Türk İslam Tarihinde Adalet Anlayışı

Adalet, hak sahibine hakkını vermek, haksızlıktan kaçınmak, haksızlığı düzeltmek ve ölçülü hareket etmek anlamlarına gelir. Adaletin zıddı, zulüm ve insafsızlıktır.

Tarihte adalet temeline dayanan idareler uzun ömürlü olmuş ve idare edilenler için kelimenin tam manasıyla huzurun gerçekleşmesini sağlamıştır. Sağlanan huzur içinde düşmanlıklar, menfaat çarpışmaları ve çözülmeler gibi felaketler görülmemiştir.

XX. Yüzyılın insanı sömüren kapitalizmin ve Komünizmin aç gözlülüğüne karşılık, adil Türk idaresi tarih boyunca mazlum insanların arzuları olmuş ve Türkler, kurtarıcı olarak beklenmiştir. Çünkü Türkler hiçbir konuda emperyalist bir zihniyet taşımamış, kılıçlarını çekip zulüm ve baskı ile insanlık şeref ve haysiyetini lekelememişlerdir. Girdikleri yerleri harabeye çevirmemişler, fethettikleri ülkelerin kültür kaynaklarını kurutmamışlardır. Aksine adalet anlayışları ile zayıfları ve mazlum insanları kendi zalim idarecilerinin zulmünden kurtarmışlar, adaletle onları korumuşlardır.

Türkler’ in siyaseti, adaletsizlik değil, adaleti yaymak, zulmü yok etmek idealine dayanır. Bunun için Türklerin en çok sevdikleri şey adalet olmuştur. Asla adalet ve insafı elden bırakmamışlardır. Bugün Yunanlılaştırılmaya, Ruslaştırılmaya ve Çinlileştirilmeye çalışılan esir Türklerin ızdırap verici manzaraları gibi vahşet ve zulmün benzerine Türk tarihinde rastlanamaz.
Türkler hakkında ileri sürülen yersiz isnat ve iftiraların tarih tetkik edilirse asılsız ve mesnetsiz oldukları kendiliğinden ortaya çıkacaktır.

Bu konuda William Pih, şöyle der: “Türkler hiçbir adaletsizlik yapmamışlardır. Fakat hep bunun kurbanı olmuşlardır.”

Tarih şahittir ki, Türkler bütün insanlara karşı daima merhametli davranmışlar ve ihsanda bulunmuşlardır. Türklerin merhameti ve ihsanı, yalnız kendi ırk ve dindaşlarına değil, diğer bütün milletlere ve dinlere mensup insanlara da şamil olmuştur. Türklerde zulüm yoktur, cebir yoktur. Hakimiyetleri altında yaşayan insanları dil,din,örf ve adetleri, can, mal, ırz ve namus emniyetleri ile beraber korudukları bir hakikattir. Türkler iktidarlarının uzandığı yerlerde harabelerin arasından geçip, şan ve şöhrete ulaşan bir millet olmamışlardır.

Daha evvel Türklere insanlık dışı davranışlarda bulunan düşmanlarını bile yendikten sonra halkı tutsak saymamışlar, şehri yağmalamamışlar, onlara Türklüğe yakışır şekilde davranmışlardır. Türk’lere zulmeden barbar insanlara asalet dersi vermişlerdir.

Burada karşılıklı bir-iki olayı karşılaştırmakta fayda vardır :

Haçlılar Kudüs’ü alınca 70.000 müslümanı kılıçtan geçirmişken bir sene sonra Kudüs’ü alan Selahaddin-i Eyyubi bir tek Hıristiyanın burnunu bile kanatmamıştır. Müslümanlar arasında İsa (AS) dan saygı ile bahsedilirken, İncil’e iman, iman esaslarından sayılırken Hıristiyanların İslam Dinine, İslam Peygamberine dolayısıyla Müslümanlara duydukları kin ve nefret, onları kudurtacak hale getirmiştir.

