Türklerin Dini

Müslüman olmadan önce Türkler, çeşitli dinleri kabul etmişlerdir. Bunlardan Şamanizm, Türklerin ilk dini olmuştur.

Şamanizm, tek tanrı inancının hakim olduğu bir dindir. Türklerin kendi dinlerini kabul etmesini çok isteyen diğer dinlerin temsilcileri, çok uğraştıkları halde kendi dinlerini Türklere kabul ettirememişlerdi. Bir defasında diğer dinlerin temsilcilerini dinledikten sonra Mengü Han : “Biz sadece bir tek Tanrının varlığına, Onun sayesinde yaşadığımıza ve onun emri ile öldüğümüze inanıyoruz” demiş kendi dinlerinin daha ileri seviyede olduğunu, bu yüzden din değiştirmeye niyetleri olmadığını belirtmiştir.

Türklerde Tek Tansı inancının yanında, Tanrının her şeyin yaratıcısı, hayır ve şerrin tayin edicisi olduğuna inanılırdı. Dünya hayatının geçiciliği, ölümün yok olmak demek olmadığı ve ebediliğe geçiş olduğu esastı.

Türklerin bir bölümü tarafından inanılan diğer bir din de Budizm dini idi. 572 tarihinde Göktürk Kağanı Tabo Kağan zamanında bazı Türklerin Budizm’i din olarak kabul ettiklerini kaynaklardan öğreniyoruz. Fakat Budizm, halk tarafından rağbet görmemiş, ancak bazı devlet adamları tarafından benimsenmişti. Bunun için Budizm, Türklerin resmi dini olmamıştı. Daha sonra 840 tarihinde Uygur Türkleri tarafından resmi din olarak kabul edildi.

Budizm’in en belirgin özellikleri şunlardır : Budizm her şeyden önce hareketli bir din değildir. Bir yaratıcı ve ahret inancı olmadığı için dinde ayin ve ibadet de yoktu. Her şeyin boş ve geçici olduğunu kabul eden pasif bir dindir. Züht hayatı ile arzuları söndürmek ve yok etmek esasına dayanır. Hayat, ızdırap vericidir; doğmak da ölmek de ızdıraptır. Avlanmak et yemek, savaşmak gibi Türklerin yaşayışına ve karakterine uymayan bazı yasaklar ihtiva etmekteydi.

Budizm’den sonra Türklerin kabul ettikleri diğer bir de Maniheizm dini olmuştur. Uygur Kağanı Bugu Kağan zamanında Mani rahiplerinin gayretleriyle Maniheizm dini Türklerin bir bölümü arasında yayılmıştır.

Bu dinlerin hiç biri Türk’ün idealine, dünya görüşüne ve yaşayışına uymadığı için Türkler arasında hiçbir zaman toptan kabul görmemiş, milli din olma özelliğini taşımadıkları için de milli din olarak benimsenmemiştir.

Tarih boyunca hareketli, teşkilatçı ve savaşçı millet olan Türkler, İslam dinine gelinceye kadar hiçbir dini dinamik hayatlarına ve mizaçlarına uygun bulmamışlardır. Vezir Tonyukuk, Türkler arasında Buda dinini yaymak isteyen Bilge Kağan’a bu dinin insana miskinlik verdiğini, Türklerin yaşayışlarına ve ideallerine yabancı olduğunu söylemiş ve fikrinden vazgeçirmiştir.

Karakterleri icabı İslam’dan başka hiçbir dine iltifat etmeyen Türkler adeta İslam için yaratılmış ve İslam’ı kabul etmeye hazır olarak beklemişlerdir.

