Türk İslam Medeniyetinde İcatlar Keşifler

Milletimiz, sanatı seven ve onu hayatının bir parçası kabul eden, tarih boyunca icat ve keşifler yaparak yücelmiş bir millettir.

Yeryüzünde hiçbir millet bugünkü Türk’ün sahip olduğu mirasa sahip değildir. Dünyanın en zengin kültür mirasına ve sanat hazinesine sahip olan milletimiz hiçbir konuda şan şöhret arzusu, isim yapma sevdası ve para hırsı ile hareket etmemiştir. Türkleri harekete geçiren nedenler Türklerin idealleri, Hakk’ın rızası ve halkın gönül hoşnutluğu olmuştur. Çünkü Türkler, insanlara faydalı olmayı, insanların ihtiyaçlarını gidermeyi dini ve insani görev bilmişlerdir.

Diğer milletlerde icatlar ve keşifler konusunda ilmi araştırmalara müsaade edilmezken, ilim adamları düşüncelerinden dolayı suçlu bulunurken, Türklerin dini ve dünya görüşü düşünmeyi, araştırmayı emrediyor ve “Hayırlınız insanlara faydalı olanınızdır” (Hadis) “Sizden kim Allah ve Resulüne itaat eder, iyi amel ve hareketlerde bulunursa mükafatı iki kere veririz. Hem biz ona çok şerefli bir rızık da hazırlarız.” (Ahzab Suresi:31) Buyrularak Müslümanların eser bırakması istenmiştir.

Tarihte bir şeyin ortaya konuşu, ya bir ihtiyacın veya yüksek bir gayenin eseri olmuştur. İhtiyaç veya gaye insanların kabiliyeti ile birleşmeyince ortaya konan eser uzun ömürlü olmamıştır. Türk tarihinin icat ve keşiflerle dolu oluşu, ihtiyacın yanında kuvvetli bir kabiliyetin, ince duygu ve zevkin gaye ile birleşmiş olması ile izah edilebilir.

Fakat Tanzimat’tan sonra yabancılaşmanın getirdiği dejenerasyonla, her fikrin altına yabancı bir isim, her icat ve keşfin sonuna yabancı adlar koyma alışkanlığı başlamıştır. Böylece aslan payını aslan olmayan almış, daha evvel bulunan, bilinen şeylere yeni sahipler bulunmuştur.

Eğer bir şey daha evvel keşfedilmişse, daha sonraki tarihler de kişiler tarafından icat edilmiş sayılmaz. Bugün Batıya mal edilen icat ve keşiflerin çoğu nereden nasıl alındığı ve bulunduğu belli olmayan icat ve keşiflerdir. Bir çok Batılı da bir nehri görmek, dağa çıkmak, adayı görmek gibi basit buluşlarla büyük mucit veya kâşif sayılmışlardır.

Hani Nasreddin Hoca’ya sormuşlar :

  1. Bir şey icat ettin mi ?
  2. Evet ettim, ama beğenmedim demiş.
  3. Nedir o ? diye sormuşlar.
  4. Karla ekmek yemek, cevabını vermiş.

İşte Batının icat ve keşifleri de bu tür beğenilmeyen ve ihtiyaca cevap verecek nitelikte olmayan cinstendir.

Geçmişin inkarı içinde bulunduğumuz bu gün, gerçekten münevver Türk aydınlarına zengin kültür mirasımızı, milli kabiliyetimizi, dünyaya tanıtmak sorumluluğu beklemektedir. Her şeyin elden çıkmış gibi görünmesi bizi yıldırmamalıdır. Çünkü tarihte aşılması güç engelleri metanetle aşmış, tezgahlanan oyunları bozmuş bir millet olduğumuz unutulmamalıdır. Eğer bize ait olan mirasa sahip çıkıp dünyaya haykırırsak yeniden kendimizi kabul ettirebileceğimize inanıyoruz.

Şimdi Türk’ün insanlık alemine sunduğu bazı icat ve keşiflerden bahsetmek yerinde olacaktır.

~~~~~~~~~
~~~~~~~~
~~~~~
~~

A) ELBİSENİN İCADI :

Tarihte hayvanları ilk ehlileştiren, evvela derilerinden sonra da yünlerinden elbise yapanlar Türklerdir. Elbise yapmayı ve giymeyi diğer milletler Türklerden öğrenmişlerdir.

Dokumacılık, dericilik, keçecilik sanatların mucidi Türklerdir. “Hayvanların yünlerini kadınlar bükerek dokurlar, elbiselerini bundan yaparlardı. Bundan başka kilim dokurlardı.” (1) Hatta keçeden çizmeye benzer ayakkabı bile yapmışlardı. “Kaya resimlerinden anlaşıldığına göre Türkler deri veya keçe çizme giyiyorlardı”. (2)

M.S. I. Yüzyılda yaşamış olan Çin müverrihi Pan-ku, Türklerin pantolon giydiklerinden, üzerlerin de uzunca bir kaput aldıklarından, bunun üzerine de kemer taktıklarından bahseder. Çin seyyahı Hüan-Dzang, Tung-Yapgu Kağan (619-630) zamanında Türklerin ipek elbise giydiğinden, insanca yaşadıklarından, misafirperver olduklarından, Çin ve diğer toplumların iddia ettikleri gibi barbar olmadıklarından bahsetmiştir.

Çinliler pantolon giymesini Türklerden öğrenmişlerdir. “Çin’ e pantolonu ilk defa Ortaasya Türkleri sokmuşlardır.” (3) “Çinliler, Türklerden pantolonu iktibas etmişlerdir. Çünkü Çin kıyafeti ile ata binmek çok zordu. Bu suretle pantolon Avrupa dahil zamanımıza kadar dünyanın her köşesine yayılmıştır. Türklerden aynı yıllarda at eyerleme sistemi de iktibas edilmiştir ki, sonradan bu husus Avrupalılar tarafından da Türklerden öğrenilmiştir.” (4)

Dokumacılık ve elbise yapımı Uygur Türk’leri zamanında en mükemmel şekilde devam etmiştir. “Uygurlar zamanında dokumacılık meşhurdu. Çin dahil Asya’nın her yerine Uygur kumaşları ihraç edilirdi.” (5)

“Romalıların iç çamaşırın ne olduğunu bilmediği devirde Türkler yün gömlek giyiyorlardı. Romalılar güzel giyinen ilk insan olarak Türkleri gördüler. Haçlı derebeyleri zarafet, incelik ve terbiyede asil rakiplerine benzemeye çalışıyorlardı.(6)

Türkler bu fıtri sanatlarını Müslüman olduktan sonra da devam ettirdiler. Çünkü Müslümanların kendisinden aldıkları ilhamla hayatlarını düzenledikleri Kur’an-ı Kerim şöyle diyordu: “Davarları da sizin yararınıza Allah yaratmıştır. Onlarda sizin için ısıtıcı ve koruyucu maddeler ve nice nice menfaatler vardır. Onlardan yersiniz de.” (7)

B) TUZUN İCADI :

Bugün yemeklerimize tad veren tuz, ilk defa Türkler tarafından bulunmuş ve Türkler tarafından kullanılmıştır.