II. Murat’ın Selanik seferi sırasında Hıristiyanlardan hiçbiri hayatları karşılığında dinlerini değiştirmeye zorlanmadı. Kiliseleri kapatılmadı. Dini inançlarına ve hürriyetlerine dokunulmadı. Türk-İslam siyasetinin gereği olarak zulme kalkışılmadı.

II. Sultan Selim tarafından gerçekleştirilen Kıbrıs’ın fethinden sonra gönderilen hattı hümayunda Türk-İslam siyasetinin icabı olarak şöyle denilmiştir.

“Kıbrıs Beylerbeyine, Kadısına ve Defterdarına Hüküm ki :

Kıbrıs adası, aslanca dövüşen ordularım tarafından yeni alınmış bir diyar olduğundan yerli ve fakir halka, harp icabı maddi ve manevi zarara uğramış olup bu yüzden ızdırap çekmektedir. Onlara adaletle, şefkatle muamele ediniz. Rahatlık içinde yaşasın, iş ve güçlerine sahip olup kazançlarına baksınlar. Az zamanda kalkınarak refah ve saadete ermeleri için mahkemelerde, vergi alınmasında, velhasıl her türlü devlet işinde koruyunuz. Onlar bize koruyucu Allah’ın bir emanetidir. Devletin şanına onları korumak ve himaye etmek yaraşır. Her biri ırzından, canından, malından emin olarak gönül rahatlığı içinde yaşasın, iş ve güçlerine sahip olup kazançlarına baksınlar. Benim adaletim bunu icap ettirir. Bu emrimin yerine getirilmesi için her biriniz uyanık ve dikkatli olunuz. Aksini duyarsam, beyan oluna özrünüz kabul olmak ihtimali yoktur, ona göre gaflet etmeyesiniz.”
A.de Lamartine (1001 Temel Eser ) Sona Doğru adlı eserinde Batının gösterdiği vahşet örneklerinden birini naklederken der ki : “Uyvar önlerine gelen Lorraine Dükü 19 Ağustos 1685 günü yapılan bir saldırıdan sonra kaleyi düşürdü. Türklerin kalenin burçlarına diktikleri beyaz teslim bayrağını görmemezlikten gelen almanlar, Türk erkeklerini kılıçtan geçirdiler. Kadınları çocukları Hıristiyan ordusunun kumandanlarına sattılar. Paşanın kesik başını ise Viyana kapısına astılar.”

Türkler, diğer milletler gibi zalim olmamışlardır. Eğer ülkeleri fethettikten sonra himayeleri altına adlıkları insanlara gaddar davransalardı, asırlarca süren hakimiyetlerini devam ettiremezlerdi.

Halide Edip Adıvar, 23 Mayıs 1919’da Sultan Ahmet’te yapılan mitingde “Türklere zalim diyenler öyle günah işliyorlar ki, tarihin karşısında onların günahlarını bütün denizlerin bitmez tükenmez suları bile yıkayamayacaktır” demiş. Türklere yapılan isnat ve iftiraları reddederek, misliyle istilacı ve emperyalist milletlere iade etmiştir.

Türkler, insanlık anlayışlarının gereği olarak insana büyük değer vermişi ona hizmet etmeyi kutsal görev bilmiştir. İnsanlığın idaresinin Türklere verildiğine inandıkları için insan zavallı, aciz ve horlanan varlık durumuna düşürülmemiştir. “İnsan”, “adalet”, “Müsamaha” Türk düşüncesinde kutsal kavram olmuş, zulüm ve haksızlığa asla yer verilmemiştir. Ayrıca Türk kültüründe köleci devlet anlayışı yoktur. Türk devlet adamları saltanat sürüp insanları ezmemişlerdir. Savaşların sonunda mağlup milletler öldürülmemiş, malları yağmalanmamış ve onların üzerinde zalim bir baskı rejimi kurulmamıştır. Oğuz Han, mağlup ettiği milletlere “Askerlerim mallarınızı yağmaladılar mı, size baskı yaptılar mı ?” diye sorar, “Hayır” cevabını alınca da Allah’a şükrederdi. Ondan sonra da merhametle, adaletle davranırdı. Türk töresine göre yağmacılığın ve zulmün cezası çok ağırdı. Askerlerden herhangi biri yağmacılık yapacak olsa derhal idam edilirdi.