 

a) Türklerin Müslüman Olmaları :

İslam’dan başka bir din, Türklerin ruh yapısına uygun olmadığı için Türkler Müslümanları görüp, İslam’ı tanıdıktan sonra toptan Müslüman oldular. Türkler Müslüman olduktan sonra İslam Dini’ni hayatlarının ve ideallerinin tek sembolü olarak kabul ettiler. İslam prensipleri ile Türk inanç ve düşüncesinin tam bir uygunluk göstermesiyle Türkler, daha önceki hayatlarının ve dinlerinin Müslüman olduktan sonra asla özlemini duymadılar. Çünkü Türkler, ahlakları, sosyal yapıları ve düşünce tarzları ile İslam’a hazırdılar. Komşuları domuz eti yerken Türkler yemiyordu. İslam’ın büyük günah saydığı zina, Türkler arasında cezası ölüm olan büyük bir suç telakki ediliyordu. Diğer taraftan İslam Dini’nin emrettiği ahlak ilkeleri ise Türk toplumunun başta gelen özelliği idi. Yani Türklerin İslam’a ters düşen bir yönü yoktu. Bu sebeple Türkler İslam Dinini her bakımdan kolayca benimsemişlerdir.

Türklerin Müslüman olmalarını kolaylaştıran diğer sebepler de şu hususlar olmuştur :

Daha önce Türklerin Tek Tanrıya inanmış olmalarının İslam’ın tek Allah inancı ile gösterdiği benzerlik, Türklerin Müslüman olmalarında başlıca neden olmuştur. Daha önce de belirttiğimiz gibi Türkler Müslüman oluncaya kadar tek Tanrı inancına sahip olarak yaşamışlardır. Bu inanç Türk düşüncesinin temelini teşkil ediyordu. Türklere göre her şeyi yaratan ve her şeyin sahibi tek kutsal varlık Tanrı idi. Mengü Han, çeşitli dinlerin temsilcilerini büyük bir dikkatle dinleyip onlara :

“Biz yalnız tek bir tanrının varlığına, O’nun sayesinde yaşadığımıza ve O’nun emri ile öldüğümüze inanıyoruz” demesi Türk inancının ifadesi idi.

Türklerin inancına göre Tanrı, şekli bilinmeyen, ezeli, ebedi ve güçlü bir varlıktı. Destanlarda, kitabelerde tanrının şekli hakkında hiçbir ifade yoktu. O hiçbir şeye benzemez, ancak kendine benzerdi.

Dede Korkut’ta “Ölümsüz mabut” diye geçen, ezeli ve ebedi olduğu bildirilen Tanrı hakkında şöyle deniliyordu :

“Yücelerden yücesin, kimse bilmez nicesin
Aziz Tanrı sen anadan doğmadın
Sen babadan olmadın, kimsenin rızkını yemedin
Kimseye güç etmedin, bütün yerlerde birsin
Sen daim ve baki olan Tanrısın.”

Göktürk kitabelerinde de Tanrının gücünün her şeyin üstünde olduğu belirtilmiş ve “Tanrı lütfettiği, güç, kuvvet verdiği için…” denilmişti.

Türklerde ten Tanrı inancı ile beraber dünya hayatının geçici, ölüm ötesi hayatın ebedi olduğuna inanılırdı. Ölümden sonra mezar bekleme yeri olarak kabul edilirdi. Bunun için ölen bir kimse, kıymetli eşyaları ile beraber gömülür ve mezarda cenaze, istirahat için oturan insan gibi oturtulurdu.

Bundan başka İslam Dini, Puta tapmayı yasaklıyor ve insanın hiçbir şekilde alçalmasına müsaade etmiyordu. İnsan onuruna saygıya dayanan akli, mantıki bir dindi. Bu ve İslam Dini’nin milli değerlere bağlılığı, cihadı emretmesi, vatan sevgisini imandan sayması, vatanına töresine bağlı ve esareti zillet sayan Türklerin milli karakterlerine uygun olan İslam’ı kabul etmelerini sağlamıştır.

Bu konuda kolaylık sağlayan diğer bir hususta, bazı kaynaklara göre İslam Peygamberinin Türkleri övmesi ve Abbasiler başta olmak üzere Müslümanların Türklere hayranlık duyup son derece iyi davranmaları, Türkleri temiz insanlar olarak görüp güvenmeleri, hatta devlet kademelerinde önemli görevler vermiş olmalarıdır.

