MÜSLÜMANIN UYARICILIK GÖREVİ

İnsanoğlu yol gösterilmeye, bilgilendirilmeye muhtaç bir varlıktır. Onun için Allah insanı yarattıktan sonra başıboş kendi haline bırakmayıp peygamberler göndermiş, kitaplar indirmiştir. Sonra da inanan insanları peygamberler vasıtasıyla tebliğ edileni yayma, onunla insanları uyarma görevini farz kılmıştır.

İslamı tebliğ her Müslümanın gücü nispetinde üzerine borçtur. Son zamanlar da insanların durumları ve ortamın bozulmuş olması halinde daha da ağır bir sorumluluk haline almıştır.

Tarihte uyarma ve tebliğ görevini yapmayanlar ve davete icabet etmeyenler çeşitli şekillerde cezalandırılmışlardır.

Bugünde gücü olup da uyarma, kötülükten alıkoyma, hayra davet görevini yapmayanlar ağır sorumluluk altındadır. Dünya da ve ahirette sorulacaktır.

Hz. Peygamberden şöyle nakledilmiştir: Kıyamet, gününde bir adamın yakasına bir adam yapışacak adam ona:

-Yakama niye yapıştın? Diyecek.

Cevap:

-Dünyada iken beni kötü halde iken gördün de neden beni uyarmadın, o kötülükten alıkoymadın” olacak.

Her ihmalimiz, her umursamazlığımız da bizden sorulacak. Çünkü insan tek kendinden sorumlu değildir.

Tebliğ ne demektir?

Kelime olarak  taşımak, ulaştırmak, götürmek demektir.

Genel manada tebliğ, Allah’tan vahiy yolu ile gelen emir ve yasakları insanlara bildirmektir.

Cenab-ı Allah peygamberimize:

“Ey Rasul! Rabbinden sana indirileni tebliğ et eğer bunu yapmazsan elçilik görevini yapmamış olursun…” (Maida:67) buyurmuştur. Peygamberin ümmeti de tebliğ görevini yapmayacak olursa sorumlu olacaktır. Çünkü tebliğ her Müslümana farz kılınan görevlerdendir. Bu vazgeçilmez görevlerdendir. Kur’an’da şöyle buyrulur:

“Sizden hayra çağıran iyiliği emredip, kötülükten alıkoyan bir topluluk bulunsun, işte onlar, kurtuluşa erenlerdir.” (Al-i İmran:104)

Bir başka ayette de: “İnsanları Allah’a çağıran, iyi işler yapan ve ben Müslümanlardanım” diyenden daha güzel sözlü kimdir” (Fussilat.33)

Müslüman uyarıcı olmalıdır?

Allah’ın emrine göre her Müslüman tebliğe memurdur. Allah’ın dinini tebliğ edecek, insanları doğruya güzele davet edecektir. Bunda ayrım gözetmeyecektir. Çünkü islam son dindir. Bütün insanlığa inmiştir.

Tebliğ görevini yaparken Müslüman her fırsatı değerlendirmelidir. Bizden öncekiler, ilay-ı kelimetullah için rahat yataklarında yatmamışlardır. Maddi manevi bütün imkanlarını kullanmışlardır. Peygamber (as) her yolu denemişti. İnsanların ayaklarına kadar gitmişti, elçiler göndermişti. Tebliğciler yetiştirip görev vermişti, mektuplar yazmıştı. Hiçbir şey onu tebliğ görevinden alıkoyamamıştı. “Baskılar, vaadlere boyun eğmemiş “Vallahi güneşi sağ elime, ayıda sol elime verseler bu davamdan vazgeçemem” demişti.

Misyonerler, batıl dinleri için dünyayı dolaşırken, bir önceki misyoner öldürülüp, yenmiş, arkasından gelen çekinmeden onun yerini doldurmuştur. Bu gün de dünyanın her yerinde çeşitli görevler altında faaliyet göstermektedirler.

Hak dinin sahibi, cennet ümit eden Müslümanların misyonerlerden daha çok çalışmaları gerekmez mi?

Şu olay beni çok etkilemişti:

Ankara’da bir misyoner bir kapıyı çalmış, İncil uzatmış Hıristiyanlık propagandası yapmaya başlamış.

