Yılbaşı ve Mekke’nin Fethi

Miladi yılbaşı ile Mekke’nin fethi beraber kutlanmaktadır.

Mekke’nin fethine geçmeden önce:

Yılbaşının bizim için anlamı nedir? Biz nasıl ve hangi yönü ile kutlayabiliriz?

Yapılan çılgınlıklara gerek var mı?

Piyango, eğlence çılgınlıkları nelere mal oluyor? Gibi sorulara cevap verdikten sonra Mekke’nin fethi ve Allah Rasûlünden bize uzanan fetih mesajlarını değerlendireceğiz.

Bugün fetih ruhuna muhtaç bir haldeyiz. İnsanımız her yönü ile fethe muhtaç. Genç nesil fetih bekliyor. Mekke’nin fethinden sonra fetih durmamış, bugüne kadar devam etmiştir ve devam ettirilmek durumundadır.

 

YILBAŞI

31 Aralık, 1 Ocak gecesi hıristiyanlarca İsa (a.s)’ın doğum günü olarak kutlanmaktadır.

Yılbaşı gecesi, aslında sıradan bir gecedir. Müslümanlar için bir anlam ifade etmez. Hal böyle iken yılbaşı gecesi, toplumsal bir isyan ve çılgınlık gecesi haline getirilmiştir. Aynı zamanda iğrenç bir yabancılaşma sergimenmektedir.

Yılbaşı kutlama durumunda olan her insan kendi kendine sormalıdır: “Ben hıristiyan mıyım, müslüman mıyım?” diye. Bu soruya cevap aramalıdır. Hangisine benzediğine bakmalıdır.

Hıristiyanlar bize ait hiçbir bayramı, kutsal günü ve geceyi kutlamazken, biz şuursuzca, kendimizi inkâr edercesine, hıristiyan gibi yılbaşını kutlarsak, bu bizim açımızdan doğru olur mu?

Hani bir karga kilisenin kırık camından içeriye girmiş, kutsal sudan içmiş, ortalığı dağıtmış, putun üstüne pislemiş. Papaz içeriye girince kızmış ve kargaya:

Müslümansan niye kutsal şaraptan içtin? Eğer hıristiyansan niye putun üstünü pisledin? demiş.

Sahi, yaptığımıza göre biz kimiz? Kime benziyo-ruz?

Yılbaşı denince akla güzel şeyler mi geliyor, kötü şeyler mi geliyor?

Akla gelen şeyler şunlar değil mi?

Çam kesmek,

Çılgınlıklar,

İçki tüketimi, fuhuş,

Kayıplara neden olan, hayat boyu üzüntü verecek anlık zevkler,

Yuva yıkan, maddî kayıplara neden olan kumar,

Hasta eden piyango,

Çılgınca israf ve ülkemize ağır fatura…

Bunların hangisi olumludur? Hangisinin ne gibi bir faydası vardır?

Ayrıca İsa peygamberin doğum günü böyle mi kutlanır? İçki ile, kumarla ve fuhuşla mı kutlanır?

İsa Peygamber bunları mı getirmiş, bunları mı emretmiştir?

Bir müslümanın yılbaşını bu şekilde kutlaması asla uygun değildir.

Yılbaşının Bizim İçin Önemi nedir?

Yılbaşının takvim başlangıcı olmaktan başka biz müslümanlar için ne önemi olabilir?

Yılbaşı milli ve manevî kayıplara neden olabilecek şekilde kutlanmamalıdır.

Bizim için yılbaşı, muhasebe gecesi olmalıdır. Bir yıl boyunca ben ne yaptım? Kâr mı ettim, zarar mı? Hayır kapısını mı çaldım, şer kapısını mı? Hayra mı vesile oldum, şerre mi? Geçen 365 gün pişmanlık vesilesi mi olacak? Önümdeki bir yıl, 365 günü nasıl geçirmeliyim, gibi soruların cevap bulduğu bir gece olmalıdır. Çocuklarımızla beraber yeni yıla hayırlı bir başlangıç teşkil edecek şekilde geçirilmelidir. Zarardan, kayıplardan kurtulmak için karar gecemiz olmalıdır. Kısacası hem geçmişe hem de geleceğe bakma ve karar verme gecemiz olmalıdır.

Misyonerler, her fırsatı değerlendirirken, bize uyumak yakışmaz. Oyalanmak, oyun oynaş yakışmaz.

BBC’nin yayınladığı misyoner adlı kitapta şöyle denilmektedir:

“Türkleri hıristiyan yapmak imkânsızdır. Onları hıristiyanlaştırmak için, onları önce dinlerinden uzaklaştır-mamız gerekir. Bunu yaparken her türlü faaliyetin adına çağdaşlık deyiniz.”

Misyonerler bugün ücretsiz incil dağıtıyor.

Hac taktırıyor.

Milli, manevî değerlerimizi unutturuyor.

Bize ters olan şeyler güzel gösteriliyor.

Bize batı toplumunu hasta eden şeyler, ilaç diye sunuluyor, yıkım yapılıyor. Kokuşmuşlukta huzur arattırılıyor. Çılgınlıklar eğlence diye sunuluyor.

Din olarak bize islâm yeter, Allah nezdinde hak din islâmdır. Kim islâmdan başka din ararsa, o din kabul edilmeyecektir. O, ahirette zarar edenlerden olacaktır. Allah: “Sizin için islâmı seçtim” diyor. “Size müslüman adını verdim” diyor…

Allah bizi uyarıyor; siz yahudi ve hıristiyanlara tabi olmadıkça onlar sizden hoşnut olmazlar, sana gelen islâmdan sonra onlara mı tabi olacaksın, diyor. Onlara uyarsan seni dininden çevirirler, diyor. Onları dost edinmeyin, onlar sizi Allah yolundan sapıtırlar, diyor. Kur’an:

“Yahudilerin ve hıristiyanların yanında izzet aranmaz, izzet Allah’ın  yanındadır.” diyor.

Peygamberimiz de başkalarına uymayı hoş görmemiştir.

“Başkalarına benzeyen onlardandır” buyurmuş ve hıristiyan muamelesine uğramamamız için bizi uyarmıştır.

Hicrette yahudileri oruçlu görmüş, orucunu bozmuştur. “Ben Musa’ya sizden daha yakınım” demiştir.

Kim bir topluluğun yaptığını hoş görürse, o da onlardan olur, buyurmuştur.

Kimliğimizi, kişiliğimizi inkâr edemeyiz. Türk islâm kimliğimizi muhafaza etmeliyiz. Yoksa, yok olur gideriz. Kimliksiz oluruz.

Bundan önce büyüklerimiz, yılbaşına itibar etmez-lerdi, iltifat etmezlerdi. Hatta dükkanını, vitrinini süsleyen-lerden alışveriş etmezlerdi.

