Türk İslam Medeniyetinin Temellerini Atıp Geliştirdiği İlim Dalları

1- Matematik İlmi :

Matematiğin temellerini atıp geliştiren Türk-İslam alimleridir. Cebir, geometri ilimleri bugünkü durumunu Müslüman alimlerin buluşlarına borçludur.

9. asırda yaşamış İbn üt-Türk-ül Ceyli matematikle ilgili dört mühim eser yazmıştır ki, kendisine ilminden dolayı “Ebul Fazl” ünvanı verilmiştir.

Matematik ilminin meşhur mucitlerinden biri de Büyük türk bilgini Harizmi’dir. Avrupaya cebir İlmi Harizmi’nin koyduğu isimle geçmiştir. Avrupa Rönesansı matematikçileri Harizmi’yi “Ukelay-ı Seb’a” dan yani yeryüzünde en akıllı insandan biri saymıştır.

Harizmi 9. asırda sinüs ve kosinüs cetvellerini düzenledi. Trigonometri’yi buldu. Logaritmayı icat etti. El-Cebr ü vel’Mukabele adlı eseri matematikçiler için kaynak teşkil etti.

Cebir adını Müslümanlara borçludur. Bu ilim, İslam aleminde büyük bir gelişme gösterdi. Bu sahanın büyük ismi belki de ortaçağın en büyük matematik bilgini olan ve El-Harizmi diye anılan Muhammed İbni Musa’dır” (1)

“IX. Yüzyılın ilk yarısında, yani Halife Memunun zamanında Doğunun matematikte en önemli devri, Muhammed bin Musa el Harezmi ile açılır. Bu zat, adından da anlaşılacağı üzere Harezm bölgesinde doğmuştu. Suret-ül-arz adıyla bir coğrafya yazan bu zatın Hint-Arap sayılarını ve sayı yazma usulünü önce doğu ve sonra da Avrupalılar arasında yayan ve ancak Latince tercümesi ortada bulunan aritmetik kitabı ve cebiri yeniden dirilten “Hesab-ül Cebir vel-Mukabele”si Matematikte devir açacak derecede önemli eserlerdir. Hatta bugün bütün Avrupa dillerinde mevcut olan “algorithme” yahut “algorisme” kelimesi Elharezmi’nin isminden bozularak yapılmıştır.” (2)

“Muhammed İbni Ahmet 976’da yazdığı “İlimlerin Anahtarı”  adlı eserinde onlu sayılar kusursuz olarak kullanılırken sırayı bozmamak için yanlarına küçük daire koymanın doğru olacağını ileri sürdü. Bu küçük daireyi “boş” anlamına “sıfır-sıfır” dendi. Batı dillerinde rakam anlamındaki “chiffre” sözü buradan gelir. Diğer taraftan Latin ilim adamları “sıfır”a “Zephyrum” dediler. İtalyanlarda bunu kısaltarak “Zero” yaptı.” (3)

“Bugün kullandığımız “Pi” adedinin mucidi Müslümanlardır. Gıyaseddin Cemşid Risale tül-Muhittiyye adlı eserde bunu ölçü olarak veriyor ve ölçü şudur : 3,141,592,635,589,743. Bugün elektronik makinalara yaptırılan hesaplarla bunun arasında en küçük bir ayrılık bulunamıyor.” (4)

1-Will Durant, İslam Medeniyeti,S.98 (1001 Temel Eser)
2-A.Adnan Adıvar, Tarih Boyunca İlim ve Din,S.108-109
3-Will Durant, İslam Medeniyeti, S.97-98
4-Halid Sezgin, İnsan ve Medeniyet, S.73

 

2- Fizik-Kimya İlmi :

Fizik ilminin kurucusu olan Müslümanlar bu konuda da büyük simalar yetiştirmişlerdir. Bundanlar ibni Heysem, fizik ilminin babası sayılır. Molekül nazariyesini ortaya atan, kırılma kanununu keşfeden ve Batılı ilim adamlarına hocalık yapan bir dahidir.

Kepler, ışığın kırılma konusunda sahip olduğu bilgiyi İbni Heysem’den öğrenmiştir. “Muhammed ibni Heysem ışığın şeffaf cisimlerden geçerken kırılma olayı ile ilgili çalışmalar yaptı. Büyütücü mercekleri keşfetmeye çok yaklaştı. Roger Baconi Witelo ve diğer Avrupalı ilim adamları ancak üç asır sonra mikroskop ve teleskopu keşfederken El-Heysem’in eserlerine çalışmalarına istinat etmişlerdir.” (1)

“Robert Grosteste (Ölm.1235), XIII. Yüzyılda ilk defa fizik deneyleri ile ilgilenmiş ve mercekler üzerinde düşünmeye başlamıştır ki, bu iş için kaynağı İbnül-Heysam’ın (365-1039) Kitab-ül Mezazır adlı meşhur eseridir.” (2) R.Grosteste’nin öğrencisi olan Roger Bacon, olayların bilinmesi, ilimlerin öğrenilmesi için Müslümanların eserlerinin ve dillerinin bilinmesi gerektiğini söylediği için  Oxford Üniversitesinin karışmasına sebep olmuş ve halk sokaklarda “Bacon Müslüman oldu” diye bağırmış, kilise tarafından aforoz edilmesine sebep olmuştur.

Roger Bacon, ışığın yansıma kanunu, kırılma olayı, küresel aynaların işleyişi üzerinde durdu. Ona bazı şeylerin bulucusu gözü ile bakıldı. Oysa Roger Bacon’un bilgileri İslam aleminden alınmış ve öğrenilmiş bilgilerdi.

Descartes, ışığın hızının sonsuz olduğunu iddia etmişti. İbni Sina ışık konusunda, ışığın gözle duyulması ışık kaynağından bir takım ufacık cisimlerin kopup göze çarpmasıyla meydana geliyorsa, ışığın hızının sonsuz olamayacağını söylemiştir.(3)

Roger Bacon’un faydalandığı diğer bilgin de El-Hazini’dir. El-Hazini, cisimlerin özgül ağırlıkları hakkında faydalı bilgiler verdiği gibi suyun cisimleri özgül ağırlıkları hakkında ağırlığının daha fazla olduğu teorisini ilk defa olarak ileri sürmüştür ki, bu teori sonradan Roger Bacon tarafından genişletilmiştir.(4)

Bu konuda kendisinden gururla bahsedebileceğimiz büyük bilginlerin biri de Biruni’dir. Biruni (973-1051) bilhassa trigonometri ve tecrübi fizik alanındaki çalışmalarıyla batı rönesansı, ilmi ve teknik gelişimlerin temelinde yatan en büyük şahsiyettir.

Birüni, 23 katı, 6 sıvı maddenin özgül ağırlıklarını kendisinin icat ettiği ve “konik alet” adını verdiği bir alet yardımı ile ölçmeye başarmıştır. Ve herhangi bir cismin özgül ağırlığının taşırdığı suyun hacmine tekabül ettiğini ifade etmiştir. Artezyen kuyularının çalışmalarını inceleyen ve ne şekilde çalıştığını açıklayan da Biruni’dir.

“Biruni, yalnız İslam aleminin değil, bütün dünyanın ortaçağda yetişmiş en büyük ilim simalardan biridir. Felsefe, Tıp, Matematik, Astronomi, Kronoloji, Metroloji (ölçüler bahsin) de pek büyük ihtisas ve maharet göstermiştir.

Biruni’nin sıcak su ile soğuk su arasındaki ağırlık farkını 0,041677 olarak tesbite muvaffak olduğunu söylersek, kendisinin ne kadar mahir bir tecrübeci olduğunu ifade etmiş oluruz. Altının, zümrüdün, izafi sıkletlerini Biruni daha o zamanlar tayin etmiştir.” (5)

Diğer ilim dalları gibi kimya ilminin de kurucuları Müslümanlardır. Kimyevi eczacılık Müslümanların icadıdır. Kimya sanayinde Müslüman bilginlerin başardıkları, boyacılık, dericilik keşfettikleri asit sülfirik, alkol, asit, nitrik, amonyak, nitrat, civa… hatırlanacak olursa İslam bilginlerinin kimya ilmine ne derece büyük hizmetlerde bulundukları meydana çıkacaktır.

 

1-Will durant, The Age of Faith
2-A.Adnan Adıvar, Osmanlı Türklerinde İlim, Sa. 48
3-A.Adnan Adıvar, Tarih Boyunca İlim ve Din, Sa. 112-504
4-Adıvar, Age. Sa. 120
5-İslam Ansiklopedisi, C.2, BİRUNİ

 

3- Coğrafya İlmi :

Harezmi, Kaşgarlı Mahmut, Piri Reis, Evliya Çelebi, Katip Çelebi coğrafya sahasında isim yapmış Müslüman Türk alimleridir.

Harezmi, Süret-ül Arz adlı eseri ile, Ali bin Abdurrahman Acaibül Mahlukat-ı ile, XI. Yüzyılda Kaşgarlı Mahmut, Divan-i Lugat-it Türl adlı eserinin sonuna ilave ettiği Türk cihan haritası ile, Piri Reis çizdiği iki dünya haritası ile coğrafya ilminin temellerini atmış, haritacılığın gelişmesine en büyük katkıyı yapmışlardır. Bugün en güzel harita yapma sisteminin Türklerde ve Türkiye’de oluşu, Türklerin coğrafya ilminde ne derece ileri gittiklerini gösterir.

Bugüne kadar Türkler tarafından çizilmiş haritalar bütün dünya otoritelerinin dikkatini çekecek kadar doğruluk ve mükemmelliktedir.

 

 

a) Dünya hakkındaki görüşler :

Kopernik’in güneşin merkez olup dünyanın ve gezegenlerin güneş etrafında döndüğünü, dünyanın yuvarlaklığını söyleyen ilk insan olduğu doğru değildir. Olsa olsa ancak Batı için doğru olabilir.