Ebul Gazi Bahadır Han’ a göre Yafes’in oğlu Türk’ün büyük Tütek ava çıkar. Avda bir geyik vurur. Onu pişirip yerken bir parça et yere düşer. Onu alıp yiyince çok hoş bir tadın olduğunu fark eder. Araştırmaları sonunda orada tuz olduğunu keşfeder. Böylece tuz elde edilmiş ve yemeklerde kullanma adeti başlamıştır. (8)

C) ÇADIRIN İCADI :

İnsan yaşayışına en uygun şekilde inşa edilen çadırlar, sonrada evler ilk defa Türkler tarafından yapılmıştır. Böylece insanlar taş ve ağaç kovuklarında yaşamaktan kurtarılmıştır.

Ebul Gazi Bahadır Han’a göre ilk çadır evi, Yafes’in oğlu Türk yapmıştır.(9) Diğer “Türk menkıbelerine göre de ilk çadırı yapan Türk Handır” (10)

Türkler çadırı mağaralardan daha sıhhi buldukları ve göç ettikleri yerlere kolaylıkla taşınabildiği için tercih etmişlerdi. Daha sonra ise yerleşim bölgelerinde temel üzerine oturmuş, içine güneş ışığı alan ve ağaçtan ve kerpiçten yapılmış evlerin yapımına geçilmiştir.

“İlk Türklerin meskeni çadır idi. Çadırlar son derece sanatkarane yapılardı. İçi de Türk kadınlarının dokuduğu halılarla döşenirdi.” (11) Çadırların içi gibi dışı da süslenirdi.

Türklerin çadır hayatı yaşayan kimseler olduğunu söylemek, ilk Türkleri küçültmek anlamına gelmez. Türklerin çadır hayatına geçtiği zaman diğer milletlerin mağara ve ağaç kovuklarında yaşadığını unutmamak lazımdır. Diğer bir husus da; çadır hayvanları ehlileştirerek meydana getirdikleri sürüleri doyurmak için yaz-kış otlak otlak dolaşan Türklerin göçebe hayatının bir gereği idi.

D) TAKVİMİN İCADI :

Zamanın tayinini, olayların tesbitine yarayan takvimi bulan ve kullanan Türklerdir.

Türklerin kullandığı takvim, on iki hayvanlı Türk takvimi idi. Bu takvimi Türkler, İslam’ı kabul edinceye kadar kulandırlar. On iki hayvanlı Türk takviminin başlangıcı Zeki Veli Togan’a göre M.Ö. 2000 yıllarına kadar dayanır.

Türklerde çocuklar hangi hayvan yılında doğmuşlarsa o hayvanın adı unutulmaz, bir yere kaydedilir ve doğum yılı böylece bilinirdi.

Orhun Abidelerindeki olayların tarihleri ile beraber kaydedilmiş olması Türklerin o zamanlarda tarih ve takvim kullandıklarının delilidir.

Bahaeddin Ögel’e göre : “Türklerde dört unsur, üçerden 12 bölüm meydana getiriyordu. Bu 12 bölümde, bir takvimve zaman biriminden başka bir şey değildi.” (12)

Türkler, Müslüman olduktan sonra da takdirle karşılanan çalışmalar yapmışlardır. Çünkü Kutsal Kitap Kur’an-ı Kerim bu konuda şöyle buyuruyor ve yol gösteriyordu.

“Güneşi ziyalı, ayı nurlu yapan, yılların sayısını ve hesabı bilmeniz için ona (ayın hareketlerine çeşitli) menziller tayin eden O’dur. Allah bunları (boş yere değil) sabit bir gerçek (bir faide) olarak yaratmıştır. O, düşünen bir toplum için ayetlerini böylece birer birer açıklar.” (13)

“(Ey Muhammed) Sana yeni doğan ayları sorarlar. Deki: O, insanların menfaati için, bir de hacc için vakit ölçüleridir.” (14)

Romülüs takviminde bir yıl 304 gün, 10 ay olarak tesbit edilmişken, Batlamyus bir seneyi 260 gün olarak hesaplarken, El Battani ise bir seneyi 365 gün, 5 saat, 46 dakika ve 47 saniye olarak hesaplamıştır.

Bu konuda sözü fazla uzatmaya lüzum yok “Ömer Hayyam’ın taksim reformu Gregoryen takvimini fersah fersah geçer.” (15)

 

E) GEMİNİN İCADI :

Nuh (AS) ın kavmi O’nun nasihatlerini dinlemedi,azdı. Allah Nuh (AS)a bir gemi yapmasını emretti. İnananlar o gemi ile kurtuldular. İnanmayanlar ise suda boğularak helak oldu. Böylece Nuh (AS) tarihte ilk gemiyi yapmış oluyordu.

Kur’an-ı Kerim’de Cenab-ı Allah şöyle buyurur :

“Bizim nezaretimiz ve vahyimizle gemi yap. Zulmedenler hakkında bana bir şey söyleme. Çünkü onlar suda boğulacaklardır.” (16)

Bu olaydan sonra sal, kayıkla işe başlayıp gemiyi daha sonra da deniz altını yapanlar Türkler olmuştur. Homere : “ Bir tahta parçasının üzerine binip de enginlere açılabilmek için insanda tunç kadar sağlam yürek olmalıdır.” Demiştir. İşte Türkler tunç kadar sağlam yüreğe sahipti. Sallar yaparak nehirleri geçen, kayıklar yapıp su gezintileri yapan ilk insanlar Türkler olmuşlardı.

“Oğuz Han’ın bir beyi, İtil, yani Volga Nehrini geçerken kendisine bir kayık yapmıştı. Bu kayık veya gemi sayesinde, Oğuz Han’ın orduları nehrin karşı kıyısına geçerek düşmanı mağlup etmişlerdi.” (17)

Deniz altının icadı konusunda kaynaklara baktığımız zaman şu yalancı isimleri görürüz: “1776’ da David Bushnell, New-York Limanında “Kaplumbağa” adını verdiği denizaltı ile dalışlar yaptı.” “1819’da Coessin Kardeşleri denizlatı yapıp suya daldı. “1870’de İngiliz asıllı Symons, denizaltı denemeleri yaptı” denilirken, 1719da dünyada ilk defa denizaltı denemesi yapan, İstanbulluları ve Padişah III. Ahmed’i hayrette bırakan büyük Türk mimarı İbrahim ağa’nın adından bile söz edilmez.

1719 yılında Sultan III. Ahmed, oğullarını sünnet ettirmişti. İki hafta süren, eğlence ile devam eden sünnet merasimleri sırasında herkesi şaşırtan bir olay meydana geldi. Deniz altından Mimar İbrahim Ağa’nın yaptığı timsaha benzeyen deniz altı göründü. Etraftaki kayıklar süratle kaçıştı. Timsah tekrar daldı ve bir saat sonra tekrar su üstüne çıktı. Timsah ağzını açtı, içinden çalgıcılar ve oyuncular çıktı. İbrahim Ağa da eğlenceye böylece katılmıştı.

İlk defa pusulayı yapanlarda, engin denizlerde gemilerini yüzdüren Müslümanlardır. Kur’an’da şöyle buyrulur :

“O (Allah) karanın ve denizin karanlıkları içinde kendiler ile yollarınızı doğrultmanız için, sizin yararınıza yıldızları yaratandır. Ayetlerimizi bilir kimseler için gerçekten açıkça bildirdik.” (18)

Müslümanlar pusulanın tanıtılmasında da Batı’ya hocalık yapmışlardır.