Ev sahibi çok kızmış:

-Sen benim kim olduğumu biliyor musun? Ben diyanette bir yetkiliyim, demiş. Misyoner:

-Fark etmez, demiş. Ben sana dinimi anlatıyorum. Sende bana dinini anlat, demiş.

Cevap:

-Adresini ver, demiş.

-Ben senden adresini aldım damı geldim, buyur gel” demiş.

Müslüman önce kendi nefrine sonra da en yakınlarına sonra da etrafına tebliğ görevini yapmak durumundadır. Çocuklarına mal bırakması ile övünen, kazandırdığı meslek ile iftihar eden nice aileler var evladının dünya ve ahiret hayatını katlediyor. Bugün bazı aile çocukları babalarının cenaze namazını kılamıyor, kabri başında bir Fatiha okuyamıyor. Tebliğden uzak kaldığı için İslam’a düşman oluyor.

Bir insanın kurtuluşu sorumluluklarının yerine getirilmesi ile mümkündür. Evde ve toplumda eğer iyilik ve din hakim kılınmazsa o yer halkının hepsi bundan mesul olur. Cezasını da toptan çeker.

Peygamber (as) bir hadislerinde şöyle buyurur:

“Bir yerde iyilik hakim kılınmazsa Allah o yer halkına şerlileri musallat eder” (Ramuz:502/11)

Vasıta olmanın önemi:

Eğer bir iyilik tek başına hakim kılınamıyorsa iyiliğe vasıta olunabilir. Başkaları o iyiliği yapması için teşvik edilebilir. O zaman o kişi o iyiliği yapmış gibi sevap alır. Yapanın sevabından da bir şey eksilmez .

“İnsanları ben mi hidayete erdireceğim” deyip, iyiliğin işlenmesinde payı olmayanda görevini yapmamış olur. Sorumlu duruma düşer. Tabi hidayet Allah’tan ama bir şey kendiliğinden olmaz, bir sebep gerekir.

Peygamber (as) şöyle buyurmuştur.

“Başkalarını doğruluğa çağıran kimseye kendisine uyanların sevabı kadar sevap verilir.” (R. Salihın:173) Demek ki, başkalarını hayra, doğruluğa çağırmak sevapla bir iştir.

Birgün Hz. Ali’ye peygamber (as) şöyle demiştir: Allah’a yemin ederim ki, senin vasıtanla bir kişiyi Allah’ın hidayete erdirmesi, dünyalık kırmızı develere sahip olmandan daha hayırlıdır.” (Buhari Nebi:9)

Kılbeşi kurtar başı yok. Kurtulmak için çalışılacaktır. Örnek olunacak, vasıta olunacak, hayra, iyiliğe davet edilecektir. Tek başına kurtuluş yok. İbn-i Sina ne güzel söylemiş: “Cennete yalnız girilmez. Cennete yalnız girmek isteyen zaten cennetlik değildir”

Atalarımız; “yolu iyi bilen yorulmaz” demişlerdir. Yapılan işten hayırlı sonuç olabilmek için örnek olmak iyi sonuç verecektir.

Keffal Hz.lerine biri gelir şöyle der:

-Efendim, sultanın adamları eşeğimi aldılar vermiyorlar yardımınızı bekliyorum der. Keffal Hz.leri o adama:

-Şimdi git güzel bir abdest al, iki rekat namaz kıl, sonra da Allah’ın sevgili kullarının yüzü suyu hürmetine eşeğine kavuşmak için dua et, der.

Adam bunları yaparken Keffal Hz.leri sultanın adamlarına haber gönderip eşeği mescidin önüne bağlamalarını söyler. Adam çıkışta eşeğini görünce çok sevinir.

Keffal Hz.lerine yanındakiler bunu neden böyle yaptığını sorarlar. O da şu cevabı verir.

-Bu adam eşeğini alanlarla kavga edebilirdi, devreye girdim. Ayrıca bu adamın ibadeti yoktu ve Allah’ın veli kullarına itimadı yoktu. Şimdi ise hem ibadetin önemini, hem de Allah’ın veli kullarının yerini kavramış oldu, der, güzel irşad örneğini verir.