Melik Şah için tarihçi Mathieu: “Kalbi Hıristiyanlara karşı şefkatle dolu idi. Fethettiği ülkelerin halkına baba gibi davranırdı. Bu yüzden Rumlar ve Ermeniler Onun idaresine kendi rızaları ile girdiler” der.

Türk idaresi, kılıç kuvveti ve zulüm üzerine kurulmadığından Alpaslan, Bizans halkı tarafından kurtarıcı olarak karşılanmıştır. I. Murad zamanında Balkan milletleri, Latin kilisesine bağlanma yerine, adil Türk idaresini tercih etmişlerdir. II. Murat, bir ferman yayınlayarak: “Tebaamdan Müslüman olanları camide, Hıristiyan olanları kilisede, Musevileri de havrada görmek isterim” derken din ve vicdan konusunda Türk düşüncesini açık bir şekilde ortaya koymuştur.

Türkler, zulme ve adaletsizliğe karşı her zaman keskin kılıç olmuşlardır. Kaşgarlı Mahmut: “Türkler ile beraber olan kavimler aziz oldu. Böyle kavimler, Türkler tarafından her arzularına eriştirildi. Türkler himayelerine aldıkları milletleri kötülerin şerrinden korudu” der. Bu doğrudur. Türkler en güçlü oldukları devirlerde bile kimseye kötü davranmamışlar, hatta kendilerine karşı ettikleri yemini bozanlara karşı bile verdikleri sözde durmuşlardır. Fethettikleri yerleri adaletle fethetmişler, beyleri tarafından zulümle incitilmiş halk, Türkleri kurtarıcı olarak karşılayıp adil idarelerine sığınmışlardır.

Türk atları Vistül’den su içmeyince bize adalet yoktur” diyen Lehliler gibi birçok ülke insanı Türk adaletinin özlemini duymuştur. Çünkü Türk idaresi altında herkes mutlu yaşamış, kendi idarecilerinin ve dindaşlarının zulmünden bıkanlar için Türk idaresi sığınak olmuştur.

“Adil”, “Müsamahakar”, “Sözüne sadık”, “Merhametli” gibi sözlerle kendisinden bahsedilen Türklerin şefkat ve insanlık hissini inkara imkan yoktur. Türk adaleti sayesinde herkes sulh sükun içinde yaşamıştır. Daha da ileri giderek diyebiliriz ki, sürüye çoban, hazineye bekçi gerekmemiş, kurtla kuzu aynı yerden su içmiştir.

Türkler, hangi dinden, hangi milletten olursa olsun haksızlığa uğrayan herkese açık divanlar kurmuş, halka zulmettiği sabit görülen Ferhat Paşa, padişahın damadı olduğu halde idam edilmiştir. Kanuni’ye : “Padişahım bizim işlerimizi adalet üzerine görmen senin vazifendir. Bu kutsal görevi yerine getirmezsen seni Allah’a şikayet ederim” diyen köylü azarlanmadığı gibi atını bir Hıristiyan’ın ekin tarlasında doyuran yeniçeri ağası en ağır ceza ile cezalandırılıyordu. I. Murat, Konya’yı muhasara etmiş ve kimsenin malına canına ilişilmemesini emretmişti. Fakat birkaç asker yağma yapınca sultan Murat’ın emri ile idam edilmiştir.

II.Murat, hazineyi zenginleştirme teklifinde bulunan vezirine nasıl zenginleştireceğini sorar. Vezir, halktan bazılarının fazlasıyla zengin olduğunu ve bunların parlarının bir miktarının alınabileceğini söyleyince Padişah, fena halde hiddetlenmiş, vezirin vazifesinden alındığını bildirirken yanındakilere :

-Bizim askerimiz gazi askerdir. Bir padişah haram yer ve askerine haram yedirirse, asker harami olur” der.