Türklerin Müslüman olmalarında herhangi bir şekilde zorlanmış olmaları söz konusu değildir. “Eşeği Müslüman olsa da Ömer Müslüman olmaz” diyen Hz. Ömer, nasıl Müslümanların sağlam inancı ve Kur’anın büyüleyici etkisi ile Müslüman olmuş ise, Türkler de İslam’ın yüceliği karşısında Müslüman olmuşlardır. Türklerin kılıç zoru ile Müslüman olduğu iddiası yalandır. Çünkü Türkler o zaman da güçlü idi. Zillete düşmüş ve hakir olmuş bir millet değildi. Bu yüzden İslam’ı zorlama ile değil, kendi irade ve istekleriyle kabul etmişlerdir.

Türklerin Müslüman olmalarıyla, Allah Türkleri İslam’la şereflendirmiş İslam’ı da gerçekten onu yaşayacak, hizmet edece, yayacak Türklerle muzaffer kılmıştır.

 

b) İslamsız Türk Düşünülemez :

İslamiyet, Türklerin hayatında en köklü müessesesi olmuştur. Türkün karakteri ile İslam’ın prensipleri arasındaki uygunluk, Türklerin çok çabuk olgunlaşmasına sebep olmuş aynı zamanda İslam’ın köklü tedbirleri sayesinde Türkler bozulup yok olmaktan kurtulmuşlardır.

Demek oluyor ki, Türkler, İslam’ı kabul etmekle varlıklarını ve geleceklerini garanti altına almışlardır. Böyle İslamiyet Türklerin milli ve manevi varlığının teminatı olmuştur.

Öyleyse Türklük mü ? Müslümanlık mı ? tartışmasına lüzum yoktur. Nasıl insanın canlılığı bedenle ruhun birliğinden ibaretse, Türklükle İslamiyet de böyledir. Bunun için Türk’ü İslam’dan, İslam’ı Türk’ten ayıramayız. Şu anda İslam’ı anlayan, yaşayan ve temsil eden tek millet Müslüman Türk Milletidir. İslam Dini de X. Asırdan beri Türkler için en büyük kuvvet kaynağı olmuş ve Türkler İslam’la benliğini bulmuşlardır. Türk’ün milli değerleri İslam’la yüceltilmiş ve İslam’la yaşatılabilmiştir. Türk tarihinde Türk Milliyetçiliğinin gelişmesi İslam sayesinde olmuştur. İslam prensiplerinin sınırlayıp sağladığı tertemiz bir hayatla da milli ideallerin gerçekleşmesine imkan hazırlanmıştır.

Türklerin islamı kabul etmeleri, Türk tarihinin dönüm noktası olmuştur. İslam’ı kabul etmeyen Türkler, benliklerini tamamen kaybedip yabancı din ve kültürlerin tesiriyle yok olup giderken Müslüman olan Türkler ise İslam’ın diriltici prensipleriyle Türklüklerini ve Milli benliklerini korumuş, küçük bir cemaat halinde yaşamaktan kurtulup dünyanın en büyük , en huzurlu ve en uzun ömürlü imparatorluklarını kurmuşlardır.

Türklerin Müslüman olmakla gösterilebilecek hiçbir kayıpları olmamıştır. Musa peygamberden bu yana gittikleri her yerden kovuldukları, yaptıkları bütün savaşlarda yenildikleri halde milli dinleri olan Yahudilik sayesinde bugüne kadar İsrail nasıl yok olmamışsa, Türkler de varlıklarını İslam sayesinde koruyup devam ettirmişlerdir.

Türkler için İslam’ı kabul etmek, Türk tarihinin en mesut ve en önemli hadisesi olmuştur. İslam imanı ve disiplini Türklere bambaşka bir ruh vermiştir. İslam’la beraber gönüllere sükun, insanımıza huruz gelmiştir. Ahlak ve iman hayatı başlamıştır.

 

c) Türklerin İslam’a Hizmetleri:

Türkler, hak din olan İslam’ı kabul ettikten sonra tamamıyla onu benimsemişler, İslam’ın fedakar koruyucusu ve kahraman mücahidi olmuşlardır. İman ettikten sonra aldıkları kutsi vazifenin heyecanı ile Türkler, Allah’ın adını cihana yaymak, yeryüzündeki her türlü fitne ve fesadı yok etmek için yerlerinde bir an bile durmamış, rahat yataklarında yatmamışlardır.