Galile (1564-1642) XVII. Yüzyılda “dünya dönüyor” dediği için kilise tarafından cezalandırılınca “Zannederim ki, bu dünyada cehlin ilme karşı duyduğu kin ve nefretten daha feci bir kin ve nefret yoktur” demesi Avrupa’nın ne durumda olduğunu ifade eden en güzel delildir.

“İslam bilginlerinden Biruni (973-1051) dünyanın yuvarlaklığını hiç tereddüt etmeden kabul ederek, her şeyi arzın merkezine çeken yer çekim kuvvetini tespit etti. Dünyanın hergün kendi mihveri ve her yıl güneş etrafında döndüğünü ispatladı. Bundan altı asır sonra Galile dünyanın döndüğünü söylemiştir.” (1)

İslam dünyasında ilim ve hür düşüncenin geliştiği çağlarda Hıristiyan Batı cehaletin karanlığı ve tassubu içindeydi. 16. yüzyılda yaşayan Kopernik, Müslüman Türk alimlerinin eserlerinden ve fikirlerinden istifade ederek elde ettiği bilgileri kilisenin taassubundan korkarak ölünceye kadar sır olarak saklamıştır. Yazdığı eserin ölümünden sonra yayınlanmasını istemiştir. Ölümünden sonra yayınlanan kitabı 18. yüzyıla kadar kilisenin yasakladığı kitaplardan biri oldu.

Biruni, dünyanın büyük şehirleri için yapılmış enlem-boylam levhalarını neşretmiş, dünyanın yuvarlaklığını, hem kendi hem de güneş etrafında döndüğünü kopernik ve diğer batılı bilginlerden asırlar önce açıklamıştır. Bu fikri ortaya attığı zaman bazı kimselerin “Dünya dönüyorsa kayaların, ağaçların fırlaması gerekmez mi ? ” sorularını yerçekimi kuvveti ile cevap vermiş ve yerçekimini ispatlamıştır.

Biruni, Gazneli Mahmud’a güneşin aylarca batmadığı bir bölgeyi görmüş olduğunu söyleyip darıltmıştı. Razi, bu hadiseyi izah ederek Sultanı ikna etti.

Bugüne kadar okullarımızda gençlere okuttuğumuz tarih kitaplarında şöyle deniliyordu : “Kopernik (1473-1543) dünyanın yuvarlaklığını ispat etmiş, güneş sistemi hakkında teoriyi ileri sürüp bu husustaki ortaçağ zihniyetini yıkmıştır.”

b) Dünyanın yuvarlaklığı ve dönmesi :

Bugün hala İslam’dan habersiz olan bazı kimselerin İslam inancına göre dünyanın düz kabul edildiği ve öküzün üzerinde durduğu sözleri ancak bilgisizliğin eseridir.

Dünyanın yuvarlaklığını İslam ve İslam bilginleri ortaya koymuştur. Öküzün üzerinde durduğuna gelince : İslam tarihinde şöyle bir olay olmuştur. Bir gün bir zat Peygamber Efendimize gelerek :

  1. Şu anda dünya nerededir, diye sormuş ve şu cevabı almıştır :
  2. Öküzün üzerindedir.

Buradaki öküz boğa burcudur. Burçlar, gökyüzünde sabit oniki takım yıldızdır. Dünyamız hareket ederken her ay bunlardan geçer. Bu soru Peygamberimize sorulduğu zaman dünyamızın boğa burcunun üzerinde olduğu hesaplanmıştır. Peygamberimizin ulu-orta söz söylemesi düşünülemez. Çünkü Peygamberimiz diğer konularda olduğu gibi bu konuda da bilgisiz değildi.

Peygamberimizin oğlu İbrahim vefat ettiği gün güneş tutulmuştu. Halk bu olayı İbrahim’in ölümü ile izaha çalışıyordu. Peygamberimiz onlara şu cevabı verdi :

– Güneş ile ay Allah’ın büyüklüğüne delalet eden alametlerden iki alamettir. Onlar ne bir kimsenin ölümü, ne de yaşaması ile tutulurlar.”

Bu konuda Kur’an’da şöyle buyrulur :

“Güneş kendi mihveri etrafında belirli bir vakit için hareket eder. Ayın da hareketine menziller (Miktarlar) takdir ettik, Ne güneşin aya yetişip çatması mümkün olur, ne de gece gündüzü geçer. Hepsi (güneş,ay,yıldızlar) bir felekte yüzerler, devirlerini tamamlarlar.” (2)

“Biz yeri bir beşik, dağları birer kazık yapmadık mı ?” (3)

“Sen dağları görür, onları yerinde durur sanırsın.Halbuki onlar bulutlar gibi geçer giderler.” (4)

Bilgileri Kur’an’a ve Hadislere dayanan İslam bilginleri, Avrupa’dan asırlarca önce dünyanın yuvarlak olduğunu, hem kendi hem güneş etrafında döndüğünü ispat etmişlerdir. Mesela bunlardan Gazali (Ölm.1111) : “Ay tutulması, dünyanın ay ile güneş arasına girmesinden ileri gelir. Çünkü ay ışığını güneşten alır. Dünya yuvarlaktır. Gök her taraftan onu kuşatmıştır. Eğer ay, dünyanın gölgesine düşerse güneşin ışığını alamaz. Güneş tutulması da ayın, güneşe bakanla güneş arasına girmesinden ibarettir.” (5)

Muhyid’din-l Arabi de : “Allah dünyayı küre halinde yarattı. Dünya küre şeklindedir. Ve ekseni etrafında dönmektedir. Bu dönüşünde gece gündüz meydana gelir.” (6)

İslamiyet’ten önce Türklerde dünyanın döndüğüne inanılırdı. “Eski Türk mitolojisine göre dünya dönüyordu. Dünyanın bu dönüşü, hem kendi hem de kutup yıldızı ekseninde meydana geliyordu.” (7) Bu inanç Türklerin Müslüman olmasından sonra kuvvetlendi ve gelişti. Dünyanın çevresini bugünkü ölçülere en yakın (24 Mil) olarak bulanlar Şakiroğulları adında üç Müslüman Türktür.
Dünyanın yuvarlak olduğunu ve döndüğünü Avrupalılar Müslümanlardan öğrendi. Kristof Kolomb, Galile dünya hakkındaki bilgilerine Müslüman Türklere borçludur. “Müslümanların dünyanın yuvarlaklığına dair Coğrafi bilgileri Avrupa’ya intikal etmesi idi Colomb Hindistan’a garptan dolaşarak varmayı düşünemez ve Amerika’yı keşfedemezdi.” (8)

Avrupa’da taassup devam ederken Osmanlı Türklerinde ilmin zirveye tırmandığını görüyoruz. “Murat III. Zamanında Mahmut bin Ali Sipahi-Zade’nin (ölm.1588) Evzab-ül Mesalik ilk Marifet –il Memalik adıyla önce Arapça sonra Sadrazam Mehmet Paşanın emriyle Türkçe yazdığı eser dikkate değer, Önsözde yeryüzünün küre biçiminde olduğunu anlatır, sonraki bölümlerde denizler, gözler, ırmaklar, dağlar ve şehirlerden bahseder. Küre biçiminde olan dünyanın önce suyla kaplıyken, sonradan ancak yüksek yerlerin suyun dışında kalarak karaları meydana getirdiğini yazar.” (9)

1-Will Durant, Historie de La civilisation L’age de la Foi,C.1,S.313
2-Yasin Suresi : 38-39-40
3-Nebe suresi : 6-7
4-Neml Suresi : 88
5-Gazali, Tehafutu’l Futuhat
6-Muhyid-din’l Arabi, Futuhat
7-Bahaeddin Ögel, Türk Mitolojisi, C.2.S.186-191
8-Prof. Osman Turan, Türk Cihan Hakimiyeti Mefkuresi Tarihi, C.2,S.199
9-A.Adnan Adıvar, Osmanlı Türklerinde İlim, S.83-84

 

4- Astronomi İlmi :

İslam’da ve İslam aleminde astronomi :

Astronomi çalışmalarını Kopernik, Galile gibi Batı alimleri ile başlatmak doğru değildir. İslam ülkelerinde astronomi çalışmaları İslam Peygamberi ile başlar.

İnsanlara yol gösterici olarak inen Kur’an-ı Kerim, insanoğlunun bilmediği konularda yeni yeni bilgilerle inmiştir. Bu konuda birkaç ayeti delil olarak gösterelim :

“Yıldızlarla insanlar yollarını doğrulturlar.” (Nahl Suresi : 16)

“Andolsun biz gökte burçlar yapmış ona ibretle bakanlar için donatmışızdır.” (Hicr Suresi:16)

“Göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün ardı ardına gelişinde düşünenler için deliller vardır.” (Al-i İmran Suresi :190)

“Üzerlerindeki göğe bakmıyorlar mı, nasıl bina etmişiz !” (Kaf Suresi : 6)

“O (Allah) karanın ve denizin karanlıkları içinde kendileri ile yollarınızı doğrultmanız için, sizin menfaatinize yıldızlar yaratandır. Biz ayetlerimizi düşünen ve bilen kimseler için gerçekten apaçık bildirdik. “(En’am Suresi : 97)

Kendilerine bu ayetler inen Müslümanlar, gök cisimleri ve gök cisimlerinin hareketleri ile ilgilenmiş, oruç, namaz, hacc vakitlerini tayin etmişlerdir.

İslam aleminde 8. yüzyılda ilmi bir hüviyete bürünen 9. yüzyılda iyice hızlanmış ve araştırma merkezleri kurulmuştur. Cündi Şapur’da kurulan rasathanede gözlemler yapılmış, elde edilen bilgileri kapsayan eserler neşredilmiştir. Halife Memun zamanında (813-833) Bağdat’ta Şemmasiye ve Şam’da Kassasiyun rasathaneleri yaptırılmış, bu rasathanelerde Yahya bin Mansur, Harezmi gibi alimler gözlemler yapmışlardır. Harezmi, gezegenleri yerlerini ve dolanım sürelerini gösteren cetveller hazırlamıştır.