Bir batılının itirafına göre :

“Amalfili Flavio Gioja, bizde pusulanın mucidi olarak tanınır. Halbuki bu aleti, Flavio Gioja ilk önce Müslümanlardan öğrenmişti… Roger Bacon’ın Haçlı seferlerinde bir muharip olan hocası Maricourt’lu Petrus, miknatıs ve pusulaya ait bilgileri doğrudan doğruya Müslümanlardan alarak, haçlı seferlerinden dönüşünde Fransa’ya getirir ve onları 1269’ da “Epistola de Magnete” sinin içinde Batı’ya sunar. Elli yıl sonra 1320’de Amalfi’li İtalyan (Flavio Gioja) sözde ilk defa pusulayı keşfetmiş görünür…” (19)

F) UÇAĞIN İCADI :

“Amerika’lı Wright Kardeşler 1903’te bir uçak yapıp uçmayı başarmışlardır.” Bu söz bize öğretilmek istenen bilgiler arasında yer alır. Halbuki tarihe göz attığımız zaman insanoğlunun göklerde uçma arzusunu gerçekleştirenlerin Türkler olduğunu görürüz.

IV. Murat zamanında Hezarfen Ahmet Çelebi, kanat takıp İstanbul yakasından Anadolu yakasına boğazı uçarak geçmek suretiyle dünyada ilk uçak denemesini gerçekleştirmiştir. Bu hareket, uçak yapımı için başlangıç noktası olarak kabul edilir.

Evliya çelebi seyahatnamesinde : “Hezarfen Ahmet Çelebi, ibtida Okmeydanının minberi üzerine rüzgarın şiddetinden kartal kanatlarıyla sekiz-dokuz kerede havada pervaz ederek talim etmiştir. Badehu, sultan Murat Han Sarayburnunda Sinan paşa Köşkünden temaşa ederken Galata Kulesinin ta zirve-i âlâsından Lodos rüzgarı ile uçarak Üsküdar’da Doğancılar meydanına inmiştir” der.

Tarihte ilk defa füze-roket denemesini yapan, barutu keşfedip ateşli silahlarda kullananlarda Türkler olmuştur. İstanbul’un kuşatılmasında kullanılan topların hesap ve planını bizzat Fatih sultan Mehmet yapmış, Mısır seferinde içi yivli topları ilk defa Yavuz Sultan Selim kullanmıştır. Halbuki Avrupa’ da ancak 1868’de Almanların kullandığı bilinmektedir.

Tarihte ilk defa roketi düşünen ve roketle havaya yükselen Lagari Hasan Çelebi’dir. Evliya Çelebi Seyahatnamesinde :

“Lagari Hasan Çelebi, Murat Han’ın “Kaya Sultan” adlı talihli kızı dünyaya geldiği gece kurban keserek bayram ettiler. Bu lagari Hasan, elli okka barut macunundan yedi kollu bir fisek yaptı. Sarayburnunda hünkar huzurunda fişeğe bindi. Çırakları fitili ateşlediler. Lagari : “Padişahım! Seni Tanrıya ısmarladım. İsa Peygamberle konuşmaya gidiyorum. “diyerek Tanrının ve Peygamberin adını anıp göğe yükseldi. Yanında olan fişekleri ateşleyip deniz yüzünü aydınlattı. Yukarı çıkıp da büyük fişeğin barutu kalmayıp yere doğru inerken ellerinde olan kartal kanatlarını açıp Sinan Paşa köşkü önüne denize indi…” (20)

G) MAKİNENİN İCADI :

Descartes(1596-1650), Pascal (1623-1662), Leibniz (1646-1716) gibi Batılı ilim adamları makine üzerinde düşünüp hayaller kurarlarken, otomatik makinelerin yapımı 17. yüzyılda gerçekleştirilebilirken, Türklerde otomatik makineler asırlar önce, 1205 tarihinde büyük Türk bilgini Eb-ül-iz tarafından yapılmıştır.

“1205 tarihinde Türk bilgili Eb-ül-iz makimeyi yapmıştı. Bu bir adama benziyordu. Elinde tuttuğu testi içindeki suyu bir kaba boşaltıyor ve bu kabın içinde bulunan bir şamandıra ile otomatik makine ile adamın eli kolu harekete geçer geçmez tepedeki kuş da hareket ediyor ve ötüyordu.

Dr. Toygar Akman, bu konuda şunları yazmaktadır :

“Diyarbakır’ da yayınlanan “Kara Amid” adlı Derginin 1969 yalına ait 2. cildinin 5. sayısını incelerken “8 Asır Evvel Türk sarayları Makineleşmiştir.” Başlıklı bir yazı gözüme çarptı. Sayfaları karıştırdıkça Cizreli Eb-Ül-İz adında bir Türk bilgininin, bundan aşağı yukarı sekiz yüzyıl önce, Diyarbakır’ da hükümranlık yapan Artuk Türkleri Eb-Ül-İz’in yapmış olduğu otomatik makineleri saraylarında kullanmışlardı.” (21)

Dr. Akman, ilginç açıklamalarından sonra Eb-Ül-İz’in bu konudaki kitabının Ayasofya Kütüphanesindeki nüshasının içinden 66 sayfanın çalınmış olduğunu yazıyor.
İbrahim Hakkı Konyalı da :

“Eb-Ül-İz, otomatik makinelerini Hükümdar Mahmud’ un abdest alırken başkalarının su dökmesinden hoşlanmadığı için kendisine bu makineleri yaptığını ve hükümdarın bu makinelerin döktüğü su ile abdest aldığını kaydederek, Hükümdar Mahmud’un Eb-Ül-İz’e : Dünyada eşine rastlanmayan bir şey yaptın, emeğin boşuna gitmeyecektir” dediğini yazmaktadır. (22)

Burada yer veremediğimiz bugünkü medeniyetin doğuşuna, insanlığın hayatının tekamülüne vesile olan, bugün basit gibi görünse de ilk ve başlangıç olması bakımından büyük önem taşıyan nice nice icat ve keşifler aziz milletimizin dehasından, idealinden doğmuştur.

1-Hüseyin Namık Orkun, Türk Tarihi,c.1c.140
2-Yılmaz Öztuna, Türkiye Tarihi,c.1,s.159
3-Prof. Dr.  George Montandan.
4-Yılmaz Öztuna,a.e.g. c.12, s.258
5-Öztuna,a.g.e. c.1, s.188
6-Fernand Grenard, Asyanın Yükselişi ve Düşüşü, s.9
7-Kur’an-ı Kerim, Nahl Suresi : 5
8-Ebul Gazi Bahadır Han, Türklerin soy Kütüğü, s.24
9-Ebul Gazi Bahadır Han, Türklerin, Şecere-i Terakime, s.24
10-Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları, s.179
11-Hüseyin Namık Orkun, Türk Tarihi, c.1s.140
12-Bahaeddin Ögel, Türk mitolojisi,c.1, s.102
13-Kur’an- Kerim, Yunus Suresi : 5
14- Kur’an- Kerim, Bakara Suresi :189
15- Prof. Dr. M.Hamidullah, İslam’a Giriş, s.159
16- Kur’an-ı Kerim, Hud Suresi : 37
17- Bahaeddin Ögel, Türk Mitolojisi, C.1, S.77
18- Kur’an- Kerim, En’am Suresi, 97
19- Dr. Sigrid Hunke, Avrupanın Üzerine Doğan İslam         Güneşi, s.49
20- Evliya Çelebi, Seyahatnamesinden Seçmeler, c.1, s.118 (1000 Temel Eser)
21- Bilim Ve Teknik Mecmuası, Sayı:77
22- Kara Amid (Tarih,Turizm,Edebiyat) Dergisi,Sayı:5, Yıl:1969

 

H) ARABA VE TEKERLEĞİN İCADI :

Bugünkü medeniyetin belkemiği araba, tekerlek ve dönen çarklar Türkler tarafından icat edilmişlerdir.