Denilebilir ki Türkler İslamiyet’ten, İslamiyet de Türklerden kuvvet almıştır. Müslüman olmakla Türkler :

  1. Milli birliklerini korumuşlardır
  2. İslamiyet Türkleri canlı ve diri tutmuştur.
  3. Türklerin hayat tarzları ve dünya görüşleri değişmiştir.
  4. Türklerin idealleri değişmiştir. Allah’ın rızası ve insanların gönül hoşnutluğunu kazanmak için yaşamaya başlamışlardır.

Türkler İslam’ın prensipleri ile İmparatorluklar kurmuşlardır. Böylece hem millet hem de devlet gücü ile İslam’a büyük ölçüde hizmetlerde bulunmuşlardır.İslam’ın bayrağı Arapların yorgun ellerinden Türklerin ellerine geçmiş ve Türkler tarafından yükseltilmiştir. Asırlarca Türkler İslam’ın kılıcı ve bayraktarı olmuşlardır.

Her alanda Türklerin İslam’a olan bağlılıkları ve hizmetlerinin sonucu “Müslüman” tabiri artık yalnız Türkler için kullanılmaya başlandı.

İslam’ı korumak ve yaymak için her şeyden önce en iyi şekilde ona uymak ve prensiplerini yaşamak lazımdı. İşte Türkler bunu ihmal etmediler. Türkler, İslam’ın her emrine titizlikle uydular. İslam’ın kutsal kitabı Kur’an’a en büyük saygıyı gösterdiler. İnançları uğruna Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad ettiler. Kurdukları adil idare ve İslam’ın insana verdiği değer ölçüleriyle gösterdikleri muamele, bu sebeple Türklere kurtarıcı olarak kucaklarını açan insanlar İslam’a ısınmışlar ve Müslüman olmuşlardır.

İslam Dini Arap yarımadasında doğmuştur ama, Allah’ın adını yeryüzüne yaymayı görev bilen Türkler tarafından dünyaya yayılmıştır. Bugün İslam’ı yayma bahtiyarlığına erişen Türklere karşı Müslüman ülkelerinin gösterdiği sevgi ve muhabbetin sebebi, kendilerinin yapamadığını Müslüman Türklerin yapmış olmasındandır. Bir başka sebep de İslam ve Müslüman düşmanı olan Hıristiyan Batı’nın saldırıları karşısında Türklerin yıkılmaz bir kale oluşudur.

Ayrıca Abbasiler zamanında iç isyanların ve mezhep kavgalarının bastırılmasında, Haçlı saldırılarının püskürtülmesinde Türklerin büyük rolü olmuştur.

Türk hükümdarı Gazneli Mahmud, İslam Dinini yaymak için Hindistan’a on yedi büyük sefer yapmış, bu seferlerin sonunda ele geçirilen yerlerde İslam Dininin yayılmasını sağlamıştır. Daha sonra Hindistan’da kurulan Türk hakimiyeti ile de bugün yüz milyonu aşkın insanın Müslüman olması gerçekleştirilmiştir.

Alparslan’ın Bizanslılarla yaptığı savaşları kazanması, Anadolu’nun kapılarını Türklere açmış, böylece Anadolu’nun Türkleşmesi ve İslamlaşması sağlanmıştır. Daha sonraki yıllarda Osmanlılar zamanında Viyana kapılarına kadar Türklerin eline geçmesi, İslam Dininin Avrupa’ya yayılmasını ve bütün dünyanın İslam’ı tanımasını gerçekleştirmiştir.

İslam’ın kılıcı Türklerin eline geçtikten sonra İslam’ın bayrağı fedakar Türklerin elinde yükselmiştir. Mezhebimizin kurucusu İmam-ı Azam Hazretleri, Hac esnasında Allah’a niyazda bulunurken : “Ey Allah’ım benim içtihadım doğru ve mezhebim hak ise bana yardım et; Çünkü ben senin rızan için Resulünün Şeraitini takrir ettim” demesi üzerine hatiften bir ses : “Sen doğru söyledin Kılıç Türklerin elinde bulundukça senin mezhebine zeval yoktur” cevabını vermiştir.

