı yok… leş mi kesildin?

Hayret veriyorsun bana sen böyle değildin.

 

Âlemde ziya kalmasa, halk etmelisin halk,

Ey elleri böğründe yatan şaşkın adam, kalk!

M. Akif

 

Özün Özü:

Bir kargaşa yaşanıyor. Varlık veya yokluk mücadelesi var. Bu mücadelede herkes, kimliğine göre yerini almalı ve hedefi iyi seçmelidir.


Bu yazıyı 269 kişi okudu.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here