Türk Adı – Türk Milleti

Türklerin geçmişi çok eskidir. İbrahim Kafesoğlu’nun Türk Milliyetçiliğinin meseleleri adlı eserinde (S.l) belirttiği gibi “Türkler dünyanın en eski ve en büyük milletlerinden biridir. Son yıllarda Orta Asya’da yapılan arkeolojik araştırmalara göre tarihimiz milattan önce 2750 yıllarına kadar geri gitmektedir. Beş bin seneye yakın bir zaman kesintisiz olarak yaşamak her millete nasip olmayan bir mazhariyettir.

Evliya Çelebi, Seyahatnamesinde İshak oğlu Ays’ı Türklerin atası olarak gösterir. Ays’ ın atası da Nuh (AS) oğlu Yafestir. Böyle olunca Türklerin geçmişi nuh peygambere kadar dayanmaktadır.

“Türk” kelimesinin kesinlikle nereden geldiği bilinmemekle beraber bir çok dilci “Türk” kelimesinin güç ve kuvvet anlamına geldiğinde birleşmişlerdir. Kaşgarlı Mahmud, Türk adının Türklere Allah tarafından verildiğini, Türk kelimesinin, “gençlik,olgunluk,kuvvet ve kudret çağı anlamına geldiğini söyler. Ziya Gökalp ise Türk kelimesini “töre”türe” kelimelerinden “k” ekiyle yapılmış “töreli,nizamlı kavim” anlamına gelen bir ad olduğunu kabul eder.

Tarihte Türk adı hep güçlülük, kuvvetlilik ve olgunluk anlamlarında kullanılmıştır. “Türk gibi kuvvetli” sözü yakın zamana kadar Batı’ da ölçü olmuştur. Türk’e düşman olan milletlerin son zamanlarda “Türk” kelimesinin karşısında kasıtlı olarak koydukları anlamlar bir tarafa bırakılırsa, tarih boyunca Türklerden güçlü, kuvvetli,efendi ve olgun insanlar olarak söz edilmiştir. Türkler de, özel yaratılmış bir millet olduklarına inanarak cihan hakimiyeti ideali ile dünyanın idaresinde talip olmuş ve yeryüzünden kötülüğü kaldırma amacını gütmüşlerdir.

Bazıları gibi Türk adını Osmanlı imparatorluğunun yıkılışından sonra başlatmak, Türk tarihini seksen yılın içine sıkıştırmak büyük hatadır.

Türk adını devlet adı olarak ilk Göktürkler (552-659) kullanmıştır. Ogünden bugüne “Türk adı milletimize alem olmuştur.

Tarih sahnesine çıkışından buyana milletimiz insanlığın yüz akı olmuş, her devirde tarihin akışını değiştirecek değerde hizmetler yapan büyük adamlar yetiştirmiştir. Bunlar yalnız Türklük adına değil, bütün insanlık tarihinde yaşayan şahsiyetler olmuş, şaşırtıcı ölçüde sarf edilen gayretler onların kurduğu nizamı yıkıp yok edememiştir.

 

a) Osmanlı diye bir millet yoktur :

Türkler, Milattan önce tarih sahnesine çıkışlarından buyana çeşitli adlarla devletler kurarak varlıklarını bugüne kadar aralıksız devam ettirmişlerdir. Osmanlı imparatorluğu da Türklerin tarihte kurdukları devletlerden birinin adıdır. Bu devlet, Türklerin tarihte kurduğu en büyük, en güçlü ve en uzun ömürlü imparatorluktur.

Bu imparatorluk zamanında Türkler, ahlaki ve insani faziletlerin zirvesine ulaşmış, medeniyetin göz alıcı örneklerini vermiş, her gittiği yere sulh, sukün, huzur götürmüş, zalimin karşısında, mazlumun yanında olmuşlardır.

Bugün “Osmanlı” adını takıp kötülediğimiz ecdadımız 1299’da dörtyüz çadırlık bir aşiretten koskoca bir imparatorluk çıkarmış 1922’ ye kadar Osmanlı hanedanı olarak 623 yıl ayakta kalmış, üç kıt’ada varlığını devam ettirmiş kurucusunun adını almış bir Türk devletidir.