Peki ne yaparlardı?

Mekke’nin fethini kutlarlardı.

İsa (a.s)’in doğum günü, İsa peygamberi hayırla yâd ederlerdi.

Geçen bir yılı, iyi ve kötü yönleriyle değerlendirir-lerdi.

Gelecek yıl için plânlar yaparlardı. Biz de onlar gibi düşünüp, onlar gibi yılbaşını geçirebiliriz.

İslâm alimlerine göre de; “Bir müslümanın başkalarının bayramlarına ilgi duyması, onların âdetlerini benimsemesi, başka bir dinin şiârı olan işi, kendi ihtiyarı ile yapması caiz değildir.”

Bunun için yılbaşında farklı davranamayız.

Özel sofra kuramayız, özel bir şekilde eğlene-meyiz.

Bugün çok ciddi problemlerimiz var. Onları unutturmak için yapılan işlere, oynanan oyunlara karşı ilgisiz kalamayız.

Yabancıları taklit, onlara benzeme gayreti, kendi kimliğini red manasına gelir.

Yahudi protokollerinde şöyle geçer:

“Bir yahudi hiçbir zaman yabancıların âdet ve ahlâkını benimsemeyecek, asla onların temsilcisi olmayacaktır. Bir yahudi her hâlukârda yine yahudi kala-caktır.” denmiştir.

Yılbaşı gecesi bizim için alternatif bir program olmalı. Kimse için günah gecesi olmamalıdır. Yılbaşı bahane edilerek gençlerimiz, hatta çocuk yaştaki yavrula-rımız, ilk günaha adım atabiliyor… Tuzağa düşürülebiliyor.

Gençlerin ve çocukların bir araya gelerek günahla tanışmamaları için dikkatli olmamız lâzım.

Mekke fethedilirken, Fetih sûresi okuna okuna Mekke’ye girilmiştir. Bizim de yavrularımızın ve sevdikleri-mizin gönlünün fethi için, Fetih sûresini okuyalım. Ayrıca Allah Rasûlünün ve Mekke’nin fethine katılan 10,000 sahabenin ruhuna, fetih sırasında müslüman olanların ruhuna fatihalar okuyalım.

Bir de Peygamber İsa(a.s)’ın, onu dünyaya getiren iffet âbidesi Hz. Meryem’in ruhuna da fatiha okuyalım. Bakın böylece rezaletlerin yerine faziletler nasıl yer alıveriyor.

Hani iyi bir hayat yaşayıp hayatın sonunda imansız gitmek ne kadar kötü ise, yılbaşına kadar iyilikler yapıp yapıp da o gece kaybetmek de o kadar kötüdür.

Bakalım 31 Aralık’ı 1 Ocak’a bağlayan geceyi müslüman olarak mı geçireceğiz, yoksa hıristiyan olarak mı geçireceğiz. O gece kimin hayatını yaşayıp, kime benzeyeceğiz?

Allah bir yılı tamamlamak nasip etmiş şükretsek ya. Bakalım gelecek yılı tamamlamak için ömrümüz yetecek mi?

Bu gece “Bana hayırlı ömür ver, sağlık sıhhat ver ya Rabbi!” diye dua edelim. Allah’tan hayırlı bir yıllık ömür daha dileyelim.

 

YAŞ GÜNÜ – DOĞUM GÜNÜ KUTLAMAK

Hz. İsa’nın doğum günü kutlanıyorsa, biz buna karşı değiliz. Yaş gününü biz de kutlarız.

Peygamberimizin doğum gününü, Mevlid Kandili olarak kutluyoruz.

Herşeyin bir iyi tarafı, hayra vesile olan yönü vardır. Çocuklarımızın da yaş gününü faydalı bir biçimde kutlayabiliriz. Hani üzümden şarap yapan da olur, sirke yapan da olur, pekmez yapan da olur…

Sonra kimi fazilet üretir, kimi rezalet üretir…

Yani istenirse içkili, danslı, israf ederek, günaha girerek yaş günü kutlanır. İstenirse Kur’an okuyarak, dua ederek, hayırlı ömür diliyerek yaş günü kutlanır.

Yılbaşında, yeni yılın hayırlı olsun, Rabbimiz bu yılda hayırlı işler nasip etsin, kaza belâdan korusun, demenin hiçbir sakıncası yoktur. Biz böyle der, böyle kutlarız.

Evlenme yıldönümü de kutlanabilir? Nasıl?

Yeter ki, günaha girilmesin.

Yeter ki, Allah’a isyan edilmesin.

Yeter ki, güzel işler yapılsın. Cenabı Allah’tan mutluluklar ve hayırlar dilensin.

 

NOEL BABA

            Yapılan yanlışlıklardan biri de Noel Baba’nın ön plâna çıkarılmasıdır.

Noel Baba, hıristiyanlıkla ilgili bir efsanedir. Hediye veren, dostluğu simgeleyen barış elçisi olarak takdim edilir.

Bu milletin Noel Babaya ihtiyacı yoktur.

Dede Korkut’u, Yunus’u, Mevlana’yı, Nasreddin Hoca’yı, Hızır (a.s)’ı tanımadan çocuklarımız Noel Babayı tanıyor. Noel Baba tanıtılıyor. Biz buna mani olamıyoruz.

Noel Baba, kapıdan değil bacadan giren bir hırsızdır. Benliğimizi çalmaktadır. İmanımızı çalmaktadır.

Noel Babanın babalığı, gayri meşrudur. Her müslüman, Noel Babanın babalığını red ederek, hıristiyan olmadığını haykırmalıdır ve isbatlamalıdır.

Ankara’da öğretmen, çocuklara her biriniz bir Türk büyüğünün kıyafetine girin gelin, demiş.

Bir yetkilinin çocuğu Noel Baba kıyafetine girmiş de gelmiş…

Geçen yıl bir ilköğretim okulunda sınıfa Noel Baba dağıtılmış, bacım sordu.

Ne yapayım? Kendisine:

Git, müdüre iade et. Noel Babanın gayrimeşru babalığını kabul etmiyorum de, dedim. Öyle yapmış, Noel Baba dağıtıldığından müdür de sınıf öğretmeni de habersizmiş…

Bugün yabancılaşmanın, yabancılaştırmanın ve misyoner faaliyetlerinin boyutu korkunçtur. Aile yuvalarımız çökertiliyor, müstehcenlik yayılıyor. Yavruları-mız elden çıkıyor, evden uzaklaşıyor.

Kendimize gelmemiz lâzım, uyanık ve tepkili olmamız lâzım ki, değerlerimizi ve kendimizi koruyalım.

 

PİYANGO

Bir çılgınlık da piyango meselesidir.

Önce piyangonun başındaki “milli” kelimesinin çıkarılması lâzım. Kumarın millisi mi olur? Meşrusu mu olur?