Hatırlanacağı gibi İ. Azam Hzleri Azat edilmesini isteyen köle için bir şeyler söylemeden önce, köle satın almış azat etmiş ondan sonra köle azat etmenin sevabından bahsetmiştir. Çocuğu çok şeker yiyen babanın isteğini yerine getirmeden önce, şeker yeme alışkanlığını kendisi bırakmış, ondan sonra şeker yemenin zararlarından bahsetmiştir.

Tebliğin temeli örnek olmaktır. Çünkü örnek olmak en güzel ve en iyi tebliğ vasıtasıdır.

Bilindiği gibi Kabe’yi ziyarete giden İslam ordusu, Hudeybiye’de durdurulur. Buna da müşriklerle bir anlaşma imzalanır. Anlaşma, Müslümanlar açısından son derece ağırdır.

Kabe ziyaret edilemeyeceği için peygamber tıraş olunmasını, kurbanların kesilmesini ister. Fakat kimse bu isteğe uymaz. Efendimiz isteğini bir kez daha tekrar eder gene bir hareket yok, üçüncü kez tekrar eder, kimse ne kurbanını keser, ne de tıraş olur. Peygamberimiz üzülür. Zevcesi Ümmü Seleme:

-“Ey Allah’ın Resulü! Siz çıkınız kendi kurbanınızı kesiniz ve tıraşınızı olunuz. Onlar da sizi görüp, size uyacaklardır” der. Öyle olur.

Davette, tebliğ de metod ne olmalıdır?:

İlk önce davetçi Müslümanın İslam’ı en güzel şekilde temsil etmesi gerekir. Yani tebliğden önce temsil gerekir.

Hal çok önemlidir. Karşıdakini çabuk etki yapar. Olumsuzluklarda kötü yönde etkiler “Sen kendine bak” derler. Şunun haline bak eşine bak, çocuklarına bak derler. Benim özel hayatım, ailem başkasını ilgilendirmez denilemez.

Tebliğ de önce yaşamak önemlidir. Yaşanırsa yaşatılır. Hz. Peygamberin tebliğinin özü “Söyleme yap” idi. Allah Hz. İsa’ya:

-“Ey İsa! Önce kendi nefsine nasihat et. Sonra da insanlara öğüt ver. Eğer böyle yapmazsan benden utan! Diye emrettiği naklolunur.

Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri Cuma günleri Erzurum dışına gider vaz ve nasihatta  bulunurmuş. Bir köy halkı bir Ermeni’ye para verip İbrahim Hakkı Hazretlerini atı ile getirmesini istemiş.

Yolda İbrahim Hakkı Hazretleri:

-Ben dinlendim sen ise yoruldun” deyip ata binmesini istemiş, ısrar etmiş, yoksa gelmem demiş. Nöbetleşe yola devam etmişler. Köye yaklaşınca sıra Ermeni’ye gelmiş. Köye öyle girmişler. Köylüler Ermeni’ye demediğini bırakmamış. Meselenin aslını öğrenince bir köylü Ermeni’ye.

-Böyle bir adamın dinini neden kabul etmiyorsun? Demiş. Cevap:

-Ben onun dinini yolda kabul edip şehadet getirdim” olmuş.

Temsil etmeyenlerin İslam davasına zararı olur. Müslüman olan İngiliz pop şarkıcısı Yusuf  İslam şöyle demiştir:

-“iyi ki dünya Müslümanlarını tanımadan önce iyi ki Kur’an-ı okumuş ve tanımışım.

İnandığımız İslam ile yaşadığımız İslam farklı olmamalıdır. İnandığımız gibi yaşarsak fazla söze gerek kalmaz. Eğer yaşadığımız gibi inanırsak İslam’dan soğutmanın sorumluluğunu taşırız.

Bir Alman düşünür  70 yaşında İslam’la tanışıp Müslüman olmuş, Müslüman olduktan sonra anlamlı bir itirafta bulunmuş:

-“Müslümanlara baktım iğrendim. Kur’an’a baktım imrendim. 50 yıl geç Müslüman olmama sebep, İslam’ı temsil etmeyen Müslümanlardır”

Yapmadığını söylemek kul yanında da Allah katında da hoş karşılanmaz.