Tarihi ve milli endişeye sahip olmayanların iddia ettikleri gibi Türk Milleti, bir asırlık bir geçmişe sahip değildir. Her vesile ile Osmanlılıkla bir ilgimizin olmadığını söyleyen tarihimizi bir asırlık bir zaman içine sıkıştıracak kadar gaflete düşenler bilmelidir ki, Osmanlı diye ayrı bir ırk, ayrı bir millet yoktur. Bugünkü son bağımsız Türk devleti, Osmanlı devletinin yerine kurulmuştur. Şu anda sahip olduğumuz her şey bize Osmanlı Türkünün mirasıdır. Osmanlı Türkünü inkar, Osmanlı olan babalarımızı, dedelerimizi inkar etmek kadar manasız ve utanç vericidir.

Türk Milletinin bugüne kadar varlıklarını devam ettirmelerinin bir çok nedeni vardır. Bunlardan en önemlisi köklü bir dünya görüşüne sahip olan Türklerin, teşkilatçı bir millet oluşudur.

Türkler tarih boyunca teşkilatçı kabiliyetleri, disiplin ve düzenli hayat anlayışları ile varlıklarını sürdürmüş, bu konuda başka milletlere ilham kaynağı olmuştur.

Türkler, tarihin hiçbir devresinde teşkilatsız ve devletsiz yaşamamış, dünyanın en huzurlu ve en uzun ömürlü imparatorluklarını kurmuşlardır.

Tarihte kurduğu devlet sayısına bakarak Türk Milleti istikrarsız bir millet olarak gösterilemez. Türkler tarafından kurulan her devlet, adalet ve faziletin temelleri üzerine kurulmuştur.

L. Lıgeti, Göktürklerden bahsederken : “Teşkilatçı kudretine, devlet kurma kabiliyetine ne kadar hayran olsak azdır. Uygurlar ise göçebe tarihine taze renkler getiriyorlar, medenileşme hususunda şaşılacak istidat göstermişlerdi” der. (1)

Umumi Türk Tarihi Profesörü Mehmet Altay Köymen’ e göre : “Gerek kurdukları devletlerin sayısı, gerekse rol aldıkları coğrafi sahaların genişliği cihetinden, Türklerle mukayese edilebilecek başka bir kavim tarihte gösterilemez.” (2)

Türkler tarih sahnesine devlet teşkilatı halinde çıkmışlardır. Devlet idealist, bilge, alp kişiler tarafından yönetilmiştir.” Bilgelik, Alplik Türk kağanlarının başlıca iki özelliği idiler: Bilgelik, büyük Hun Devletinden beri hükümdarlar için özenilen bir özellik idi. Mete’nin sağ ve solunda bile, Çinlilerin “Hsıen wang” diye tercüme ettikleri “Bilge Prens” ler yer alıyorlardı. Hunların bu unvan ve memuriyetleri Göktürk devletinde de devam ediyordu. Bilge Kağan, kağanlık tahtına oturmadan önce, böyle bir bilge prens idi. Kendi kağan olunca, yerine ünlü kardeşi Kül-Tegin bilge prensliğe tayin edildi.

“Bilge” ve “bilgi sahibi olma” Türk kağanlarının başta gelen ve önemini hiçbir zaman kaybetmeyen bir özellikleri idi. Yalnızca Türk kağanlarının bilge olması kafi gelmiyor; onların etrafındaki büyük memurlar ile komutanlarında bilge olmaları şart koşuluyordu. Eski Türk yazıtlarının ağzı ile “bilgi bilmez kişiler” bilmedikleri için daima felaket ve yenilgilere sebep olmuşlardı.” (3)

Türk hakanlarının diğer belirgin özelliği ise, cihana hakim olma ülküsünün yanında, açları doyurmak, çıplakları giydirmek ve milletini yüceltmek için çalışmak olmuştur. Orhun abidelerinde, Bilge Kağan şöyle der : “Tanrı yardım etti. Türk hakanı oldum. Dağılmış milletimi bir araya topladım. Fakir milletimi zengin ettim. Azalmış milletimi çoğalttım. Atalarım Bumin Kağana, İstemi Kağan’ a layık bir oğul olmaya çalıştım. Atalarım Türk yurdunu öyle sıkı tuttular, öyle bilgelikle, öyle güzel törelerle yönettiler ki, Türk Milleti bahtiyar oldu.”

Osman Gazi, Türk Milletinin devlet kurmak kabiliyetinin en müşahhas örneğini vermiş, kurduğu adli, askeri teşkilati milletin garantisi olmuş, üç kıta, yedi iklime hükmetmiştir. Napolyon’un: “ Ordum Türklerden kurulu olsaydı, kısa zamanda dünyayı fethederdim” dediği sadık, disiplinli ve teşkilatlı ordu dünyanın hayranlığını kazanmıştır.