Piyango kumardır. O yolla elde edilen para da caiz değildir. piyango büyük bir kumardır.

Piyango, insanı hayale, seraba sürüklüyor, hayal kırıklığına sebep oluyor. Kaybedenlerde yıkım oluyor.

Emek sarf etmeden zengin olmanın yolu olarak gösteriliyor. Böylece emek sarf etmeden zengin olma duygusu empoze ediliyor. “Sana da çıkabilir” deniliyor, teşvik ediliyor.

Piyango, şans oyunudur. Kur’an-da şeytan işi pislik olarak nitelendiriliyor.

Bir çok insan üzerende yıkım yapıyor, çıkmayanlar perişan oluyor.

İnananı da inanmayanı da bilet alıyor.

Mikrofon uzatılıp soruluyor:

Size çıkarsa ne yaparsın?

Fakirlere… cami yaparım…

Önce müslüman kumar oynamaz. Kumar, büyük günahlardandır. Maida sûresinin 90. ayetinde “Şeytan işi pislik” olarak nitelendirilmiştir.

Ayrıca kumar parası ile hayır yapılmaz, cami yaptırılmaz.

Müslüman bilet alamaz. “Kendisine çıkacağını %100 bilse de gene almaz. Piyango kumardır. Cenab-ı Allah haram kılmıştır. Müslüman kumar oynamaz.”

Şöyle buyruluyor: Maida: 90

“Ey iman edenler! Şarap, kumar, dikili taşlar, fal ve şans okları birer şeytan işi pisliktir. Bunlardan uzak durum ki, kurtuluşa eresiniz.”

Piyango şans oyunudur.

Diyorlarmış ki:

Biz para veriyor alıyoruz. Para verdiğimiz şey haram mı olur?

Kumar parasız oynanır mı? Para vermek helâl mi kılar? İçkiyi de para verip alıyorsun, icabında para verip zina yapılıyor. Para verince helâl mi olur?

Günaha ne kılıflar bulunuyor, Allah’ım!

Soruyorlar:

Çıkarsa ne yaparsın?

Hayır yaparım… piyango parası ile hayır olmaz.

 

“Size de çıkabilir, almazsanız çıkmaz” diye devlet eliyle kumar teşvik ediliyor. Psikolojik yıkımlara sebep olunuyor.

Birileri toplumda böyle bir yıkım yaparsa, zarar verse, devlet böyle bir yıkıma sebep olanlara dur demelidir.

Devletin görevi, ucuz yoldan kazanmayı, alınteri dökmeden kazanmayı veya psikolojik yıkım yapılmasına teşvik değildir. Piyango ümit kapısı olarak gösteriliyor. İnsanımızın ruh sağlığı bozuluyor. Bir de milletin dürüstlü-ğü ahlakı bozuluyor.

Yeni nesle bedavacılık ruhu aşılanıyor…

Bir başka çılgınlık da televizyondaki çılgın eğlencelerdir.

Bütün eğlenceler, müstehcenlikler ve bu eğlence-leri seyretmek, asla uygun değildir. Olumsuz etki yapar.

Böyle şeyleri seyretmenin manevî riski büyüktür. Bizden, ailemizden ve çocuklarımızdan çok şey alır, götürür. Manevî hislerimiz ölür, gözümüzün, gönlümüzün nuru söner, içimiz kararır. Günaha da gireriz. Organlarımız bile bize itaat etmez olur, isyan eder, ibadete yanaşmaz. İbadet etse de zevk almaz, ibadetten vazgeçiverir.

Diyoruz ki, “Resim, put olan eve melekler girmez.” Eğer göz, müstehcen resimler çekip kalbe yerleştirdiyse, o kalbe de Allah girmez. Kalp Allah’ın  evidir. Kutsi Hadiste: “Yer ve göklere sığmam mü’min kulumun kalbine sığarım.” buyurur.

Kalpte müstehcen resimler varsa, o kalbe de Allah girmez.

Yılbaşında ne yapalım?

Acizlik, çaresizlik göstermeye devam mı edeceğiz. Yoksa, kendimize mi geleceğiz? Böyle zaman-lar hepimiz için bir imtihan…

Noel mi kutlayacağız, yoksa Mekke’nin fethini mi kutlayacağız? Bu bir tercih meselesidir.

İsa peygamberin kemiklerini sızlatacak şekilde mi davranacağız, yoksa iffet abidesi Hz. Meryem’in ve kıyamet kopmadan önce gelip; haçı putu kıracak, domuzu öldürecek olan İsa(a.s)’ın ruhuna bir fatiha ve üç ihlas mı okuyup, ruhlarına mı bağışlayacağız? Farklı iş yapmalıyız, farklı düşünmeliyiz.

Son günlerde bazı hıristiyan guruplar Hz. Meryem’i, iffet abidesi olan İsa peygamberin arasını gündeme getirdiler. Haşa Allah’tan mı hamile kaldı? Zekeriya’dan mı hamile kaldı? İşgalci güçlerin tecavüzüne mi uğradı? Yoksa bir başkasıyla aşk hayatı mı yaşadı? diye sorgulamaya başladılar. Bizim inancımız şudur:

Kur’an ve islâm peygamberi Hz. İsa’nın tanrının oğlu sıfatını red eder. İsa’nın babası yoktur. Cenab-ı Allah Adem peygamberi anasız, babasız, İsa peygamberi babasız, diğer peygamberleri ve insanları hem ana hem de babadan yaratmıştır. (Al-i İmran: 59)

İmran, kız evladı olunca adını Meryem koydu ve korumasi için Allah’a dua etti. Hz. Zekeriya Meryem’i koruması için, görevlendirildi. Allah Meryem’i seçkin kullarından kıldı. Kur’an-da bu durum şöyle bildirilir:

“Hani şöyle demişti: “Ey Meryem” Allah sana şüphesiz seçkin bir özellik verdi. Seni temiz büyüttü. Seni âlemlerin kadınlarına mümtaz kıldı. Ey Meryem! Huşu ile Rabbinin divanına dur. Secdeye kapan, rükû edenlerle beraber rükû et.” (Al-i İmran: 42-43)

Biz müslümanlar olarak, Hz. Meryem’e saygı duyarız, iffetli olduğuna inanırız.

Hz. İsa Kur’an-da 13 surede, 33 âyette geçmekte-dir. Hz. İsa’ya Allah ve Allah’ın  oğlu diyenlerin küfre girdiğini Kur’an haber verir. (Maida: 17-73)

Bu gece 365 günün kaybını ve kazancını gözden geçirmeliyiz. Kendimizi hesaba çekmeliyiz.

Yılbaşı gecesi de müslüman olduğumuzu unutmamalıyız. Müslüman, hıristiyan gibi davranmaz.