Battani’nin Fırat Nehri kenarında özel bir rasathanesi vardı. Burada asrolop, gnomon, yatay ve düşey güneş saati, küre, paralaktik cetveller ve duvar kadranı gibi aletler vardı. Harezmi tarafından güneş tutulması ile ilgili hesaplar yapılmış, yıldızların haritaları çizilerek, hareketleri gösterilmiştir.

“Halife Memun, güneş lekelerini incelemek üzere astronomlardan bir heyet kurdu. Dünyanın yuvarlaklığından emin olan bu alimler, güneşin vaziyetini tesbit etmek suretiyle bir arz derecesini ölçtüler. Bunların ölçüsü vaziyetini tesbit etmek suretiyle bir arz derecesini ölçtüler. Bunların ölçüsü 56 2/3 mil çıktı. Bugünkü hesabımızdan ancak yarım mil fazla idi. Bu astronomlar tamamıyla ilmi esaslara göre hareket ediyorlardı. Tecrübe ile sabit olmayan hiçbir şey kabul edilmezdi. Fergani’nin yazdığı (Miladi 860) Astronomi kitabı Avrupa’da yediyüz yıl esas kabul edilmiştir.” (1)
El-Kindi (ölm.873) hayatı boyunca kendini tabii ilimlerle astronomi çalışmalarına verdi. Bu konuda önemli neticeler elde etti.

10. yüzyılda yeniden büyük rasathaneler devri başladı. Şeref-ül Devle, Bağdat’ta sarayının bahçesinde yaptırdığı rasathane devrin en hassas aletlerle donatılmıştı.

El-biruni (973-1048) gezegenlerin hareketleri üzerinde durdu. Gecenin ve gündüzün meydana gelişi, uzayıp kısalmaları ve dünyanın hem kendi etrafında hem de güneş etrafında döndüğünü açıkladı. Biruni’den beş asır sonra Batı’da Kopernik aynı şeyleri tekrar ettiği halde kendini kabul ettiremiyor ve susmayı tercih ediyordu.

Türk tarihinde astronominin tarihi çok eskidir. “Eski Türkler göğe çok önem vermişlerdi. Çünkü oların gökleri Çin ve Hindistan’da olduğu gibi bulutlu değildir. Gece ve gündüz parlak bir gök Türklerin kalplerini ve gözlerini kendine çekiyordu. Çünkü eski Türkler zamanlarını, yollarını ve hatta iklim şartlarının değişip değişmeyeceğini gökteki yıldızlara bakarak öğrenirlerdi. Bunun için de geniş ve iyi gelişmiş bir yıldız bilgisine sahip olmaları gerekiyordu.” (2)

“Uygurlarda yüzyılların tecrübesi ile tababet de teessüs etmiş olup bu mevzua dair yazılmış olan eserler de elde edilmiştir. Daha sonra hey’ete dair yazılmış olan eserler de elde edilmiştir. Daha sonra hey’ete dair bir eser de vardır ki 1308 yılında vücuda getirilmiş olup yıldızların harekatından bahseder. Bu eserin vermiş olduğu malumat Berlin Rasathanesi

tarafından tetkik edilmiş ve hepsinin de doğru olduğu anlaşılmıştır. Ayrıca 1202’de yazılmış bir eserde yıldızların güneşe göre harekatını tespit etmektedir.” (3)

Tarih boyunca Türk kültürünün bir parçası olarak devam eden astronomi ilmi Selçuklular zamanında da devam etmiş ve yeni gelişmelerin başlangıcı olmuştur. 11. yüzyılın en mühim rasathanesi, Selçuk Sultanı Melikşah tarafından İsfahan’ da kurulmuş olan Melikşah Rasathanesidir. Vezir Nizm-ül Mülk medreseyi bir yüksek tahsil müessesesi olarak açtıktan sonra en değerli ilim adamlarını burada topladı.

12. ve 13. yüzyıllar da rasathanecilik bakımından önemli bir dönem olmuştur. Nasır el Tusi tarafından Meraga Rasathanesi en hassas aletlerle donatıldı. Buradan gök cimleri incelendi. Önemli bilgiler elde edildi ve eserler yazıldı.

Astronomi ilmi Fatih Sultan Mehmet zamanında zirveye ulaştı. Fatih, İstanbul’u aldıktan sonra burayı ilim ve sanat merkezi haline getirdi. Üniversite olarak vazife gören medreselerde astronomi derslerine büyük önem verildi. Büyük alimler yetişti.

Uluğ Bey’den ve Kadızade’den ders almış, onların teveccühüne ve sevgisine mazhar olmuş Ali Kuşçu, o devrin en büyük astronomi alimidir. İlme düşkün olan Fatih tarafından Ayasofya Medresesine hoca tayin edilmiştir. Burada astronomi alanında çok verimli çalışmaları olmuştur. Fatihin daveti üzerine “İstanbul’ a vardığında zamanın en meşhur bilginlerinden Hoca Zade ve başkaları tarafından Üsküdar’da karşılanmış ve kadırga içinde Hoca Zade ile gitgel dalgaları üzerine bir tartışmaya girişmiştir.” (4)

“Bizde ilim olarak astronomi, tarihimizin çok güçlü bir devrinin çok yönlü bir padişahı olan Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethinden sonra doğu aleminin şöhretli bir astronomu olan Ali Kuşçu’nun İstanbul’a gelişi ile başlar.

Ali Kuşçu, Timurlengin torunu Uluğ Bey’in 1420 yılında Semerkand’da kurduğu rasathanenin ikinci müdürü ve aslen Bursalı olan Kadı Zade’nin öğrencisi idi. Uluğ bey 1449 yılında oğlu tarafından öldürüldükten sonra zamanının en büyük ve şöhretli rasathanesi olan bu rasathane dağılmış ve Azerbaycan’a geçen Ali Kuşçu da İran Şahı tarafından elçi olarak İstanbul’a gönderilmiştir. Zamanın Padişahı olan Fatih Sultan Mehmet, Ali Kuşçu’ya büyük itibar göstermiş, Ali Kuşçu, Padişahın İstanbul’da kalması teklifini kabul etmiş ve Fatih Sultan Mehmet de kendisini Ayasofya Medresesine müderris tayin etmiştir. Böylece bizde de ilmi astronominin ilk temelleri atılmıştır.” (5)

Astronomi ilmine büyük katkılarda bulunan diğer Türk büyüğü de Uluğ bey’dir. Uluğ Bey, “Ruh, zeka bakımından sayan-ı dikkat bir insandı; usta bir şair, alim bir din adamı, yüksek bir matematikçiydi. Etrafında parlak alimler, edebiyatçılar ve sanatkarlar vardı. Uzun Müddet naib olarak bulunduğu Semerkandı muhteşem abidelerle süsledi, bir rasathane kurdu. Buraya kapanıp “Astronomik Cetveller”i üzerinde çalışmayı çok severdi; bu cetveller, doğrulukları bakımından daha öncekilerden çok üstündü.” (6)
“Uluğ Bey’in ilmi çalışmalarını gösteren en kudretli tarafı, matematik ve bilhassa astronomiye ait değerli faaliyetleridir. Uluğ Bey, biri Semerkandda diğeri Buhara’da olmak üzere iki büyük medrese yaptırdı. Semerkand’daki medresenin idaresini, Hocası Bursalı Kadı Zade’ye verdi. Uluğ Bey’in bu medreseye tayin ettiği müderrislerin hemen hepsi astronomi ve matematik ilimlerinde devrinin en büyük alimleri idi.

Semerkand medresesi, sadece İslami ilimlerin okutulmasını değil, müsbet ilimlerin de öğrenilmesini vazife edinmiş bir ilim müessesi idi. Bu medresenin büyük kapısının üzerindeki kemer, sema ve yıldızları içine alan kabartma tezyinatı ile gökyüzünü tasvie ediyordu. Şüphe yokki, bu tezyinar Uluğ Bey tarafından medresede müsbet ilimlerin okutulacağına bir işaret olmak üzere yaptırılmıştı.” (7)

Müslüman Türklerde astronomi diğer ilimler gibi bu derece ilerlemişken Hıristiyan Batı başını kaldırıp gök yüzüne bakamıyordu. Astronomi ilmi Batı’ya Müslüman Türklerin uğurlu elleri ile girmiş ve Batı’da ilmi mirasımız olmuştur. Haçlı orduları Sevil şehrini zaptedince daha evvel orada Müslümanlar tarafından yapılan, en hassas aletlerle donatılan rasathanenin ne işe yaradığını tahmin bile edememişlerdi. Çünkü Batı, yıldızları ancak fal için kullanıyor ve işlerini ona göre tayin ediyorlardı.
Günümüzde bile astronominin ülkemizde çok ileri bir durumda olduğu söylenebilir. Bugün Kandilli ve Ege Üniversitesi Rasathaneleri bütün uygulama ihtiyacımıza cevap vermekte ve milletler arası astronomi sahasında milletimizin göğsünü kabartmaktadır.

1-Will durant, Historie de la civilisation L’age le Foi, S.310
2-Bahaeddin Ögel, Türk Kültürünün Gelişme Çağları, C.1, Sa.12
3-Hüseyin Namık Orkun, Türk Tarihi, C.1,Sa.165
4-A. Adnan Adıvar, Osmanlı Türklerinde İlim, Sa.41
5-Prof. Dr. Nüzhet Gökdoğan, Bilim ve Teknik Mecmuası, Sayı : 72, Sa.2
6-Fernand Grenard, Babur,Sa.10 (1000 Temel Eser)
7-Türk Kültürü Dergisi, Sayı:3 Sa.43-44

 

5- Tıp İlmi :

Tarih boyunca Türklerde ve İslamiyette insana büyük değer verilmiştir. Türkler’de  ve İslam’da hiçbir zaman insan horlanmamış ve insana asla aşağı bir varlık gözü ile bakılmamıştır.