Du Loir : “Hiç şüphesiz ki, ahlak bakımından Türk siyasetiyle, medeni hayatı bütün cihana örnek olabilecek vaziyettedir” diyerek Türklere olan hayranlığını belirtmiştir. Türkler M.Ö. 200 tarihinde imparatorluk kurmuş bir millet olarak teşkilatçılığı ile tanınmıştır. Diğer milletler Türkleri örnek alarak kendilerine düzen vermişlerdir.

Bahaeddin Ögel : “Onluk,yüzlük,binlik ve on binlik ordu ve halk düzeni eski bir türk icadıdır. Latinlerin “Centenaria”, Almanların da “Hundertschaft” dedikleri ordu düzeni, Avrupa’ ya ancak Attila Hunları ile girmişti. Orta Asya’ da ise, bu düzenin geçmişleri çok eskidir. Büyük Hun İmparatoru Mete’ nin ordusu bile, yüzlük, binlik ve on binlik bir düzen üzerine kurulmuştu” der. (4)

Cengiz, ordusunun mühim mevkilerine Türkleri getirmişti. Hatta bunun için Cengiz’in Türk  olduğunu iddia edenler bile olmuştur. Memun, Türk askerlerinin yardımı ile ayakta durmuştur. Halife Mutasım, “Hassa” ordusu adı ile yalnız Türklerden oluşan bir ordu kurmuş ve Türkleri devlet kademelerinde en önemli mevkilere getirmiş, uzun zaman Türkler, Abbasi devletinin yöneticileri olmuşlardır.

M.Abdulmelik Fas’ ta yaptığı büyük çaptaki ıslahatta Osmanlı teşkilatını örnek almıştır. Kardeşi Ahmedu’l-Mansur da Türk askeri teşkilatını ve mülki sistemini örnek almıştı. Bu Türk modeli sistem 1957 ye kadar Fas’ ta uygulanmıştır.

Bir çok Türk padişahı gibi çağ açıp çağ kapatan Fatih Sultan Mehmet XV. Ve XVI. Yüzyıllarda Avrupa’ da örnek hükümdar olarak nitelendirilmiş ve meydana getirdiği “Merkezi devlet” tipi, Avrupalıların örnek aldığı bir idare tarzı olmuştur.

Türklerin varlıklarını koruyabilmesinin diğer bir nedeni de onurlu, inançlı ve kahraman bir millet oluşlarıdır. Türkler karakter itibariyle onurlu br millettir. Fakat bu onur, pis, bencil ve boş bir duygu değildir. Kendilerine güven ve şahsiyetlerinin ifadesidir.

Kaşgarlı Mahmud, Divanında “Türklerde böbürleme yoktur. Türk, büyük kahramanlıklar ve fedakarlıklar yaptığı vakit, önemli bir hareket yaptığından habersiz gibi görünür” derken Türklerin böbürlenmediği ve yaptığı işleri sadece bir gurur uğruna yapmadıklarını ifade etmiştir. İzmir’ in kurtuluşunun da Türk askerleri İzmir’ e mütevazi bir şekilde girmişlerdir. Bu duruma şahit olan bir İngiliz Gazetecisi şöyle der : “ Türkler sanki büyük zafer kazanmamışlar gibi, atlarının üstünde gösterişsiz, sanki Anadolu köylüsü geliyor.”

Türklerin gururu, Allah’tan ve Atadan gayri kimsenin önünde eğilmeye müsait değildir. Savaşlarda düşmana esir düşen Türk askerleri benliklerini unutup esarete kendilerini alıştıramamışlardır. Çinlilere esir düşen İşpara Han, Çin hükümdarı karşısında ayağa kalkmayı reddetmiş ve “Türklük gururum düşmanım karşısında eğilmeme manidir” demiştir.