Millet olarak her yıl başının bedeli çok ağır oluyor. Maddî, manevî kaybımız çok oluyor.

Bu gece başlayacak kötü alışkanlıklara müsaade etmemeliyiz.

İlk gün basın şöyle diyecek: “Güle güle Noel Baba,” “Hoş geldin sarhoş Türkiye…” Kazalardan, cinayet-lerden, tüketilen içkinin miktarından, oynanan kumardan sergilenen rezaletlerden söz edilecek… İffetini kaybeden masum çocukların fotoğrafları yayınlanacak.

İsraf ve çılgınlıklar yapılırken ihtiyaç sahibi kimseler unutuluyor. Ceketler yakılıyor, tabaklar üzerinde dans ediliyor. Bu nasıl insanlık?

Bir yandan da para dileniyoruz, diğer yandan trilyonları yılbaşı gecesi çılgınca harcıyoruz. Bu nasıl mantık?

Mutlu bir azınlık, Avrupa’ya gidecek eğlenecek. Bu ne duyarsızlık Allah’ım?

Böyle bir kriz ortamında:

§         Yılın ilk günü tatil edilecek.

§         Hediyeler alınıp sunulacak.

§         Vitrinler süslenecek, vitrinlere Noel Baba oturtulacak.

§         Sokaklarda hindiler ve soytarı kılığında Noel Babalar dolaşacak, böyle müslüman kimliğimizle bağdaşmayan şeyler olacak.

 

Bir husus da:

Kurban bayramını hayvan katliamı gören, kuduz köpeklerin öldürülmesine yas tutan, hayvan severlerin nerede olduğudur. Neden hindilerin bir azınlık tarafından keyfi kesilmesine göz yumarlar? Neden hindi haklarını savunmazlar?

Gelin kim ne yaparsa yapsın, biz doğrusunu, güzelini faydalısını yapalım, günaha girmeyelim.

Bir yıllık işlerimizi, amellerimizi gözden geçirelim. Neyi nasıl yaptık, nasıl yapsaydık diyerek kendimizi sorgulayalım.

Gelecek yıla ait ne yapalım ne yapmayalım, nasıl bir hayat tarzı seçelim. Geçmişin hata ve yanlışlıklarından nasıl kurtulalım? Bunun yollarını arayalım.

Bakalım İsa peygamberin getirdiklerinin neresindeyiz? Durumumuz islâm peygamberinin getirdik-lerine ne kadar uyuyor. Bunu gözden geçirelim. Bizi gören, bize ne der? Buna dikkat edelim.

Şu halimizle kime benziyoruz? Durumumuzu bir öğrenelim.

Bugüne kadar baş olacağımız yerde kuyruk olmakla, hıristiyanları taklid etmekle ne kazandık. Bunun hesabını yapalım.

Hıristiyanlara emir kulu olmayalım, el açmayalım. Türk ve islâm âlemine baş olmak varken, hıristiyan âlemine kuyruk olmanın ne anlamı var?

 

Sizlere nice nice yıllara diyorum. Rabbim! sağlık sıhhat içinde yeni yıllara kavuştursun inşallah.

Rabbim! hepinize hayırlı bir ömür versin. Yeni yılınız mübarek olsun. Bu yılda Rabbim hepinizi, hepimizi korusun. Sağlıklı ve hayırlı bir ömür versin.

 

MEKKE’NİN FETHİ

            Mekke fethinin yıldönümü mübarek olsun. İnananlara nice nice fetihler nasip etsin Cenab-ı Allah.

1 Ocak tarihinin müslümanlar için özel bir önemi vardır. Bazıları şuursuzca yılbaşı kutlarken, müslümanlar da Mekke’nin fethini kutlamaktadırlar.

Mekke şehri Peygamber(a.s) tarafından 1 Ocak 630 tarihinde fethedilmiştir. Bu fetih öyle anlamlıdır ki, müslümanlar zorla çıkarıldıkları Mekke’yi hiç silah kullanmadan, bir damla kan akıtmadan teslim almışlardır.

Fethin bu kadar kolay olmasının sebebi Allah Rasûlünün ve müslümanların insanların gönlünü fethetmesiydi.

Müslümanlar 8 yıl ayrı kaldıkları vatanlarına Allah’ın  lütfu ve vadinin gerçekleşmesi ile fethetmeşlerdir. “Elbette Kur’an-ın tebliğini üzerine farz kılan Allah, seni yine (Mekke’ye) döndürecektir.” Vadi gerçekleşmiştir.

Mekke’nin fethi mesajlarla doludur. En önemli mesajlardan biri zulmün baki olmayacağıdır. Hiçbir zulüm ebedi değildir. Müslümanlar zulme uğrasa da, sıkıntıya düşse de mazlumların yardımcısı Hz. Allah’tır. Mekke’den, yurtlarından sürülen müslümanlar böyle inanıyordu. Yapılanları Allah’a havale ediyorlardı. Mazlumla Allah arasında perde olmadığına inanıyorlardı.

İslâm peygamberine ve ona inananlara yapılan zulüm geri tepmiş, hicretle müslümanlar güçlenmiştir. Mekke’den kovulanlar 10 bin asker olarak Mekke’ye geri dönmüştür. İşte bu mazlum insanlar, Mekke’nin fatihleri olmuş ve tarihe geçmişlerdir.

İşte yılbaşında şuursuzca kutlamalara katılanlara karşı, Mekke’nin fethinin kutlanması, alternatif olay olarak sunulmakta, taşkınlıklar ve çılgınlıklar bir nebze önlenebilmektedir.

Mekke’nin fethi gerçekten kutlanmaya değer islâm tarihinin önemli bir dönüm noktasıdır.

Kâbenin Yapılışı:

Mekke şehri, içinde Kâbe ve zemzem bulunan tarih boyunca kutsal bir şehir olmuştur.

Mekke, şehirlerin anası olarak Adem(a.s)’dan bu yana mübarek kılınmıştır.

Rivayete göre Hz. İbrahim daha emzikte olan oğlu İsmail’i ve annesi Hacer’i Mekke’ye getirdi, bıraktı. Biraz yiyecek, bir miktar da içecek vardı. Sonra arkasına döndü, yürüdü…

Hacer, İbrahim’e seslendi:

–  Ey İbrahim! Bizi burada bırakıp nereye gidiyorsun?

İbrahim ses çıkarmıdı. Hacer tekrar seslendi:

İbrahim, bunu sana Allah mı emretti? dedi.

İbrahim:

Evet, dedi.