Yer yüzünde Türkler kadar adalet ve hakkaniyet gösteren bir başka millet gösterilemez. Adaletin muhteşem tablolarını çizen Türklerin bu ayrıcalığının nedeni karakter yapılarının sağlamlığı ve İslam’a bağlılıkları ile izah edilebilir.

Türkler, Kur’an’a ve İslam Peygamberine sonsuz bağlılık göstermişlerdir. Emredilen adalet ilkelerini kusursuz yerine getirmişler, sosyal adaletsizlikten ve zulümden uzak, Müslüman Türk olarak yaşamışlardır.

İslam ayrıcalığı ve imtiyazlı sınıfı ortadan kaldırmış, eşitliği ve adaleti getirmişti. Bu konuda birkaç dini emri zikretmekle yetineceğiz :

Mahzun kabilesinden Fatıma adlı bir kadın hırsızlık etmişti. Soylu bir kadın olduğu için ona verilen ceza Kureyşlilerin ağrına gitti. Affı için Hz. Peygambere Üsame’yi aracı olarak gönderdiler. Hz. Peygamber, iltiması kabul etmedi. Üsame’nin isteğini reddetti. Ve dedi ki : “Sizden evvelkiler soylu biri çaldığı zaman onu affettiler, zayıf biri çaldığı zaman onu cezalandırdılar. Allah’a yemin olsun ki, Muhammed’in kızı Fatıma da çalsa muhakkak elini keserim.”
Bir hadislerinde de adaletin önemini şöyle belirtmiştir :

“Bir saat adaletle hükmetmek, 60 sene nafile ibadetten hayırlıdır.”

Kur’an-ı Kerim’de adaletle ilgili birkaç ayette şöyledir :

“Şüphesiz ki Allah, adaleti, iyiliği ve akrabaya yardım etmeyi emreder. Taşkınlıklardan, kötülüklerden, zulüm ve azgınlıktan nehyeder. Size öyle öğütler verir ki, iyice dinleyip, anlayıp tutasınız.” (Nahl Suresi :90)

“Hükmettiğin zaman onların arasında adaletle hükmet. Allah, adaletle hükmedenleri sever.” () Maide Suresi : 42 )

“Ey iman edenler, verdiğiniz ahitleri yerine getiriniz.” (Maide S.1)

“Harbediniz, fakat zulmetmeyiniz.” (Kasa S.77)

“Allah haddi aşanları, adaletten ayrılanları sevmez.” (Bakara S.190)

“Allah zalimleri sevmez.” (Al-i İmran S.59)

“İnsaf ve adalet dairesinde hükmet, çünkü Allah doğruları ve insaf edenleri sever.”(Maide S.45)
“Görülüyor ki, Türklerin adalet anlayışı, inançlarının gereği olmuştur, Ayetler ve hadislerin ışığı altında Türk-İslam tarihi adalet örnekleri ile dolmuş, Türk idaresi altında yaşayan herkes mutluluk ve emniyet içinde hayatlarını sürdürmüşlerdir.
İnsanlara mutluluk kaynağı olan adalet örneklerinden birkaçını burada zikretmek yerinde olacaktır :

Büyük Selçuklu İmparatoru Melik Şah’ın karşısına bir köylü çıkar ve: “Memurların zulmünden yandık yıkıldık” diye şikayet eder. Melik Şah atından inip köylüye :

-Yakama yapış, beni sarayıma kadar götür” der.

Köylü olmaz dediyse de Padişah ısrar etti. Köylü yakasından tuta tuta saraya getirdi.

Nizamülmülk hayretle padişaha :

-Sultanım bu ne ? Bunu niçin yaptırdınız ? “ diye sorunca Allah’ın huzuruna bu şekilde götürme hakkına sahiptir. Orada verecek cevabım olmayacağından cezamı burada çekiyorum.”

