Vatanı Milleti Sevmek, Kültürü Korumak

a)Toplumları Yaşatan Değerler:
İnsanlar gibi milletlerin de yaşayacakları bir ömürleri vardır. Bu ömrün uzun veya kısa oluşu, o milleti yönetenlerin ideallerinin güçlü ve sağlam olup olmamasına bağlıdır.
Bugüne kadar milli ve manevi değerlerine bağlı, milli kültürünü koruyan milletler varlığını sürdürmüş, milli değerlerine önem vermeyen, yabancı kültürlerin etkisinde kalan milletler de yok olmuşlardır.
Bugün insanları yaşatan, ayakta tutan ve mutlu kılan değerler vardır. İnsan bunları sevmez, korumazsa yaşamasının anlamı kalmaz. Mesela, namusunu koruyan, yüzü kızarıp insanların yüzüne bakacak yüzü kalmayan bir kimse, ya mutlu bir hayat yaşayamaz ya da intihar eder. Toplumları da ayakta tutan, yaşatan değerler vardır. Toplum onlara sahip çıkmazsa benliğini koruyamaz. Başka toplumların kölesi, sömürgesi olur. Zira kendini başka toplumlardan farklı kılan değerlerini korumamıştır, inkâr etmiştir. Bu yüzden yaşamak onların hakkı değildir.

İnsanlar sadece kendi milletinin sahip olduğu değerlere değil, başka milletlerin değer verdiği şeylere de saygı duyar. 1919’da yunanlıların İzmir’e çıkışlarında yunan komutanı Türk bayrağının üzerine çıkarak, askerlerine bir konuşma yapmış, böylece kin ve nefret tazelenmişti. Üç yıl sonra Türk askerlerinin İzmir’e gelişinde de Atatürk’ün önüne yunan bayrağı serilmiştir. Atatürk:
-“Onu yerden kaldırınız. Bir milletin şerefini sembolize eden bayrak çiğnenemez.” demiştir. Elindeki asa ile toplayıp kenara itelemiştir.

 