Birkaç gün sonra yiyecek de içecek de bitmişti. Hacer, yiyecek içecek arıyordu. Safa ile Merve arasında 7 defa gitmiş gelmişti. Bu arada İsmail açtı, susuzdu, ağlıyordu. Ayağını yere tekmelediği sırada yerden su fışkırdı. Bu su, bugünkü zemzem suyu idi. Bir rivayete göre Cebrail(a.s) bu suyu kanadı ile çıkarmıştı. Hiçbir şeyin olmadığı bir anda Cenab-ı Allah, hem açlığı, hem de susuzluğu giderecek olan zemzem suyunu ihsan etmişti.

Hz. İbrahim, tekrar gelişinde oğlu İsmail’in büyüdüğünü gördü. Beraber Kâbeyi yaptılar. Ve şöyle dua ettiler:

“Ey Rabbimiz! Bunu bizden kabul et. İkimizi de sana teslim olanlardan kıl. Soyumuzdan da sana teslim olan bir ümmet meydana getir.” (Bakara: 127-128)

Bu ümmet  Muhammed ümmeti olacaktı. Bu dua kabul olmuştu.

Kâbe’nin yapımı bittikten sonra Allah’ın  emriyle İbrahim(a.s) insanları Kâbe’ye, hacca çağırdı. İnsanlar, dört bir taraftan akın akın Kâbeye ziyarete geldiler. Kâbe çok ilgi görmüştü. O gün bugün Kâbe ilgi merkezi olmuştur.

Ebrehe’nin Kâbeyi Yıkmak İstemesi:

Kâbeye rağbet fazla idi. Ebrehe bu ilgiyi kıskandı. Çünkü kendisi kilise yaptırmıştı. Onun kilisesine ilgi azdı. Kâbeyi yıkmak için ordusu ile harekete geçti. Ordusu çok kalabalıktı. Büyük filler vardı.

Önüne gelen yerleri yağmalıyor. Önüne gelen hayvanları, develeri gasp ediyordu. Bu elkoyduğu develerin içinde peygamberimizin dedesi Abdülmuttalib’in develeri de vardı.

Abdulmuttalib, Ebrehen’in yanına gitti. Ebrehe:

Niçin geldin? dedi. Abdulmuttalib:

Develerimi almaya geldim, dedi. Ebrehe ona:

Ben de, Kâbeyi yıkmamam için yalvarmaya geldiğini zannetmiştim, deyince O da:

Develer benim. Kâbenin ise sahibi var. Onu o korur, cevabını verdi.

Abdulmuttalib geri döndü. Kâbeyi tavaf etti. Ve şu duayı yaptı:

“Ey Rabbim! Bu kutsal mâbedi koru. Şüphesiz Kâbenin düşmanı senin de düşmanındır.”

Cenab-ı Allah, samimi hislerle yapılan bu duayı kabul etti. Bütün ümitlerin kesildiği bir anda Ebrehe’nin güçlü ordusunun üzerine kızgın taş atan küçük ebabil kuşlarını gönderdi.

Ebrehe’nin bir hesabı vardı. Ama Cenab-ı Allah’ın da bir hesabı vardı. Beklenmedik bir anda Allah Kâbeye gönül verenlere yardım ediyordu. Hem de görülmeyen orduları ile yardım ediyordu.

Ebabil kuşları Ebrehe’nin muazzam ordusunu, yenilmez denilen fillerini yerle bir etmiş, çiynenmiş ekin haline getirmişti.

Bu Kur’an-da Fil sûresinde şöyle geçer:

“Rabbin fil sahiplerine neler etti görmedin mi? Onların kötü plânlarını boşa çıkarmadı mı? Onların üzerine sürü sürü kuşlar gönderdi. O kuşlar onların üzerine pişmiş tuğladan yapılmış taşlar atıyordu. Böylece Allah onları yenilip, çiğnenmiş ekin gibi yaptı.”

Ebrehe’ye Mekke halkından 4 kişi yardım etmiş, rehberlik etmişti. Bunlardan ikisi fillerin altında kalmış, ikisi de sakat kalmıştır. Biri kör olmuş, biri de kötürüm olmuştur. İkisi de Mekke sokaklarında dilenerek ölüp gitmiştir.

Ebrehe, canını zor kurtarmıştır. Fakat aldığı yara yüzünden ölmüştür.

O zaman Kâbeyi Ebrehe ve ordusundan koruyan Ebabil kuşları bugün de gece gündüz Kâbenin etrafında dönerek bekçilik görevlerini yapmaktadır.

 

Muhammed(a.s)’ın Dünyaya Teşrifleri:

Âlemlerin yaratılış sebebi, Cenab-ı Allah’ın “Habibim” dediği, Muhammed Mustafa(SAV) kutsal Mekke şehrinde dünyaya teşrif etti.

Dedesi ona “Muhammed” adını verdi.

Kırk yaşına gelmişti ki, peygamberlik görevi verildi. İslâm davasını ilk olarak Mekkelilere anlattı. İnsanları imana, islâma ve Allah’a çağırdı. Başta çok az insan inandı. İnanmayanlar, müslümanları ve islâm peygam-berini rahat bırakmadılar.

Hz. Peygamber(a.s)’ı davasından vazgeçirebilmek için her yola başvurdular. Mal, mülk, başkanlık, kadın teklif ettiler. O bunların hiçbirini kabul etmedi. Onun davası islâmdı. İnsanlığın esaretten kurtuluşu idi.

Mekkeli müşrikler ikna eder ümidi ile amcası Ebu Talib’i devreye soktular. O da fayda vermedi. Alınan cevap şu idi: “Vallahi sağ elime güneşi, sol elime ayı verseler bu davamdan vazgeçmem.”

Bundan sonra bir tek yol kalmıştı. O da tehdit, şiddet, sindirme yolu… Bunlar da fayda vermedi. Nihayet taşladılar, üzerine pislik attılar, sataştılar. Bu da kâr etmedi. Toplandılar, yapılması gereken en son ne olabilirdi, onu görüştüler. Karar: “Öldürelim” oldu. Öldüre-cekler, peygamberi ortadan kaldıracaklar, kurtulacaklardı.

Bu karardan sonra Peygamber(a.s) artık Mekke’de kalamazdı.

Rabbi ona bu kararı bildirmişti. Peygamber(a.s)’ın üzerinde kendisine güvenen müşriklerin emanetleri vardı. O’na güvenmişler en değerli eşyalarını vermişlerdi. Çünkü O, müşriklerin gözünde “Muhammed’ül – Emin” yani Güvenilir Muhammed idi.

Hz. Ali(r.a)’ı çağırdı, durumu anlattı. “Yatağıma yatar mısın?” dedi.  “Evet” deyince emanetleri bir bir ona sahiplerine ulaştırılmak üzere teslim etti. Yasin sûresini okuyarak müşriklerin çemberini yardı geçti. Kimse fark edemedi.

İsteseydi Allah Rasûlü emanetlerle beraber çekip gidebilirdi… Allah Rasûlünü canından çok sevmeseydi, Hz. Ali, onun yatağına yatmayabilirdi.