“M.Ö. I. Yüzyılda yaşayan ünlü Türk Hakanı Çi-Çi Çinliler tarafından yapılan teslim çağrısına şu cevabı vermiştir : “ İstiklalden vazgeçmek atalarımıza karşı yapabileceğimiz hiyanetlerin en büyüğüdür. Onların bize geniş ülkelerle birlikte emanet ettikleri hürrüyet ve istiklalimizi adi bir ömür uğruna feda edemeyiz. Hiçbir Türk’ ün alnında esaret damgasını taşımaya tahammül göstereceğini de zannetmem.” (5)

Cem sultan Fransa’ ya varır varmaz, Papa, Cem’ i elde edip yeni bir haçlı seferi için fırsat bildi. Cem’ e Hristiyan olması için teklifte bulundu. Cem bunu kendine hakaret telakki etti. Dini İslam’ a ihanet edemeyeceğini bildirdi. VIII. İnnocentius’ un önünde eğilmediği gibi “Osmanlı tahtına “yapacağı teklifini de şu şekilde cevap verdi : “Değil Osmanlı tahtının sultanlığını, dünyanın sultanlığının verseniz dinime, milletime ihanet edemem.”

Gazi Osman Paşa’ nın savunduğu Plevne düştükten sonra şehre ilk giren Rus subayı şöyle anlatmıştır: “Şehirde sayısız yaralı Türk var. Hepsi de karların üzerinde yatıyordu. Kendilerine : “Bir ihtiyacınız var mı ? Ekmek verelim mi ? “ diye sorduk. Hepsi de hiçbir ihtiyaçları olmadığını söylediler, İşte Plevne’ yi bu onurlu insanlar savunmuştu.”

Türk töresine göre savaş meşru değildir. Savaş mecburiyetten ve anlaşmaları ihlalden doğar. Türkler en gergin anlarda bile “Elçiye zeval yoktur ! “ ilkesine bağlılık göstermişlerdir. M.Ö. 176’ da Türk hükümdarı Mete, Çin İmparatoruna yazdığı mektupta : “Sizinle aramızda olan geçmişin olaylarını unutarak eski anlaşmayı yenilemek istiyorum, Halkımız sulh içinde rahat yaşasın, küçük çocuklar büyüsün, ihtiyarlar ömürlerinin sonunda rahat etsin” demiştir. Tarihte Türklerin kazandıkları bütün zaferlerden önce düşmanlarına elçi gönderdikleri ve savaş değil sulh istedikleri bir gerçektir. Lakin sulh teklifini reddeden düşmanlarına karşı da asla alçalmadılar. Kılıçlarını da insafsız kullanmadılar, savaş dışında asla katil olmadılar.

Türk inanç ve töresine göre savaş düşmana korku vermek, kuru kavga ile kan dökmek ve kendilerini tatmin etmek için değil, zayıfları korumak, zulmü yok etmek, yeryüzünde adaleti hakim kılmak kötülüğü yok etmek ve birde müdafaadan doğar.

Yunan işgali sırasında Yunan askerleri merhametsizce ilerliyordu. Geçtikleri her yer kan, ceset, kül… Denizli Müftüsü Merhum Ahmet Hulsi Efendi, Denizli Halkına şu konuşmayı yapmıştır: “Hemşehrilerim, İzmir’i yunan askerleri işgal etti. Bu işgale muhalefet ve düşmanın taarruzuna karşı koymak lazımdır. İşgal edilen memleketler halkının silaha sarılması ve savaşması farz-ı ayndır. Fetva veriyorum silah ve cephane azlığı veya yokluğu hiçbir zaman mücadeleye engel teşkil etmez. Elinizde hiçbir silah olmasa dahi, üçer taş alarak düşman üzerine atmak suretiyle mutlaka karşı koyunuz. Biz bir çok ülkelere hükmetmiş fatihlerin torunlarıyız. (orada bulunan Hıristiyanları göstererek ) bunlar da bize birer emanettir; onlara da dokunmayınız.” (6)

Türk milleti düşman saldırıları karşısında karşı koymasını ve gerekirse ölmesini bilen bir millettir. Düşmanlarının çokluğu, tehlikelerin büyüklüğü Türkleri devamlı uyanık ve dinamik olmaya zorlamıştır. Tarihte Türk’ ün idaresini eline almış hiçbir Türk devlet adamı gösterilemez ki, rahat yatağında ruhunu teslim etmiş olsun.

Viyana dönüşünden sonra Tamışvar Kalesinin müdafaası Koca Cafer Paşa’ya verildi. Kale beş sene düşman tarafından kuşatıldı. Kaleye hiçbir yardım gelemediği için kale halkı bitkin durumda idi. Düşman elçisi teslim olunmasını isteyen bir mektup getirdi. Cafer Paşa mektubu okuduktan sonra elçiye çamur gibi bir ekmek gösterdi.