Kendi yükünün hamalı iken arabayı icat eden, tekerleği düşünen insanın dehası, XX. Yüzyılın en modern uçağını yapan insanınkinden üstündür. Çünkü başlangıç olmadan son olmaz. Bugünün imkanlarına uçak az bile.

Türkler insanlık hizmetine sundukları “arabayı kullanmaya, arabalarla seyahat etmeye ta İskitler devrinde başlamışlardır.” Ziya Gökalp

“Arabanın ilk yurdu Asya’dır. Hayvanların evcilleştirilmesi ve tekerleğin icadı ilkin bu topraklarda gelişmiş, araba da bu iki olaya bağlı olarak meydana gelmiştir. Çin kaynaklarına göre M.Ö. 2000 yılından çok önce Asya Türkleri arabayı biliyordu.” (1)

“VI. Yüzyıla ait Çin kaynakları Uygurların hayatını şöyle anlatıyordu; Uygurlar sayı bakımından çok değillerdi. Fakat disiplinleri ile cezaları çok şiddetli ve kendileri de çok cesur idiler. Yüksek tekerlekli arabaları vardı. Göçlerde ve harplerde bu arabalarına çok güveniyorlardı.” (2)

“Arabayı icadeden Türklerdir.” (3) “Hunlar araba kullanmakta idiler. M.Ö.119 yılında Çinler Şan-yü’yü muhasara ettikleri vakit hakan, altı katırlı bir araba üzerinde muhasarayı yararak kurtulmuştu. M.Ö. 8 inci yılda Çin hükümdarı Şan-yü’ den bir yer istediği vakit Şan-yü bu arazideki dağlarda yetişen ağaçlardan çadır ve araba yapmak için istifade ettiklerini söyleyerek bu talebi reddetmişti.” (4)

Çin kaynaklarına göre M.Ö. 1450 yıllarında Çine sokulan arabanın bugün hala varlığını devam ettiren “kağnı” adı ile yapılışı Kankılı Bey tarafından düşünülmüştür. “Kağnı arabasını Türkler icat etmişlerdir.” (5) “Bir savaş sonunda Kankılı Bey’e düşen ganimeti götürebilmek için bir kağnı yapar. Kendine düşeni ona yükler ve yola çıkar. Geride kalanlar : “kanga? Kanga? (Nereye? Nereye?) derler. Oğuz Kağan onu icat eden beye Kanguluğ adını verir.” (6)

Ebül Gazi Bahadır Han’ a göre Oğuz Han, Tatar halkı ile savaşmış ve Tatar ordusunu yenince, Oğuz Hanın askerine o kadar çok ganimet düşmüştürki, bunu götürmeye imkan yoktur. Oğuz Han’ın adamlarından iyi akıllı biri araba yapıp hissesine düşen malları yükleyip gitmiştir. Araba giderken “Kank” diye ses çıkardığı için onu yapan askere “Kanklı” adını vermişlerdir. (7) Kankılı Bey’in yaptığı bu araba o günden bu güne kadar “kağnı” adı ile varlığını devam ettirmiştir.

1-Meydan Larousse, Araba Maddesi
2-Bahaeddin Ögel, Türk Kültürünün Gelişma Çağları,C.1-sh.85,1000 T.E.
3-Dr. Rıza Nur, Türk Tarihi C.1,sh.44
4-H. Namık Orkun, Türk Tarihi, C.1,sh.68,1946 – Ankara
5-Bahaeddin Ögel, Türk Mitolojisi, C.1,sh.74-75
6-Abdulkadir İnan, Makaleler ve İncelemeler,sh.228
7-Ebül Gazi Bahadır Han, Türklerin Soy Kütüğü,sh.30,1001 Temel Eser

 

İ) KAĞIT VE MATBAANIN İCADI :

Kağıt ve matbaa, insanlık tarihinin en önemli icad ve keşiflerindendir. Biz matbaanın XV. Yüzyılda Gutenberg tarafından icat edildiğini sanırız. İlim ve kültürün insanlık alemine yayılışında en büyük rolü oynayan matbaa, Gutenberg tarafından icad edilmemiştir.” Denilince de her şeyin icadını başkalarına mal eden zihniyet, kağıt ve matbaanın Çinlilerce bilindiğini ve kullanıldığını iddia etmektedir.

Medeni bir millet olan Türk’ün tarihine ve Türk’lerden bahseden kaynaklara göz atılınca, “kağıt”, matbaa”, “harf”, “yazmak” gibi kelimelerin kullanıldığı görülmektedir. Bu demek oluyor ki, kağıt ve matbaa gibi insalık fikriyatını değiştiren iki mühim icat, insanlık alemine Türkler tarafından hediye edilen nimetlerden iki tanesidir. Bunun için Türk’lere ne kadar teşekkür edilse azdır.

Matbaayı bulma ve icat etme şerefi, Gutenberg’e ait değildir. Gutenberg’in bulduğu matbaa değildir. Onun yaptığı tek şey, daha çabuk aşınan tahtadan harflerin yerine madeni harfler kullanmak olmuştur.

Gutenberg’in durumu, bir doktorun dişi çekip yerine madeni diş taktıktan sonra “ben adam yarattım” demesi kadar gülünçtür.

Gerçek, üzerinden ne kadar zaman geçerse geçsin kendini kolay kolay saçmalığa terk edemez. Gutenberg, her şey gibi tekamül edecek olan matbaaya sadece basit bir katkıda bulunmaktan ileri gidememiştir. Bu bakımdan “matbaanın mucidi Gutenberg veya Coster olmayıp onlar ancak geliştiricilerdir.” (1)

“Türklerin matbaaya hizmetleri çok, hem de pek çok eskidir. Bu hususta toplu bir malumat verebilmek için size İstanbul Üniversitesi Arkeoloji Profesörü Helmuth Bosserti’in ikinci Türk Tarih Kongresine tevdi ettiği “Tab San’atının Keşfi” adlı tezinin başlangıcını buraya aynen naklediyorum :

“Matbaanın keşfi adeta Amerika’nın keşfine benzer. Amerika’yı Kolomb’un keşfettiğini herkes bilir. Fakat Kolomb’un bir kıt’ayı bulmasından asırlarca evvel Norveçlilerin ve Şarki Asya’lıların şimali Amerikaya geldikleri çok daha az kimseler tarafından malumdur. Tıpkı bunun gibi bir çok kimseler Gutenberg’in matbaanın ilk verimlerini 1450 tarihine doğru beşeriyete armağan ettiği zehabındadırlar.” (2)

Gutenberg’ten önce matbaa yok muydu ? Bilinmiyor muydu ? XV. Asırda Gutenberg’in dehası ile mi meydana çıktı ? Evet, Avrupa’da matbaa bilinmiyordu. Avrupa matbaayı 1455’te Gutenberg’in madeni harflerle, Mainz kasabasında İncil’i bastıktan sonra tanımıştır.