Peygamber(a.s) Hz. Ebubekir’e hazır olmasını söyleyince Peygamber dostu sevincinden çılgına döndü. İkisi beraber yola çıktılar.

Doğup büyüdüğü yerden ayrılmak kolay değildi. Peygamberimiz çok üzüldü. Ardına dönüp:

Ey Mekke çıkarılmasaydım hiç senden ayrılır mıydım… dedi. Ama islâmı tebliğ için katlanmak zorundaydı.

Medineliler ise peygamberin gelişini dört gözle bekliyorlardı. Medineliler, müslümanlara ve Allah Rasûlüne kucak açtılar. Bir çok şeyi onlarla paylaştılar ve bazı şeylerin yokluğunu hissettirmediler.

Medine’de anayasa hazırlandı. İslâm devleti kuruldu. Ordu oluşturuldu. Zaferler kazanıldı. İslâm hızla yayılmaya başladı… Sıra Mekke’nin fethine gelmişti. Çünkü;

Mekkeli müşriklerle hesaplaşmak gerekiyordu.

Allah’ın  evi, kutsal Kâbe, müşriklerin elindeydi. İçi putlarla doluydu. Bu durumdaki Kâbeye karşı namaz kılmak müslümanları ve peygamberimizi rahatsız ediyordu.

Bir de hac ibadeti yapılamıyordu.

Müşrikler ise, islâmın yayılması, müslümanların kuvvetlenmesinden rahatsızdı. Daha önce tek taraflı bozdukları Hudeybiye antlaşmasını yenilemek istediler. Bunun için Ebu Süfyan’ı Medine’ye elçi olarak gönderdiler.

Ebu Süfyan kızı Ümmühabibe’nin yanına geldi. Serili olan minderin üzerine oturmak istedi. Kızı, minderi çekip aldı. Oturmasına müsaade etmedi.

Ebu Süfyan şaşkınlıkla sordu:

Minderimi bana, beni mi mindere layık görmedin? dedi.

Kızı Ümmühabibe şöyle cevap verdi:

O minder Allah Rasûlünün minderidir. Sen müş-riksin, sen necissin, o mindere oturmaya layık değilsin.

Evet, islâmın ve islâmî değerlerin kendine göre bir değeri ve izzeti vardı. İşte Ümmühabibe bunu anlatmak istemişti. Ayrıca müşriklerin necis olduğunu ifade ediyordu.

Ebu Süfyan kızına:

Kızım sen acayipleşmişsin, deyince o da:

Ben kötüleşmedim. Rabbim beni islâm ile şereflendirdi, dedi.

Kızından bile yüz bulamayan Ebu Süfyan, Medine’den Mekke’ye eli boş döndü. Anlaşmayı yenileye-medi. Anlaşmada “Müslümanların tanınması yazılı olduğu için anlaşmayı kendileri bozmuştu.”

Artık cihad serbest bırakılmıştı. Müslümanların hazır olmaları bildirilmişti. “Düşmanlara karşı gücünüzün yettiği kadar kuvvet ve cihad için bağlanıp beslenen atlar hazırlayın.” (Enfal: 60) anlamındaki ayet nazil olmuştu. Mekke fethedilecekti. Tıkanan irşad yolları açılacaktı. Zulüm ortadan kaldırılacaktı. Bunun için de askeri hareket gerekiyordu.

Harekât hazırlıkları başladı. Hazırlıklar gizli bir şekilde tamamlandı. Nereye gidileceğini çok az müslüman biliyordu. Hatta yanıltma maksadı ile Suriye tarafına bir müfreze gönderildi. Dikkatleri başka yöne çekme taktiği uygulandı. Bu arada şöyle bir olay oldu:

Hatib bin Ebi Beltea hazretleri, Sâire isimli bir kadınla Mekke’deki müşriklere, Mekke’nin fethi için hazırlık yapıldığını bildiren bir mektup gönderdi. Vahy ile durumu öğrenen Peygamber Efendimiz, üç kişiye bu mektubu almalarını emretti. kadına yetişip, mektubu istediler. Kadın “Bende mektup yok” dedi. “Resulullah yalan söylemez, mektubu çıkar. Yoksa…” diyerek tehdit edilince, kadın saçlarının arasındaki mektubu çıkarıp verdi.

Mektup getirilince Peygamber Efendimiz, Hazret-i Hatîb’e niçin böyle yaptığını sordu. O da “Ben mü’minim. Mekke’de çoluk çocuğum vra. Müşriklerin bir zararı dokunmasın diye bunu yazdım” dedi. Hazreti Ömer “Ya Resûlüllüh, izin ver şu münafığın kellesini uçurayım” dedi.

Fakat Peygamber Efendimiz, (Allah-u Teâlâ, Bedir gazasında bulunanlara “İstediğinizi yapın! Sizin her işinizi affettim” buyurdu. Bu da onlardandır.) buyurunca, Hz. Ömer ağladı. Söylediği sözlerden pişmanlık duydu. (Hadis Ans: 12/34)

Aslında bu olay bir uyarıydı. Bir müslüman bir hareketin içinde Mekke’de bulunan mallarının ve yakınlarının derdine düşmüştü. Demek ki, herkesin kendine göre  zaafları olabilirdi.

Bu olaydan çıkarılması gereken bir mesaj da kâfire karşı sevgi beslenemeyeceğidir. Onlara sır verilmemesi ve onları dost edinmemektir.

Kutsal Yolculuk Başlıyor:

Ramazanın 10. günüydü. Medine’den hareket edildi. Ensar ve muhacirlerden10,000 asker Mekke kapılarına dayanıncaya kadar müşriklerin haberi olmaması için her türlü tedbiri almıştı. Kur’an-ın: “İşinizi sağlam ve güzel yapın” emrine uymuştu.

Mekke’ye iyice yaklaşınca geceleyin herkesin bir ateş yakmasını istedi. 10,000 asker ateş yaktı. Bu ateşleri gören Mekke müşrikleri şaşkına döndü. Ebu Süfyan’ın başkanlığında ne olduğunu anlamak için üç kişiyi gönderdiler. Gizlenmelerine rağmen müslümanların uyanıklığı ile üçü de yakalandı. Üçünü de Hz. Peygambere getirdiler. Peygamber(a.s) onlarla konuştu. Onları islâma davet etti. Onlar da müslüman oldular.

Hz. Peygamber(a.s), kan dökülsün istemiyordu. Bunun için:

Kâbeye sığınanın,

Kendi evine çekilip, kapısını kapatanın,

Silahını bırakanın,

Ebu Süfyan’ın evine çekilenin öldürülmeyeceğini ilan etti. Başka ne kalmıştı ki…

Dört koldan Mekke’ye girildi. Emir kesindi. Saldırı olmadan kan dökülmeyecekti. Onbin insan “Allahü Ekber” diyerek hep bir ağızdan tekbir getiriyordu. Yer gök “Allah Allah” nidaları ile inlerken, müşrikler tir tir titriyordu.