b)Vatanın kutsallığı:
Tarih boyunca milletlerin uğrunda savaştıkları vatan, millet, bayrak, töre gibi sevgisi yüksek değerler vardır. Bunlardan vatan, doğup büyüdüğümüz yerdir. Atalarımızın uğrunda savaşıp şehit düştüğü, kanı, canı pahasına bize devrettiği mirastır. Her şeyimiz vatan sayesinde korunur.
İslam peygamberi: “Vatan sevgisi imandandır.” derken, atalarımızı da: “Her şeyden vazgeçilir, vatandan asla.” Sözü ile vatana olan bağlılığımızı ifade etmişlerdir.
Metehan, Hun Türk devletinin başına babasının yetine geçince, düşman elçi göndermiş çok sevdiği atını istemiştir. Bu teklifi kurultay onur kırıcı kabul ettiyse de Mete, kan dökülmesini istememiş, “Şahsi malımdır” diye göndermiştir.
Bir süre sonra aynı elçi başka bir istekle gelir. Bu defa Mete’nin cariyesini ister. Mesele açıktır savaşmak için sebep aranmaktadır. İstek ağır ve onur kırıcı olmasına rağmen şahsi meseledir. Mete, gönderip gene savaşı önler.
Elçi üçüncü kez bir parça toprak ister. Kurultay toplanır. “Küçük, çorak bir parçadır verelim savaşa gerek kalmasın” derler. Bu kez Mete farklı düşünür. “Toprak kimsenin mülkü değildir. O milletin malıdır. Millet malını hiçbir kimse başkasına vermek hak ve yetkisine sahip değildir. O vatan parçasında uğrunda ölenlerin, bundan sonra doğacak olanların hakkı vardır” demiş savaşmaya karar vermiştir. Haklı olunduğu için büyük bir zafer kazanılmıştır.
Fatih İstanbul’u fethettikten sonra sokaklarda gezerken bir inilti duyar. Bulunup getirilmesini ister. İhtiyar biri perişan halde Fatih’in huzuruna getirilir:
-Bu ne hal? Seni bu hale kim, neden soktu? diye sorunca ihtiyar:
Muhasara başlayınca imparator bana “Türkler İstanbul’u alacak mı?” diye sordu. “Alacak” dedim, beni bu yüzden bu hale getirdi”. der.
Fatih, ihtiyara:
-Peki, söyle bakalım, İstanbul bizim elimizden çıkacak mı?
İhtiyar biraz düşündükten sonra:
-Bu güzel şehrin düşmanı çoktur. Ancak aranızda fesat artar, şahsi menfaat ön plana alınır da elindeki malı yabancılara satanlar olur, yabancıdan medet umanlar artar, işte o zaman bu şehir sizin elinizden çıkar.” deyince, fatih ellerini havaya kaldırarak:
-“Dilerim Allah’tan ki, bunları yapanlar Allah’ın kahrı gazabına uğrasınlar.” diye beddua eder. (1)
Vatan kutsaldır. Kimse kimseye satamaz, peşkeş çekemez, kira karşılığı veremez, döviz kazanma arzusu ile işgaline göz yumulamaz. Şehitlerin mezarları üzerine çıplaklar kampları kurulması müsaade edilemez. Aksi halde düşmanın savaşla alamadığını para ile satmak olur.
Bugünkü İsrail devletinin kuruluşundan yıllar önce zengin Yahudilerin toprak satın alarak ilk İsrail kolonilerini kurdukları unutulmamalıdır. Rumların, Ermenilerin ve diğer yabancı ülkelerin ülkemizdeki toprak satın alarak yerleşme istekleri bu açıdan değerlendirilmelidir.
Siyonist lider Thedor Herzl, Sultan Abdülhamid’e Filistin’i satmasını teklif edince şu cevabı almıştır:
-“Ben bir karış dahi olsa toprak satamam. Zira bu topraklar benim şahsi mülküm değildir. O topraklar milletimindir…”
Özi kalesinin düştüğü haberi I. Abdülhamid’i öyle üzmüştür ki, “Ah Özi” diyerek içini çekmiş ve sağ tarafına felç gelmiştir.
II. sultan Ahmet, Sakız adasını kaybetmenin acısına dayanamamış, rahatsızlanarak üzüntüsünden ölmüştür.
Nakletmeden geçemeyeceğim diğer olay da Napolyon’a verilen cevaptır:
Abdülaziz Avrupa seyahati sırasında, Paris’te bir gün Girit adasında söz açılır. Burada isyanlar çıkartılıp, devletlerarası oyunlarla Girit elimizden alınmak istenmektedir. Üçüncü Napolyon Fuat Paşa’ya:
-“Paşa, başınıza dert olan şu adayı bir müşteri bulup satsanız?” der. Fuat paşa bu teklifi olumlu karşılamış görünerek:
-“Güzel fikir, karşılığını verir.” Bunun üzerine Napolyon sorar:
-“ Peki, kaça satarsınız?” Fuat paşa, nice kanlar, canlar pahasına alınan Girit için:
-“Aldığımız fiyata.” Cevabını verir.
Güzel vatanımız bize bu duygu ve düşüncelerle miras bırakılmıştır. Biz de, vatanın kutsallığını, onun için yapılacak fedakârlığın milli bir görev olduğunu genç nesle anlatmalıyız. Şehit, gazi idealini, ne şehit ne gazi şeklinde yozlaşmasına müsaade etmemeliyiz. Vatana yapılacak saldırılar karşısında çekinmeden canını feda edecek insanlar yetiştirerek bağımsız yaşayabileceğimizi, saldırılardan ancak o zaman emin olabilineceğimizi bilmeliyiz.
Bu güne kadar asker millet olmakla vatanı savunabildik. Vatanımızı işgal edenlere karşı istiklal mücadelesini verdik. Etrafımız düşmanlarla çevrili olduğu halde varlığımızı sürdürdük. Bunda sonra da vatanı bekleyecek, gerektiğinde savunacak, icabında vatanı için şehit olacak askerler yetiştirmeliyiz. Bu milli görevin eşit olarak yapılmasını sağlamalıyız.
Vatana karşı his ve duyguları değiştirecek farklı uygulamalardan kaçınmalıyız. Bazı görevler vardır ki, para ile yapılmaz. Yanlış uygulamalar birliği beraberliği bozar.