Halbuki tarihi kaynaklar tetkik edilince görülecektir ki, “Baskı yolu ile ilk kitap meydana getirmek usulü Uygur Türk’lerinde vardı. Bugüne kadar gelen Uygurca malzemenin mühim bir kısmı blok-basma denilen bir şekilde vücuda getirilmiştir… Avrupa’da ise, modern baskı tekniğinin başlangıcı olan müteharrik harflerle kitap basma işi, yani matbaanın icadı XV. asrın ortalarındadır. Almanya’nın Mainz şehrinde Johann Gutenberg tarafından 1440 yıllarında madeni harfler dökülerek ilk baskı denemelerine girişilmiş ve 1450-1455 yılları arasında da ilk kitap basılmıştır. Kağıt yapma tekniğinin doğudan batıya gelmesi gibi, baskı tekniğinin de Avrupa’ya Almanya içlerine kadar giren Altınordu kuvvetlerinin beraberlerinde basılı kitap getirmeleriyle geldiği fikri vardır.” (3)

İstanbul’ da ilk matbaanın 1727 tarihinde kurulmuş olması, Türk’lerin matbaayı bilmediğini ve bunu Avrupa’dan öğrendiğini ortaya koymaz. Medeni bir topluluk olan Uygur Türklerinde basım işi ve matbaa Avrupa’dan çok daha önce biliniyordu. “Yazma eserler, kağıt üzerine el ile yazılmış olduğu gibi bütün bir sahife klişe halinde hazırlanarak basılmış eserlerde vardır. Demek oluyor ki, Uygur Türkleri matbaayı Avrupa’dan çok evvel biliyorlardı. Daha sonra, ayrıca ağaçlardan ayrı ayrı harfler de kullanarak bunlarla kitap tab etmeyi tecrübe etmişlerdir. Yapılan araştırmalar neticesinde bu harfler de bulunmuştur.” (4) Bundan başka “Uygurlar, kağıttan peçete ve tuvalet kağıdı yapıyorlardı. Avrupa’dan asırlarca önce kağıdı tanıyan Uygurlar 751’de kağıt yapmasını Araplara da öğretmişlerdir. Semerkand’dan kağıt sanayi, bütün İslam dünyasına yayılmıştır. XI. Asırda Sicilya ve İspanya Müslümanları yoluyla kağıt Avrupa’ya da girmiştir. Uygurlar matbaa da kullanmışlardır…” (5)

Kağıt ve matbaa gibi iki büyük keşif de bir çok şeyler gibi ne Çinlilere ne de Avrupa’lılara aittir. İkisi de ihtilafsız Türk’lere aittir. Çinlilere ait olduğu sanılan tabı san’atının keşfi şerefi doğrudan doğruya Türklere aittir.” (6)

F.Kartır : “Matbaa Türk’lerin icadıdır” derken, Paris İslam Enstitüsü Profesörü Risler de : “Kumaşların üzerine tahta kalıplarla desen basma usulünü haçlılar Müslümanlardan öğrenmişlerdir. Bu bilginin Avrupa’da matbaacılığın teşekkülüne amil olduğu muhakkaktır” demiştir.”

Avrupa’da taassubun hüküm sürdüğü, cehaletin karabulutlar gibi ufukları kararttığı devirlerden asırlarca önce Orhun Abidelerini dikmişler, basım işi ile uğraşmışlar, kütüphaneleri kitaplarla doldurmuşlar ve bugün bile Avrupa’nın sıtayişle bahsettiği kültür merkezleri kurmuşlardır. “Renkli duvar resimleri ile süslü salonlarla ilk olarak  Uygur ülkesinde renkli duvar resimleri ile süslü salonlarla ilk olarak Uygur ülkesinde gerçek çehresini kazanan minyatür tezyinatlı eserlerle güzel ve hususi surette ciltlenmiş kitaplar dolu kütüphanelerle donatılmış Kara Hoço, Bişbalık, Bezeklik, Toyok, Murtluk, Yarkent gibi Uygur şehirlerinde çeşitli münasebetleri tanzim eden resmi müesseseler, noterler, gümrükçüler ve türlü mahkemeler faaliyet halinde idi.

Bunları tesbit eden Uygurca yazılmış 130 kadar sandık vesika Avrupa müzelerinde tetkike açık tutulmaktadır. Yine eski Uygur kültür merkezlerinde ele geçen başka bir malzeme var ki, bundan matbaanın aslında bir Türk eseri olduğu anlaşılmıştır. Biz ve bütün medeni dünya Avrupa kültürünün cihana yayılmasında başlıca rol oynayan matbaanın XV. yüzyılda Gutenberg tarafından ortaya konulduğunu sanırız. Halbuki matbaanın ibtidai şekli Uygurlar tarafından tesis edilmiştir. Basım san’atı tarihi ile uğraşan bilgin Carter’ın tesbit ettiğine göre en eski matbaa harfleri Uygur dilindedir. Ve Türkçedir. Matbaanın daha önce Çinlilerce malum bulunduğu yolundaki fikiler doğru değildir. Çünkü silabik karakter taşıyan Çincenin o zamanlarda matbaaya tatbik edilmeyeceği ilgililerce açıklanmıştır. Buna karşılık 14 harften ibaret Uygur Türk alfabesi ile basım tekniğine giriş çok kolay olmuştur. Turfan, İdikut şehirlerinin bulunduğu tarım bölgesindeki araştırmalarda meydana çıkan sert ağaçtan mamül müteharrik hafler, Uygurlar’da matbaanın varlığını ortaya koymuş ve bu kazılardan sonradır ki, basım san’atının Avrupa’ya Uygurlardan intikal ettiği nokta-i nazarı kuvvetlenmiştir.

Esasen Türk’lerde yazı, Batı Türklerinin dilince mevcut “bitiğ” (harf,kitap) ve “ir” (yazmak) kelimelerinin de gösterdiği gibi çok eskiden de vardı. Daha o zamanlarda çeşitli Türk boyları arasında taammüm ettiği anlaşılan Türk yazısının en muhtelem abideleri, bilindiği gibi 726-732-735 yıllarından kalma Orhun Kitabeleridir…”(7)

Matbaa ile beraber Avrupa’dan çok önce “Türk’ler Uygur hanedanı devrinde kağıt kullanmışlardır.” (8) Çünkü kaynak eserlerdeki kayıtlara göre “Uygurların kitapları kağıt üzerine yazılıp basılıyordu. Bu Çin kağıdından farklıdır. Uygurların kendi kağıt imalatları olduğu bir gerçektir.” (9) Uygur Türkleri tarafından bilinen kağıt, Avrupa’ya Makro Polo tarafından tanıtılmıştır. Bu da İslam medeniyetinin İspanya’da kurmuş olduğu kağıt imalathanelerinden sonra olmuştur. Samih Nafiz Tansu : “Matbaa ve kağıtçılığın Avrupa’da inkişafı, İslam medeniyetinin İspanya’daki kağıt imalathaneleri ile sıkı bir şekilde münaseveti vardır. Avrupa’nın karanlığını, cehaletin sislerini dağıtan Endülüs’deki İslam medeniyeti, şüphe yok ki, matbaa ve kağıt fikrine hizmet etmiştir. Velhasıl şatoların, sarayların duvarlarına tevcih edilen bu kağıt tomarlarından mürekkep gülleler, hakikatlerinden daha müessir olmuş, feodaliteyi ve onunla beraber orta çağı yıkmıştır.” (10) diyerek kağıt ve matbaanın Avrupa’ya Müslümanlar tarafından kurtuluş devası olarak sunulduğunu belirtmiştir.