Bu arada Hz. Peygamber(a.s) şükür secdesine kapandı. Ondan sonra fetih sûresi okuna okuna Kâbeye gelindi. Kâbe 7 defa tavaf edildi. Makam – ı İbrahim de 2 rekat namaz kıldı. Sonra da zemzem suyundan kana kana içildi.

Kâbe, 360 kadar put ile dolu idi. Hz. Peygamber (a.s) onlara bakıp: “Hak geldi, batıl yıkılıp gitti. Zaten batıl yıkılacaktır.” anlamandaki isra sûresinin 81. ayetini okudu.

Kâbe bütün putlardan temizlendi. Putlar ve sûretler temizlenmeden Hz. Peygamber(a.s), Kâbeye girmemiştir. (Hadis Ans: 12/41)

Kâbenin anahtarı bir kadındaydı, sakladı, vermek istemedi. Hz. Osman(r.a) kadına: “Vallahi vermezsen şu kılıç kınından çıkacaktır” deyince, kadın sakladığı anahtarı çıkarıp verdi.

Mekke’ye zafer kazanmış olarak giren, Kâbeye giderek onu putlardan arındıran Allah Rasûlü müşriklere, kendini ve müslümanları Mekke’den kovanlara bekledik-leri gibi davranmadı. Onlara şöyle seslendi:

“Allah’tan başka hiçbir tanrı yoktur. Yalnız O vardır. Ortağı yoktur. Allah vadini yerine getirdi. Bize yardım etti. Düşmanlarımızı hezimete uğrattı.”

Bütün gurur ve kibir kırıldı. Bütün kan davaları ayağımın altındadır.

Ey Kureyş halkı, Allah sizden cahiliye gururunu ve atalarınızla övünmeyi yasaklamıştır. Bütün insanlar Adem’ dendir. Adem de topraktandır.

Ey Kureyş! Benden ne umuyorsunuz? Hakkınızda nasıl bir muamele yapmamı beklersiniz? dedi. Onlar da:

“Sen merhametlisin. Akrabanı ve hemşehrilerini korursun. Senden kötülük beklemeyiz” dediler.

Bunun üzerine peygamberimiz onlara:

“Öyleyse ben size Yusuf peygamberin kardeşle-rine söylediğini söylüyorum: Hepiniz serbestsiniz, hürsü-nüz, evlerinize dönünüz” dedi.

Müşrikler, ölümden kurtulmuşlardı. Peygamberin affına mazhar olmuşlardı. Bu asil davranış karşısında tamamına yakını müslüman olmuştur.

Sade Mekke değil, gönüllerde de feth olmuştu.

İslâmda savaş, kan dökmek, insanları mallarından yurtlarından edip sıkıntıya sokmak değildi. İnsanlığın huzuru içindi, yüzünün gülmesi içindi.

Mekke’nin fethi ile küfrün içine korku düşmüştür. Fakat müslümanların kan dökmemesi, yağma yapmaması büyük bir hoşgörü ile genel af ilân etmeleri, onlardaki bu korkuyu gidermiştir.

Müslümanları evlerinden, yurtlarından çıkarıp mallarına el koyup Mekke’den çıkaranlar bile af edildi. İnananlara ağır işkence yapanlar, korkunç ölümlerle öldürenler bile affedildi.

Şairin dediği gibi:

“O ne af!

Her yer, her taraf

Ve topyekün kabile,

Hafta hind bile, vahşi bile,

Tek tek bağışlandı “Allah” der demez,

İnsanlığı Rasülden gayri kimse güdemez.”

Hz. Peygamber(a.s), öğle ezanı vakti Bilal’e ezan okunmasını buyurdular. Bilâl’in okuduğu ezan dağı taşı inim inim inletti.

Bu ezan müslümanlar üzerinde de Mekkeliler üzerinde de derin yankılar yaptı.

Ebu Cehil’in kızı Cüveyriye şöyle diyordu:

“Bilâl’in Kâbede anırmasında hazır bulunmaması babama tanrının en büyük lütfudur. Keşke ben de ölmüş olsaydım da bu günleri görmeseydim.”

Bazıları da şöyle diyordu:

“Yazıklar olsun bize, şu köle kadar bile olamadık. O yükseldi, biz alçaldık.”

Kâbe, şirk lekesinden temizlenmişti. Ezan sesi güven veriyordu. Mekke halkı serbestti.

Allah Rasûlü, Mekkelileri islâm’a davet etti. İlk Mekkelileri islâm’a davet ettiği safâ tepesindeydi. Mekkeliler birer birer, gurup gurup gelip daha önce aynı yerde hakaret edip taşladıkları peygambere iman ediyorlardı.

Ebu Cehil’in oğlu İkrime, bu işe hayret etmişti. Şöyle dedi:

“Muhammed benden bu kadar kötülük gördüğü halde beni de af etti.”

O da safâ tepesine yöneldi. Onun geldiğini gören Peygamber(a.s):

“İkrime, mü’min olarak geliyor. Sakın babası hakkında konuşup onu gücendirmeyin” dedi.

İkrime geldi, beklediği tepkiyi görmedi. O da Mekkeliler gibi müslüman oldu. Allah Rasûlüne dedi ki:

“Size çok kötülük ettim. Beni yine affettiniz. Buradan sonra müslümanlara gösterdiğim düşmanlığın iki katını kâfirlere göstereceğim” dedi. Geçmişin hatalarını telafi edeceğine ve keffaret ödeyeceğine söz veriyordu.

İyi muamele, şefkat ve merhamet İkrime gibi daha nicelerini utandırmıştı. Bu yüzden müslüman olanların sayısı pek çoktu.

Buradan anlaşılıyor ki, islâm iyi temsil edildiği ve gerçek anlamıyla hayata taşındığında herkes tarafından kabul göreceği mesajını almalıyız.

Bu arada Nasr sûresi nazil oldu. Deniliyor ki:

“Allah’ın  yardımı ve zaferi gelip de insanların bölük bölük Allah’ın  dinine girmekte olduklarını gördüğün zaman, Rabbine hamd ederek O’nu tesbih et ve O’ndan mağfiret dile. Çünkü O, tevbeleri çok kabul edendir.

Mekkelilerin Hz. Peygambere Yaptıkları biatın anlamı neydi?

1-      Allah’a ortak koşmamaya,

2-      Hırsızlık yapmamaya,

3-      Zina etmemeye,

4-      Çocukları öldürmemeye,

5-      İftira atmamaya,

6-      Peygambere itaat etmeye söz veriyorlardı. (Gelin bu biatı müslümanlar olarak biz de yenileyelim.)