Zira Türklerin Müslüman olduktan sonra yaptığı her şey, Allah’ın rızası ve Allah’ın adının bütün dünyaya yayılması idealine dayanıyordu. Buna bir örnek verecek olursak :
Trabzon seferi esnasında çekilen zahmetleri gören Uzun Hasan’ın annesi Sare Hatun, Fatih Sultan Mehmed’e :

-Oğul Trabzon için bu kadar zahmet değer mi ? Bunca zahmet nedendir ?
Deyince Fatih :
-Ana bu zahmet yalnız Trabzon için değildir. Biz İslam’ın kılıcını elimizde tutuyoruz. Eğer biz bu zahmeti ihtiyar etmezsek bize gazi demek yalan olur. Biz bu zahmet karşılığında gazi ünvanını hak ederiz; eğer bugün veya yarın bu gayeye erişemeden ölürsek, Allah’ın ve Peygamberinin katında yüzümüze nasıl bakılır ? “ cevabını vermiştir.

Büyük Selçuklu İmparatoru Melik Şah, tahta çıktığı zaman ülke içinde İslam birliğini sağlamak, fitneleri yatıştırmak için kardeşiyle savaşa mecbur kalmıştı. Buna mecbur kaldığı için Veziri Nizam’ül-Mülk ile beraber camide durumun düzelmesi ve Cenab-ı Allah’ın kendisini affetmesi için dua etti. Vezirinin gönülden dua ettiğini görünce, ona niçin ve nasıl dua ettiğini sordu. Veziri Nizam’ül-Mülk :

-Cenab-ı Hak’tan yalnız şunu diledim : Mücadeleyi siz kazanın ve milletin başında siz kalın…” diye dua ettim. Cevabını alan Melik Şah, ben ise şöyle dua ettim :

-Yarabbi, iki kardeş dövüşüyoruz. İçimizden hangimiz milletin başına geçmeye layıksa ve ikimizden hangimiz millet ve ümmet için, din ve devlet için daha hayırlı olacaksa zaferi ona ihsan et.” Dedim diyerek bir asalet örneği vermiştir.
Yavuz Sultan Selim, son anlarını yaşıyordu. Hekimi Hasan Can’a sordu :

-Nasılım, ne haldeyim ?

Hasan Can üzgün bir tavırla cevap verdi :

-Padişahım, Allah’a kavuşmak zamanıdır, O’na teveccüh ediniz.

Bunun üzerine Yavuz Sultan Selim :

-Ya bunca zamandır sen beni kiminle sanıyordun ? Şimdiye kadar Allah’a teveccühümüzde bir kusur mu sezdin ?

Bu inanç ve bağlılıkla Türkler, Türklüğü ve Müslümanlığı ortadan kaldırmak için girişilen her türlü saldırının ve bilhassa Haçlı sürülerinin karşısına dikilmiş sel gibi Müslüman Türk kanı akıtarak düşmanlarını ağır yenilgilere uğratmış, İslam’a karşı girişilen her türlü saldırının karşısına dikilmiştir. Bu gerçeği 1972 Temmuzunda Cezayir’de toplanan İslam Kongresinde Suudi Arabistan temsilcisi şu sözlerle ifade etmiştir :

“Eğer Türkler olmasaydı, mukaddes topraklar Haçlıların ayakları altında kalacaktı. Bu nasıl unutulur ? “

Türklerin İslam’a yaptıkları hizmetlerin geçmişte olup bugün durduğu söylenemez. Açıkça diyebiliriz ki, bugün İslam’ı en iyi anlayan, İslam’ın prensiplerini en iyi şekilde uygulayan ve Allah yolunda cihadı ter etmeyen tek millet, Türklerdir. Hal böyleyken İslam ülkeleri arasında “Türklerin İslam’ı terk ettikleri ve dinsiz oldukları “propagandası, Müslümanları parçalamak ve İslam ülkelerini Türklere düşman etmek isteyenlerin oyunudur.