İslamiyet, insan sağlığının ve sıhhatinin korunmasını esas almış, insanın sağlığını ve sıhhatini korumasını, insana başta gelen görev olarak yüklemiştir. Böylece, hayati bir ilim olan tıp ilmi, Müslümanlar arasında gelişmiş ve Müslümanların uğurlu elleri ile insanlığa miras bırakılmıştır.

 

  1. Yakın zamana kadar Batı :

19. asrn başlarına kadar Batı’da akıl ve Ruh hastaları, şeytanla işbirliği yapmış, lanetlenmiş, insanlık dışı yaratıklar olarak kabul edilmiştir. Hastaların taşa tutulup öldürülme, ölünceye kadar zincire vurulma veya diri diri yakılmak suretiyle vücutlarına giren şeytanın çıkarılma yoluna gidilmiştir.

Diğer hastalıklara tutulanlar da, lanetlenmiş kişiler olarak kabul ediliyor ve işkencelerle karşılık görüyordu. Hastalıklar, bazı sihirli kuvvetlere bağlanıyor, hastalıklar, kötü ruhların ve yıldızların eseri olarak açıklanıyordu.

Kilisenin inancına göre insanı tanrı yaratmıştı, ona insan dokunamazdı. Bunun için insan vücuduna dokunmak yasaklanmıştı. Bilgi vasıtalarına başvurmak, hastalıklar için tedbir almak, ilaç kullanmak tanrıya isyan etmek olarak ilan edilmişti. İlim adamları insan yapısı ve hastalıklar konusunda yazmaktan ve araştırmaktan men edilmiş, bu yasağa uymayanlar ağır cezalarla cezalandırılmıştır.

Gizli gizli hastalıkları tedavi etmeye çalışanların ücretlerini hastanın varisleri ödemek zorunda kalıyordu. Çünkü konulan yasaklar, tıbbın gelişmesini önlemiş, hastalıkların yayılmasına yol açmış olduğundan, en basit hastalıklar bile korku ve dehşet saçmaktaydı.

“Kont Dedo öyle yağ bağlamıştı ki, bunun müthiş sıkıntısını çekiyordu. Doktoru ona karnını yarıp fazla yağları çıkarma tavsiyesinde bulundu. Bu ameliyat tabii Kont’un ölümüne sebep oldu. 1190” (1)

“Galvin, Cenevre’de Aragon’lu Michel Servetur adındaki ilahiyatçı bir hekimi hafif ateş üzerinde pişire pişire yaktırmıştı. Harvey’den önce ciğerlerde kan dolaşımını keşfeden bu zavallı hekimin tek günahı Hıristiyanlık akidelerinde Galvin’in düşündüğü gibi düşünmekten ibaretti.” (2)

“Tarihte ençok kan döken kurumlarından olan Katolik kilisesi, “kilise kan dökmekten nefret eder” düsturuna uyarak ölülerin teşhirini önleyen gülümç bir sebep daha ortaya attı. Hatta yukarıda zikrettiğimiz 1281 yılı ruhani meclisi, yine bu sebeple keşişlere cerrahi ameliyat yapmayı yasaklamıştı.” (3)

1416 yılında doktor olma arzusu ile Viyana Üniversitesine gelen bir cerrah, arzusunun yüzsüz bir hareket sayılması sebebiyle geri çevrilmişti.
“13. yüzyıl başlarında papa III. Honorius, hekimliği hakir gördüğü için rahipler sınıfının doktorluk yapmasını yasak etmişti.”

“Würzburg’fa 1298 yılında toplanan ruhaniler meclisi, din adamlarına sadece cerrahlık yapmak değil, cerrahi ameliyatlarda hazır bulunmayı da yasak etmişti. Bu yüzden cerrahlık uzun zaman ayıp sayıldı.”

“Bugünde bazı doktorların kullandıkları bir usül hakkında, 1300 yıllarında Montpellier’ de tıp hocalığı yapan Arnoldus Villanovanus’un şu sözlerine rastlıyoruz : “İdrarda bir şey bulamadığınız takdirde karaciğer obstruction’u olduğunu söylersiniz. Hasta tutarda baş ağrılarından şikayet ederse, karaciğer bozuk da ondan dersiniz. Amma “obstruction” kelimesini kullanmayı sakın ihmal etmeyiniz. Çünkü hastalar bunun ne demek olduğunu anlamazlar. Manasını hastaların bilmedikleri kelimeleri kullanmanız mühimdir.” (4)

 

  1. İslam Aleminin Durumu :

18. yüzyıl Avrupa’sında hastalar tedavi değil, işkence, merhamet değil lanet görürken, hastaların bedenine mikrop değil, şeytan veya kötü ruhların girdiği kabul edilip, hastalıkların yıldızların eseri olduğu zannedilirken, hastalıklar karşısında acz gösterilip kendiliğinden geçmesi beklenirken 7. yüzyılda insanlığa kurtarıcı olarak gönderilen İslam Peygamberi, hastalıkların nedenini ve tedavi şekillerini açıklamış, bununla da yetinmeyerek şu sağlık kurallarını ortaya koymuştur :

“Ey Allah’ın kulları tedavi olunuz. Allah hiçbir dert vermemiştir ki, devasını da vermemiş olsun.”

“İhtiyarlık müstesna Allah hiçbir hastalık yaratmamıştır ki, ilâcını da yaratmamış olsun.”

“Bir yerde veba olduğunu işittiğiniz zaman o yere girmeyiniz ve bulunduğunuz yerde veba zuhur ederse o yerden çıkmayınız.”

“Tozlardan topraklardan kaçınınız onlardan hastalık illeti ârız olur”

“Sağlam deveyi hasta olan devenin yanına sokmayınız”

“Beden ilmi, din ilminden üstündür”

“Dünyada iki nimet vardır, sıhhat ve huzur, halbuki insanların çoğu bunlara dikkat etmez.”

“Sünnet olunuz, çocuklarınızı sünnet ettiriniz”

“Fahişelere, delilere çocuklarınızı emzirtmeyiniz.”

“Oruç tutunuz ki sıhhat bulasınız”

“Perhiz bütün devanın başıdır”

“Suyu deve gibi bir nefeste içmeyiniz.”

“Yemeklerinizi çok sıcak yemeyiniz, yemeğe üflemeyiniz.”

Bunlar gibi daha birçok sözle sağlıklı kalmanın yollarını öğütlemiş, hastalıklardan korunma yollarını göstermiş ve her derdin devası olduğunu, eli-kolu bağlı yatmayıp devanın aranmasını emretmiştir.

Peygamberimizin kendisi de ateşli hastalıklarda derin kuyular kazdırmış soğuk su tulumları kullanmış, zehirlenmelerde mideyi boşaltmak için kusturmuş, veremlilerin dağlara çıkıp süt içmelerini söylemiş, sıtma hastalığının önüne geçebilmek için bataklıkları hurma fidanı diktirerek kurutma yoluna gitmiş, her evde lağım çukurları kazılmasını emretmiştir. Ayrıca kan alma ve dağlama usüllerini uygulamış ve hasta hayvanları bile tedaviye çalışıp, uyuz develere katran sürdürmüştür. Kendisine hastayım diye gelenleri çeşitli otlardan ilaç elde eden ve hastalara uygulayan, Haris bin Kelede’ye göndermiştir.

Hepsinden önemlisi; abdest almak, namaz kılmak, oruç tutmak, gusletmek gibi emirler, içki, zina gibi yasaklarla gelmiştir.

İslam Peygamberinin getirdiği prensipler dahilinde hareket eden ve O’na bağlı olarak yaşayan Müslümanlar ilk hastaneleri, eczaneleri, dispanserleri kurdular. Hastalıkları ve ilaçları keşfettiler.

“Tarihte ilk dispanserleri, ilk eczaneleri açanlar Müslümanlardır. İlk eczacılık okulunun kurucuları ve eczacılık hakkındaki eserlerin yazarları da yine Müslümanlar olmuştur. Müslüman hekimleri, banyonun şiddetle taraftarıydılar. Bilhassa nöbetlerde ve buhar banyosu şeklinde bu usule başvuruyorlardı. Çiçek ve kızamık hastalıklarına karşı İslam hekimlerinin geliştirdikleri tedavi şekline bugün bile eklenecek fazla bir şey yoktur.” (5)

Müslümanlar eczaneleri, dispanserleri kurduktan sonra ameliyatlar yapmışlar, tıp ilmine ölmez eserler ve isimler bırakmışlardır.

Horasan’ın Rey şehrinde doğan büyük Türk bilgini Ebu Bekir Razi (850-932) çiçek ve kızamık aşıları üzerinde çalışmalar yaptı, kaytan aşısını buldu. Kalp sektelerinde kan alma yoluna gitti, ateşli hastalıklarda soğuksu kullandı ve idrar yollarındaki taşları ameliyatla aldı veya ilaçlarla parçalama yoluna gitti. “Çiçek ve kızamık hastalıklarını ilk tetkik eden odur. Razi’nin bu keşifleri tıp aleminin şaheserleri sayılır. Bu keşifler, 19. asra kadar tesirlerini yaşattı. Razi bütün Avrupa Üniversitelerinde İbn-i Sina ile müvazi olarak okutulurdu.” (6)

“Hiç şüphesiz ki Razi, ortaçağda Batı ve Doğunun büyük bir Klinik hocasıydı. Kendisinin en önemli eseri, Kimyayı tıpta uygulaması ve tıpta Galenos’un başladığı gözlem esasını bir kat daha kuvvetlendirmiş olmasıdır. Özellikle çiçek ve kızamık hastalıkları hakkındaki incelemeleri, Doğu tıp eserleri arasında zamanı için bir şaheserdir. En büyük eseri Elhavi adıyla yazdığı ve Latinceye Continens diye tercüme olunan büyük tıp ansiklopedisidir.” (7)

Tıp denince akla gelen en büyük isim İbn-i Sina’dır İbni Sina (980-1037) Batı’da Avicenna adı ile tanınır ve doktorların sultanı olarak bilinir. “İbni Sina, 16 yaşına vardığı zaman tıp ilmini tamamıyla öğrenmiş bulunuyordu. Bir çok yaşlı tabipler onun yanına geliyor ve onunla birlikte çalışıyorlardı. İbni Sina hastaları da ziyarete başlayarak klinik işlerinde de ihtisas sahibi oldu. 18 yaşına vardığı zaman büyük ve meşhur eseri olan Kanun’u yazdı. Sonra felsefenin dört doktrinine göre Şifa adlı eserini yazdı” (8)

Batının “Avicenna” adını takarak Latinleştirmek istediği İbni Sina’nın Kanun ve Şifa adlı eserleri 12. yüzyıldan 18. asrın ortalarına kadar Batıda temel ders kitabı olarak okutulmuştur. Bir batılı yazar Kanun kitabı için : “Hiçbir tıbbi eser bu kadar okunmamıştır” diyerek eserin mükemmelliğini ifade etmiştir.”