-İşte yiyeceğimiz budur. Askerimiz bitkindir. Fakat istediğiniz kale benim değil milletimindir. Ben ancak muhafazaya memurum. Kaleyi almak isteyen kumandanına söyle. Görüyorsun ben ihtiyarım, ayağım da sakattır. Kumandanınız ise genç ve dinçtir. Kılıçla ordunun önünde başa baş dövüşelim. Ben ölürsem kale onundur. Ama o ölürse kuşatmayı bırakıp gideceksiniz” deyince elçi bir kelime söylemeden şaşkınlık içinde kaleyi terk etti.

Türk askerleri de komutanları gibi ölümden korkmamış, komutanlarına layık olmaya çalışmışlardır. Kıbrıs harekatı sırasında bir Türk askeri ağır yaralanır, hastanede vücudundan kurşunlar çıkarılıp yaraları sarıldıktan sonra kendi haline bırakılır. Tekrar arandığında yatağında bulamazlar. Hemşireler onu koridorun sonunda baygın halde bulurlar. Ayılır ayılmaz :

-Bırakın gideyim arkadaşlarım cephede savaşıyorlar, ben burada yatamam tetik çekecek parmaklarım sağlam” demiştir.

Tarihin en yürekli, en kahraman ve en asil tanıdığı Türk Milleti kazandığı zaferlerle şimarmamış ve korkunun ne olduğunu hissetmemiştir. KoçiBey’ in ifadesiyle :

“Cem olup derya yüzün tutsa düşman-u firenk
Nusret-i Hak bizdedir, edemez kimse bizimle cenk.”

diyerek zalime korku, mazluma emniyet vermişlerdir. Türkler çocuklarına şahsiyet haline gelmeden, kahramanlık göstermeden ad bile vermezlerdi. Bu da gösterir ki, Türk demek, şahsiyet demek, Türk demek kahramanlık demekti.

I.François’ ya yolladığı mektuba “ Sen ki Fransa vilayetinin padişahısın” diye başlayan Kanuni sultan Süleyman, Şarlken’ e gönderdiği mektupta da : “ Bu kadar zamandır erlik davası yapıp durursun; ne senden ne kardeşinden nam ve nişane yok; sizlere saltanat ve erlik haramdır. Askerinden, belki karından dahi utanmaz mısın ? Belki kadında gayret var sizde yok; er isen meydana gelesin. Takdir ne ise yerine gele; gel seninle saltanatı Beç Sahrasında üleşelim; reaya fıkarası dadi asude olsun; yoksa meydanı arslandan hali buldukça tilki gibi fırsatla şikar almayı erlik sayma. Bu kere dahi meydana gelmezsen avratlar gibi çıkrık alıp dahi padişahlık tacını örünmiyesin ve erlik adını diline getirmiyesin.” (7) diyerek meydan okumuştur.

Niğbolu Savaşında alınan esirler arasında Fransız kralı Şarl ve Kont Korkusuz Jan da vardı. Türklere yaptıkları zulüm ve katliamlara rağmen onlara hayatları bağışlanmıştı.

Türkleri ilk defa tanıyan Korkusuz Jan’ a esaret çok ağır gelmiş ve Türklere karşı bir daha kılıç kullanmayacağına yemin etmişti. Yıldırım Beyazit :

-Jan, aleyhime kılıç kullanmayacağına yemin etmişsin, bu yeminini şimdi sana iade ediyorum. Sana hürriyetini de bağışlıyorum, tekrar benimle savaşmak istersen bütün Avrupa hükümdarlarını ittifaka davet edebilirsin ve ne kadar büyük bir ordu toplayabilirsen bana şan ve muzafferiyet kazandırmak için o kadar fırsat vermiş olursun” diyerek Türk’ ün kahramanlığını tarihe mal olacak şekilde ifade etmiştir.

Türkler kendilerini İslam’ ın emrine vermiş ve hayatlarını İslam’ ın prensipleri üzerine kurmuşlardı. Asker, bey için, han için değil Hak için savaşıyordu.