Kur’an’da Cenab-ı Allah şu uyarı da bulunmuştur.

“Siz insanlara iyiliği emredip kendinizi unutur musunuz? (Bakara:44)

“Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyleri niçin söylüyorsunuz?” (Saff:2)

“Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz Allah katında büyük bir nefretle karşılanır” (Saff:3)

Yapmadığını söylemenin etkisi olmaz. En önemlisi de Allah’ın gazabına neden olur.

Peygamberimize ilk vahiy geldiğin de telaşlanan halini görünce Hz. Hatice (ra) şöyle demiştir:

“Allah’a yemin ederim ki, Allah seni utandırmayacaktır. Çünkü sen, akrabalarınla iyi ilişkiler kuruyor, acizlerin yükünü taşıyor yoksula yardım ediyorsun” diyerek teselli etmiştir.

Bugün Müslümanların en zayıf noktası sözü ile hayatının örtüşmemesidir. Onun için lafla peynir gemisi yürümüyor. Onun için şahsi hayatımız, aile hayatımız ve toplum hayatımız düzgün değil.

Sözü ile yaşantısı uymayanlar için peygamber (as) şöyle buyurmuştur:

“Kıyamet gününde bir kimse getirilip cehenneme atılır; bağırsakları karnından dışarı çıkar ve o halinde değirmen çeviren merkep gibi döner.”

-“Bu halin ne? Bize iyilği emreden, kötülükten sakındıran sen değilmiydin?” derler.

O adam:

-“Evet iyiliği emrederdim lakin onu yapmazdım, kötülükten nehyederdim de onu kendim yapardım” der. (Riyazüs Salihin:196) buyurur.

-“Miraç gecesi bir kavme rastladım dudakları ateşten bir makasla kırpılıyordu. Bunlar kimdir? Diye Cebrail’e sordum. Bana: Bunlar dünyada herkese iyilik emreden, fakat kendileri yapmayan kimselerdir” dedi. (Ramuz el-Ehadis:392/13)

Tebliğ için insanları dışlamadan yapmanın önemi büyüktür. Bir insan kötü durumda olsa bile suskun kalıp, terk edilmemelidir.

Bizim peygamberimiz lanet edici değil davetçi olarak gönderilmiştir. O ilgi ve istek haline kollar “Müslüman ol, kurtul!” derdi. Onun için İslam kılıçla değil tebliğ ile yayılmıştır.

İnsanlar günahkarda olsa, önemsiz de olsa terk edilmeyecek, tebliğ görevi yerine getirilecektir. Hz. Peygamber dıştan gelen önemli kimselere İslam’ı anlatırken o sırada soru soran adama yüz çevirdi diye Abese suresinde Allah onu şu ayetle uyarmıştır:

“Yüzünü ekşitip çevirme. Ne biliyorsun belki O, kendisini arındıracaktı. Yahut öğüt olacaktı da bu öğüdün faydasını görecekti” buyurarak ikaz etmiştir.

Ebu Derdâ Hazretleri Şam’da kadılık yaparken birkaç kişinin bir günahkarı hırpaladığını gördü. Onlara bırakın ne yapıyorsunuz? Deyince o adamın günahkar biri olduğunu söylediler.
Ebu Derdâ (ra):

-Kuyuya düşmüş çamura belenmiş birini görseniz ne yaparsınız? Diye sorar. Onlar:

-Adama yardım eder kuyudan çıkarırız” deyince Ebu Derdâ (ra):

-Öyle ise günah kuyusuna düşmüş bu adama neden yardım edip günah kuyusundan çıkarmıyorsunuz? Der. Bunun üzerine:

-Sen bu adama kızmıyor musun? Derler.

-Ben ona değil onun işlediği günaha kızıyorum” der.

Red etmek, terk etmek, lanetleyip, beddua etmek kolay ama kötülüğe itmekten ve kötülüğü arttırmaktan başka bir işe yaramaz.