Avrupa, Müslümanlar tarafından kağıt ve matbaanın Avrupa’ya sokulması ile yavaş yavaş uyanmaya başlamıştır. Avrupa’nın uyanışında ve Rönesans’ın gerçekleşmesinde “İslamiyet’in Avrupa’ya getirdiği en hayırlı nimetlerden biri de kağıt olduğunda hiç şüphe yoktur.” (11) “Kağıdı Müslümanlar icat etmişlerdir. Eğer İslam, kitap, barut, pusula gibi mirasları elinin altında bulundurmasaydı bizim Rönesans’ın nasıl bir şey olacağını göz önüne getirmeliyiz… Tarihten Müslümanları silerseniz, ilmi Rönesans’ımız yüzyıllarca geri kalmış olur.” (12)

Matbaa, Batı’nın değil, Türk-İslam medeniyetinin meyvelerinden biridir. Bir çok hususlarda olduğu gibi bu hususta da Batı’ ya ve J.Gutenberg’e verilebilecek en ufak bir şeref payesi yoktur.

 

1-Prof. Dr. Laszlo Rosanyı, Tarihte Türklük Sh.112,1971 Ankara
2-Selim Nüzhet Gerçek, Türk Matbaacılığı Sh.10,C.1, 1939 İst.
3-Doç. Dr. Ali F. Karamanlıoğlu, Türk Kültürü Dergisi,Sayı:100,Sh.63.
4-Hüseyin Namık Orkun, Türk Tarihi,C.1 Sh.164,1946 Ankara.
5-Yılmaz Öztuna, Türkiye Tarihi, Cilt 12, Sh.262
6-Selim nüzhet Gerçek, Türk Matbaacılığı C.1,Sh.16,1939 İst.
7-Doç. Dr. İbrahim Kafesoğlu-Türk Yurdu Dergisi
8-Yılmaz Öztuna, Türkiye Tarihi C.1 Sh.158
9-Oktay Aslanapa, Türk Sanatı C.1 Sh.9
10-Samih Nafiz Tansu, Tarihte Yeni ve Yakın Zamanlar, Sh.181-182
11-Prof. Jacgues Risler, La civilisation arabe,Sh.170
12-Prof. E.F. Gauiter Mouers en coutumes des Musulman,Sh.249-250,Paris1955

 

J) SAATİN İCADI :

Bu konuda kaynaklara baktığımız zaman çeşitli isimler ve çeşitli tarihler görürüz. “İlk dişli saat 14. asırda Milano’ da yapıldı.” “1540’da ilk saat Almanya’da yapıldı.” “1650’de Christion Huygens, rakkaslı saati yaptı.” “Kusursuz işleyen ilk saat, 1728’de Jon Harrison tarafından yapıldı.”… Bunlar ansiklopedik bilgilerdir. Bakınız bir saat için ne kadar çok adam kaşif olmuş…

Her şeyi başkalarına mal etme akışkanlığı burada da kendisi göstermektedir. Halbuki Avrupa’dan asırlar önce Müslümanlar saati biliyor ve kullanıyorlardı. Mesela; “Harun Reşid’in gönderdiği duvar saati Charlemagne’ı hayran bırakmıştı.” (1) “Harun Reşid tarafından Charlemagne’a hediye edilen duvar saati bakır ve deriden yapılmıştı… Zamanı metal süvariler vasıtasıyla bildirirdi. Bunlar her saat başında bir kapıyı açarak saat sayısı kadar bilyayı bir simbalin üzerine düşürüyor sonra çekilerek kapıyı kapatıyorlardı.” (2)

Bugün bile insanları hayrette bırakan saatler ve bu saatleri yapan Müslümanlardan kaynak eserlerde hayranlıkla bahsedilmektedir. “Keskin zekalı Müslümanlar, bilhassa çeşitli ve güneşin saatlerinin icadına da itina gösterdiler. Kürevi trigonometri ve güneşin gök yüzünde bulunduğu yer nazarı itibara alınarak, hesaplanan cetvellerin de yardımı ile , günün zamanlarını böylece daha doğru okumaya muvaffak oldular. Onların bu sahadaki en orijinal icadı, silindir şeklinde taşınabilen bir güneş saati idi. Böylece bir güneş saati Reichenau’da kendisine ulaşan Hermannus Contractus, eserinde onun ustaca yapısını etraflıca açıklamıştı. Bu ilk güneş saati idi. Böyle bir güneş saatinin örnekleri, bir müddet sonra Batı’da daha sık ortaya çıkarlar.

Güneş saatlerine şekil vermede bilhassa bu saatlerin su, civa,yanan mum veya ağırlıkların yardımıyla çalışmalarında; “İslam oyuncakçılığı” kesif bir faaliyet sahası kazanmıştı. Müslüman alet yapıcıları bu arada zil vasıtasıyla her tarafa öğle zamanını hatırlatan çalar güneş saatlerini, bir madeni kupanın içine her saat başı, küreler düşüren su saatlerini; Zodyaklar sayesinde gezegenleri izleyen veya ayın yarım geçişini mütevali parıldamalarla belirten devran aynaları buldular.

Halife Harun Reşid’in elçilerinden Abdullah isimli bir Müslüman 807 yılında Aachen’de Kayzer Büyük Karl’a, Müslümanların harikülade aletlerinden birini sunar. Kayzer’in tarihçisi Einhard kaleme aldığı Salnamesinde : Saatin pirinçten yapıldığını hayrete sayan bir hünerle monte edildiğini” bildirir ve devamla : “Bu su saati on iki saatin geçişini hesaplıyor ve saat başlarında olmak üzere on iki kürecik düşürüyordu. Her bir kürecik alttaki zile çarpınca etrafa ses aksediyordu. Açılan kapılardan aşağı düşen kürecikler, bir saatlik zamanın tamamlanması ile dışarı fırlıyorlardı. Bu sıçrayanların sonunda 12 kapıda teker teker kapanıyordu.” Der (3)

Saati Avrupalılardan asırlar önce Müslümanların icat ettiği muhakkaktır. 1205 tarihinde Türk bilgini Eb-Ül-İz’in Gazneli Mahmut için yazdığı eserinde saatten uzun uzun bahsetmesi, (4) bu iddiayı kuvvetlendiren diğer bir delildir.

Büyük bir kabiliyet ve dehanın mahsulü olan bu icadı da diğerleri gibi ucuza satmışız.

 

 

1-Fernand Grenard, Asyanın yükselişi ve Düşüşü Sh.212,1000 Temel Eser
2-Will Durant, İslam Medeniyeti Sh.37, 1001 Temel Eser
3-Dr. Sigrid Hunke, Avrupanın Üzerine Doğan İslam güneşi,Ter.Servet Sezgin Sh.116-177
4-Bakınız, Tarih – turizm – Edebiyat Dergisi, sayı : 5-1969

 

K) TÜRKLERDE HAYVANCILIK VE TARIM :
Tarihte vahşi hayvanların ehlileştirilmesi ve bozkırlarda ziraatın yapılması da Türklere nasip olmuş en büyük inkılaptır.

İnsanlık, vahşi hayvanlara karşı yaşama kavgası ve ölüm kalım mücadelesi verirken Türkler, vahşi hayvanları ehlileştiriyor, onların her şeyinden istifade etmenin yollarını araştırıyordu.

Hayvanların ehlileştirilmesi ve toprağın ekilerek mahsulün yetiştirilmesi, basit bir iş gibi görünse de o devirler için büyük bir tarihi başarı sayılır. Çünkü hayvanların derisinden, yününden, kemiğinden ve gücünden istifade, insani hayatın doğmasına sebep olmuştur.