“İbni Sina’nın tıpta hem doğuda hem batıda çok önem kazanmış ve yıllarca ders kitabı yerini tutmuş olan Kanun’u 12. asırda Latinceye çevrilince, o zamana kadar batıda yazılan eserler ve söylenen sözlerin hepsi itibardan düşmüş, aralıksız altı asrı aşkın bir zaman Batı’da esas ders kitabı olarak okunmuştur. Razi’nin ve İbni Sina’nın resimleri Paris Tıp Fakültesinin holünde asılmış Batı üniversitelerine hakim olan eserleri defalarca tercüme ve tab edilerek tedrisatta esas ittihaz edilmiştir.

İbni Sina, eserlerinde 800 ilacın adından, nasıl yapıldığından ve hangi hastalıklarda kullanıldığından bahseder. 16 yaşında. Tıp diplomasını alan İbni Sina, 17 yaşında emir Nuh bin Mansuru tedavi etmiştir. Ruh hastalıkları üzerinde durmuş, delilere şefkat ve merhametle muamele edilmesini tavsiye etmiştir.

İlk şeker hastalıkları üzerinde duran, hastaların idrarındaki şekeri keşfeden ve idrardaki şeker tahlilini yapan, ameliyatlardan önce şuruba afyon karıştırarak hastaya içiren, ceninin ana rahminden iç adalelerin tazyiki ile çıktığını ilk ifade eden, kanın gıdaya taşıdığını ve kanın fonksiyonunu ilk keşfeden İbni Sina’dır.

“Aristo, kanın kalpten çıktığını gördü, fakat kanın kalbe döndüğünü göremedi. İbni Sina küçük ve büyük deveranları vezihen sezip meydana çıkardı. Aristo ve Galien, kanı ruhun makarı telakki ettiler. İbni Sina ise, doğru olarak kanın gıdaya taşıyan bir mayi olduğunu keşfetti.” (10)

Bundan başka İbni sina, cerahatsız yara tedavi usulünü ortaya koydu. İçme suları üzerinde durdu. İyi su olmayınca kaynatma ile tasfiye etme yoluna gitti. Civa ile tedavi usulünü o buldu. Ağrıları hafifletmek için şuruba afyon, ban otu, Hindistan cevizi karıştırarak ameliyatlar yaptı.

Avrupa 14. asırda hastane mefhumunu idrak edebilmişken, İslam aleminde 10. asırda yalnız Kurtuba’da elli hastane mevcuttu. “Avrupa’da akıl hastalarının XIX. Yüzyıla kadar hasta değil, şeytanla işbirliği yapmış insanlar olarak muamele gördüklerini, hatta diri diri ateşte yakıldıklarını kaydetmek icap ed er.” (11)

Müslüman Türklerde ise lanet değil, merhamet, eziyet değil şefkat görmüş ve akıl hastaları için ayrı hastaneler kurulmuştur. Darüşşifa denilen bu yerlerde çeşitli yollarla tedavi ve hayatlarının sonuna kadar insanca muamele görmüşlerdir.

İngiliz doktoru John Heward 1788’de darüşşifalara hayran kalmıştır. Dr. Kraft Ebing, 1897’de yazdığı eserinde : “Batı akıl hastalarını tedavi etmeyi Türklerden öğrenmiştir” diyerek İslam tıbbının ne derece gelişmiş ve Batı üzerinde etkili olduğunu belirtmiştir.

Atalarımız “az ye, az uyu, az konuş” atasözünü, asırlarca Avrupa’ya ilham kaynağı olan İslam tıbbının özünden çıkarmışlardır. Büyük İslam alimleri : “Çok uyuyan gözden, çok yiyen karından, faydasız sözden sana sığınırım Allah’ım” diye dua etmişlerdir. Sümrtebni Cündüp (ra), çok yemek yiyen ve sonra da kusan oğluna: “Eğer bu hal üzere ölmüş olsaydın vallahi namazını kılmazdım” demesi düşündüren bir husustur.

İmam-ı Şafi Hz.lerinin : “İlm-i tıbbın yok olması, ilmin üçte birinin elden çıkmasıdır” demesi de İslam’ın tıbba verdiği önemi belirtir.

İslam’ı ruhlarına sindiren ve hayatlarında uygulayan atalarımız da “Hekimsiz, hakimsiz yerde durulmaz” diyerek insan sağlığına büyük bir önem vermişlerdir. Seyyah İbni Batuta : “Suriye’de bereket, Anadolu’da sağlık gördüm” demiştir.

Dünyada ilk tıp eğitimi modern manada Selçuklular zamanında 1205 tarihinde Kılıçaslan oğlu Keyhüsrev tarafından kurulan tıp okulunda başlar. Bundan sonra 1217’de sivas’ta Darüşşifa kurulmuş, hastalara verilen ilaç ve yapılan masraflar vakıflar tarafından karşılanmıştır. Kayıtlara göre evlerinde yatan hastaların ayağına kadar gidilir ve hasta iyi oluncaya kadar eline harçlık verilirdi.

1339’da Bursa’da Yıldırım Darüşşifa’sı kurulmuştur.

İstanbul’un fethinden sonra, İstanbul’u bir ilim ve kültür merkezi haline getiren Fatih Sultan Mehmet tarafından 8 fakülteyi içine alan “Sahn-ı Semen” denilen devrin en büyük ilim ve kültür müessesesi olan Sahn-ı Semenden biri tıp fakültesi idi. Burada hem öğrenim hem de tedavi yapılırdı.

Fatih Hastanesinden Evliya Çelebi, Seyahatnamesinde şöyle söz eder :

“Fatih Hastanesi : 70 oda, 80 kubbe ve 200 memuru vardır. Dersiam hekim başı vardır. Gidip gelenden biri hasta olsa hastaneye götürülüp ona bakarlar, uygun ilaçlarla tedavi ederler. İpek, altın işlemeli, bürümcük gecelikleri vardı. Günde iki defa türlü türlü güzel yemekler verilir. Evkafı öylesine sağlamdır ki, vakıfnamesinde “Eğer mutlaka keklik, turaç ve sülün kuşlarının eti bulunmazsa, bülbül, serçe ve güvercin pişip hastalara bol bol verilsin” diye yazılıdır. Hastalara, divanelere deliliklerinin geçmesi için müzikçiler ve okuyucular tayin edilmiştir.” (12)

Devamla Evliye Çelebi diğer hastanelerden de şöyle bahseder :

“Süleyman Han Hastanesi : Bu şifa yurdu öyle bir deva ocağıdır ki, Allah’ın emriyle hasta üç günde şifa bulur. Çok üstad cerrahları vardır. Bu sığınılacak yeri anlatmakla dil aciz kalır.” (12)

“Sultan Ahmed Han Hastanesi : Bunun da evkafı sağlamdır. Yoksulların ve divanelerin çoğunu şifa yurduna getirirler. Zira bunun da havası güzel ve memurları sevimli ve iyi adamlardır ki, hastalara daima can ve gönülden hizmet ederler.” (12)

14 Mart 1827’de türk Tıbbıyesini kuran Mahmut II Tıbbiyenin açılış fermanında şöyle der :

“Çocuklar bu yüce binaları tıp okulu olmak üzere hazırlatarak adına Mekteb-i Tıbbıye-i Aliyei Şahane dedim. Burada insan sağlığına hizmet gibi aziz bir iş görüleceğinden bu okulu bütün öteki okullardan üstün tuttum” (13)

“Türkiye’de ordunun veteriner hekim ihtiyacının karşılamak amacı ile 1842 tarihinde İstanbul’da ilk veteriner okulu açılmıştır.” (14)

Tıp tarihinde ilk diploma merasimi 20 Eylül 1843 tarihinde Galatasaray Tıbbıyesinde yapılmıştır. Devrin padişahı Sultan Abdülmecid merasimde bulunmak ve imtihanları dinlemek üzere gelmiş, talebelerin oturmalarını söylemiştir. ( O zamanlar Osmanlı padişahının huzurunda Kırım hanlarının dışında kimse oturmazdı.) İlk imtihana Salih efendi girmiş, besmele çekerek sualleri cevaplandırmış ve tıp tarihinin bir numaralı diplomasını almaya hak kazanmıştır. Kendisine bu başarısından dolayı “Muallimlik” bugünkü deyimle Profesörlük ünvanı verilmiş, tıp ilmine bu ünvanla hizmet etmiştir.

Geçmişte olduğu gibi bugün de Türk tıbbı ileri seviyededir. Milletimize milyonlara mal olan tahsilden sonra yabancı ülkelere giden, yeni buluşları ile tıp ilmine katkılarda bulunan doktorlarımız, başka ülkelerde “tedavisi imkansız” denildiği halde, memleketimizde tedavi edilip, şükran ifadesinde bulunan hastalar bunun delilidir.