Üstad Sami Ramazanoğlu bir nişan merasimine davet edilir. Yüzükleri takması istenir. Bakar ki, yüzükler altın kızın yüzüğünü takar oğluna der ki, evlat biz altını hanımlara bıraktık, parmağındaki gümüş yüzüğü çıkarıp oğlana takar bu senin nişan yüzüğün olun der, orada güzel bir tebliğ yapar.

Bir güzel örnek de: İ. Azam Ebu Hanife bir talebesini Basra’ya fıkıh öğretmesi için gönderirken şunları söyler:

“İnsanlarla iyi geçin, onlara muhalefet etme. Sen insanları terk edersen onlarda seni terk eder. Sen onlara söversen, onlarda sana söver. Sen onları sapıklıkta sayarsan onlarda senin için aynı şeyi söyler.”

“iyilerle arkadaşlık yap. Kimseyi hakir görme, basit kimselerle düşüp kalkma. Güzel ahlaklı, geniş yürekli, derya gönüllü ol. Elbisen temiz, bineğin iyi olsun. Güzel kokular kullan. İkramda cömert ol. Cimri kimsenin hükmü geçmez. Fitne fesat varsa, onu ıslaha çalış, iyilikleri de arttırmaya çalış. İnsanlara ziyarette bulun. Herkese iyilik yap. İnsanların halleri ile ilgilen. Herkese selam ver. İnsanlarla münakaşa etme.”

“İnsanlara hoş muamele et, bezginlik gösterme. İnsanlara yapmaya alışık olmadıkları bir şeyi teklif etme. Daima iyi niyetli ol. Vefadan ayrılma. Takvaya sarıl” demiştir.

Tebliğde metodun özü samimiyettir, bilgidir ve en önemlisi Allah rızasıdır.

Peygamber (as) peygamberlik görevini üslendiği zaman Allah ona “İnsanları uyarmasını bunu yaparken en yakınlarından başlamasını emretmiştir. Şöyle emredilmiştir:

“Sen önce yakın akrabalarını uyar” (Şuara: 214)

Bunun üzerine peygamberimiz işe yakınlarından başlamıştır. Bu tebliğde çok önemlidir. Bunu yapmayan hiçbir tebliğci başarılı olamaz.

Cenab-ı Allah Musa (as)a “Firavuna yumuşak söz söyle” diye emretmiştir. (Taha:44, Fussılat:34)

Peygamberimize de:

“Onlara yumuşak davranmasaydın, kaba kırıcı olsaydın onlar etrafından dağılıp giderlerdi” buyurmuştur. (Al-i İmran:159)

Ana babalara örnek olsun diye lokman (as)ın oğluna yaptığı konuşma örnek gösterilmiştir. Lokman (as):

-“Yavrucuğum! Allah’a ortak koşma!”

-“Yaptığın iyilik kötülük bir hardal tanesi kadarda olsa bu nerede bulunursa bulunsun yine de onu senin karşına getirir:

-“Yavrucuğum! Namaz kıl iyiliği emret kötülükten vazgeçirmeye çalış başına gelenlere sabret!”

-“Küçümseyerek insanlardan yüz çevirme! Ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Zira Allah kendini beğenmiş övünen kimseleri asla sevmez.

-“Yürüyüşünde tabii ol. Sesini alçalt. Unutma ki seslerin en çirkini merkeplerin sesidir.” (Lokman Suresi. 16-19)

Kur’an’ın muhatabı Müslümanlara da:

“Güzel sözle çağır” (Nahl:125)

“Kötülüğü en güzel şekilde önle!” (Fussılat:34)

“Çirkin söz, yerden koparılmış kökü olmayan bir ağaca benzer.” (İbrahim:26)

“İnanan kullarıma söyle; en güzel şekilde konuşsunlar” (İsra:53) buyurarak tebliğ dilinin nasıl olması gerektiğini bildirmiştir. Tatlı dil, güler yüz olmadan insanlara yaklaşmak kolay değildir.

Tatlı dil her zaman çok önemlidir.

Fuat Paşa’ya sormuşlar:

-Ali Paşa ile aranızda ne fark var?