İnsanlık alemine ışık tutan, hayatına renk ve şekil veren, tekamül kapılarını açarak yeryüzündeki medeniyeti ortaya koyan, hayvanları ehlileştirdiği gibi insanları da medeni ve insani hayata alıştıran Türklerdir. Bunun için Türkler medeniyetin doğuşunda ve bugünkü seviyesine gelişinde müessir bir rol oynamışlardır.

Toprağın ekilip biçilmesi, bunun için aletlerin yapılması ve hayvanların ehlileştirilmesi konusunda kaynaklar şu bilgileri vermektedir :

Orta Asya’nın bozkırlarında ilk devlet teşkilatını kuran, toprağa bağlanan, toprağı süren topraktan ürün elde eden Türkler, sebze, hububat ve meyve elde etmeyi de başarmışlardı. “Çinlilerin rivayetine göre Türkler eskiden beri buğday, arpa, pirinç, darı, mısır ekerlerdi. Asma, elma, dut fidanları yetiştirirlerdi. Araziyi sulamak için pek çok arklar açmışlardı.” (1)

Davut peygamberin elinde hamur gibi şekil verdiği demire hakim olan Türkler, demiri iyi işlerlerdi; demirden kürek, kazma, demir saban gibi ziraat aletleri yapmışlardı. Kaynaklar Orta Asya’daki Türklerde ziraatin ileri olduğunu, her türlü hububatın yetiştirildiğini, bahçeleri tarlaları sulamak için kanallar açtıklarını haber vermektedir. Hatta Uygurlar zamanında kanal suları ile elde edilen mahsulün su değirmenlerinde öğütüldüğü bilinmektedir.

“Asya, değirmenleri biliyordu. Yel değirmenlerini de icat etti.” (2) Mesudi de X. Asırda Türklerin icat ettikleri yel değirmenlerini yakından gördüğünden bahseder.

Ortaasyada en çorak yerler bile açılan kanallar vasıtasıyla sulanarak verimli hale getirilmiş ve muntazam ziraat yapılmıştır. Bugün bile toprak altından çıkan arklar, kanallar ve su boruları insanları hayrette bırakacak kadar ileri teknikte yapılmıştır. Uygurların, Göktürklerin açtığı kanallar bugün bozulmadan durmaktadır. Bunlardan büyük bir hesap işine dayanan ve iki vadiyi birleştiren Tötö Kanalı, 1935 senesinde Rus arkeologlarını hayrette bırakmıştır. Aynı vadiyi sulamak için kanal yapma ihtiyacını duyan arkeologlar yeni bir kanal yapmaktan vazgeçip Tötö kanalını kullanmayı tercih etmişlerdir.

“Orta Asya’ da gittikçe artan kuraklık karşısında ziraatı devam ettirebilmek mecburiyeti, Türkleri ekip biçmeyi kolaylaştıracak bir takım aletler icat etmeye, kanallar açmak suretiyle ırmak ve göllerden istifade etmeye sevk etmiştir.”(3)

Kemerler üzerindeki arklar, vadiden vadiye uzanan kanallar, su boruları kazılar sonunda çıkan ziraat aletleri yanında “Bend tesislerinin ilk nüvelerini araştırmacılar, kanallar, havuzlar halinde Orta Asya’da Türk medeniyetinin göbeğinde bulmuşlardır. Buradan şekil ve mahiyet değiştirerek göç istikametinde Avrupa’ya kadar yayılmıştır. Evvela İran’a sonra sıra ile Mezopotamya, Suriye, Mısır, İspanya ve Avrupa’ya ulaşmıştır.” (4)

“Medeniyetin beşiği Orta Asya’dır. Tarihi tetkikler ve arkeolojik araştırmalar neticesinde medeniyetin doğmasına sebep olan ilk eserler orada bulunmuştur. Bu arada sulama tesislerine ait eserlere de tesadüf edilmiştir. Ziraatın ve sanayinin temeli orada atılınca, su tesislerinin ilk temellerini de orada bulmak tabii idi.” (5)

Ziraatte ve Türklerin hayatlarında hayvanların önemi büyüktü. Çünkü hayvanları vahşilikten ehlileştirerek, insanlığın hizmetine sunan Türklerdi. Diğer milletler hayvanlardan istifade etmesini Türklerden öğrenmişlerdi. “Avrupa araba koşumunu, binicilik tekniğini Türklerden öğrendi.” (6) “Hayvanlardan istifade ederek süvari kuvvetleri teşkil etmeyi, at üzerinde harp etmeyi Bütün Asya kavimlerine Türkler öğrettiler.” (7)

Medeniyetin her alanında emeği ve eseri olan ecdadımızla ne kadar iftihar etsek azdır. İftihar etmek de en tabii hakkımızdır.

1-Ziya Gökalp, Türk Medeniyeti Tarihi, s.337
2-Fernand Grenard, Asyanın Yükselişi ve Düşüşü, s.212
3-Şemsettin Günaltay, Tarih, C.1,s.34
4-Vefik Altuğ, Tarihi Su Tesisleri,s.51
5-V.Altuğ, age. S.22
6-Fernand Grenard, A.g.e. S.9
7-Hüseyin Namık Orkun, Türk Tarihi, C.1 S.64

 

K) AMERİKANIN KEŞFİ :

Amerika  kıt’asının keşfinin ilk Christophe Colomb’un 1492’de yaptığını daha sonra da Amariko Vespuçi’nin 1507’ de ikinci defa keşfedip “Amerika” adını verdiğini bilmekteyiz ki, bize öğretilen bilgi budur.

Keşif Nasıl oldu ?

“Christophe Colomb, seyahate başlamadan önce dinin itirazına uğradı. Colomb Arapça eserlerden veya (İngilizlere göre) Roger Bacon’dan aldığı düşünceyle dünyanın yuvarlak olduğunu, onun içinde batıya gidilirse Hindistan’a varılacağını iddia ediyor ve kendisine böyle bir seyahati sağlayacak bir büyük makam arıyordu. Tekliflerini Cenova, Portekiz, İngiltere bile reddetti. Zavallı Colomb, Portekiz’den kızının elinden tutarak, dilene dilene İspanya’ya geldi. İddiasını orada Salamonca Üniversitesi Meclisine havale etti. Meclis tarafından bu iddia, bütün azizlerin eserleri, Tevrat ve İncil’le reddolundu. Fakat 1491 yılında Kral Ferdinand ve Kraliçe İsabella, Endülüs Araplarına karşı kazandıkları zaferin sadakası olarak Colomb’un dileğini kabul ettiler.” (1)

Colomb, Venedikli gemicilerle yola çıktı. Yolda korkunç dalgalar ve Cehennem ağızlarının bulunduğu inancı, gemicileri korkuttu. Bu korku isyana sebep oldu. Colomb çok güç durumda kaldı. Dönmek üzere olan gemicileri ikna etmek zorunda idi. Gemicilere aynı istikamette gidiliği takdirde yeni bir kıt’a ile karşılaşacaklarını ve bunu Müslümanlardan öğrendiğini, Müslümanların yalan söylemeyeceklerini anlatıp isyanı bastırmaya muvaffak oldu. Yola devam edip, ilk kendisinin bulduğunu zannettiği Amerika kıt’asına ulaştı.