Gazneli Mahmud’un huzuruna Müslüman olmayan biri gelerek ağlar ve :

-Sultanım, güçlü kuvvetli biri evime girip beni dışarı attı. Evde eşim var, adaletinize sığınıyorum, der.

Sultan, yanına birkaç adam alarak mazlumun evine gider. Karalıkta ışık yaktırmayıp, kılıcı ile zorbayı öldürür. Işığı yaktırıp adamın kim olduğunu görünce de Allah’a şükreder. Ev sahibi bütün bunların sebebini sorunca da şu cevabı verir :
-Korkum şu idi. Benim nüfuzumdan biri olabilirdi. Işığı yaktırmadım, belki onu öldürmeye elim varmaz diye. Onu görünce de tanımadığım biri olduğu için Allah’a şükrettim.”

Osman Gazi Cuma günleri halkın şikayetlerine bakardı. Bir Cuma günü Germiyanlı bir Türk ile Bilecik Rum tekfuruna bağlı bir Rum arasındaki anlaşmazlıktan doğan davaya bakmış, neticede Rum’u haklı görerek onun lehine karar vermişti. Osman Gazi’nin Hıristiyan-Müslüman farkı gözetmeden adalet dağıtması, adaleti her şeyden üstün tutması başarılarının sırlarında biri idi. Bu üstün adalet anlayışı altı asır devam edecekti.

Osman Gazi ölürken oğlu Orhan Gazi’ye şöyle vasiyet etti :

“Allah’ın buyruğundan gayri iş, işlemeyesin, bilmediğini din alimlerinden sorup öğrenesin. İyice bilmeyince bir işe başlamayasın. Sana itaat edenlere adaletle muamele edip hoşnut tutasın. Asla zalim olma. Alemi adaletle şenlendir. Cihadı terk etmeyerek beni şad et. Askerine ve malına gururlanıp şeriat ehlinden uzaklaşma. Bizim yolumuz Allah yolu, maksadımız ise Allah’ın dinini yaymaktır. Yoksa kuru kavga ve cihangirlik davası değildir.”

Emir Sultan Bursa kadısıdır. Bursa halkından biri, diğerini mahkemeye verir ve dava konusu olayı bizzat gören Yıldırım Beyazıt’ ı da şahit gösterir. Mahkeme günü padişah ismi ile “Murat oğlu Beyazıt…” diye çağrılır.

Emir Sultan Buhari, şahidi aşağıdan yukarı süzdükten sonra der ki :

İçki içmeyi akışkanlık haline getirmiş olan birinin muhakemesi ve şuuru yerinde olmadığından dinen şahitliği kabul edilmez. Eğer başka şahidiniz varsa onu dinleyelim.
“Adalet mülkün temelidir” sözünün anlamını çok iyi bilen Yıldırım Beyazıt, adaletin önünde başını önüne eğerek çıkıp gider.

İstanbul’un fethinden sonra mahkumları serbest bırakan Fatih’in huzuruna hapisten çıkmak istemeyen iki papaz getirilir. Bizans düzeni olmayan bir yerde hapisten çıkmamaya yemin eden papazlara Fatih :

-Memleketi geziniz, Eğer bir haksızlık görürseniz o zaman yalnızlığa çekilip, hayata küsünüz” der.

Dolaşmaya başlayan papazlar, Bursa’da bir davaya tanık olurlar, Bir Müslüman, bir Yahudi’den at satın alır. At hastalıklı çıkınca Müslüman, Bursa kadısına gider. Fakat kadı makamında bulunmadığı için hayvan ölür. Durumu öğrenen kadı :

İlk geldiğinizde yerimde bulunsaydım, atı sahibine iade eder, paranızı verdirirdim. Suç bende, o halde atın bedelini ben ödüyorum” der.

Papazlar daha sonra İznik’e gelir. Burada başka bir olaya şahit olurlar :

İki Müslüman arasında tarla alışverişi olmuş, tarlayı alan, tarlada bir miktar altın bulmuştur. Altını vermek ister. Daha evvelki sahibi “Ben tarlamı her şeyi ile sattım, alamam” der. Mesele kadıya kalmıştır. Altınları ikiye taksim eder.