Türkiyenin tıp dalında sağladığı başarılar hala dünya sağlık teşkilatı tarafından takdirle karşılanmaktadır. 1972 senesinde Türkiye, tüberküloz sahası tatbikatı eğitim merkezi sahası olarak seçilmiş, çeşitli ülkelere mensup 14 yabancı doktor Türkiye’de verem savaş eğitimi görmek üzere gelmiş ve 20 gün eğitim görmüşlerdir.

1- AhmetGürkan, İslam Kültürünün Garbı Medenleştirmesi, S.69
2- A.Adnan Adıvar, Tarih boyunca İlim ve Din, S.147
3- Adıvar, Age.S.154
4- Gürkan, Age.S.68-69
5- Will Durant, İslam Medeniyeti, S.105, (1001 Temel Eser)
6- Gürkan, Age. S.235
7- Adıvar, Age.S.109
8- Abül Feraç Tarihi,C.1S.294-295,Ter.Ömer Rıza Doğrul
9- Adıvar,Age. S.112
10- Gürkan, Age. S.236
11- Yılmaz Öztuna, Türk Tarihinden Yapraklar, S.308
12- Evliya Çelebi Seyahatnamesinden Seçmeler,C.1S.98 (1000 Temel Eser)
13- Cevdet Paşa Tarihinden Seçmeler, C.2, S.224
14-Prof. Dr. Nihal Erk,Bilim ve Teknik Mec.Sayı:72,S.36

 

AŞI – MİKROP – KARANTİNA :

1822’de dünyaya gözlerini açan Louis Pasteur, aşıyı bulan, temizlik kurallarını ortaya koyan modern tıbbın öncüsü, bakteriyoloji ilminin temellerini atan büyük alim, mikrobun kaşifi… İşte yeni nesil Pasteur’ü böyle bilir.

İslam aleminde 7. yüzyıldan itibaren aşı bilinen bir husustur. Bir doktorumuz yazdığı eserinde şöyle diyor.

“160 Hicri senesinde ölen ve 500 kadar telif eseri olan Tavas’lı Musa İbn-i Abu Hayyam’ın El-Halis isimli kitabında, göz hastalıklarında, boğaz anjinlerinde Resulullah’ın su tavsiyesi yazılıdır.

“Mantarları alınır, rutubetli karanlık bir yerde üç gün muhafaza ediniz, üstünde küf hasıl olur. demir bir şiş alınız, kızdırınız, soğuduktan sonra üç defa küfe sürünüz, göze sürme çeker gibi sürünüz ve küfü boğaza tala ediniz.” (1)

Razi (850-932) çiçek ve kızamık hastalıkları üzerinde durmuş bu konuda kitap yazmıştır.

Müslümanlar çiçek ve kızamık hastalıklarına erken keşfettikleri aşı ile karşı koymuş öldürücü ve korku salan hastalıklar olmaktan çıkarmışlardır. “Penisilin ve asper gelius’un küf maddesini, yük eşeklerinin koşum takımlarıyla mantarlardan elde ediyorlar, bunları işleyerek iltihabı yaralarda kullanıyorlardı. Boğaz iltihabında ise, küflü ekmeğin yeşilimsi tozunu hastanın boğazına kuvvetle üflüyorlardı. Mikro organizmanın iltihapları durdurucu tesirlerinin Müslümanlar tarafından bu derece erken öğrenilmesinin hayranıyız.” (2)
Hastalıklar Avrupa’da ölüm ve dehşet saçarken Türklerde keşfedilen aşı sayesinde kolaylıkla önlenebiliyordu. Bu konuda memleketimizde uzun müddet kalmış olan Lady Montagu şöyle diyor :

“Bizde pek çok yaygın ve zalimane olan çiçek hastalığını burada keşfettikleri bir aşı ile önlüyorlar. Bir çok koca karının san’atları sırf bu ameliyatı yapmaktır. “devamla bu aşıların ceviz kabukları içinde saklandıklarını yazıyor.” (3)

Türkiye’de durum bu iken bugün medeni sayılan ülkelerde aşı bilinmediği gibi hastalıklara karşı ilaçla tedaviye karşı çıkılıyordu. “Amerika’da aşı aleyhtarlığı otuz yıl kadar şiddetle devam etmiştir. Önce 1721 yılında Bostan şehrinde Dr. Boylston isminde bir zat, ilk aşı ameliyesini kendi oğluna uygulamışsa da, şehrin büyükleri bu ameliyeyi bir daha tekrar etmekten doktoru men ettikleri gibi, bunun bir insanı zehirlemekten farkı olmadığını, bu sebeple doktorun adam öldürmeye teşebbüsten sanık olarak muhakeme edilmesi lazım geldiğini iddiaya kadar vardılar. Hatta Boylston’un hayatı uzun zaman tehlikede kaldı. Geceleri evinden çıkamaz hale geldi. (4)

Netice olarak Tıp tarihinde aşıyı bulma ve kullanma şerefi Müslümanlara aittir. Müslümanların yaptığı keşifler, Avrupa tıbbına ilham kaynağı olmuştur.

1-Dr. Münir Derman, Allah Dostu Der ki, S.78

2-Dr. Sigrid Hunke, Avrupanın Üzerine Doğan İslam Güneşi, S.202

3-Lady Montagu, 1 Nisan 1717, Edirne tarihli Mektubundan

4-A.Adnan Adıvar, Tarih Boyunca İlim ve Din, S.276-277

MİKROP :

18. yüzyıl Avrupasında yıldızlar, şeytanlar ve kötü ruhlar hastalıkların sebebi olarak görülüyor ve hastalıklarla mücadele edilmediği gibi, hastalıkların nedenleri de araştırılmıyordu. Böylece en basit hastalıklar bile salgın hale geliyor ve ölüm saçıyordu.

İslam aleminde ise asırlar önce hastalıklar üzerinde durulmuş, hastalıkların nedenleri ve tedavi şekilleri araştırılmıştır. Çünkü İslam Dini, insanların kendi elleri ile kendilerini tehlikeye atmamalarını, her derdin bir dermanı olduğunu bildirmiş ve insanların tedavi olunmalarını emretmiş, her konuda olduğu gibi hastalıklar konusunda da açıkça değil işaretler yolu ile bilgiler verilmiştir.

Hastalıklardan ve hastalıkların nedenlerinden açıkça bahsedilemezdi. Çünkü İslamiyet her devre hitap etme özelliğine sahiptir. Eğer açıkça bahsedilseydi, İslam’ın hükümleri her devirde geçerliliğini koruyamazdı. Bedeviye hitap ettiği gibi medeniye de hitap eden İslam, bazı konularda açık hükümler ortaya koymuş olsaydı, İslam’la ilk karşılaşan insanların kafaları, akılları almayacak, tenkitler olacak ve İslam’ı kabul etmeyeceklerdi. Daha sonra da demode olacaktı. Bundan başka çalışmaya, gayrete, akla ve ilme iş kalmayacaktı.

Diyelim ki, mikrop konusunda İslam, VII. Yüzyılda bir avuç pis suda binlerce canlı mikrop vardır. Hastalıkların sebepleri bunlardır demiş olsaydı. Araplar bakıp göremeyecek ve bunu anlamayacak, dolayısıyla İslam’ı kabul etmeyecekti. Bunun için İslam bazı konuları açıklıkla değil, işaretle hükümler ortaya konmuştur.

İslam Peygamberi :

“Tozlardan, pisliklerden sakınınız. Zira onlardan Nemse denilen illet arız olur.”

“Vebadan aslandan kaçar gibi kaçınınız.”

“Hiçbir hastalığın kendi kendine sirayeti yoktur. “buyurarak hastalıkların kendi kendine değil Nemse denilen illet yolu ile meydana geldiğini veba mikrobunun aslana benzediğini ifade etmiştir.

622 tarihinde Mekke’den Medine’ye göç eden İslam Peygamberi, Medine’de sıtma hastalığının yaygın olduğunu görmüş ve bataklıkların hastalığın nedeni olduğunu söyleyip, 30 bin hurma fidanı diktirerek bataklıkları kurutmuştur. Daha sonra mikropların barındığı ve yayılmasına sebep olduğu pisliğe karşı çıkmış, temiz olmayı, temizliğe dikkat etmeyi emretmiştir.

X. asırda yaşamış büyük Türk bilgini İbni sina, 12. yüzyıldan 18. yüzyıla kadar Batı’da ders kitabı olarak kabul edilmiş, Batı tıbbına ilham kaynağı olan “Kanun” adlı eserinde hastalıklar ve tedavi şekilleri üzerinde durmuş ve ilaçların elde edilişinden bahsetmiştir. Sağlıklı su elde edebilmek için suyun kaynatılmasını tavsiye etmiştir. En önemli husus da hastalıkları meydana getiren mikroplardan bahsetmiş ve : “ Hastalıkları yapan bir kurttur. Ne yazık ki onu görecek elimizde mevcut bir aletimiz yoktur. Temizlik bu gibi kurtlardan ileri gelen hastalıkların önünü alır” demiştir.

Bu konuda kayda değer bir kişi de Fatih gibi bir eser yetiştiren Akşemseddin’dir. Akşemseddin Maddet-ül-Hayat adlı eserinde hastalıklar ve sebepleri üzerinde durmuş, mikroplardan bahsetmiş, mikropları tarif etmiştir. Hatta mikropların kuluçka sürelerini de açıklamıştır. Yalnız “mikrop” adını kullanmamıştır. “Küçük canlı varlıklar” deyimini kullanmıştır.

“Akşemseddin, bilhassa bulaşıcı hastalıklar üzerinde durmuştu. Çünkü o devirde salgınlar büyük tahribat yapmaktaydı. Nihayet araştırmaların sonunda vardığı neticeyi “Maddet-ül-Hayat” adlı eserinde şöyle ifade etmiştir : “Hastalıkların insanlarda teker teker peyda olduğunu sanmak hatadır. Hastalık insandan insana bulaşma yolu ile geçer. Bu bulaşma ise, gözle görülemeyecek kadar küçük, lakin canlı tohumlar vasıtasıyla olur.”