 

c)Milli Kültürün Yaşatılması:
Milletler, millilik vasfını kaybetmedikçe, güçlerini ve varlıklarını da kaybetmezler. Milli benliğini koruyamamış milletler ise tarihin sayfaları arasında kaybolup gitmişlerdir.
Milletimiz değerlerine, ideallerine bağlı olduğu zamanlarda hep taklit edilen olmuştur. Mesela; XIV. Louis zamanında Fransızlarla Türklerin arası pekiyi değildir. Bir Türk elçisinin Fransa’ya gelmesiyle bozulan ilişkileri düzeltme yoluna giden Fransa, elçi isteğinde bulundu. Süleyman Ağa adında Yüzbaşı Fransa’ya ayak basar basmaz, Fransızlar hiçbir diplomata nasip olmayan bir törenle karşılanmıştır. Asiller Süleyman Ağa’ya hediye sunabilmek için yarış etmişlerdir. Bütün Fransızlar Türk adetlerini taklit ederler. Böylece Türk modası Paris sosyetesi arasında yayılmıştır. Bildikleri halde Fransız yetkilileri Süleyman Ağa’nın rütbesini orgeneral olarak açıklamışlardır.
Osmanlı güçlü olduğu, ideallerine ve değerlerine bağlı olduğu zamanlarda hep taklit edilmiştir. Fakat taklit edenler hiçbir zaman Türkleşmemiş ve Müslümanlaşmamıştır. Neyin alınacağını, neyin taklit edileceğini çok iyi düşünmüşlerdir. Taklit ederken kendi özelliklerinde, kendi kültürlerini korumuşlardır. Böylece Türk’ten aldıkları ile güçlenmişlerdir.
18. yüzyıldan itibaren milletimiz benliğimizden koparılarak çözülüşün içine itilmiştir. Tazimatla beraber çöküş korkunç boyutlara ulaşmıştır. Aydınlar batı taklitçiliğine koyulmuştur, gelişen batı karşısında eziklik duyarak batılı olmak sevdasına kapılmışlardır. Batılı olmakla hasta adamı(!) iyileştirmek istemişlerdir. Bunun için her şey batıdan beklenmiş, yabancı elçilere akıl danışılmış, düşman aklı ile kurtuluş aranmıştır.
O kadar ileri gidilmiş, o kadar yanlışlıklar yapılmıştır ki, Mithat paşa, Türk bayrağına haç taktırmıştır. 1908 Temmuzun 23. Günü İngiliz sefiri sirkeci istasyonundan bir gurup genç, atları çözerek arabayı sefaret binasına kadar çekmiştir. Türkün kanını Almanya’dan, İngiltere’den kan getirterek değiştirmek isteyenler olmuştur. Abdülhamit tahttan yabancılar tarafından indirilmiştir. Bunlar sadece birkaç örnektir. Ayrıca milli mücadele yıllarında mandacılık fikrini savunanlar olmuştur.
Benliğimizden kopuş ve Tanzimatçıların yaptığı işler Türk halkını memnun etmemiştir. Eşitlik, adalet adı altında yöneticiler eşitsizlik, adaletsizlik yaparak Türk halkını rencide etmiştir. Namık Kemal’in yayınlanan fermanı, imtiyaz fermanı olarak ifade etmesi yanlış değildir.
Hala geçmişten ders alınmadığı açıktır. Bugün de tarihi hatalar tekrarlanmaktadır. Geçmişteki tutumun bize bir şeyler kazandırmadığı anlaştığı halde neden aynı şeyleri tekrarlıyoruz?

 

 