Şahit oldukları olayların etkisiyle şaşkına dönen papazlar, Fatih’in huzuruna döner. Yanıldıklarını ve Hıristiyanların herhangi bir haksızlığa uğrayacaklarına inanmadıklarını ifade ederler.

İstanbul’un fethinden sonra Fatih Ayasofya’ya giderken bir Rum karşısına çıkıp. Kermiyenzade Ali Şirinoğlu tarafından dövüldüğünü söyleyip şikayetçi olur. Fatih, derhal muhakeme edilmesini ister. Neticede Ali Şirinoğlu suçlu görülür ve cezalandırılır. Rum tekrar Fatih’e gelir, teşekkür eder ve : Sende bu adalet ve kadılar varken bütün dünyayı fethedersin.” der.

Fatih Sultan Mehmet, Fatih Camiini yaptırıyordu. Rum ustası İpsilanti, sütunları fazla kesmişti. Bu duruma fena halde kızan Fatih, Rumun elini kestirdi. Rum usta, davacı oldu. İstanbul Kadısı, Sarı Hızır Efendi idi. Davacı ve davalıyı ismen çağırdı. Fatih bir yere oturmak isteyince kadının şu ihtarı ile karşılaştı.

-Oturma beğüm ! Hasmınla omuz omuza dur !

İkisini de dikkatle dinleyen kadı, Fatih’in elinin kesilmesine karar verdi. İbsilanti, kısastan vaz geçerek tazminat ödemesini istedi. Kadının kararı ile Fatih, hayatta olduğu müddetçe İbsilanti’ye günde on akçe ödeyecekti. Fatih kendiliğinden tazminatı yürmi akçeye çıkardı. Önemli miktarda mal bağışladı. Kadı Sarı Hızır Efendinin huzuruna dönerek, ona :

-Ben Padişahım diye iltimas edip, adaleti yerine getirmeseydin (kılıcını göstererek) başını bununla uçuracaktım” deyince Kadı :

-Sen de padişahım diye karşıma çıkıp, adaletin kutsallığını ihlal etseydin (minderinin altından çıkardığı hançeri göstererek) vallahi bende bunu kalbine saplayacaktım” diye karşılık verir.

Yavuz Sultan Selim, Mısır seferine giderken bir tüccardan borç para almıştı. Dönüşte tüccarın öldüğü anlaşıldı. Tüccarın iki küçük varisi kalmıştı. Defterdar, borç alınan paranın hazineye aktarılmasını teklifinde bulununca Yavuz Sultan Selim şu karşılığı verdi :

-Ölüye rahmet, malına bereket, çocuklarına afiyet, zalime lanet.”

Kanuni Sultan Süleyman’a bir ihtiyar kadın gelerek, evinin soyulduğunu söyleyip şikayette bulundu. Padişah sordu :

-Evin soyulduğu sırada sen evinde değil miydin ?

Kadın cevap verdi :

-Evimdeydim. Fakat derin uykuya dalmışım. “Padişah :

-Etrafta hırsızların olduğunu bildiğin halde neden o kadar derin uykuya daldın?” deyince kadın :

“Ben derin uykuya daldığım zaman, sizin başımızda uyanık olduğunuzu düşünmüştüm” şeklinde cevap vermişti. Kanuni, bu cevap karşısında irkilmiş ve yanındakilere zararın ödenmesini emretmiştir.

Netice olarak, Türk adaletinin örnekleri yazmakla bitmez. Mesele şu ki Türkler dinlerinin emri ve Allah korkusunun sağladığı adaletle insanları idare etmişlerdir, millete zahmet çektirmemiş ve yabancıya zulmetmemişlerdir. Hep İlahi adaletin tecelli edeceğine inandıklarından, adalet ve doğruluktan asla ayrılmamışlardır.


Bu yazıyı 2.081 kişi okudu.

Paylaş

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.