İşte böylece bu büyük Türk hekimi beş yüz yıl evvel mikrop teorisini ortaya koymuştur. Pastör aynı neticeye “hem de teknik araçların yardımcılığıyla- ancak dört yüz yıl sonra ulaşabilmiştir. Buna rağmen teori ona mal edilmiştir.” (1)

İslam Peygamberinden, İbni Sina’dan ve Akşemseddin’den sonra Pastör mikrobun kaşifi sayılamaz. Bu konuda ona verebileceğimiz bir şeref payesi yoktur. Çünkü Pastör’ün bulduğu şey mikrobun kendisi değil, “Mikrop” kelimesidir.

  1. 1-Ahmet Gürkan, İslam Kültürünün Garbı Medenileştirmesi, S.244

 

e) KARANTİNA :

Karantina son yüzyılın icadı değildir. Türk tarihinde ve İslam tarihinde çok eskiden bilinen ve uygulanan korunma şekli idi.

Ortaasya Türklerinde salgın hastalıkların yayılmasını önlemek için hasta en yakınlarından bile ayrı tutulur ve karantina altına alınırdı. Bu iş için “Kamların hastalık ve ölüm zamanlarında vazifeleri çok ehemmiyet kazanırdı. Bir kimse hasta olunca ona evinin yakınında bir çadır kurlur, çadır üzerine işaretler konularak başkalarının yaklaşmamaları belirtilirdi.” (1)

İslam tarihinde de karantinanın İslam Peygamberi ile başladığını görüyoruz. İslam Peygamberinin :

“Cüzamlıdan aslandan kaçar gibi kaçınız” buyurarak salgın ve bulaşıcı hastalıklara tutulanlardan uzak durulmasını ermemiş olması, Müslümanların salgın hastalıklara karşı tedbirli olmalarını sağlamıştır.

Diğer bi hadislerinde de :

“Bir yerde veba olduğunu işitirseniz sakın oraya girmeyiniz. Sizin bulunduğunuz yerde veba zuhur ederse oradan da çıkmayınız.” Buyurarak korunma ve tedbirin nasıl olacağını ifade etmiştir.

“Sakın hasta olan deveyi sağlam olan devenin yanına sokmayınız” buyuran İslam Peygamberi hastalıkların hastalardan yakınlık yolu ile geçtiğini, hasta olmamak için hastalara yaklaşılmaması gerektiğini belirtmiştir.

Hz. Ömer (ra) Şam’a gittiğinde, Şam’da veba salgını bulunduğunu işitir işitmez derhal geri dönmüştür. Hatta Ebu Ubeyde :

– Ya Ömer, Allah’ın kazasından mı kaçıyorsun ? Deyince Hz. Ömer şu cevabı vermiştir.

– Evet, Allah’ın kazasından yine Allah’ın kaderine kaçıyorum ve iltica ediyorum.

İslam’da alınyazısı ne yapalım, yazılmışsa olur düşüncesi değil, tedbir almak ve korunmak esastır.

 

  1. 1-Prof. Dr. Osman Turan, Türk Cihan Hakimiyeti Mefkuresi Tarihi,C.1, S.56

 

f) TEMİZLİK :

Temizlik, sağlık ve sıhhat için ilk şarttır. Sağlık ve sıhhat ise hayat için en gerekli şeydir. Kanuni Sultan Süleyman :

“Halk içinde mu’teber bir nesne yok devlet gibi,
Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi.”

Derken sıhhatin insan için önemini belirtmiştir.

İnsanlığa ve medeniyete ayak uydurmakta geciken Avrupa, daha düne kadar yıkanmayı bilmiyor, temizliği dine aykırı buluyordu. En önemlisi tuvalet yoktu.

Batı yıkanmayı haçlı seferlerinden dönen muharip askerlerin dönüşlerine kadar reddediyordu. Ne kendileri yıkanır, nede elbiselerini yıkarlardı. Giyilen elbise, eskiyip giyilmez hale gelinceye kadar sırttan çıkarılmazdı. Haçlı saldırıları sırasında Türklere esir düşen askerlerin kokularına Türkler tahammül edemedikleri için onları yıkanmaya mecbur tutmuşlardı.

Hıristiyanlığın Kutsal kitabı İncil’de : “Yıkanmamış ellerle yemek insanı kirletmez” (1) denilmektedir.

“Tanrının emirlerine itaat ederek yaşamaya önem veren Hıristiyan sofular, ortaçağın ilk devirlerinde yıkanmazlardı. Azizelerden Elisabeth yıkanma zevkinden öylesine kaçınıyordu ki, kokmaya başlamış, etrafındakiler bu kokuya dayanamaz hale gelince onu yıkanmaya zorlamışlardı. Kadıncağız su ile temasa gelir gelmez fırlayıp kaçtı. İşlediği günahtan dolayı tevbe ve istiğfara başladı.” (2)

“Rahipler beden temizliğini ruh temizliğine aykırı sayıyor ve vücutlarını yıkamaktan çekiniyorlardı. Onların nazarında insanların en müttekisi temizlikten en uzak olan, necaset ve kötülüklere en çok giren kimseydi. Rahip Ethines der ki : “Rahip Antoni ömrü boyunca ayaklarını yıkama günahını irtikab etmemiştir. Rahip Abraham’ın yüzüne veya ayağına elli sene su değmemiştir. “İskenderiye Rahibi bir müddet sonra pişman olarak der ki : “Yazıklar olsun ! Bir zamanlar yüzün yıkanmasını haram addederdik. Şimdi ise haramlara giriyoruz.” (3)

“XVI. Yüzyılın en ünlü heykelcisi Michalengelo’ya babası bir mektubunda şöyle yazıyordu : “Yıkanmaktan sakın. Her tülü hastalık sudan gelir. Gerekirse adam tut, kirlerini kazıt ama, sakın yıkanma ! “

XVII.XVIII. yüzyıl Fransasında insanlar yalnız doğup vaftiz edildikleri zaman suya girerlerdi. Kadınlar, erkekler ağır kokular sürerek kir kokularını örtmeye çalışırlardı.” (4)

“18. yüzyılın sonlarında Versailles’i basan ihtilalciler Kraliçe Marie Antoinette’in banyosunu görünce, Kraliçeye “Bu lüzumsuz ve kimsenin kullanmadığı lüksten dolayı lanet etmiş ve çok şaşırmışlar, banyoya girerek eğlenmişlerdir.” (5)

XVIII. yüzyılın alimlerinden J.J. Ruso saatlerce lazımlık üzerinde oturma adetindeydi. Bu halde edebi münakaşalar yaptığı ve misafirlerini lazımlık üzerinde karşıladığı olurdu. Bu durum o günün Fransa’sında ayıp sayılmazdı.

“J.J. Rousseau saatlerce lazımlıka otururdu. Orlean Dükü etrafında hizmetkarları, lazımlığa kurulmuş Noailles Dükünü o vaziyette kabul etmişti.” (6)

“İnsan, sokaklarda ancak ortadan yürürse başına bir şey dökülmesinden masum kalırdı. Her an bir pencere açılır, “Gare Leau” ihtarını işitmemiş olmak bedbahtlığına uğrayan şahıs bir oturak, yahut kirli bir kova muhteviyatını başından aşağı giyerdi.” (7)

Sokakları kirleten, herkesi rahatsız eden pis kokular karşısında yetkililer Paris’te halkın evlerde lağım çukurları açılmasını, lazımlıkları pencerelerden sokaklara dökmemesi kararını aldılar. Fakat bu karara uyan olmadı. Halk eski alışkanlıklarından kurtulamıyor, lazımlıkları sokaklara döküyordu. “1780’de halkın protestosu üzerine polis, oturak vesair kapların pencerelerden sokağa dökülmesini yasak etti.” (8)

“Türkler haklı olarak temizliğimiz konusunda bizi tenkit ediyorlar. İspanya’da (hiçbir erkek ve kadın ömründe iki defadan fazla yıkanmamıştır” (9)

Avrupa’da olduğu gibi Türklerde de durum aynı değildir. Türkler temizliği çok seven bir millettir. Tarih boyunca kendisi temiz, elbisesi temiz, oturduğu yer temiz olarak yaşamışlardır. Türklerde “aslan yatağından belli olur” atasözü meşhurdur.

Türklerin hayatında temizlik hayat anlayışları ve dinleri icabı mühim yer işgal ederdi. “Avrupa’nın ancak XVIII. Yüzyılda yıkanmaya alışmasına karşılık Bizanslı Priscos’un da dikkatini çektiği gibi V. Yüzyılda Attila’nın ordugahında hamamlar mevcuttu.” (10)

“Türkler öteden beri temiz bir millettir. İslamlığın temizliğe ait hükümlerini de büyük titizlikle benimsediler. İstanbul’u aldıktan sonra binlerce hamam yaptılar. Her evde hamam bulunduğu gibi, Mesela XVII. Yüzyılda yalnız İstanbul’da 168 çarşı hamamı vardı. Türk hamamları XVIII. Yüzyıldan beri Batı’ya örnek olmuş, onlara yıkanmayı, temizliği öğretmiştir.” (11)

“Yıkanma kültürünün, Batı’ya nazaran Doğu’da daha eski olduğunu unutmamalıdır. Türk kültürünün bu hususta da Batıya tesir yaptığına hayret edilmemelidir.” (12)
“Türklerin yaşama tarzlarında çok temiz oldukları, temizlik ve ibadet hususunda çok titiz davrandıkları bir gerçektir. Yıkanırken kullandıkları suyun vücutlarının kirlerini temizlediği gibi günahlarını da alıp götürdüğüne inanırlar.” (13)

1554-1562 yıllarında Türkiye’de Avusturya Sefiri olarak vazife gören Ogier Ghiselin De Busbecg, bir dostuna yazdığı 1 Haziran 1560 tarihli mektubunda şöyle demiştir. :

“Türkler vücut temizliğine çok dikkat ederler. Kirli, pis olanlardan tiksinirler, vücut pisliği onların nazarında ruhun pisliğinden daha fenadır. Bundan dolayı sık sık yıkanırlar. Türkler temizliği çok severler. Kire tahammül edemezler. Sofradan kalkar kalkmaz ellerini ağızlarını yıkarlar.”