Colomb’un Amerikaya varmasından önce kıt’a bomboş değildir. Yani Colomb, bu kıtayı ilk bulan ve ulaşan insan değildir. Şarki Asyalılar buraya çok önceden gelmiş ve yerleşmişlerdi. Bunun için Colomb’un büyük (!) keşfini gölgelemek için ortaya atılmış bir iddia değildir.

“Christophe Colomb ve halefleri zamanında İlk Avrupalılar oralarda zenci ahaliyi de bulmuşlardır.” (2)

“Colomb’un kıt’ayı bulmasından asırlarca evvel Norveçlilerin ve Şarki Asyalıların Şimali Amerika’ya geldikleri çok daha az kimseler tarafından bilinmektedir.” (3)

Bu durumda Colomb ve Ameriko Vespuçi, Amerika kıt’asının kaşifi kabul edilemezler. Çünkü Colomb’u kıt’aya ilk ayak basan insan olarak kabul edemeyiz, ondan evvel Amerika kıt’ası bilinmeyen bir yer değildi. Orada yaşayan insanlar vardı. Vespuçi’ye ait olan şey ise “Amerika” ismini koymuş olmasıdır.

Cevap bekleyen sorular :

– Batı’nın dünyanın yuvarlaklığını kabul etmediği, asırlar sonra bile dünyanın yuvarlaklığını kabul edenleri Engizisyon mahkemelerinde ölüme mahkum ettiği halde Colomb cesaretini kimden ve nereden almıştı ?

– İlim ve din adamlarını karşısına almışken Colomb, fikrinde neden bu kadar ısrar ediyor ve yeni bir kıt’aya varacağından emin görünüyordu ?

– Durup dururken Colomb’da bu seyahat merakını uyandıran neydi ?

– Yolda isyan çıktığı zaman Colomb, kendi toplumunun kesin olarak habersiz olduğu dünyanın yuvarlaklığı ve kıt’anın varlığından nasıl o kadar emin olabiliyordu ?

Colomb, kendinden değil, Müslümanların ilminden emindi.

Amerika kıt’ası, Colomb’dan evvel Müslümanlarca biliniyordu :

Yedinci yüzyılda Müslümanlara inen Kutsal Kitap Kur’an-ı Kerimde : “Yer yüzünde birbirine komşu kıt’alar vardır” (4) buyrulmuştur.

İbni Haldun (1333-1378) “Mukaddime” adlı eserinde mevsimlerin meydana gelişini izah etmiş, dünyayı yedi iklim bölgesine ayırmış ve Amerika kıt’asından bahsetmiştir.

Piri Reis, Amerika kıt’asından bahseden ilk coğrafyacıdır. Çizdiği haritalar yakın zamana kadar çizilen haritalarla kıyas kabul etmeyecek kadar üstündür.

Piri Reis’in ceylan derisi üzerine çizdiği haritada Batı Avrupa, Afrika ve Doğu Amerika sahilleri açıkca gösterilmiştir. Bu harita Müzeler müdürü H. Ethem Eldem tarafından 9 Aralık 1929 tarihinde Topkapı Sarayında bulunmuştur. Bu haritanın bulunuşu, dünyada derin yankılar uyandırmıştır. Bu harita hakkında Mehmet Önder 13 Ocak 1975 tarihli Tercüman Gazetesinde şu açıklamayı yapmıştır :

“Bilim dünyasında Piri Reis’in Amerika haritası olarak bilinen ve bugün Topkapı Sarayı Müzesinde saklanan iki haritadan büyüğü 90 santim boyunda 65 santim enindedir. Yumuşak bir ceylan derisi üzerine renkli kalemlerle çizilen ve açıklamaları yapılan büyük harita, üzerindeki bilgilerden anlaşıldığına göre, 1513 yılının Mart ve Nisan aylarında Gelibolu’da bizzat Piri Reis eliyle çizilmiştir.

Bu harita hakkında bir yazarımızda şöyle der :

“Piri Reisin coğrafya sahasındaki ilk eseri, Gelibolu’da telif ederek Yavuz Selim’ e hediye ettiği dünya haritasıdır. Bu haritanın tamamı maalesef kaybolmuştur. Elimizde, Avrupa ve Afrika’nın kısmen bazı kısımlarını içine alan parçası bulunmaktadır. Harita, deri parşömen üzerine renkli olarak çizilmiştir. Piri Reis gerek kitabında, gerekse haritalarında, ilmi zihniyetin icaplarına göre hareket etmiştir.” (5)

“Piri Reis’ in Çizdiği harita kopya olamaz :

Piri Reis, çizdiği dünya haritasından bahsederken şöyle demektedir :
“Bundan evvel bir harita yaptım, onda bir çok yerleri göstermeyip böylece Hint ve Çin denizlerini gösterdim ki, yeni yapılan haritalarda Batı’da kimse onu bilememiştir. Ben hepsini kaydedip makamı cennet olası rahmetli Sultan Süleyman Han Hazzerleri’nin kapısına takdim ettiğimde makbule geçmişti.” (6)

Zamanımız tarihçilerinden Yılmaz Öztuna da :

“Piri Reis XVI asrın ilk yıllarında Amerikadan bahsetmiş, hatta iki büyük Amerika haritası çizmiştir. Arzın yuvarlak olduğunu Türk bilginleri arasında ilk defa açıkca ileri süren Piri Reis’in Amerika haritaları, aynı yıllarda Avrupa’ da çizilen yeni dünya haritalarından çok daha doğrudur. Bütün Batılı bilginler, bu noktada birleşmişlerdir.” Der. (7)

“Antartika kıt’asındaki Palmer Yarımadası 1820’de keşfedilmiş kabul edilirken Türk amirali Piri Reis tarafından 1513’te çizilen dünya haritasında bu yarımada gösterilmektedir.

Güney Amerika Nehirlerinin membaları 16. yüzyılın sonunda keşfedilmiş sayılırken, çok daha önce Piri Reis’in yayınladığı haritada apaçık gösterilmiştir.” (8)

Bu naklettiğimiz bilgilerden de anlaşılıyorki, Colomb, Amerika kıt’asına gitmiştir, ama keşfetme şerefi ona ait değildir. Bu konuda Müslüman Türklerin yaptığı çalışmalar ve hizmetler unutulmamalıdır.

 

1-A.Adnan Adıvar. Tarih Boyunca İlim ve Din, S.148-149
2-Prof. Dr. M.Hamidullah, İslam’a Giriş, S.173
3-Selim Nüzhet Gerçek, Türk Matbaacılığı, C.1,S.10
4-Kur’an-ı Kerim, Rad Suresi : 4
5-Cevdet Türkay, Osmanlı Türklerinde Coğrafya, 1959 İst.
6-Piri Reis, Kitab-ı Bahriye, S.28
7-Yılmaz Öztuna, Türk Tarihinden Yapraklar, S.210
8-New-York Post Gazetesinden naklen, 3 Eylül 1973, Tercüman Gazetesi.


Bu yazıyı 4.424 kişi okudu.

2 YORUMLAR

  1. Kaynakları da gösterilen güzel bir çalışma olmuş. Eline sağlık.
    Sizden ricam, kaynak göstermek kaydıyla bu sayfadaki yazıları kısmen veya tamamen yazmakta olduğum MEDENİYET VE PEDAGOJİ TARİHİ adlı kitabıma alabilir miyim?
    Bir cevap verirseniz memnun olurum.
    Dr. Nusret Alperen

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.