d)Batı Taklitçiliği:
Allah Kuran’da bizi şu ayetlerle uyarmıştır:
“Ne Yahudiler, ne Hıristiyanlar, sen onların dinine uyuncaya kadar asla senden razı olmazlar.” (2)
“Ey iman edenler, Yahudilerin ve Hıristiyanları kendinize dost edinmeyin. Onlar ancak birbirlerinin dostudurlar. İçinizden kim onları dost edinirse oda onlardandır.” (3)
“Ey iman edenler, eğer küfredenlere boyun eğerseniz, sizi ökçelerinizin üstünde geri çevirirler de büyün zarara uğrayanların haline dönersiniz.” (4)
28 Haziran 1933’de Ankara erkek lisesinde çocuklardan biri imtihan da sorulan soruya şöyle cevap vermiştir:
-“Fransa ile olan an’aneci dostluğumuz icabı…”
Sınıfta bulunan M. Kemal, derhal öğrencinin sözünü keserek sorar:
-“Hangi an’anevi dostluk, buda nereden çıktı, kim söyledi bunu?”
Coğrafya öğretmeni ayağa kalkıp: “Ben söyledim paşam” deyip hiddetini azaltmaya çalışmıştı. Samih Nafize dönerek M. Kemal:
-“Sen söyle tarih hocası” demiştir.
-“Paşam, ortada bir an’anevi dostluk yoktur. Yalnız müşterek hareketlere Fransız yazarları ananevi dostluk vasfını vermişlerdir. Mesela; kırım harbinde olduğu gibi.” Cevabını alan M. Kemal:
“Aferin, bu hakikaten böyledir. Maalesef Türk’ün ananevi dostu yoktur. Menfaatler müşterek olunca Avrupalılar buna hemen “Ananevi dostluk” adını vermişlerdir.” demiştir. (5)
Batı her şeyi ile bir bütündür. Ayrıca kendi aralarında da bir bütündür. Siyasi, kültürel, dini bakımdan haçlı ruhu taşır. AT komisyon başkanı Delors, topluluğun bir Hıristiyan birliği olduğunu resmen açıklamıştır. Batının hiçbir şeyi bize uymaz. Onun için bazı şeyleri alıp, bazı şeylerini reddedemezsiniz. Batı ekonomisi, ahlak sanayisi ile bir bütündür.
Hangi yönden olursa olsun batının üzerimize kuracağı üstünlüğü, borç ardından gelen buyruklar unutmayalım ki, bağımsızlığımıza gölge düşürür.
Mehmet Kaplan Hocamızın ifadesine göre:
-“Her medeniyet, maddi ve manevi unsurları ile bir bütündür.
-Kültür ve medeniyetler tarih boyunca oluşur ve gelişir.
-Bir medeniyeti vücuda getiren her şey birbirine bağlıdır.”
Şimdi nasıl hareket edelim? Yeni nesli neye göre yetiştirelim? Bize göre mi? Batıya göre mi? Şahsiyetimizi bir tarafa bırakarak, inanç ve değerler sistemimizi inkar ederek batıyı mı esas alalım? Tanzimatçıların hatalarının anlaşılmasından sonra bizim yapacağımız daha büyük hata olmaz mı?
M. Kemal şöyle der:
“Her milletin kendine mahsus gelenekleri, kendine mahsus âdetleri, kendine göre milli hususiyetleri vardır. Hiçbir millet aynen diğer bir milletin taklitçisi olmamalıdır. Çünkü böyle bir millet, ne taklit ettiği bir milletin aynı olabilir, ne kendi milleti içinde kalabilir. Bunun neticesi şüphesiz acıdır.” (6) bu sözlerle Atatürk, milletimizin batıya kuyruk olmakla kurtulamayacağını, aksine benliğini yitirip, iyice perişan olacağını ifade etmiştir. Bu gerçeği başka bir ifadeyle şöyle dile getirmiştir:
“Bir milletin mutluluk saydığı şey diğer millet için felaket olabilir, o halde bir millet kendine göre mutluluk sayacağı bir şeye erişebilmek içi başvurduğu gereç ve vasıtalar kendi ruhundan çıkarsa o vakit maksada varabilir.” (7)
Yabancıya akıl danışmak, kurtuluşu yabanda aramak, yabancı sistem ve modeller peşinde koşmak, yabancı güç ve kuruluşlara hesap vermek, bu millete ihanettir. İçki masalarından, otel lobilerinden ülke idare edilemez. Türk devlet adamı, milli politika izlemelidir. İnsanımızın yabancı kültürler karşısında eriyip yok olmasına göz yummamalıdır. Yabancı kültürler karşısında milli kültür varlığımız korunmalıdır. Eğitim yuvalarımızı, beyinleri yıkanıp ruhları sömürülen gençlerimizi yabancı tasallutundan kurtaralım. Dilini, dinini, tarihini, kültür değerlerini öğretelim. Bunu yapmazsak kılık- kıyafetiyle, dünya görüşü ve hayat anlayışıyla yabancılaşmış gençlerin sayısı artacaktır.
Bugün genç neslin çoğu, vatanı, milleti, kültürü, geçmişi ve geleceği hakkında baba ile farklı düşünüyor. Gençlerin isimleri bile yabancı. Yani problem büyük…
Bu problemi, yabancı eşle evli, çocukları Türkçe konuşmayan, kendisi yabancı ülkelerde yetişmiş, milli ve manevi varlığımıza yabancı danışmanlarla, aydın geçinenlerle ve yöneticilerle çözebilmemiz mümkün değildir. Problem millidir, milli bir çözüm gerekir.

~~~~~~~~~

1- Tahsin Ünal, Osmanlılarla Fazilet Mücadelesi sf:53
2- Bakara Suresi:120
3- Maida Suresi:51
4- Al-i İmran Suresi:149
5- Dr. Samih Nafiz Tansu, Cumhuriyet Gazetesi, 10-11-1950
6- S.D. c:3 sf:150
7- S.D. c:1 sf:198

 


Bu yazıyı 1.198 kişi okudu.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.