Kore’ye giden Türk mücahitleri, koyu Budist olan Kore’liler arasında Müslümanlık ve Türkoloji gibi iki büyük iz bırakmışlardır. O zamana kadar bir tek Müslüman’ın bulunmadığı Kore’de bugün bütün dünyada olduğu gibi İslamiyet büyük bir hızla yayılmaktadır.

Bizim Anadolu Gazetesinin (24.10.1969) verdiği bir haber de bu gerçeği ortaya koyuyordu. Haber aynen şöyle idi :

“Bir hafta kadar yurdumuzda incelemelerde bulunan 15 kişilik Güney Kore Ticaret heyetinin üyesi, İslam Federasyonu başkanı H.Sabri Suh Jung-Kıl, Türk tugayının Kore’ye gelmesinden ve kahramanca savaşmasından sonra Kore’de İslam’ın hızla yayılmaya başladığını söylemiş ve tarihte olduğu gibi İslamiyet halen Türklerin öncülüğü ile yayılmaktadır” demiştir. Ayrıca Kore’de bulunan 5000 Müslüman’ın 1951 yılından sonra Müslüman olduğunu belirtmiştir.

Türk Milleti, asırlarca İslam’ın hizmetkarı olmuş, bilhassa Batı alemi misli görülmemiş bir bataklıkta yaşarken Türkler bütün insanlığa mutlu ve canlı bir hayat mesajı sunmuşlardır. Hala bütün İslam alemi Haçlı seferlerinin muhatabı olan Türklere geçmişin şükranını duyar. Türklere tarihte oynadığı rolün özlemi içinde İslam’ın temsilcisi ve İslam ülkelerinin lideri gözü ile bakar. Çünkü bugün bile İslam’ı en güzel anlayıp yaşamaya çalışan bir millet varsa o da Müslüman Türk Milletidir.

Türkler, dünya görüşü İslam’a en uygun ve dinlerini ihmal etmeyen bir millettir. Allah’ın adını duyup “Celle Celalühü” demeyen, Peygamberin adını anıp da salavat getirmeyen Türk’ e az rastlanır. Bir Müslüman Türk, Allah’ın adını boş yere ağzına almaz. Dini konularda laubalilik göstermez. Peygamberin sünnetlerini titizlikle yerine getirir. Türkler Kur’an-ı belden aşağı tutmaz. Kur’an bulunan yerde yatmaz. Hatta ayaklarını uzatıp oturmaz. Kur’an-ı abdestsiz eline almaz.

Yavuz Sultan Selim’in Mısır Fethinden döndüğü 25 Temmuz 1518 tarihinden Halifeliğin kaldırıldığı 3 Mart 1924 tarihine kadar 405 yıl, 7 ay, 9 gün bir saniye ara verilmeden Topkapı Sarayı Hırka-i Saadet Dairesinde aralıksız okunmuştur.

Şu anda Peygamber Efendimizin ve O’nun cennetle müjdelenen Ashabının emanetleri, Sancak-ı Şerif, Yüce peygamberimizin mehdine mazhar olmuş aziz Milletimizin sahip olduğu Anadolu topraklarındadır.

Netice:

Türklerin X. Asırdan beri milli dinleri İslam Dini olmuştur. Türkler İslam dininden başka bir dine iltifat etmemişlerdir.

Türklerin İslam’ı kabul etmeleri, Türk ve İslam tarihinin bir dönüm noktası olmuştur. Aktif bir din olan İslam Dini sayesinde Türkler, dünyanın en güçlü imparatorluğunu kurmuşlardır. İslamdan aldıkları güçle İslam’a hizmet etmişler, Cihad emri ile İslam’ı koruyup yaymışlardır.

Türkler asırlarca İslam ülkelerinin itimadını kazanıp, onların liderliğini yapmışlardır. Bugün de itimada layık, liderlik vasfına sahiptirler.


Bu yazıyı 671 kişi okudu.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.