Cevap vermiş:

-Biz ikimiz de muhallebiciye benzeriz. O nefis muhallebi yapar fakat satması bilmez. Ben yapmasını bilmem fakat satmasını iyi biliriz. O bir bağırır herkes ürker. Ben tatlı tatlı: “Hanımlar, beyler muhallebim var” derim satarım. Farkımız bu, demiş.

Kralın biri rüya görür. Rüyasında 32 dişi de dökülmüştür. Vezirlerden rüyasının tabirini ister.

Biri: “Efendimiz, bütün dost ve akrabalarınız ölecek, hayatta yapayalnız kalacaksınız” der. Kral, bu veziri görevden alır.

Diğer vezir: “Efendim dost ve akrabalarınız arasında en uzun ömürlü siz olacaksınız” der. Kral bu vezirine ihsanda bulunur baş vezir yapar.

Tebliğ de hatalar, yüze vurmadan, onur kırmadan düzeltmek daha kolay ve daha yapıcı olur. hatalar yüze vurulacak olursa tartışma ortamı oluşur. Hatalar bazıları… bazı kimseler şöyle şöyle yapıyor diyerek ele alınırsa, samimi ortam oluşur. İş kolaylaşır.

Kur’an’da:

“Sen kötülüğü güzel bir şekilde önle!” (Fusslat:34)

“Rabbinin yoluna en güzel öğütle ve en güzel şekilde onlarla mücadele et!” (Nahl:125) diye emredilmiştir.

Müdahale, tepkiye neden olacak şekilde olmaz. Söz güzel ve doğru olmalıdır. Ehil olmayan tebliğ görevi yapamaz. “Dağ adamı hasta eder sağ adamı!, “ehil olmayan da dinden, imandan eder” derler.

Sık sık, olur olmaz ortamlarda konuşmak da bıktırıcı olur. Yerinde zamanında konuşulursa dinlenme imkanı olur. Bir de kişilerin durumları göz önünde bulundurulmalıdır. Onlara konuşma fırsatı verilmeli, fikirlerine hemen karşı çıkılmamalıdır. Unutulmamalıdır ki, İslam dini 23 senede ihtiyaca göre tamamlanmıştır.

Peygamber (as)ın güzel bir tavsiyesi var:

-“Kolaylaştırınız güçleştirmeyiniz. Müjdeleriniz nefret ettirmeyiniz” buyurmuştur. (Buhari, ilim:11)

Zorla tebliğ olmaz. İnsanların hemen değişmesi de istenemez. Fikirler toprağa atılan tohum gibidir. Yeşermesi zaman alır. Tebliğ de sabır ister, süreklilik ister. Mermerde iz bırakan damlaların gücü değil, devamlılığıdır.

Peygamberimiz, zamanında Abdullah Binçalış (ra) Nahle seferinde bazı esirler almıştı. Aralarında Hakem Bin Keysan da vardı. Peygamber (as) uzun uzun İslam’ı anlattı. Hakem Müslüman olmadı. Buna şahit olan Hz. Ömer (ra) kızdı:

-Ya Resulullah, bununla ne diye konuşup duruyorsun, bu Müslüman olmaz. Müsaade et de boynunu vurup cehenneme göndereyim” dedi.

Peygamber (as) İslam’ı anlatmaya devam etti. Hakem sorular sordu peygamberimiz cevap verdi sonunda Hakem Müslüman oldu.

Peygamber (as) şöyle dedi:

-Eğer ben biraz önce size uysaydım o şimdi cehenneme gitmişti.”

Tebliğe, sabırlı ve anlayışlı, olmalıdır. Çünkü marifet cehenneme adam göndermek değil, cennete adam kazanmaktır.

Peygamber (as) bir hadislerinde:

-“Yumuşak davranmayan, hayırdan mahrum olur” buyurmuştur. (Muslim, Birr:74)

Bakın Mevlana ne güzel söylemiş.

“-Cömertlikte akarsu gibi ol!

-Merhamette güneş gibi ol!

-Kusur örtmekte gece gibi ol!

-Hiddet, asabiyette ölü gibi ol!

-Alçak gönüllülükte toprak gibi ol!

-Hoş görülükte deniz gibi ol!

-Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol!”


Bu yazıyı 21 kişi okudu.

Paylaş

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.