 

Hz. Ebubekir(r.a)’da iman etsin, kurtulsun diye inanmamış, yaşlı babasını tutup getirmişti.

Peygamber(a.s) ona şöyle dedi:

–  İhtiyarı evinde bıraksaydın da biz ona gitseydik. Hz. Ebubekir(r.a)’da:

Ya Rasûlüllah! Onun size kadar gelmesi daha lâyıktır, diyerek inanmayanın ayağına gidilemeyeceği mesajını veriyordu.

Hz. Peygamber(a.s), ihtiyara: “Müslüman ol, kurtul” dedi. O da şehadet getirdi, müslüman oldu, kurtuldu.

Hind, kocası Ebu Süfyan’ın müslüman olduğunu öğrenince çılgına dönmüş, sakalından tutarak onun için şöyle demişti:

“Bu ahmak ihtiyarı öldürün.” Onu hırpalamıştı, itip kakmıştı. Ebu Süfyan da ona:

Bırak sakalımı, yemin olsun müslüman olmazsan seni ben öldürürüm, dedi.

Hind, genel affı duydu. Peygamberle konuştu ve müslüman oldu.

Hind, Hz. Hamza’yı şehid etmişti. Hz. Peygamber (a.s) ona sadece: “Gözüme az görün” demişti.

Hz. Peygamber(a.s), erkeklerin biatlarını kabul ederken teker teker ellerini tutmuştu. Kadınların ise hiçbirinin elini tutmadı. “Sen bizim elimizi tutmadın ya!” diyenlere “Ben kadınların elini tutmam” dedi. Hz. Aişe (r.a) da: “Onun eli hiçbir kadın eline değmemiştir” diyordu.

Kâbedeki putlar kırılırken Allah Rasûlü Ebu Süfyan’a da görev vermişti. Ebu Süfyan, putlara öyle vuruyordu ki, içinde put sevgisinin kırıntılarının bile kalmadığını ispatlıyordu.

Kâbe putlardan temizlenmişti. Ama evlerdeki ve çevredeki putlar duruyordu. Tevhid inancı, şirke müsaade etmiyordu. Gönüllerde, evlerde de put kalamazdı. Hz. Peygamber(a.s) şunu ilân etti:

“Kim Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsa, gönlünden put sevgisini çıkarsın ve evinde de put bırakmasın, kırsın.”

Çağrıyı duyan müslümanlar evlerine koştular. O güne kadar dua edip, ibadet edip ilâh olarak tapındıkları putları kırdılar. Çünkü; hem Alemlerin Rabbine hem de kendi elleriyle yaptıklarına tapamazlardı. Böylece Allah inancı, bir daha şirke galip geldi.

Artık Kâbe putlardan temizlenmiş, müslümanların hakimiyetine girmişti.

Müslümanlara, islâma en ağır hakaret edenler bile islâma teslim olmuştu.

Allah Rasûlü, herkesi affetmiş, Mekke’ye huzur ve barış gelmişti.

Şehirlerin anası demek olan Mekke bütün çirkinliklerden ve şirkten temizlenmişti. Putperestliğin merkezi olan Mekke fethedilmişti. İslâm, buradan daha kolay yayılacaktı.

Artık taşıyla toprağıyla, insanıyla Mekke, müslü-mandı. Hatta gönüller bile fethedilmişti. Zaten gerçek fetih de bu değil miydi?

Mekke’nin fethi, bölük bölük Allah’ın  dinine girilmesine sebep olmuştu. Allah Rasûlü daha önce de “Güvenilir İnsan” ünvanını alarak, kendisi için “O asla yalan söylemez” diyen Mekkelilerin gönlünü fethetmişti.

Mekke’nin fethi ile insanlar puta tapmaktan ve şirkten kurtarılmıştır. Hür olduğunu zanneden kimseler esaretten kurtarılmıştır. Müslüman olarak yüce Allah’a kul olmanın zevkini tatmışlardır. Rabbim bütün insanlığa böyle bir fetih ve böyle bir kurtuluş nasip etsin.

Peygamber, ordu komutanı sıfatı ile putlardan temizlenen Kâbeye girdi. İki rekat fetih ve şükür namazı kıldı. Sonra Hz. Ali(r.a)’nın kızkardeşi Ümmü Hâni’nin evine geçti. Orada da namaz kıldı, Allah’a hamd etti. Ve Ümmü Hâni’ye:

Karnım aç, yiyecek birşeyler var mı? dedi.

Ev sahibi:

Bir parça kuru arpa ekmeği ile bir miktar sirke var, dedi.

Hz. Peygamber(a.s)

Onları bir miktar su ile bana getir. Sirke ne güzel bir katıktır… buyurdular. Getirilenleri yediler ve “verdiği nimetlerle bizi doyuran Rabbimize hamd olsun” diye dua ettiler.

Mekke’nin fethinden sonra Allah Rasûlü, otlarının yolunmadığı, ağaçların kesilmediği ve hayvanların öldürülmediği bölgeler oluşturdu.

Ayrıca hurma ağaçları dikerek yeşil alanlar oluşturdu.

En önemlisi de Mekke’ye artık güven gelmişti. Silah taşımak yasaktı. Allah Rasûlü şöyle demişti:

“Bundan böyle Mekke’de silah taşımak hiçbir kimseye helâl değildir.” (İ.Canan, Hadis Ans: 12/4587)

Böylece Kâbe gibi kalpler, gönüller gibi çevre de kirlilikten ve korku veren görünümünden temizlenmişti.

Allah Rasûlü 15 gün Mekke’de kaldı. Bu zaman zarfında herşeyi ile örnek oldu. Gönülleri de fethetti.

Mekke’nin fethine katılan Medineli müslümanlar daha dönmemişlerdi. Merak ediyorlardı. Acaba Allah Rasûlü Mekke’de mi kalacak, Medine’ye mi dönecek?.. Onların bu endişesini sezen Allah Rasûlü şöyle dedi:

“Hayatım, hayatınızdır. Ölümüm de ölümünüzdür.”

Allah Rasûlünün bu sözü fedakâr, cefakâr Medine-li Ensarı rahatlattı. Peygamber, göç edenlere mallarını bölen, evini ve işini bölen ensarı mahsun etmedi. Onlarla Medine’ye döndü.

Gönüllerin fethi niyazıyla Allah bizi Rasûlünün şefaatinden mahrum etmesin.

1 Ocak, Mekke’nin fethinin yıldönümüdür. Yaban-cılaşmamanın, yozlaşmanın alternatifidir. Kimliğini ve benliğini kaybetmemiş olanlara mübarek olsun.

 


Bu yazıyı 53.240 kişi okudu.

1 Yorum

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here