Napolyon : “Askeri bir şeye inandırmaya mecbursunuz” demiştir. Türk askerini zafere götüren neden, Türk askerinin taşıdığı ideali idi. “Allah-ü Ekber” sesleri ile hareket edince dağlar tepeler inliyor, düşman titriyordu. Türk askerinin taşıdığı ölüm korkusu değil, şehitlik, gazilik arzusu idi. Çünkü inandıkları dinde şöyle buyrulmuştu :

“Allah yolunda ayağı tozlananların vücuduna cehennem ateşi dokunmaz.” (Hadis)
“Cennet kılıçların gölgesi altındadır.” (Hadis)
“Allah yolunda öldürenlere ölüler demeyiniz.” (Bakara Suresi : 154)
“Mü’minlerden özür sahibi olmaksızın cihattan geri kalanlarla Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla savaşanlar bir olmaz. Allah, mallarıyla ve canlarıyla savaşanları, derece bakımından oturanlardan çok üstün kıldı.” (Nisa Suresi : 95)

Peygamber Efendimiz bir gün Ashabına: “ Ah ne olurdu Allah yolunda öldürülmüş olsaydım. Sonra dirilip yine öldürülseydim. Sonra dirilip yine öldürülseydim” buyurdu.

Türk idareci ve padişahlarının da şan şöhret için değil şehitlik, gazilik arzusuyla ön safta savaşması, İslam Dininin emrettiği cihat ve vaat ettiği şehitlik ünvanı, Türklerden ölüm korkusunu silmiş, şehit olma arzusunu kamçılamıştır.

Yusuf Has Hacip, Kutadgu Bilig adlı eserinde : “Cesur kumandan yüreksiz askeri arslan yapar. Ölümü unutan düşmanını yener. Server ve ganimete tapan kumandan için muvaffakiyet beklenemez” der.

Türkler, rahat yataklarında ölmemişlerdir; yatakta ölmeyi zillet, savaşta ölmeyi izzet kabul etmişlerdir. Alpaslan Malazgirt savaşından önce beyaz elbisesini giymiş ve askerlerine :

“Allahtan ayrılmayınız, yine O’ na tapınız,
Bu beyaz elbisemi ölürsem kefen yapınız. “ demiştir.

Türk büyükleri, hayatları boyunca kendi menfaatini, rahat ve istirahatını düşünmeyip her zaman milletin menfaatini, devletin varlığını düşünmüşlerdir.

II.Murat, padişahlıktan çekilerek oğlu Mehmet’ i yerine bırakıp Manisa’ya çekilmişti. Bunu fırsat bilen Hristiyan Avrupa, anlaşmaları bozup, Türklere verilen sözün hiçbir hükmü olmayacağını söyleyip yeni bir haçlı ordusu toplayıp saldırıya geçtiler. Sultan Mehmet, benliği bir tarafa bırakarak tecrübeli babasını “Eğer padişah biz isek size emrediyoruz, gelip ordumuzun başına geçin; yok siz iseniz, gelip devletinizi müdafaa ediniz” diyerek vazife yapmaya davet etmiş, O’ da derhal Edirne’ ye gelmiş, oğlunu tahttan indirmeyip başkumandan sıfatı ile İslam Dinini ve Türklüğü ortadan kaldırma amacı güden Haçlı saldırısının karşısına dikilmiştir.

Netice olarak Türk’ ü Türk yapan karakter özelliği ve ruh yapısıdır. Şu andaki Türk’ ün bu hale düşmesinin nedeni ne Müslüman oluşu, ne de Türk oluşudur. Karakter ve ruh yapısının bozulmasıdır.

Elimizde son bağımsız Türk devleti kalmıştır. Beynelmilel Siyonizm ve Komünizm cihan hakimiyeti davası güderken, “Türk’üm, doğruyum,çalışkanım” andını içirdiğimiz çocuklara geçmişine ve milliliğe düşman etmekle kazanacağımız bir şey yoktur.

Şairin ifadesiyle:

“Mazi cadı halinde yaşar öldürülürse,
Ati (gelecek) kararır altına mazi gömülürse.”

Türk çocuğu, geçmişin değerlerini ve ecdadını tanırsa, fakir ve öksüz çocuk halinden kurtulacak büyük adam olmak ve büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır. Milletimiz de millilik vasfına dönmeden sağlıklı ve dinamik bir toplum olamayacaktır.

1-L. Lıgeti, Bilinmeyen İç Asya S.1,S33
2-Prof.Dr.M.Altay Köymen, Selçuklu Tarihi, C.2 –S.13
3-Bahaeddin Ögel, Türk Kültürünün Gelişme Çağları, C.2, S.64
4-Age. C.2, S.111
5-Prof.İbrahim Kafesoğlu, Türk Medeniyeti ve Batıya Tesirleri, Armağan (1958-1959) S.109
6-Dr. Selahattin Tansel, Mondrostan Mudanyaya Kadar, C.1, S.278
7-Ord.Prof. İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi,C.2,S.485


Bu yazıyı 192 kişi okudu.

Paylaş

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.