D’Ohsson da Türklerden şöyle bahseder :

“Yemeklerin başında ve sonunda dinin emrettiği şekilde kısa bir dua okunur. Sofraya hiçbir zaman eller yıkanmadan oturulmaz. Sofradan kalkınca da sakal ve bıyık mutlaka sabun köpüğü ile temizlenir.” (14)

“Türkiye’de hiçbir kimse evde yere tükürmediği gibi, sokakta da tükürmez. Bu iş için mendil kullanır; evlerde ise bir sehpaya yahut koridorlarda bir köşeye konan fayans veya porselen hokkalar bu işi görür.(15)

1655 tarihinde İstanbul’a gelen Jean de Thevenot : “Türkler çok yaşıyorlar, az hastalanıyorlar. Zannediyorum ki, bu muhteşem sıhhatinin sebebi Türklerin yıkanmayı, temizliği çok sevmeleridir. Türkler sık sık yıkanırlar ve mutedil yer içerler. Hem miktarı hem de çeşidi az yemek yerler, ekseri de asla şarap içmezler. Beden hareketlerine de ehemmiyet verirler.”

“Türkler çok yıkanıyorlar, bundan ötürüdür ki, hem temiz hem de sıhhatlidirler. Şehirlerde birçok hamamlar var. Hatta en sefil ve bakımsız bir kasabada bile hiç olmazsa bir hamam bulunur.” (16) Dedikten sonra Türk hamamlarını tasvir etmekte ve buralarda hırsızlık denilen şeyin hiç görülmediğinden söz etmekte, “Edep yerlerinin görünmesi Türklerde en büyük ahlaksızlık sayılır” demektedir.

Yakın zamana kadar yıkanma, temizlik gibi insan sağlığı için gerekli olan hususların bilinmediği Avrupa’da mendil de bilinmiyordu.
“XVIII. yüzyılda bile mendil kullanmak, kibarlar arasında lüzumlu sayılmıyordu. Mareşal Turenne’in (1611-1675) hazır bulunduğu bir mecliste yüksek rütbeli bir asilzade olan Hauterive De L’Aubespine yemek esnasında bir parmağıyla burun deliğini kapayarak öbür delikteki sümüğü ok hızıyla şömineye püskürtüverdi. Bir tabanca sesine benzeyen infilak karşısında Ravigny, hazırunun pek hoşuna giden bu cümleleri kullandı. “Azizim yaralanmadınız ya.” (17)

“Avrupa’ya en geç ve en güç girebilen şey olan mendildir. Fransız Mondandon, Alman Von le Coq, Rus Bartold vesaire gibi alimler burun mendilinin Avrupa’ya ancak XVI. Asırda Venedik yolu ile intikal edebildiğine müttefiktirler. Orta asya Türklerinin mendil kullandıkları Türkistan fresklerinden başka Kaşgarlı Mahmud’un kaydı ile ve XI. Asırda Anadolu’ya yerleşip bugünkü Türkiye devletini kuran Oğuz Türklerinin de mendilsiz olmadıkları selçuknamelerle sabit olduğu halde, bu kadar basit ve zaruri bir şeyin Anadolu’dan Avrupa’ya tam beş asırda, yani İstanbul’un fethinden bir asır kadar sonra geçebilmiş olması pek şaşılmayacak bir şey olmasa gerek ! “ (18)

Mendil Türkler tarafından çok önce kullanılmış ve Avrupa mendil kullanmayı Türklerden öğrenmiştir. “Kaşgarlı Mahmud’un belirttiği üzere Türkler burun temizlemek için cepte ipek bir kumaş parçası (mendil) taşıyor ve buna”Ulatu” adını veriyorlardı. Nitekim Kaşgarlı Türklerin ütü yapmayı bildiklerini ve bizzat bu kelimeyi kullandıklarını söyler. Avrupalılar mendil kullanmayı XV. asırda Türklerden öğrenmişlerdi.” (19)

Türklerin dini İslam, temizlik dinidir. İslam Dini her şeyden önce insan sağlığının ve sıhhatinin korunmasını esas almıştır. İslam’ın en güzel kurallarından biri temizliktir. Hatta temizlik, dinimizce imanın yarısı sayılmıştır. Çünkü Allah nimetlerinin en güzeli olan sıhhati kulunda görmek ister. İnsanın her türlü sorumluluğunu yerine getirebilmesi için sıhhatli olması şarttır. Bunun için İslam, geleceğin insanının bile muhtaç olduğu kurallar koymuştur. Mesela; namaz kılmak, kur’an okumak, camiye girmek için abdest almak, taharet, etek ve koltuk altı tıraşı olmak, yemeklerden evvel ve sonra elleri, ağzı yıkamak, gusletmek, sünnet olmak, misvak kullanmak gibi Allah’ın emirleri ve Peygamberin öğütleri bu kurallardan bazılarıdır.

Bu konuda Allah’ın bazı buyrukları şunlardır :

“Allah temizleri ve temizlenenleri sever.” (Tevbe : 108)
“Allah hem çok tevbe edenleri sever, hem de çok temizlenenleri sever.” (Bakara : 222)

“Muhakkak ki O Kur’an çok şerefli bir Kur’andır. Onu tam bir surette temizlenmiş olanlardan başkası el süremez.” (Vakıa : 77-79)

“Ey iman edenler, namaza kalktığını zaman, yüzlerinizi ve dirseklere kadar ellerinizi ve başlarınıza meshedip, her iki topuğa kadar ayaklarınızı yıkayınız. Eğer cünüp iseniz boy abdesti alınız.” (Maide : 6)

“Giydiğin elbiseni her çeşit pislikten temiz tut.” (Müddessir : 4)

İslam Peygamberinin bazı öğütleri de :

“Size gelmesi ihtimali olan tehlikelere karşı koruyucu tedbirler alınız”

“Temizlik imandandır”

“Temizliğe devam ediniz ömrünüz uzun olsun.”

“Suyun kasesi bin altına olsa da yıkanma imkanınız varsa her gün yıkanınız.”

“Yemeğin bereketi evvel ve sonra elleri, ağzı yıkamaktadır.”

“Hoşlanmadığım üç şey vardır : Cimrilik, Tembellik ve pislik.”

“Evlerinizin önünü ve çevrenizi temiz tutunuz.”

“Eğer ümmetime güçlük olmasaydı her namaz vaktinde misvak (diş fırçası kullanmayı emrederdim.”

“Sararmış diş ve kokmuş ağızla yanıma gelmeyiniz.”

“Misvak kullanmaya devam ediniz, onda on haslet vardır:

  1.  Ağzı temizler,
  2.  Rabbi razı eder,
  3.  Melekleri ferahlandırır,
  4.  Gözü canlandırır,
  5.  Dişleri temizleyip beyazlatır,
  6.  Diş etlerini kuvvetlendirir,
  7.  Diş aralarında akalan artıkları temizler,
  8.  Yemeği hazmettirir,
  9.  Balgamı keser,
  10.  Meleklerin hazır olmalarına sebep olur, namazın ecrini artırır ve şeytan o kimseden uzaklaşır.”

“Sünnet olunuz, çocuklarınızı sünnet ettiriniz.”

İman kadar sağlık konularına da önem veren İslam Dini, Müslümanların bu kurallara uymasını ve erkeklerin sağlıkları için sünnet olmalarını emretmiştir.

Tıp otoritelerinin bugün sağlık tedbiri olarak nitelendirdiği İslam’ın sünnet olma emri sağlık ve temizlik sembolüdür. 12 Temmuz 1972 tarihinde Prof. W. Kiessling : “Kanseri önlemek için bütün Alman çocuklarını Müslümanlar gibi sünnet ettirmeliyiz” demiştir. İşte İslam’ın bazı kişilerce çocuklara acı vermek olarak değerlendirilen bir emrinin on dört asır sonra Batılı bir profesör tarafından sitayişkar ifadesi…

1- İncil, Matta, Bab:15/20
2- Ahmet Gürkan, İslam Kültürünün Garbı Medenileştirmesi, S.69
3- Abul Hasan Ali NEdevi, Müslümanların Gerilemesiyle Dünya Neler Kaybetti, S.135,        Tercüme: İ.Düzen, M.Topuz
4- Hayat Ansiklopedisi, “Hamam” Maddesi
5- Yılmaz Öztuna, Büyük Türkiye Tarihi, C.11,S.274
6- Gürkan, Age.71
7- Age.S.70
8- Age.S.71
9- Manuel Serrano Y.Sanz,Türkiye’nin Dört Yılı, S.175, (1000Temel Eser)
10- Doç. Dr. İbrahim Kafesoğlu, türk yurdu Dergisi
11- Hayat Ansiklopedisi, “Hamam” Maddesi
12- Prof. Gaze Feher, Türk Kültürünün Avrupaya Tesiri,S.317
13- Rıcaut (İngiliz Elçilik Katibi), Türklerin siyasi Düsturları,S.317
14- D’Ohsson, 18 Yüzyıl Türkiyesinde Örf ve Adetler,S.32, (1001 Temel Eser)
15- Age.S.64-65
16- İstanbul ve Türkiye,S.28-29, Çev.Reşad Ekrem Koçu
17- Gürkan,Age.S.67
18- İsmail Hami Danişmend, Türklük Meseleleri, S.99
19- Prof. Dr. Osman Turan, Türk Cihan Hakimiyeti Mefkuresi Tarihi,C.1,S.113

 


Bu yazıyı 1.193 kişi okudu.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here